Fosil Nedir? Bir Canlının Fosilleşmesi İçin Hangi Şartlar Gerekir?Fosilleşme Basamakları Nelerdir?
7 Ekim 2025 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Fosil nedir?
Nasıl oluşur? Bir canlı fosilleşmesi için hangi şartlar gerekir?
Fosilleşme basamakları nelerdir?
Eskiden yaşamış varlıkların korunmuş kalıntıları, işaretlerine ve izlerine fosil denir.
Örneğin ölmüş bir candan arta kalan kemikler, iskeletler, ayak izleri, sürünme izleri, reçine içinde korunmuş parçaları ve daha nice kalıntı fosil olarak değerlendirilebilir.
Fosiller, evrim tarihini anlamamızı sağlayan veri hatlarından önemli bir tanesi olduğu için, evrimsel biyolojide, genel olarak bilim tarihinde ve evrene bakış açımızda büyük değişimler yaratmıştır.
Dünyadaki canlılık tarihi boyunca biriken fosillerin tamamına fosil kaydı adını vermekteyiz.
Çünkü fosil kaydı, gezegenimizdeki yaşamın adi tabir ana defteri gibidir.
Bu defterin farklı sayfaları, yaşam tarihinin farklı noktalarına denk gelir.
Daha eski sayfaları açarak, daha eski fosillerden gelen verilerle dünyamızın daha eski tarihini keşfedebiliriz.
Yakın zamanlara gelerek, bu katmanlardan çıkarılan fosillerin modern türlerin yakın akrabalarına dair bir haklı izleri öğrenebiliriz.
Bunu mümkün kılan şey sıralılık kuralı olarak bilinen jeolojik ve erimsel prensiptir.
Dünyanın yer katmanları daha derinden daha yüzeye geldikçe gençleşir.
Yani daha üstteki katmanlar daha genç katmanlardır.
Daha derinlerdeki katmanlar ise daha eski katmanlardır.
Yaşamda son 4 milyar yıldır kademeli ve hep daha eski atalardan daha yeni türlere doğru evrimleştiği için jeolojik katmanlar ile evrimsel tarih arasında bir örtüşme vardır.
Daha yeni katmanlardan çıkarılan fosiller daha yeni evrimleşmiş türlere aittir.
Daha eski katmanlardan çıkarılan fosiller ise daha antik türlere aittir.
Bir diğer deyişle yer katmanlarına baktığımızda derine indikçe tarihte geçmişe gideriz.
Sayıları öylesine vereceğiz.
Ancak örneğin 200 milyon yıl önce dinozorlar ilk defa yükselirken fosilleşen kalıntıları bulmak için yerin 600 metre altında kazı yapmanız gerekiyorsa 65 milyon yıl önce dinozorlar
düşerken fosilleşen kalıncıları bulmanız için 400 metre kazı yapmanız gerekir.
Çünkü kronolojik olarak geç var olmuş olan yeryüzünde daha üst tabakalarda fosilleşmiş olmalıdır.
Burada ufak bir parantez açmakta fayda var.
Elbette yaşayan fosiller gibi bazı türler çok geniş zaman aralıklarında yaşamış olmalarından ötürü çok geniş bir katman aralığında bulunabilirler.
Benzer şekilde Gerçekte yerin metrelerce altına kazı yapmak çoğu zaman gerekmez.
Çünkü depremler ve volkanizma gibi jeolojik faaliyetlerden ötürü daha derinlerdeki katmanlar daha genç katmanları yararak yüzeye ulaşabilir.
Böylece yüzeyde farklı coğrafyalara giderek aradığınız katmanlara kazmadan ulaşmanız mümkün olabilir.
Jeologlar ve evrimsel biyologlar çok dikkatli bir şekilde fosilleri ve yer katmanlarını inceleyerek bu tür olayları rahatlıkla tespit edebilirler.
Bir kalıntının hangi yaştan itibaren fosil olarak isimlendirilebileceği tartışmalı bir noktadır.
Aslında latince de fossilis, kazarak çıkarılan şey demektir.
Dolayısıyla yer altından kazarak çıkardığımız her şey teknik olarak bir fosildir.
Fakat arkeolojik buluntular ile paleontolojik buluntular arasındaki farkı vurgulamak adına.
Kimi zaman Holos'un döneminden yani günümüzden 10 bin yıl ve öncesine ait kalıntılara, spesifik olarak ise PlayStation dönemindeki buzul çağından önceki kalıntılara fosil demeyi tercih etmekteyiz.
Fakat bunun katı bir sınır olmadığını ve günümüzden sadece birkaç bin yıl öncesinden kalma buluntularında pek tabii fosil olarak nitelendirilebileceğini hatırlatmakta fayda var.
Dahası kimi zaman paleontologlar ölmüş, Ama henüz yer katmanları altına gömülmemiş fosillere alt fosil adını verebilmektedir.
Örneğin sokakta gördüğünüz bir porsi kölesi bir alt fosil olabilir.
Öte yandan her ne kadar fosil sözcüğü kazarak çıkarılan şey anlamına geliyor olsa da geçmişten kalan her şey fosil sayılmamaktadır.
Bir buluntunun fosil olabilmesi için onun bir yaşam formuna ait bir kalıntı olması gerekmektedir.
Bu nedenle eski insanlara ait aletler, takılar ve benzeri hem genelde 10.000 yıldan daha yakın tarihlerden kalma oldukları için hem de biyolojik bir yapı itiva etmediklerinden arkeolojik buluntu
olarak değerlendirilmektedir.
Benzer şekilde cansız bir kaya parçasının izlerini fosil olarak değerlendirmemekteyiz.
Dolayısıyla fosillerin maksimum yaşı, canlığın kökenleriyle sınırlanmaktadır.
Bugüne kadar keşfedilmiş en eski fosiller günümüzden 3.48 ile 4.1 milyar yıl öncesine aittir.
Bu, dünyanın oluşumundan 400 milyon ile 1 milyar yıl sonrasına denk gelmektedir.
Fosillerin hangi tarihten kalma olduğunu nasıl belirlendiğini merak ediyorsanız buradaki yazımızı okuyabilirsiniz.
Fosillerin boyutları da çok çeşitli olabilmektedir.
Bazı fosiller 1 mikrometre kadar küçük olabildiği gibi, onlarca metre uzunluğunda ve on binlerce kilogram ağırlığında dev dinozorlar ve ağaçlar şeklinde de olabilir.
Unutmamak gerekiyor ki fosilleşmeden kasıt, bir canlının bütün vücudunun korunması değildir.
Kimi zaman bir diş, bir yaprak, bir iz, bir atık, bir kemik de fosilleşebilir.
Bu tür fosillere iknofosil adını vermekteyiz.
Ancak reçine içinde korunan veya birazdan göreceğimiz bazı sıra dış şartlar altında ölen canlıların bütün vücut anatomileri de korunabilir.
Ve bu sayede türe dair çok daha fazla bilgi edinmemiz mümkün olur.
Bu tür fosillere vücut fosil adını vermekteyiz.
Eğer bir canlının doğrudan biyolojik izleri değil de kimyasal izleri fosilleşirse bunlara kemofosil adını vermekteyiz.
Fosilleşme ve fosil keşfi aşırı nadir olan olaylardır.
Ne yazık ki fosilleşme olayı çok spesifik şartlar altında yaşanmaktadır.
Ve bu nedenle ölen herhangi bir canlının fosilleşme ihtimali çok düşüktür.
Dahası fosilleşmiş bir canlının biz insanlar tarafından tespit edilip gün yüzüne çıkarılması ihtimali de çok düşüktür.
Bu iki düşük ihtimal bir araya geldiğinde spesifik bir fosilin tespit edilebilme ihtimali milyonda bir kadar küçük oranlarla ifade edilebilmektedir.
Bir düşünün doğadaki birçok canlının sadece birkaç bin veya birkaç yüz bin bireyi vardır.
Tavuklar ve inekler gibi insan için önemli türlerin sayısı bile sadece birkaç milyarla ifade edilir.
Dolayısıyla bu canlılardan bile geriye pek az fosil kaydı kalacaktır.
Kaldı ki sayıları birkaç yüz veya bin ile ifade eden türlerden geriye neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır.
İşte fosilleşmenin ve fosil keşfinin güçlüğünden ötürü evrim tarihinde ve fosil kaydında henüz keşfedilmemiş detaylara fosil boşluğu veya kayıp halkalar adı verilir.
Bunlarla ilgili detaylar ara türler ile ilgili detaylar ile oldukça benzerdir.
Bu nedenle buradaki yazımızı mutlaka okumanızı tavsiye ederiz.
Fosilleşme o kadar nadir olur ki ve bu fosiller o kadar nadiren keşfedilebilir ki bugüne kadar keşfedilen tüm türlerin sadece %5'i kadarı fosiller sayesinde bilinmektedir.
Bugün bildiğimiz türler var olmuş tüm türlerin %1'inden çok daha azdır.
Dolayısıyla fosil kaydı bugüne kadar yaşanmış bütün türlerin %1'inden bile azını oluşturmaktadır.
Buna rağmen evrimsel biyologların ve paleontokların özverili çabaları ve evrim teorisinin öngörü gücü sayesinde oldukça detaylı bir fosil kaydına sahip olduğumuz söylenebilir.
Bununla ilgili olarak evrim tarihi ve evrimsel süreç yazı dizimize okumanızı tavsiye ederiz.
Geri gelmişken bu müthiş başarının mimarlarından alın.
Arkeologlar ve paleontoklar inanılmaz ince ve humalı bir uğraş sonucunda ufacık bir parmak kemiğinin fosiline etrafını saran kayalardan ayırılabilmektedirler.
Çünkü fosiller çok nadirdir ve diş fırçası mikron inceliğinde uçlara sahip aletler ve benzeri aracılığıyla ancak kayalardan ayrılabilmektedirler.
Bir gün deneyin, elinizde bir kaya parçası alın ve diş fırçasıyla adım adım aşındırarak merkezinden ufacık bir taş parçası ayırmaya çalışın.
Bunun haftalar, kimi zaman aylar alacağını göreceksiniz.
Paleontologlar ve arkeologlar dünyanın milyonlarca yıl önce bugünkü gibi olmadığını, kıtaların ve denizlerin bambaşka yerlerde olduğunu bilerek, ve bunu da hesaba katarak doğru yerlerde kazı çalışmaları yapmaya çalışırlar.
Fakat bu bilimsel metotlarla bile bir fosil bulabilmenizi sağlayan en büyük faktör şanstır.
Aradığınız fosil sizin kazdığınız yerin 100 metre dolusunda olabilir mesela ya da 50 metre kuzeyinizde.
Bu bile işlerin aylarca aksamasına ve boşu boşuna haftalarca kazı yapmanıza sebep olur.
Elbette bu durumda da çoğu zaman yerin altında çok ilginç kalıntılar bulunduğundan medeniyetlere ya da başka canlılara rastlanabilir.
Ama genellikle hedefteki türe dair faydalı bulgular elde edilmez.
Hatta kimi zaman aranan fosil bulunamadan pes edilir.
Bu konuda enfes bir örnek olarak Tiktaalik isimli fosilin keşfini okumanızı tavsiye ederiz.
Burada karşımıza ilginç bir gerçek çıkmaktadır.
Her ne kadar fosil kaide evrimsel öngörülerimizi doğurlamak, ve moleküler saatler gibi bazı metotlarımızı keskinleştirmek adına önemli bir araç olsa da evrimsel biyolojinin çalışabilmesi için teknik olarak
fosil kaydına ihtiyaç yoktur.
Özellikle de modern gen teknolojileri ve filogenetik araçlarımız sayesinde modern türlerin evrimsel geçmişlerini çok net bir şekilde ortaya çıkarabilmekteyiz.
Fakat bilim, elindeki tüm araçları sonuna kadar kullanmak konusunda son derece verimli bir yöntem olarak fosil kaydından da bolca faydalanmakta.
Bu sayede çok daha etkili keşif araçları üretmekte ve canlılığın geçmişine güçlü bir ışık tutabilmektedir.
Ancak şu da unutulmamalıdır.
Fosil kaydı her zaman eksik olmak zorundadır.
Az sonra da göreceğimiz gibi farklı fosilleşme türlerinin farklı şartları bulunmaktadır.
Ve bir türün yaşayan tüm bireylerinin hepsinin eksiksiz ve kusursuz olarak bu şartları sağlayacak bir şekilde ölmesi imkansızdır.
Üstelik sadece bir nesildeki değil.
Bir türün evrim tarihindeki bütün nesillerdeki bütün bireylerin fosilleşmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla fosil boşluğu çözülebilir bir problemden ziyade kabullenmek zorunda olduğumuz yalın bir gerçektir.
Bir türün herhangi bir bireyinin dünyanın herhangi bir yerinde fosilleşmiş olabileceğini göz önüne alırsak ve dünya üzerindeki kara parçalarının kuzey ve güney kutbundakiler hariç toplamda yaklaşık 150 milyon kilometre
kara olduğunu düşünürsek ve 1 milyon bireyden ortalama olarak sadece bir tanesinin fosilleştiğini hesaba katarsak, spesifik bir türün, spesifik bir bireyini bulmanın ne kadar akıl almaz derecede zor olduğunu görebiliriz.
Tüm bunlara rağmen, ara türlerle ilgili yazılarımızda da anlattığımız gibi, evrim tarihini çıkarsamak için gerekli olan bütün fosillere ve kanıtlara sahibiz.
Eksik olan ve her geçen gün yenileri keşfedilmeye devam edilen, bu genel evrim tarihinin detayları netleştirecek kanıtlardır.
Bu nedenle insanlık tarihini baştan yazdığı veya ders kitaplarında kuş evrimini yeniden yazdıracağı söylenen fosil keşifleri, o alanda asırlarda çalışan bilim insanlarının netleştirmeyi başardığı bir diğer evrimsel
daldan ibarettir. Sıralılık ilkesinin temelden boza bir fosil keşfedilmediği müddetçe, evrim tarihinin özünün köklü bir şekilde değişmesi pek mümkün gözükmemektedir.
Hiçbir türün ilk ve son bireyi yoktur.
Bu gerçeği anladığımızda, Neden hiçbir türün ilk birey veya son birey gibi kavramların evrimsel olarak geçersiz kavramlar olduğunu?
Dolayısıyla ilk insan veya at veya deve veya çam veya bakteri asla var olmadı dendiğini de anlamış oluruz.
Evrimsel süreç nesiller boyunca devam eden, kesintili olmayan bir süreçtir.
Tıpkı bir film şeridi gibi.
Fosiller ise son derece kesintili ve aksak bir kayıttır.
Adeta bir filmden rastgele ekran görüntüleri almak gibi.
Eğer yeterince meraklıysanız, Zekiyseniz, çalışkansanız ve bilimden anlıyorsanız elde olan ekran görüntülerini birleştirerek filmin tam olarak neyi anlattığını keşfedebilirsiniz.
Bilimin yaptığı tam olarak budur.
Bu süreçte elbette hatalar, eksikler, yanlış yorumlar olacaktır.
Ancak gerçeği ortaya çıkarmak konusunda inatçı ve dürüstseniz bunu başaracak kadar kanıtınız olduğunu rahatlıkla görürsünüz.
Fosil kaydından gelen verileri genlerle ve örneğin karşılaştırmalı anatomi gibi diğer yöntemlerle birleştirerek evrim tarihinin sırlarını aydınlatabilirsiniz.
Fosil kaydının eksik olmasından dolayı tüylerin ilk bireylerinin asla kesin olarak tespit edilemeyeceği gerçeğine, her ikisi de paleontolog olan Philip Senior ve Jörl Lips şerefine Senior Lips etkisi adı verilir.
Bu etki, fosil kaydında kaçınılmaz olarak bir çeşit örnekleme önyargısı olmak zorunda olduğunu vurgulamaktadır.
Sonuçta fosiller tamamen rastgele bir şekilde dağılmamakta ve bulunmamaktadır.
Belli şartlar belli türlerin fosilleşme ihtimalini arttırıp, diğer şartlar diğer türlerin fosilleşme ihtimalini azaltmaktadır.
Örneğin daha sert kabuklu ve kemikli organlara sahip canların fosil kaydına ulaşma ihtimalimiz, yumuşak bedenli türlerin fosillerine ulaşma ihtimalimizden kat kat fazladır.
Buna bağlı olarak eksiksiz ve belirli şartlardan yana kayırılmayan bir fosil kaydına ulaşmak pratik olarak imkansızdır.
Bunun en net örneklerinden birisi sölekantlardır.
Sörekantların Kreis döneminde dinozorlarla birlikte yok oldu düşünülmekteydi.
Çünkü fosil kaydı o noktadan itibaren günümüze dek eksikti.
Ta ki 1938 yılında yaşayan bir sörekant bireyinin keşfedilmesine kadar.
Düşünün, bir türün son 66 milyon yıldır yok olduğunu düşünüyorsunuz.
Ama yok olmak bir yana dursun, türün canlı bireylerinin var olduğunu keşfediyorsunuz.
Sörekantlarda olan tam da buydu.
Ve bu durum sadece fosil kaydına bakarak bir türün soyunun kesin olarak tükendiğini söylememizi imkansızlaştırmaktadır.
Benzer şekilde Burgess Schistens'den çıkarılan fosillerin 510 milyon yıl öncesinde yaşamış ve sonrasında türleşerek ve yok olarak ortadan kalkmış türlere ait olduğu düşünülmekteydi.
Ama yeni bulgular bu dönemden 100 milyon yıl sonra bile bazı türlerin fosillerinin bulunabildiğini gösterdi.
Tüm bunlar fosilleşmenin asimetrik olmasından kaynaklanmaktadır.
Son birey kavramı yalnızca anbean gözlenebilen türlerde geçerlidir.
Yani elbette günümüzde yaşayan bir gergedan alt türünün son bireyinden söz edebiliriz.
Fakat fosil kaydındaki bireylere bakarak o fosilin gerçekten de son birey olup olmadığını kestirmek çok zordur.
Hatta muhtemelen mümkün değildir.
Ancak burada şunu vurgulamakta fayda vardır.
Paleontologlar En nihayetinde genel evrim tarihini çerçevelemeye çalışmaktadırlar.
Dolayısıyla her yeni fosil daha önceden çizilen tabloyu biraz daha netleştirir ve tamamlar.
Bu nedenle bir fosilin daha önceden sanınlandan daha erken evrimleşmiş veya daha geç yok olmuş olması her zaman öngörüleri baştan sona değiştiren bir doğaya sahip değildir.
Sadece evrimin o dönemdeki detaylarına yönelik alternatif hipotezleri güçlendirebilir.
Bu sayede daha eksiksiz ve isabetli bir evrim tablosuna ulaşırız.
Yani bu etki paleontolojiyi veya evrimi geçersiz kılmamaktadır.
Tam tersine fosil kaydının gerçekte olana belli bir hata payı çerçevesinde yakın sayabildiğinin altını çizmektedir.
Ki bu zaten bilimin geneli için geçerlidir.
Bilimsel teoriler ve modellerin hepsi gerçeğe sadece belli bir düzeyde yaklaşabilir.
Ancak bu yakınlaşma miktarı bugüne kadar keşfedilmiş diğer bütün bilgi türlerinden açık ara farkla çok ama çok daha fazladır.
Tabi senior lips etkisinin tam tersi de aynen geçerlidir.
Bir türe ait ne kadar eski bir fosil bulursanız bulun, onun türün ilk bireyi olduğunu kesin olarak söylemeniz mümkün değildir.
Elbette fosil kaydına bakarak bir türün yaklaşık olarak ne zaman evrimleştiğini kestirebilirsiniz.
Ancak bu kesin bir nokta değildir ve üzerinde devasa bir hata payı bulunmaktadır.
Bu nedenle bir fosil, o türün yaşadığı aralığa dair bilgilerimiz çerçevesinde ne kadar eski olursa olsun, o sürün ilk bireyi olarak ilan edilmez.
Buna paleontolog Walder Janus'un şerefine, Janus'un etkisi veya kim zaman esprili bir şekilde Signor Lips'in tam tersi yazma yoluyla elde edilen Spirongis etkisi adı verilir.
Bu etkilerin paleontoloji ve evrim tarihindeki etkisi büyüktür.
Örneğin fosilleşme asimetrik bir şekilde yaşandığı için yok oluşların tam olarak ne zaman ve ne hızla yaşandığını kestirmeyi güçleştirmektedir.
Örneğin uzun yıllardır dinozorların çok uzun bir zaman diliminde yavaş yavaş yok oldukları düşünülmekteydi.
Ancak 1980'li yıllarda elde edilen veriler, dinozorların çok daha hızlı ve kısa sürede yok olduklarını göstermektedir.
Ki bu, yok oluşun bir meteor çarpmasıyla yaşandığını doğrulamaktadır.
Fosil Oluşumu Canlılar Nasıl Fosilleşiyor?
Bir canlının hangi şartlar altında fosilleştiğini anlamanın yolu, farklı fosilleşme yollarını anlamaktan geçmektedir.
Bugüne kadar tanımlanmış farklı fosilleşme çeşitlerine bir bakış atalım.
Perminalizasyon. Yaşayan bir canlının öldükten sonra yer katmanları altına gömülmesi sonucu fosilleşmesine perminalizasyon adını vermekteyiz.
Bu canlıların hayatta oldukları dönemde gazlar ve sıvılarla dolu olan vücut boşlukları ölümlerinden sonra boşalır.
Ve bu boşlukların yerini nerelce zengin yer altı suları alır.
Bu su vücut boşlukları içinden aktıkça bünyesindeki minerallerin bir kısmı çökerek birikir ve canlının vücut boşluklarını doldurur.
Bu süreç genellikle ufak boşluklarda mümkün olur ve bu sayede mikroskobik canlıların hücre duvarları bile son derece detaylı bir şekilde fosilleşebilir.
Perminalizasyon ile fosilleşme için organizmanın ölümünden kısa bir süre sonra çökeltilerle kaplanması gerekir.
Yoksa organik bozulma devam edecektir.
ve vücut boşluklarının etrafını saran malzeme parçalanarak yok olacaktır.
En sık gördüğümüz fosilleşme yöntemi budur.
Ve bu yöntem sayesinde kimi zaman sadece canlının kendi hatları değil, aynı zamanda tüyleri, derisi ve hatta yumuşak dokularının izleri bile fosilleşebilmektedir.
Aşağıda tüylü bir dinozor olan Sinopterix cinsine ait bir fosil görülmektedir.
Dikkat ederseniz türün tüyleri bile fosilleşmiştir.
Döküm ve Kalıplar Bir kılcın üretilme biçimini hayal edin.
Kılca verilmek istenen şekilde bir kalıp yapılır ve içine eritilmiş metal dökülür.
Metal soğuyunca kalıbın şeklini alır ve tam da istediğimiz şekilde kılıç üretmiş oluruz.
Kimi zaman canlılara olan da budur.
Ölümünden sonra canlıların kalıntıları tamamen yok olabilir.
Fakat vücut ağırlıkları ve ölüm yerindeki şartların uygunluğundan ötürü tam da canlının şekline uyan bir kalıp oluşur.
Sonrasında bu kalıbın içine mineraller dolduğunda, döküm işlemi de tamamlanmış olur ve fosilleşme yaşanır.
Eğer bu kalıp bir canlının dış kabuğu veya kemikleri gibi unsurlardan kaynaklanıyorsa buna dış kalıp denir.
Eğer kalıp vücudun içindeki boşluğu temsil ediyorsa buna iç kalıp denir.
Bu tür fosilleşmenin özel bir formu olan otojenik mineralizasyon sürecinde organizmanın kimyasal yapısı siderit gibi minerallerin nodüller oluşturacak biçimde birikmesi için uygun bir fırsat
sağlar. Eğer bu, organik dokunun yok olmasından önce hızlı bir şekilde yaşanırsa, organizmaya ait çok net ve detaylı bir üç boyutlu kalıp üretilmiş olur.
Yerini alma ve yeniden kristalleşme Bu tür fosilleşmede olan bir canlının kemiklerinin, kabuklarının veya diğer sert dokularının çözülmesine paralel olarak bazı minerallerin bu parçaların yerini
doldurmasıdır. Kimi zaman bu mineral değişimi o kadar kademeli olur ki canlıların pulları gibi normalde fosilleşmesi beklenmeyen parçaları bile neredeyse kusursuz bir şekilde fosilleşir.
Eğer bir canlının iskelet yapısı korunur ama iskeleti oluşturan mineral değişirse buna yeniden kristalleşme adı verilir.
Baskı Fosili ve İz Fosili Baskı fosilleri bir organizmanın dokularına oluşturan karmaşık organik moleküllerin kimyasal tepkime girmesi sonucunda oluşur.
Bu süreçte ölen canlının dış katmanlarındaki organik malzeme korunur.
Fakat tepkime dolayısıyla bu kimyasal birleşiklerin daha dirençli formaları oluşabilir.
Buna diyageniz adı verilir.
Bu tür tepkimelerden geriye kalan karbonlu filme fitolem adı verilir.
Ve ortaya çıkan fosile bask fosili denir.
Kimi zaman fitolem tabakası kaybolur.
Ancak geriye kayıt üzerinde bu tabakadan arta kalan izler bulunur.
İşte buna da is fosili adı verilir.
Çoğu zaman baskı ve iz fosilleri bir arada oluşur.
Öyle ki baskı iz fosili barındıran bir kayıyı ikiye ayırdığınızda çoğu zaman fitolem tabakası katmanlardan birine yapışık halde bulunur ve diğer tarafta da iz fosili yer alır.
Bu nedenle kimi zaman bunlara baskı iz fosili denilmektedir?
Yumuşak dokular, hücreyi ve moleküler yapıyı koruyan fosiller.
Her ne kadar yumuşak dokunun fosilleşmesi, kemikler ve kabuklar gibi sert dokunun fosilleşmesinden çok ama çok daha nadir olsa da imkansız değildir.
Örneğin dinozorlara ait fosil kaydında kan damarlarının, proteinlerin, tüylerin rengini veren pigmentlerin ve hatta DNA kalıntılarının korunduğu fosil örnekleri bulunmaktadır.
Karbonlaşma ve kömürleşme Kimi zaman ortam şartları dolayısıyla, örneğin çok yoğun yangınların yaşandığı bölgelerde, organik malzeme karbon elementine kadar indirgenebilir.
Bu sırada yaşanan kömürleşme ardında fosile ait net bir iz bırakır.
İlginç bir şekilde ekolojik ilişkiler sayesinde de fosilleşme yaşanabilmektedir.
Örneğin hareketli ve iskelete sahip bir hayvan hareketsiz bir canlıyı yediğinde iskeletin koruyucu etkisi altında aksi takdirde fosilleşmeyebilecek olan canlılar da fosilleşebilmektedir.
Bu tür fosilleşmeye biyoimmunasyon denmektedir.
Canlılar neden bu kadar zor fosilleşiyor?
Yukarıda öğrendiğimizi özetleyecek olursak, bir canlının öldükten sonra fosilleşebilmesi için bazı temel şartlar vardır.
Bunları önemliden göreceli olarak önemlisiyle doğru sıralayalım.
En önemli fosilleşme basamakları şunlardır.
1. Cesedin ve kemiklerin alivyon, kil ya da mil içerisinde gömülü vaziyette kalması gerekir.
Bu basamak fasül oluşumu için en önemli etmendir.
Çünkü kil, alevyon ve mil yapıları sadece sulak alanlarda görülür.
Nehir kenarları, göl kenarları, deniz kenarları, boğazlar ve benzeri yerlerin ortak özelliği doğal birer ceset koruyucu olmalarıdır.
Tıpkı Mısırların, Firavunların cesetlerini korumak için mumyalamaları gibi.
Bu doğal maddeler de cesizin kemiklerine mumyalar.
Ve bu yapıyla kuşatılmamış bir kemiğin birkaç yüzyıldan fazla var olması imkansızdır.
İkinci, cesedin yırtıcı hayvanlarca dağıtılmaması, parçalanmaması gerekir.
Bir birey doğada ölür ölmez, yırtıcılar cesedi dağıtacak, kopardıkları parçaları farklı yerlere taşıyacak ve yukarıdaki birinci maddenin gerçekleşmesine engel olacaktır.
Bu, doğada çok sık görülür.
Bu sebeple ceset hemen hemen hiçbir zaman alüvyon, kil veya mil içerisinde kalamaz ve fosilleşemez.
Üçüncü, Rüzgar, kum gibi aşındırıcılar tarafından aşındırılmaması gerekir.
Hayvanlar tarafından parçalanıp dağıtılmayan bir cesedin etleri bakterilerce ve çürükçüllerce yok edilecektir.
Kemikler ise hiç dokunulmadığı takdirde rüzgar ve kum hareketleri gibi çevresel etmenlerle yer değiştirebilir.
Ya da daha kötüsü yıllar içinde aşınıp yok olabilir.
İşte bu sebeplerle bir fosilin oluşması gerçekten çok zordur.
Canlının ölüp de çürümeye başladıktan sonra tortulaşması, mineralleşme ve kalıplaşma gibi fosilleşme sürecinden geçmesi ve belki de her şeyden önemlisi biz insanlar tarafından keşfedilmesi ve açığa çıkarılması
gerekir. Bu son basamak bile son derece zordur.
Çünkü yüzeye çıkarılan fosiller bile yüzeye taşınma sırasında parçalanıp kırılabilmektedir.
Yani fosilleşme birdenbire olan bir şey değildir.
Organizmalar fosil olma yolunda belli aşamalardan geçerler.
Öncelikle ölmeleri gerekir.
Ki genellikle bu fosilleşmenin ilk aşamasıdır.
Dolayısıyla ölümün nasıl yaşandığı, fosilleşmenin yaşanıp yaşanamayacağını doğrudan belirler.
Vahşi bir ölüm dolayısıyla vücut fazlasıyla parçalanabilir.
Ve dış faktörlerin etkisine çok hızlı bir şekilde açık hale gelebilir.
Bu nedenle fosilleşme yaşanmayabilir.
Benzer şekilde ölümün yaşandığı yer de önemlidir.
Fosilleşme şartlarının olmadığı bölgelerde yaşanan ölümler fosilleşme ihtimalini düşürecektir.
İkinci aşama biyokatmanlanma süreçleri olarak bilinir.
Bu aşamada ölü bireylerin vücutları parçalanır, yavaş yavaş dağılır ve korozyon uğrar.
Bu süreçte fosillerde belli başlı bazı değişimler yaşanabilir.
Ve eğer bu dağılma çok şiddetli yaşanırsa fosilleşme gerçekleşemez.
Bu aşamaları atlatan bir bedenin deneyimleyeceği bir sonraki basamak tortul birikimidir.
Ölen organizma kademeli olarak toprağa gömülmeye başladıkça diyageniz sürecine girer.
Böylece organik malzeme kimyasal ve fiziksel anlamda kademeli olarak değişir.
Ölen bölgeye bağlı olarak normal jeolojik süreçler çerçevesinde ölü bedenin üzerini tortular kaplamaya başlar.
Böylece hem fosilleşme yönünde önemli bir adım atılmış olur hem de bedenin dış faktörler dolayısıyla daha fazla aşılması önlenir.
Yani organizmanın tortular içerisinde kalması gerekmektedir.
Son olarak fosilleşmenin türüne bağlı olarak perminalizasyon gibi mineralleşme süreci görülebilir.
Bu süreçte fosil olacak bireyin kalıntılarından bazı ek fiziksel ve kimyasal değişimler görülür.
Eğer bu tür bir gömülme sonrası perminalizasyon veya kalıplaşma gibi bir basamak yaşanmazsa organik malzeme nihayetinde dağılır ve o bireyden geriye hiçbir fosil iz kalmaz.
Sonuç Sonuç olarak fosilleşme de fosillerin keşifte kolay olgular değildir.
Birisi için doğal şartların neredeyse kusursuz bir şekilde bir araya gelmesi gerekir.
Diğeri içinse doğru yere, doğru zamanda, doğru şekilde bakmayı bilmemiz gerekir.
Ki bunu çoğu zaman yapamayız.
Buna rağmen asırlardır bilim insanlarının özverili çabaları sayesinde son derece güçlü bir fosil kaydına erişmeyi başardık.
Ve bu, evrim tarihiyle ilgili birçok öngörümüzü birebir doğruladı.
Bazı kısımları netleştirdi, bazı yerleri tekrar gözden geçirmemizi sağladı.
Fakat bilim yeni bulguların eldeki teorileri değiştirmesinden veya etkilemesinden korkmaksızın veriler toplamaya devam ediyor.
Bu veriler canlılığın nasıl var olduğuna, nasıl çeşitlendiğine, evrimin gidişatına ve diğer birçok detaya dair bilmediklerimize aydınlatmayı sürdürüyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
