Hayranların Game of Thrones'un Son Sezonundan Nefret Etmesinin Gerçek Nedeni Ne?
2 Eylül 2019 · 21 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Hayranların Game of Thrones'un son sezonundan nefret etmesinin gerçek nedeni ne?
Mesele sadece kötü öykü anlatımı değil, öykü anlatımı tarzının sosyolojik olmaktan psikolojik olmaya dönüşmesi.
Yazar, Sosyolog Doktor Zeynep Tüfekçi.
Editör, Çağrı Mert Bakırcı.
Çevirmen, Fatih Pirinci.
Uyarı Metin içinde Game of Thrones yani Taht Oyunları dizisinin son sezonuna yönelik bir takım bilgiler bulunmaktadır.
Bu yazıda belirtilen görüşler tamamen yazarın kendisine aittir ve evrim ağacının görüşlerini yansıtmayabilir.
Game of Thrones dizisinin 8.
ve final sezonu bugünlerde televizyonun erişebildiği doruk nokta erişmiş durumda.
Sezon açılışını 17 milyondan fazla insan izledi.
Ancak hayranların ve eleştirmenlerin tepkilerine bakılırsa bu milyonlarca insanın dikkate değer bir kısmı sezondan nefret ediyor.
Gerçekten de hayran yorumlarının ve dizi hakkında yapılan incelemelerin çoğu övgülere masar bu dizinin hangi noktada yanlış yaptığına odaklanıyor.
Ortalıkta dolaşan birçok teori dizinin tam olarak nerede tepetaklak olduğunu izah etmeye çabalıyor.
Dizinin gerçekten de kötüye gittiğini söyleyebiliriz ancak bu gerilemenin nedenleri bugüne kadar paylaşılan izahlarda söz edilen olağan şüphelilerden yani yeni ve daha kötü yazarlar, kısaltılmış sezon süresi,
çok fazla senaryo hatası gibi çok daha derine iniyor.
Elbette bu sayılanlar diziyi olumsuz etkilemedi değil ancak bunlar dizideki sadece yüzeysel birkaç dönüşümden ibaret.
Aslında Game of Thrones'un kötüye gidişi, öykü anlatıcılığı kültürümüzdeki temel ve genel bir hatayı açığa çıkarıyor.
Biz aslında sosyolojik öyküleri nasıl anlatacağımızı bilmiyoruz.
Doruk noktasındayken Game of Thrones, kralın şehrindeki dost canlısı bir ejderha kadar nadir görülen bir mucizeydi.
Psikolojik olana ve bireye ağırlık veren bir camiada sosyolojik ve kurumsal bir öykü anlatıcılığıydı.
Dizinin bu türden yapısal öykü anlatıcılığı çağı, George Martin'in kitaplarına dayandığı sezonlar boyunca devam etti.
Martin, kendilerini çevreleyen normlara, yönlendirmelere ve daha geniş kurumsal koşullara tepki vererek evrim geçiren karakterler yaratmakta ustadır.
Ancak dizi kitapların ötesine geçtiğinde, dizinin sorumluluğu güçlü Hollywood yapımcıları olan David Benioff ve Weiss'in eline geçti.
Bazı hayranlar ve eleştirmenler bu ikilinin öyküyü klasik Hollywood temalarına uydurmak ya da öyküyü hızlandırmak için değiştirdiklerini varsayıyor.
Ancak bu pek muhtemel değil.
Tam tersine yapımcılar orijinal yazar tarafından kendilerine verilen öykünün ana hatlarına tamamen sadık kalmış gibiler.
Yapımcıların yaptığı asıl şey bu değil.
Birçok açıdan çok daha köklü bir şey.
Benioff ve Weiss öykünün doğrultusunu sosyolojik olmaktan çıkarıp psikolojik olmaya doğru değiştirdi.
Bu da zaten Hollywood'un ve birçok televizyon senaristinin temel, hatta sıklıkla yegane öykü anlatıcılığı şekli.
Bu analiz etmeyi hak eden önemli bir dönüşüm.
Çünkü öykülerimizi temelde sosyolojik bakış açısından mı yoksa psikolojik bakış açısından mı anlatacağımız, karşılaştığımız sorunlarla ve dünyayla nasıl başa çıktığımızı önemli miktarda etkiliyor.
Bu türden bir kusura kendi yazın alanım olan teknoloji ve toplum konularında da rastlıyorum.
Sosyolojik öyküleri anlamaktaki ve anlatmaktaki beceriksizliğimiz, dijital teknoloji ve makine zekası sayesinde geçirdiğimiz tarihi teknolojik dönüşüme ayak uydurmamızın ve de buna düzgün tepkiler veremiyor oluşumuzun
ana nedenlerinden birisi.
Ancak tüm bunlara daha sonra değineceğiz.
Öncelikle Game of Thrones'a ne olduğuna bir bakalım.
Game of Thrones'daki öykü anlatıcılığı neydi, ne oldu?
Dizinin kötüye gidişiyle ilgili anlatım tarzındaki bu temel değişikliği gözden kaçırmak ve Benioff ile Weiss'in alışagelinmiş kötü yazarlığını suçlamak kolaydır.
Çünkü bu ikili bu işte ciddi anlamda başarısızdır.
İkili Game of Thrones'taki sadece öykünün açıklayıcı dinamiklerinin doğrultusunu değiştirmekle kalmadılar, girdikleri yeni yolda da berbat iş yaptılar.
Örneğin senaryodaki bol miktarda kurgu ve mantık hatası ele alınabilir.
Mesela ejderhalar bir bölümde çizgi romanlara özgü bir dayanıklılığa sahipken bir sonrakinde zayıf yaratıklar haline gelivermekte.
Ya da Jamie Lannister'ın batan gemisinden kıyıya yüzen kötü karakter Euron Greyjoy'la devasa uzunluktaki bir sahil şeridindeki ufacık bir koyda ve tam olarak da aynı anda denk gelmesini gözden kaçırmak mümkün
değildir. Ne rastlantı ama.
Benzer şekilde sezonlar boyunca titizlikle işlenmiş karakter altyapıları bir anda terk edilerek oyuncular karakterler yerine karikatürlere çevrildi.
Örneğin yeni sezonda tartlı Brienne'in var olmasının kurgusal olarak hiçbir amacı kalmamıştır.
Ya da Tyrion Lannister bir anda ölümcül bir ispiyoncuya dönüşmüş ve aynı zamanda bir anda tüm dehasını yitirivermiştir.
Tüm sezon boyunca tek bir doğru karar bile verememiştir.
Ayrıca Bran Stark'ın olayı nedir bilinmez.
Şu anda herhalde tek işlevi yedek bir Stark olarak senaryoda bulunmak.
Ancak tüm bunlar yüzeysel şeyler.
Yeni sezon senaryodaki mantık hatalarını en aza indirmeyi başarsaydı da, saçma tesadüflerden kaçınsaydı da Arya'yı beceriksiz bir X-Machine'a, yani neredeyse imkansız şeyleri becerebilen bir karakter olarak kullanarak
hikaye anlatmaya çalışmaktan uzak dursaydı da, geçmiş sezonların öykü anlatımı doğrultusunu tutturamazlardı.
Sosyolojik bir öykü olan Game of Thrones'u o haliyle sunmaya devam etmek, Benioff ve Weiss için erimekte olan bir dondurmayı çatalla yemeye çalışmaya benzerdi.
Hollywood, psikolojik ve bireyselleştirilmiş öykülerin nasıl anlatılacağını iyi bilir.
Sosyolojik öyküleri içinse benzer yetileri yoktur.
Hatta bu kavramı anladıkları bile şüphelidir.
Öykü anlatımı doğrultu değişimini anlamak için önemli bir soruya geri dönelim.
Game of Thrones'u başlarda neden bu kadar çok kişi seviyordu?
Bir sürü yüksek kaliteli yapımın mevcudiyeti nedeniyle eleştirmenlerin, televizyonun ikinci altın çağı dedikleri bir dönemde çok sayıdaki diğer dizi arasından bu dizinin sıyrılabilme nedeni neydi?
Hayranların başlardaki ilgisi ve diziye sadakati sadece parlak oyunculuklar, üstün sinematografi, ses, düzenleme ve yönetim ile ilgili değildi.
Bunların hiçbiri Game of Thrones'a özel değildi.
Kaldı ki son sezonun pespayeliğinde bile tüm bu faktörler halen kusursuzdur.
Önemli bir ipucu dizinin ana karakterleri erkenden ve sıklıkla öldürmesi ancak öykünün akıcılığını kaybetmemesiyle ilgiliydi.
Psikolojik doğrultuda ilerleyen TV dizileri bunu nadiren yaparlar.
Çünkü bu tarz diziler bizimle etkileşim içinde olarak bizi oluşturan toplumsal büyük resme, kurumlara ve normlara değil, izleyicilerin karakterlerle özdeşim kurmasına ve öykünün devamında bunlara yatırım yapmasına dayanır.
Ana karakterleri öldüremezler çünkü öykü onlar üzerine kuruludur.
İzleyicileri bir kanca gibi kendilerine bağlamak için bu karakterler kullanılır.
Oysa Game of Thrones, tüm sezonu üzerine inşa ettiği ve sonrakilerde de olayların onun çevresinde döneceği izlenimle uyandırdığı Ned Stark'ı ilk sezonun sonunda aniden öldürmüştü.
İkinci sezon onun üzerine, onun soyundan başka bir Stark üzerine kuruldu.
Bu da öykünün daha geleneksel bir devamına benziyordu.
Ancak üçüncü sezonda da bu karakter ve onun hamile eşi üstelik de çok kanlı bir biçimde katledildi.
Olaylar da hep bu şekilde gelişti.
Devam eden öyküydü, karakterler değil.
Ana karakterlerini öldürüp duran bir dizinin cazibesi, başka bir türden öykü anlatıcılığına dayandığı mesajını verir.
Burada, içsel dinamikleriyle birlikte tek bir karizmatik ve veya güçlü bir birey, tüm öyküyü anlatma ve konuyu açıklama yükünü tek başına üstlenmemiş demektir.
Televizyonda ve kurgularda bu türden öyküler dıkıt olunca, bu yaklaşımın geniş bir hayran tabanında yankı bulduğu ve dizinin onları kendisine bağladığı da görülmüştür.
Elbette ki sosyolojik öykü anlatımında da karakterlerin kişisel öyküleri ve odak noktaları vardır.
Ancak bunlar büyük ölçüde karakterleri çevreleyen olaylarla ve kurumlarla şekillenir.
Karakterlerin yönelimleri açıkça bu dışsal güçlerden kaynaklanır ve içsel yaşamları kuvvetli şekilde onlardan etkilenir.
Daha sonra bu insanlar içsel öykülerini bu yönelimlerle uyumlu hale getirir, süreç içinde davranışlarını meşru görür ve rasyonalize ederler.
Upton Sinclair'ın meşhur esprisi gibi.
Bir insana bir şeyi anlatabilmek eğer maaşı bunu anlamamasına bağlıysa zordur.
Öykü anlatıcılığının ya da analizin aşırı kişiselleştirilmiş olması bize olayların ve tarihin derin bir anlayışından yoksun kılar.
Örneğin tek başına Hitler'in kişiliğinin anlaşılması bize faşizmin yükselişi hakkında pek bir şey söylemez.
Elbette o da önemsiz değildir ancak o olmasaydı 20.
yüzyıldaki iki kanlı dünya savaşının ortasındaki bir Almanya'da onun yerini muhtemelen başka bir demagog alacaktı.
Yani bir bebekken Hitler'i öldürebilecek olsan öldürür müydün?
Şeklindeki bazen bir etik zaman yolculuğu bilmecesi olarak sorulan sorunun yanıtı hayır olmalıdır.
Çünkü büyük olasılıkla çok fark yaratmayacaktı.
Bu soru gerçek bir ikilen bile değildir.
Bizim günlük yaşamımız ve diğer insanların davranışları hakkında yorum yaparken bireye vurgu yapma eğilimimiz vardır.
Çevremizdeki insanların davranışları hakkında içsel ve psikolojik açıklamalar bulma eğiliminde oluruz.
Oysa kendimiz söz konusu olunca ortamsal gerekçeler sunarız.
Dünyaya karşı yaygın olan bu bakış açısı için sosyal psikologlar temel atıf hatası diyorlar.
Birisi bize yanlış bir şey yapınca onların kötü insanlar olduğunu, kötü yola saptıklarını, bencil insanlar olduklarını düşünme eğiliminde oluruz.
Ancak biz yanlış bir şey yaptığımızda eylemlerimizi şekillendiren dışsal zorunluluklar bulmakta, yani ortama vurgu yapmakta daha iyiyizdir.
Örneğin bir meslektaşınıza çatarsanız bunun gerekçesi olarak dün gece bir türlü uyuyamadığınızı, zaten bu ayında ekonomik açıdan sizin için kötü geçtiğini düşünerek davranışınızı mantığa büründürürsünüz.
Öyle ya siz kötü bir insan değil sadece stresli bir insansınız.
Ancak bir meslektaşınız size çattığında onu salağın teki olarak yorumlarsınız.
Aynı türden bir mantığa bürüme sürecine girmezsiniz.
Bunu kendi içsel huzurumuzu sağlamak için de yaparız.
Aynı zamanda bu bizim bilgi kapsamımızla da uyumludur.
Üzerimizdeki baskının nedenlerini biz biliyoruz ama başkalarınınkini bilemeyebiliriz.
Game of Thrones'taki birçok karakter yoluyla bize gösterilen şey tam olarak da buydu.
İçsel öyküler ve tutkular arasındaki psikolojik ve dışsal güçler, kurumlar, normlar ve olaylar arasındaki çatışma.
Dizi bize bunları ne çok iyi ne de çok kötü olan ve ilmek ilmek işlenmiş karakterler vasıtasıyla göstermişti.
Hatta daha fazlasıydı.
Karakterlerin neden kötülük yaptığını, iyi niyetlerinin nasıl geri planda kaldığını, amaçların davranışlarını nasıl yapılandırdığını anlayabiliyoruz.
Bu kompleks ve detaylı bakış açısı, bunu saf iyi karakterlerin kötülerle dövüştüğü basit bir ahlaki öykü olmaktan çok daha zengin bir hale getiriyordu.
Sosyolojik öykü anlatıcılığının parladığı yer, kendimizi esas oğlanın veya kızın değil de herhangi bir karakterin yerine koymaya yönlendirebilmesi ve bizim de benzer tercihleri yaparken kendimizi hayal etmemizi sağlayabilmesidir.
Daha derin ve geniş bir anlayışın yolu, evet o şartlar altında ben de bunu yapabilirdim diyebilmektir.
Bu sadece empati değildir.
Biz elbette ki kurbanlarla ve iyi insanlarla empati yaparız, kötü insanlarla değil.
Ancak karakterlerin seçimlerini yapma şeklini ve nedenlerini daha iyi anlayabilirsek, dünyamızı, herkesi daha iyi seçimlere yöneltebilecek şekilde yapılandırmak hakkında da düşünebiliriz.
Bunun alternatifi genelde doğamızın daha iyi yanlarına hoş gelecek beyhude bir girişimdir.
Bu demek değildir ki iyi yanlarımız mevcut değildir ancak bunlar daha temel ve düşük dürtülerimizle yan yana bulunur.
Buradaki sorun iyi yanlarımıza işaret etmek değil, herkesi daha iyi seçimler yapmaya yönlendirmeyi kolaylaştırmak ve hepimizi birden daha iyi bir yere taşıyabilmektir.
Benzer bir hayran kitlesine sahip bir başka sosyolojik TV draması da David Simon'ın The Wire dizisidir.
Bu dizide Baltimore'daki çeşitli karakterler ele alınır.
Bunlar yoksul ve göz ardı edilen bir toplulukta hayatta kalmaya çalışan Afro-Amerikalılardan polis memurlarına, gazetecilerden sendikalı liman işçilerine, şehir yöneticilerinden öğretmenlere uzanan geniş bir yelpazedir.
Bu dizide de ana karakterler düzenli olarak öldürülür ancak dizi izleyici kaybetmez.
Sıra dışı bir biçimde her sezonun baş kahramanı bir kişi değil bir kurumdur.
Örneğin ikinci sezon Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sendikalı işçi sınıfının çöküşüne odaklanır.
Dördüncü sezon okullara yönelir.
Final sezonu ise gazeteciliğe ve kitle iletişimine dayanır.
Neyse ki The Wire dizisinde yaratıcı kontrol asla standart Hollywood öykü anlatıcısı olan yazarlara geçmedi.
Eğer geçseydi kendileriyle özdeşleşeceğimiz ya da kendilerinden nefret edeceğimiz karakterler sunulacaktı.
Ve biz de bu karakterleri şekillendiren koşulları tam anlayamayacaktık.
The Wire ile ilgili çarpıcı şey izleyicinin sadece iyi olanları değil ki hiçbiri saf iyi ya da saf kötü değildi, tüm karakterleri anlayabilmesiydi.
Bir dizi bunu sağlayabiliyorsa iyi bir sosyolojik öykü izlediğinizi bilirsiniz.
Game of Thrones neden ana karakterleri öldürmeyi bıraktı?
Sekizinci sezonun birçok izleyiciyi şok etmesinin nedeni ana karakterleri pat diye öldürmeyi bırakması oldu.
Bu dönüşümündeki ilk büyük ipucuydu.
Artık hikayenin ağırlığı sosyal bağlamdan çıkıp psikolojik bağlama dönüyordu.
Benzer şekilde hayranların özdeşim kuracağı ve destekleyeceği karakterler inanılmaz şeyler yapıyordu.
Örneğin Arya Stark neredeyse imkansız bir şekilde Gece Kralını öldürmüştü.
7 sezon boyunca dizi, Gece Kralı, Ölümsüzler Ordusu ve Gelmekte Olan Kış gibi farklı kamplardaki rakip ve ötekileştirilmiş dışsal tehditlerin sosyolojisine odaklanmıştı.
Tüm diziyi canlı tutan ana sosyolojik yerilimlerden birisini, tam da yerine isabet eden tek bir bıçak darbesiyle bitiren Benioff ve Weiss, sonraki aşama olarak da diğer sosyolojik yerilimi, yani insanı yozlaştıran gücün
öyküsünü mahvetmeye girişti.
Gücün yozlaşmaya yol açması, Cersei Lannister'ın yükselişi ve bir kurbandan kötü bir karaktere dönüşmesiyle gösterilmişti.
Onun baş rakibi olan Daenerys Targaryen'in de benzer bir hikayeye sahip olduğu açıktı.
Dany başta zincirleri kıran, ahlaki tercihler yapan bir karakterdi.
Ancak sezonlar ilerledikçe ve imkanlar arttıkça bu değişimden pek hoşlanmasak da o da değişti.
Sahip oldukları tarafından şekillenerek savaşa, ejderhalara ve ateşe tutkundu.
Bu öykü eğer doğru bir şekilde ele alınsaydı hayranlık uyandırıcı ve dinamik bir öykü olabilirdi.
Rakipler mutlak güce ulaşmak için cinayi araçlar kullanıyor ve giderek birbirlerine dönüşüyor.
Birisi bencil bir perspektiften başlıyor, yani çocuklarının hükümdarlığını arzuluyor.
Diğeri ise özgeci bir noktadan yola çıkıyor, yani köleleri özgürleştirmek ve kendisinin de bir zamanlar onlardan biri olduğu tutsakları serbest bırakmak.
Gücün yozlaştırması tarihteki birçok önemli olayda en önemli psikososyal faktörlerden biri olmuştur ve toplumlardaki arazların beşiğidir.
Buna tepki olarak bizler de yöneticileri kısıtlayacak şekilde seçimler, kuvvetler ayrılığı, kanunlar ve farklı mekanizmalar oluşturduk.
Tarih boyunca diktatörler genelde kendilerinin güç sahibi olarak kalmaları gerektiğine, çünkü kendilerinin insanları rehberlik edebilecek tek özne olduklarına inanırlar.
Onlara göre kendilerinin tüm alternatifleri felakettir.
Bu liderler izole edilmeye eğilimli olur, etraflarına dalgavuklar sarar, her yaptıklarını meşru görmek şeklindeki insani eğilime yenik düşerler.
Tarihte Deni gibi birçok lider, bir muhalif olarak iyi niyetlerle işe girişir ve gücü ele geçirdikleri anda gaddarca davranarak bir tirana dönüşür.
Sosyolojik açıdan Deni'nin acımasız bir katliamcı haline gelmesi güçlü ve dikkate değer bir öykü olabilirdi.
Ancak öyküyü bu doğrultuda nasıl ilerleteceğini bilmeyen iki yazarın elinde öykü saçma sapan bir şeye dönüştü.
Dany, kralın şehrine ejderhası Drogon ile saldırıp galip geliyor.
Şehrin çanları teslim olduklarını işaret edecek şekilde çalıyor.
Sonra aniden Dany delice etrafı yakıp yıkmaya başlıyor çünkü bir şekilde zulüm genleri aktifi oluyor.
Dany'i engelleme yolunda ölecek olan danışmanı Varys, Tyrion'a diyor ki, Bir Targaryen her doğduğunda tanrılar yazı tur atar ve dünya nefesini tutacak sonucu bekler.
Bu basitçe ve doğrudan genetik determinizmdir.
Hem de bizim önceki 7 sezon boyunca görmediğimiz türden bir genetik belirlenimcilik.
Tekrar belirtelim. Sosyolojik öyküler, kişisel, psikolojik ve genetik ögeleri elbette göz ardı etmez.
Buradaki husus bu faktörlerin yazı tura olmamasıdır.
Bu faktörler karmaşık etkileşimlerle sonuca yön verir.
Dünyanın gerçek düzeni budur.
Bu bölümden sonraki bir röportajda Benioff ve Weiss bu sahneyi spontan bir ana dönüştürdüklerini itiraf ettiler.
Weiss şöyle diyor. Danny önceden buna karar vermemişti.
Ancak sonra 300 yıl önce bu ülkeye gelen ailesinin inşa ettiği Kızıl Kale'ye yani kendi evine baktı.
Tam da o anda kendisi kralın şehrinin duvarları üzerindeyken kendisinden alınan her şeyi birden gördü ve tüm olanları şahsi algıladı.
Benioff ve Weiss'e Game of Thrones'daki bu çılgın kraliçe sonu neredeyse kesin olarak orijinal yazar George Martin tarafından verildi.
Ancak bu son onlar için yukarıda bahsettiğim eriyen dondurmayı çatalla yemek gibi bir soruna yol açtı.
Aslında bu öykü iyiydi ancak anlatım biçimleri iyi değildi.
Bu sona ulaşmak için belirli bir andaki spontane bir psikolojik durum ve deterministik genler gibi bir karışım kullandılar.
Sosyolojik öykü anlatımı neden önemlidir?
Psikolojik ve kahraman-anti kahraman öykücülüğünün hakimiyeti belki de aynı zamanda günümüzdeki tarihsel teknolojik dönüşümle başa çıkamamamızın da nedeni olabilir.
Yani bu yazı esasında ejderhalı bir televizyon dizisinden daha fazla şeye gönderme yapıyor.
Kendi araştırma ve yazın alanında yani dijital teknoloji ve yapay zekanın toplum üzerindeki etkisi konusunda bu engelle sürekli karşılaşıyorum.
Mark Zuckerberg, Sheryl Sandberg, Jack Dorsey ve Jeff Bezos gibi ünlü karakterlerin kişiliğine odaklanan bir sürü öykü, kitap, haber var.
Elbette bu insanların kişiliği önemli.
Ancak bu önem sadece içlerinde bulundukları iş modeli, teknolojik gelişmeler, politik çevre, anlamlı ya da anlamsız düzenlemeler, servet dağılımındaki eşitsizliği besleyen mevcut ekonomik ve politik güçler, güçlü aktörlerin
yükümlülüklerinin yokluğu, jeopolitik dinamikler, toplumsal karakterler ve benzeri bağlamlarında geçerli.
Örneğin bir firma için en iyi CEO'nun ya da COO'nun kim olacağını iyice ölçüp tartmak mantıklıdır.
Ancak bu insanların ve firmaların davranışlarını şekillendiren güçleri, yapıyı ve motivasyonu değiştirmeden bu bireylerden birini oturduğu yerden kaldırıp yerlerine başkasına oturtup büyük farklılıklar ummak mantıklı değildir.
Bireysel ve psikolojik öykü anlatımını tercih etmek anlaşılabilir.
Eğer kişisel seviyede kahramanla özdeşleşir ve antikahramanlardan nefret edersek öyküyü anlatmak kolaylaşır.
Nihayetinde hepimiz insanız.
Alman öykü yazarı Bertolt Brecht'in klasik oyunu olan Galileo'nun yaşamında, Katolik kilisesinin baskısı yüzünden muazzam bulgularını geri çeken Galileo'yu eski bir öğrencisi ziyaret eder.
Galileo, Andrea'ya kendi defterlerini verir ve ondan defterlerin içerdiği bilgileri yaymasını ister.
Andrea buna çok sevinir ve der ki, Mutsuzluk üzerinde kahraman yeşermeyen bir topraktır.
Galileo onu düzeltir.
Mutsuzluk bir kahramana ihtiyaç duyan topraktır.
İyi işleyen bir topluluk kahramanlara ihtiyaç duymaz.
Korkunç bazı dürtüleri denetim altında tutmanın yolu antikahramanları yerlerinden edip yerlerine iyi insanlar koymak değildir.
Ne yazık ki kurgularda ve kitle iletişim araçlarının haberlerinde öykü anlatıcılığı kahraman antikahraman öykücülüğüne sıkışıp kalmıştır.
Game of Thrones'un orijinal gidişatından son sezonda kopması yazık olmuştur.
Bir sürü kurum inşasının ve motivasyon değişikliğinin gerektiği bu tarihi anlarda, yani teknolojik zorlukları, iklim değişikliğini, eşitsizliği ve sorumluluklarımızı bir düşünün.
Edinebileceğimiz bütün sosyolojik imgeleme ihtiyacımız var.
Fantastik ejderhalar olsun veya olmasın bu dizinin en azından güzel gittiği sezonlar boyunca bizi bu yönde cesaretlendirmesi güzel bir deneyimdi.
Bu yazı ilk olarak orijinal dili İngilizce olarak Scientific American dergisinde yayınlanmıştır.
Scientific American dergisinin izniyle Türkçe olarak Evrim Ağacı'nda yayınlanmaktadır.
Evrim Ağacı'nın diğer yazılarının aksine bu yazı, yazar ve editörlerden yazılı izin almaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, basılamaz.
Seslendiren Ekin Baran Sunar Bu içerik Evrim Ağacı'nda yayınlanmıştır.
Evrimağacı.org üzerinden daha fazla bilimsel içeriğe ulaşabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
