Transkript
İçimizdeki canavar kahramanlar.
Evrimsel psikolojide Carl Gustav Jung'un arketipleri.
Çevremizi veya kendimizi ne kadar iyi tanıyoruz?
Belki de bu sorunun yanıtı Jung'da ve evrimsel psikolojidedir.
Yazar Tuğçe Aydın Seslendiren Funda Başak Carl Gustav Jung, İsviçreli bir psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusudur.
Freud'un öğrencisi olan Jung, Freud'la yaşadığı fikirsel anlaşmazlıklardan ötürü ondan ayrılıp kendi psikoloji bilim dalını kurmuştur.
Özellikle arketipler ve kolektif bilinçaltı kavramlarıyla psikolojiye yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.
Jung, araştırmalarına kendi mistik yönünü de kattığı için bazı bilim insanları tarafından önyargıyla karşılanmıştır.
Fakat derinden incelendiğinde analitik psikoloji, evrim, evrimsel psikoloji, biyoloji ve sinir bilimle yakından ilgilidir.
Biz bu yazımızda Jung'un özellikle arketip kavramını ve evrimsel psikolojiyle olan bağını inceleyeceğiz.
Ana hatlarıyla evrimsel psikoloji.
Evrimsel psikoloji, bellek, dil, algı gibi psikolojik özelliklerin modern evrimsel bakış açısına göre yorumlandığı psikoloji dalıdır.
Ayrıca psikolojik özelliklerin adaptasyon ve gelişim süreciyle de yakından ilgilidir.
Doğal seçilim çevresel koşulları için daha elverişli özelliklere sahip olan belirli bir organizmanın, bu özelliklere sahip olmayanlara göre daha fazla yaşama ve üreme şansına sahip olmasıdır.
Cinsel seçilim ise, kısaca eşeğli üremede karşı cinsle çiftleşme şansını yakalamak için verilen mücadeledir.
Evrimsel psikoloji, zihnin de vücut gibi kendine özgü bir yapısı ve birimleri olduğunu savunur.
Psikolojik adaptasyon sürecimiz atalarımızdan bu yana değişiklik göstermiştir.
Yani atalarımızın yaşam şekli, davranışlarımızın temelini oluşturur.
Evrimsel psikoloji, bilimsel biyoloji ve sinir bilimle de iç içedir.
Analitik psikolojide pisişe ve bilinç.
Pisişe ruh, can, zihin anlamında kullanılır.
Bir bütün olarak bilinci ve bilinçaltını kapsar.
Jung, pisişeyi üç ana gruba ayırmıştır.
1. Ego. 2- Kişisel bilinçaltı 3- Kolektif bilinçaltı Özellikle ego ve kişisel bilinçaltı arasındaki ilişkiyi doğru kavramamız gerekiyor.
Fakat öncesinde kolektif bilinçaltını açıklayalım.
Kolektif bilinçaltı tüm insanlığın ortak bilinçaltıdır.
Kolektif bilinçaltı insanlık tarihinin başından beri ortak olarak paylaşılmaktadır.
Burada arketipler bulunur.
Arketipler, en uç kültürler arasında bile ortak olan evrensel imgeler ve tasavvurlardır.
Arketiplere birazdan daha detaylı bir şekilde değineceğiz.
Kişisel bilinçaltında bireyin hayatında yaşamış olup da unuttuğu anılar, bastırılmış duygular ve eşik altı olan her öğe bulunur.
Burada kişinin sadece kendi deneyimleri ve yaşantıları ikamet eder.
Haliyle kişisel bilinçaltı, evrensel olan kolektif bilinçaltının zıttıdır.
Kişisel bilinçaltı, bireyselleşmenin gerçekleşmesi için ego ile bütünleşmelidir.
Ego ise bilinç öncesi ve bilinçli alanda olduğundan farkında olabildiğimiz düşüncelerimizi, hatıralarımızı ve duygularımızı içerir.
Ego, bilinç alanının merkezini oluşturduğundan bir sürekliliğe ve kimliğe sahiptir.
Egonun işlevleri düşünme, hissetme, sezgi ve duyumdur.
Ortak ruhumuz kolektif bilinçaltındaki arketipler.
Kolektif bilinçaltının insanlık tarihinin başlangıcından bu yana evrensel bir şekilde bilinçaltında bulunduğunu söylemiştik.
Arketipler ise işte tam burada bulunuyor.
Arketipler insan içgüdülerinin analitik psikolojideki karşılığıdır diyebiliriz.
Arketipler algımızı örgütler ve bilinç içeriklerini düzenler.
Evrimsel açıdan baktığımızda arketipler, yüzyıllardır süre gelen kuşakların yaşadığı durumlara verdiği tepkilerdir.
Örneğin bir aslandan korkmak buna verilecek basit bir örnektir.
Hayatımızda bir aslanla karşılaşmış olmasak bile aslandan korkarız.
Çünkü insanlar kuşaklardır aslanlara karşı korku beslemiştir.
Birçok arketip vardır fakat biz en önemli dört tanesini kısaca açıklayalım.
1. Persona Persona topluma karşı taktığımız maskedir.
Kendimizi dünyaya sunuş biçimimizdir.
Örneğin ailemize karşı farklı, arkadaşlarımıza karşı farklı davranırız.
Yani maske değiştiririz.
İşte bu personamızdır.
Bulunduğumuz sosyal ortamda kabul edilmek veya dışlanmamak için bunu sık sık yaparız.
Personayı fazla özümseme sonucunda kişilik bozulmaları ortaya çıkabilir.
2. Gölge Gölge en karanlık yanımızdır.
Her türlü bastırılmış düşünce, duygu, kabul görmeyen cinsel istekler, arzular, içgüdüler vs.
burada bulunur. Kısacası topluma ve kendimize ters düşen her şeyi içerir.
Bu konuda en çok verilen örneklerden biri ensesttir.
Ensest, seçilim değerini olumsuz etkiler.
Akrabalık kan bağının bulunduğu cinsel ilişkiler sonucunda sağlıklı yavru dünyaya getirme oranı oldukça düşer.
Yani bu bize uyumsuzdur.
Bu yüzden ensest, gölge arketipinin bir bileşenidir diyebiliriz.
Başka bir örnek verelim.
Zenofobi yani yabancı korkusu, düşmanlığı genellikle göçebe topluluklarda ve azınlıklarda fazlaydı.
Türlerinin yok olmasından korkan gruplar, başka gruplara karşı düşmanlık besliyordu.
Günümüzde bunun örneklerini ulusal boyutta görebiliriz.
Soykırım gibi vahşi tepkiler, gölge arketibimizde bulunan yok olma korkusunun yol açtığı düşmanlık korku nedeniyle ortaya çıkabilir.
3. Anima ve Animus Anima, erkeklerdeki kadınsı yöndür.
Animus ise kadınlardaki erkeksi taraftır.
Örnek vermek gerekirse, bilinçli olarak aşırı derecede erkeksi olan, davranan bir erkeğin aynı zamanda yüksek derecede kadınsı bir yanı vardır.
Çünkü erkek toplumun da etkisiyle kadınsal özelliklerini silmeye çalışır.
Erkekler ağlamaz, kadın gibi davranma gibi cümleler bu durumu çok kolay anlamamıza yardımcı olur.
Kadınsal özelliklerini silmeye çalışan aşırı erkeksi görünümlü bir erkeğin bilinç altında bu kadınsal enerji birikir.
Dört, kendilik.
Kendilik-benlik, kişiliğin bilinç halinin ve bilinçaltının birleşimidir.
Rüyalarda kendini üst düzey kişilikler ve bütünlük simgeleriyle gösterir.
Ying ve yangın karşıtlığının bütünlüğünü de buna örnek verebiliriz.
Bu noktada etoloji biliminden de bahsedelim.
Etoloji, hayvanların davranış ve tabiatlarını ilişkilendiren bilim dalıdır.
Bu yüzden etologlara göre eğer arketipleri anlamak istiyorsak homo sapiensin çevreyle olan ilişkisini de incelemeliyiz.
Avcı-toplayıcı atalarımız ve arketipler Homo sapiens yani günümüz modern insanının 300 bin yıl önce Afrika'da evrimleştiği düşünülüyor.
Bu dönem içerisinde homo sapiensler çok büyük oranda avcı ve toplayıcıydı.
Evrimsel açıdan bakıldığında 300 bin yıl çok da uzun bir süre değil.
Yani genetik olarak avcı-toplayıcı atalarımıza çok benziyoruz.
Biyolog Wilson, insan doğasındaki keskin ve belirli değişimlerin 100 jenerasyon sonra olacağını tahmin ediyor.
Bu da demek oluyor ki evrimsel adaptasyon koşullarımız avcı-toplayıcılarla neredeyse aynı.
Bu bağlamda içgüdülerimiz ve arketiplerimiz de onlarla aynı.
Evrimsel psikoloji açısından baktığımızda içgüdülerin daha iyi anlaşılması için primatların da incelenebileceği sonucuna varıyoruz.
300 bin yıl önce atalarımızdan bize miras kalmış olan arketiplerimiz şimdiki modern kültür ve hayat tarzımızla çok iyi uyuşmuyor.
Arketiplerimiz ve bizim aramızda çok büyük farklılıklar olabiliyor.
Bu yüzden de bütünleşmemiz ve bireyselleşmemiz zorlaşıyor.
Kendilik arketibimizden bahsetmiştik.
Kişiliğimizde bütün olmamızın yolu genetik mirasımız ve modern yaşamımızı uzlaştırmayı başarmaktan geçiyor.
Bilinç altındaki farklı çatışmalar biz farkında olmasak da kendimizi gerçekleştirmemizin ve huzurlu olmamızın önüne geçebiliyor.
Aynı olduğumuz kadar farklıyız.
Genler ve arketipler.
Arketiplerin atalarımız tarafından bize miras kaldığını ve toplumsal bilinçaltında bulunduğunu biliyoruz.
Fakat arketipler gelişebilir ve bireysel olarak değişim gösterebilir.
Arketiplerin bulunduğu kolektif bilinçaltı, kişisel arketip dünyalarımızın temelidir.
Genetik çeşitlilik, farklı çevre koşulları ve öğrenme arketiplerin gelişiminde rol oynar.
Her arketip birçok genle bağlantılıdır.
Özellikle genotipler arketipleri şekillendirir.
Keskin bir örnek vererek kadınları ve erkekleri ele alalım.
XX kromozomları ve XY kromozomları hem fiziksel hem de pisişe bakımından farklılıklara sebep olur.
Kadınlar ve erkeklerdeki arketipler doğuştan aynı olarak gelse de içgüdüler ve arketipler gelişerek iki cinste de farklılıklar gösterir.
Örneğin anne arketipi kadında daha farklı gelişmiştir.
Arketipler nöropsikolojik açıdan da değişim gösterir.
Nöropsikoloji beynin farklı yapı ve fonksiyonlarının psikolojik olaylarla ilişkisini inceler.
Bireysel farklılıklar olsa da beynin anatomisi ve işlevi tüm insanlar için aynıdır.
Bu yüzden arketipler de aynıdır.
Örneğin anne arketipi beynin duygusal, motive edici, öğrenme ve hafızaya dayalı bölümleriyle ilişkilidir.
Yani bu arketipe dayanak sağlayan nöral yapılar beynin birçok bölgesindedir.
Arketipler dinamik yapılı olduğundan zamanla yeniden örgütlenir ve biçimlenir.
Jung da arketiplerin dinamik, canlı, hareketli bir yapıda olduğunu belirtmiştir.
Ergen bir çocukla orta yaşlı bir adamın erosa bakış açıları farklılık gösterir.
Kompleksli misin? Analitik psikolojide kompleksler.
Arketiplerin kolektif bilinçaltımızda bulunduğunu hatırlayalım.
Kompleksler ise kişisel bilinçaltımızda bulunurlar.
Farkında olmadığımız duyguların, bastırılmış veya unutulmuş anıların, isteklerin çekirdeğidirler.
Bizden bağımsız yani otonomdurlar.
Komplekslerin üzerimizde olumlu veya olumsuz etkileri bulunur.
Her kompleksin merkezinde arketipler vardır.
Kendilik arketipini gerçekleştirebilmemiz için kompleksler önem taşır.
Olumsuz kompleksler acı çekmemize neden olabilir.
Örneğin Kişi yaşadığı bir travma yüzünden acı çeker ve unutma çabasıyla bu travmayı bastırır.
Acı duygusu bilinç altında enerjisini biriktirir ve o duygu anıyla ilgili bir kompleks oluşturur.
Hatta bu durum kompleks bizi baskı altına aldığında obsesif kompülsif bozukluğa kadar gidebilir.
Zamanla bastırılan kompleksler daha çok güç kazanmaya başlar.
Kompleksler ego kompleksini ele geçirdiğinde bazı psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkar.
Komplekslerimizi kabul etmek, onlarla barışmak hepimiz için epey zordur.
Örneğin, farz edelim ki bir kişinin muhafazakar bir ailede cinsellik süreçleri bastırılmış veya bir kişi hayatında cinsel bir travma yaşamış olsun.
Bu gibi durumlarla yüzleşemediğimiz zaman kompleksler daha da güç kazanır.
Yani komplekslerden kaçarız.
Jung'a göre komplekslerin işaretleri korku ve dirençtir.
Şunu bilmeliyiz ki kaçarak sonuca ulaşılamayacaktır.
Neden bize farklı, başkalarına farklı davranıyorsun?
Süper Ego ve Ego Kompleksleri Birçok gelenek gözlemlenerek öğrenilir.
Böylece toplumsal olarak neyin kabul görüp neyin görmediğini anlarız.
Buna göre de davranışsal eğilimlerimiz ve kaçınmalarımız ortaya çıkar.
İşte bu süper egodur.
Davranışsal normları öğrenmeye memeden başlarız ve zamanla ailesel, grupsal, toplumsal ve ulusal normları da öğreniriz.
Tam bu noktada persona arketipini de hatırlayabiliriz.
Ailemiz için farklı, arkadaşlarımız için farklı süper egolarımız vardır.
Bunları davranışa dökmeyi maskeler olarak düşünebiliriz.
Süper ego kompleksi her ne kadar gözlemleyerek yapılsa da evrimsel biyolojinin de etkisi vardır.
Buna Baldwin etkisi denir.
Sosyal normları kavramaya ve öğrenmeye genetik yönden ne kadar yatkınsak daha fazla seçilim değerine sahip oluruz.
Ego, kişinin bilinçli kimliğiyle yakın olan komplekstir.
Jung, egonun psişesinin tam olarak merkezi olduğuna inanmadı ve egoyu kendilik arketipimizin etrafında bulunan birçok kompleksten biri olarak gördü.
Psişede o kadar çok bilinçaltı işlev ve yapı vardı ki öz farkındalığımızın tam olarak gelişmesi hayli zor görünür.
Evrimsel psikoloji, Jung psikolojisini anlamamıza yeter mi?
Evrimsel psikoloji, insanın iç dünyasındaki süreçlerden çok dış dünyaya sergilediği davranışlarla ilgilidir.
Jung psikolojisinde ise insanın içsel dünyasının derinlerine inilir.
Örnek vermek gerekirse evrimsel psikoloji, din olgusunu incelediğinde dinsel davranışın birey üzerindeki adaptasyon işleviyle ilgili bilgi verebilirken, dinsel olgunun ruhsal
deneyimine dair pek bir yorum yapamaz.
Bu yüzden Jung'a sadece evrimsel psikoloji ve sinir bilim açısından bakmak yeterli olmayabilir.
Dahası, Jung'un açıklamaları psikoloji camiasında genel geçer olarak kabul görmemektedir.
Birçok psikolog ve filozof, Jung tarafından yapılan açıklamaların bilimsel temeli olmadığını düşünmektedir.
Eğer Jung'un açıklamaları zihin felsefesi kapsamında değerlendirilirse tartışmaya açık olabilir.
Fakat modern psikolojide bu halleriyle kullanımı oldukça dardır.
Jung teorilerini deneysel testlere tabi tutmamış ve hatta bunlarla pek ilgilenmemiştir bile.
Buna bağlı olarak modern psikoloji kendi evrimi içinde diğer bilim dağlarında olduğu gibi deneysel verilere sadık kalmış ve Jung belki felsefi anlamdaki etkisini kısmen korusa da bilimsel
etkisini yitirmiştir.
Jung'un teorilerine getirilen en temel eleştiri, Jung'un arketip tanımlarının aşırı gevşek ve esnek olmasıdır.
Dolayısıyla gündelik yaşamın her kısmında çeşitli gözlemlere uyabilecek biçimde tasarlandığı ve aslında herhangi bir gerçek olguya işaret etmediği ileri sürülmektedir.
Bu sayede Jung, bilimin testlerinden kaçınabilmektedir.
Dahası, Jung'un bazı arketipleri fazlasıyla indirgemecidir ve toplumsal cinsiyetle ilgili yaygın önyargılara saplanmaktadır.
Ancak bu tartışmalar halen devam etmektedir ve çok sayıda farklı görüş bulmak mümkündür.
Genel olarak Jung'un bize göstermeye çalıştığı gibi bu tarz nihai yanıtların verilmediği alanlarda karşıtlıkları kabul edip her yönüyle birleştirerek yorumlarımızı bütünsellik çerçevesinde
yapabilmeliyiz. Böylece tek taraflı bakış açısından kaçınır ve daha yüksek bir perspektife sahip oluruz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
