Herkes Bir "İç Sese" Sahip Değildir ve Kendi Kendine Konuşamaz!
7 Nisan 2020 · 11 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Herkes biri iç sese sahip değildir ve kendi kendine konuşamaz.
Bugün çok yoruldum cümlesini hayal edin.
Yok ciddiyiz.
Gerçekten hayal edin.
Şimdi bu cümleyi zihninizde canlandırdığınızda sanki iç sesiniz bu cümleyi söylüyormuş ve kulağınızda onu duyuyormuş gibi hissediyor musunuz?
Elbette gerçek bir ses yok.
Gerçek bir konuşma da yok.
Ancak zihninizde bu cümlenin canlanma biçimi sanki gerçek bir ses size bir şey söylüyormuş gibi mi algılanıyor?
İşte buna iç monolog veya iç ses adı veriliyor.
Kimi zaman kendi kendine konuşma olarak da biliniyor.
Ancak burada kendi kendine konuşmaktan kasıt bir kişinin kendisiyle sesli olarak konuşması değil.
Sesli olarak kendi kendine konuşma konusunu, sağlıklı bir aklın işareti, kendi kendine konuşmak başlıklı podcastımızda işlemiştik.
Burada kastettiğimiz kişinin kendi zihni içinde sessiz olarak kendisiyle konuşabilmesi.
Bilindiği kadarıyla bu sesin şiddetini değiştirmemiz mümkün değil.
Yani yazının başındaki bugün çok yoruldum cümlesini daha yüksek sesle veya düşük sesle iç sesinize söyletemezsiniz.
Çünkü bu ses gerçek bir ses değildir.
Sadece tonunu ve frekansını değiştirebilirsiniz ve bunu sesin değişmesi gibi algılayabilirsiniz.
Ama ses şiddeti değişmemektedir.
Popülasyonun çoğunda bu özellik var ve bu insanlar normal olanın bu olduğunu düşünüyorlar.
Bu öylesine yaygın ki sağır insanlarda bile bir iç monolog olduğu biliniyor.
Birçokları bu özelliğin varlığını sorgulamıyor bile.
Alternatifi ne olabilir ki?
Öyle değil mi? Ancak insanların hepsinde bu iç monolog kavramı bulunmuyor.
Yani bazı insanlar bir cümleyi zihinlerinden geçirdiklerinde adeta bir ses onlara bu cümleyi söylüyormuş gibi deneyimleyemiyorlar.
Bu kişiler daha az ayar kuruyorlar.
Düşüncelerle daha az zaman kaybediyorlar.
Daha hızlı faaliyete geçiyorlar.
Bir kitabı sessiz bir şekilde okurken cümleleri zihinlerinde canlandıramıyorlar.
Daha ziyade cümlelerin şekillerini hayal ettiklerini söylüyorlar.
Kitap okurken duyulması güç bir düzeyde de olsa kelimeleri sesli bir şekilde söylemeyi tercih ediyorlar.
Bir şeyler yazarken cümleler zihinlerinde canlanmıyor.
Sadece yazım ve dil bilgisi kurallarını takip ediyorlar ve yazı yazarken de mırıldanmayı tercih ediyorlar.
Elbette bu kişiler soyut bir şekilde düşünebiliyorlar.
Hayal güçlerinde ve zihinsel algılarında hiçbir sorun veya farklılık yok.
Bir üçgeni veya kırmızı çatılı bir evi zihinlerinde sorunsuz bir şekilde hayal edebiliyorlar.
Bunu yapamayan kişilerde afantazi esinli bir sorun bulunuyor.
Burada söz ettiğimiz o değil.
Ancak bir cümlenin zihinde canlanması için o cümleyi gerçek anlamıyla cümlelerle ve ses kutularını kullanarak söylemeleri gerekiyor.
İşin tuhaf tarafı ne biliyor musunuz?
Onlar da normal olanın bu olduğunu düşünüyorlar.
Sonuçta alternatifi ne olabilir ki?
Öyle değil mi? İç sessizliğin bilimi.
İnsanların düşünme biçimlerini genel adlarıyla üçe ayırmak mümkündür.
Sözlü düşünürler.
Düşüncelerini zihinlerinde cümleler halinde ifade eden ve fikirleri cümlelerle imgeleyen kişiler.
Örüntülü düşünürler.
Bu kişiler olay ve olgular arasındaki ilişkiler ve hareketler yoluyla düşünürler.
Bunu hareketli düşünme şeklinde tanımlamak mümkündür.
Ve görsel düşünürler.
Bu kişiler fotoğraflar ve hareketli görseller şeklinde düşünürler.
Cisimleri o şekilde hayal ederler.
İnsanların büyük bir kısmı bu üç farklı türün bir karışımıdır.
Yani sadece bir şekilde düşünmezler.
Ancak bazı insanlarda sözlü düşünme yeteneği ya hiç yoktur, veya diğerleri tarafından fazlasıyla baskılanmış haldedir.
2008 yılında Dr.
Russell T. Harwood ve Chris Heavey, bir üniversitede rastgele seçtikleri 30 öğrenciye rastgele 10 farklı anda iç dünyalarıyla ilgili sorular sordular ve öğrencilerden bazılarının bu
anların hiçbirinde kendileriyle içten içe konuşmadıklarını gösterdiler.
2013 yılında bir dergide yayınlanan bir diğer araştırmada, kişilerin iç sese sahip olup olmamalarının geniş bir çeşitlilik gösterdiği ve bu sesi kullanma sıklığının %0 ila %100
arasında değiştiği anlatılmaktadır.
Bu konu aynı zamanda 2011 yılında Oliver Sacks'ın Aklın Gözü isimli kitabında ve 2017 yılında PBS kanalı tarafından da ele alınmaktadır ve bu sayede halk
arasında da popülerlik kazanmıştır.
Konu hakkında Ocak 2020'de yeniden yazılan ve paylaşılan bir blog yazısı Sosyal medyada kısa sürede popüler olarak çok defa paylaşıldı.
Biz de Twitter takipçilerimize bu soruyu yönelttik ve aldığımız cevaplar şu şekilde oldu.
24.769 kişinin %8'i yani 1981 okurumuz bir iç sese sahip olmadığını söylüyor.
Bu sosyal medya anketinden elde ettiğimiz oran farklı çevrelerde aynı soruyu soran diğer anketlerle de uyumlu demek mümkün.
Eğer ki bu oran gerçekten genel popülasyonu temsil ediyorsa, insan toplumunda potansiyel olarak yüz milyonlarca insan bir iç sese sahip olmayabilir.
Fonksiyonel MRI ile yapılan çalışmalar, beynin süperyor temporal girusu ile sol imperyol frantol girusunun bu süreçte faal olduğunu göstermektedir.
Bu bölgelerin her ikisi de normal konuşma sırasında da aktifleşen bölgelerdir.
Buna ek olarak, İnsanların diğer zihinler hakkında düşündükleri zaman aktif olan bazı beyin bölgelerinin de iç konuşma sırasında aktifleştiği gösterilmiştir.
İlginç bir şekilde yapılan çalışmalarda kişilerin zihinlerinde okumaları istenen cümlelerin içeriğine bağlı olarak farklı beyin bölgelerinin aktifleştiği de görülmüştür.
Örneğin adam çekirgeleri severim dedi cümlesi bir diyalog içermektedir.
Buna karşılık adam çekirgeleri sevdiğini söyledi cümlesi birebir aynı anlama gelse de içinde bir diyalog barındırmaz.
İç sese sahip kişiler ilk cümleyi okurken Beyinlerindeki işitsel bölgeler de aktif olmaktadır.
Ancak ikinci cümleyi okurken bu kısımlar çalışmamaktadır.
Dahası iç sese sahip kişilerin monolog ve diyalog durumuna bağlı olarak işitme korteksleri aktif olmaktadır.
İç monolog sırasında bu kısımlar aktif olmazken iç diyalog sırasında bu bölgeler aktifleşir.
Bazı şeyleri zihninizde neden başkalarının ses tonuyla okuyorsunuz?
Üstelik kişilerin iç sesinin niteliği de popülasyon içinde çeşitlilik göstermektedir.
Bazı kişiler her şeyi kendi seslerinin iç ses versiyonu ile okurlar.
Yani zihinlerinde yarattıkları ses kendi sesleridir.
Bazı insanlar ise çeşitli ton ve frekanslarla izah edebilen farklı sesleri imgelerler.
Bunun ilginç bir sonucu Morgan Freeman, Carl Sagan, Tuncel Curtis gibi isimlere ait seslerin insanların zihinlerinde yer etmesi, ve onlarla ilişkilendirilen konuları onların sesiyle
okumaktır. Bilim camiasında görüş birliği bulunmuyor.
Ne var ki insanların iç sese sahip olmaları ve bunu ne sıklıkla yaptıkları konusunda görüş birliği bulunmamaktadır.
Örneğin biliş bilimin önde gelen isimlerinden Bernard Barthes şöyle demektedir.
Her insan uyandığı andan itibaren günün her bir anından kendi kendisiyle konuşmaktadır.
Bu yazının birçok okuru şu an bile bunu yapmaktadır.
Özellikle de söylemesi zor olan bazı kelimeleri okumaya çalıştığınızda bu daha belirgin hale gelir.
Öyle ki rüyalarımızda bile kendimizle konuşuruz ve hatta normal şartlar altında karşılaşabildiğimiz en derin bilinçsizlik hali olan derin uyku sırasında da bunun yapıldığını gösteren bulgular vardır.
Gerçek anlamda konuşma uyanık olduğumuz sürenin sadece %10'unu işgal eden bir faaliyettir.
Ama iç ses her an devam eder.
Benzer şekilde önde gelen dil bilimcilerden John McWhorter şöyle diyor.
Bir kelimeyi söylediğimizde aynı zamanda onun yazılı bir versiyonunu da görmek zorundayızdır.
Buna engel olamayız.
Beyinlerimizde yazılı sembollerin spesifik bir dizilimi dediğimiz bir dizilim vardır.
Köpek dediğinizde o sözcük bir anlığına zihninizde belirir.
Adeta susam sokağındaki herfler gibi.
Köpek dediğinizi ama bir köpek gibi hayal edip de sözcüğü hayal etmediğinizi bir an düşünün.
Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız kafanıza silah dayansaydı bile bunu başaramazdınız.
Konuyla ilgili en büyük problem, başka insanların neyi nasıl deneyimlediklerini kesin olarak bilemiyor ve ölçemiyor olmamızdır.
Buna saf iç deneyimler adını vermekteyiz.
Ve koalya ve renkler, herkes renkleri aynı mı görür başlıklı yazımızda değindiğimiz gibi, renklerin herkesce aynı görülüp görülmediği konusunda karşımıza çıkan koalya kavramıyla yakından ilişkili bir konudur.
Bunu ölçmek için başvurabildiğimiz tek yöntem, deney katılımcılarına güvenmek ve bir miktar fMRI çalışmalarından faydalanmaktır.
Örneğin Bernard Bass ve John McWhorter sadece kendi deneyimlerinden yola çıkarak mı genellemeler yapıyorlar yoksa gerçekten herkesle iç ses olmak zorunda mı?
Veriler eğer ki yanlış bir şekilde toplanmıyorsa iddialarını çürütüyor gibi gözüküyor.
Fakat henüz bu konuda kesin bir görüş birliği bulunmuyor.
Ama ne olursa olsun bu konu hakkında gerçeğe ulaşmak önemli.
Çünkü zihnimizin nasıl çalıştığı ve eşsiz iç deneyimlerimizi nasıl yaşadığımızı anlamak, dolayısıyla beynin ve bilincin sırlarını çözmek yolunda adım atmamızı sağlayabilir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
