Transkript
Erkeklerde cinsel saldırganlık.
Testosteronun etkileri.
Yazar Fatih Birinci.
İkinci editör Çağrı Mert Bakırcı.
Özellikle son yıllarda kadınlara yönelik taciz olayları kadınların kendilerini cesurca ifade edebilmesi nedeniyle daha görünür hale geldi.
Doğal olarak da tacizci erkeklerin neden bu davranışları sergilediği daha sık araştırılmaya başlandı.
Bilindiği gibi insan biyolojik, psikolojik ve sosyolojik bir varlıktır ve varlığın bu üç boyutu birbiriyle yoğun ve grip bir ilişki içerisindedir.
Bu yüzden konuyla ilgili farklı perspektiflerden çalışmalar yapılmaktadır.
Bu üç alandan birden gelen veriler bir bütün olarak değerlendirilmediği müddetçe tam bir çerçeve elde etmek mümkün değildir.
Buna rağmen bu alanların birinden gelen verilere odaklanmak, o alandaki bilgilerimizin netleşmesi ve diğer alanlardaki bilgilerimizi yorumlama başarımız açısından faydalıdır.
Kadına yönelik cinsel saldırganlığın ve genel olarak kadın düşmanlığının büyük oranda sosyal ve kültürel nedenleri mevcuttur.
Psikolojik düzlemde yapılan araştırmalarda ortaya çıkan genel sonuçlara göre bu yola başvuran erkekler güç sahibi olmalarına rağmen kendini güvensiz hissetmektedir ve narsistlik belirtiler göstermektedir.
Psikolojik ve sosyal faktörler bu erkekler üzerinde o denli etkilidir ki kimi erkeklerde kadına karşı düşmanlık duyguları hormonlardan bağımsız bile olabilmektedir.
Zira kimyasal olarak hadım edilmiş erkeklerde bile hadım olayından sonra kadınlara karşı saldırganlığın devam ettiği bildirilmiştir.
Buradan da görüleceği üzere erkeklerde cinsel saldırganlığı sadece biyolojik olarak çiftleşmek isteyen bir hayvan düzeyine indirgemek mümkün değildir.
Bu saldırganlığın kökenleri sosyoloji ve psikoloji ışığında netleşmektedir.
Psikolojik ve sosyal faktörlerin davranışlarımıza etkileme gücü çok yüksek olduğu bir gerçektir.
Öte yandan bu, olağan koşulları altında cinsel dürtü ve davranışlarımızın hormonal altyapımız tarafından da kuvvetli derecede etkilendiği gerçeğini değiştirmez.
Daha biyolojik düzlemde olan bu bakış açısında insanın psikolojik ve sosyolojik boyutu üzerinde dolaylı kuvvetli yansımaları vardır.
Bu yazıda bu üç faktör arasındaki etkileşime daha biyolojik bir perspektiften bakacağız.
Bir erkekte salgılanan testosteron miktarı bir kadınınkinden yaklaşık 10 kat fazladır.
Cinsel yönelimle çok kuvvetli bağlı olan testosteron hormonunun saldırgan ve rekabetçi davranışlarla da ilgili olduğu bilinmektedir.
Bunun evrimsel işlevi ortadadır.
Cinsel duyguları kabarmış bir erkek çevresinde bulunan benzer durumdaki erkeklerle rekabete girmek ve çoğu durumda kavga etmek durumunda kalacaktır.
Bir başka deyişle organizma bireyi hem cinsel ilişkiye hem de kavgaya eş zamanlı hazırlamak zorundadır.
Çünkü cinsel ilişki olasılığı birçok durumda savaşmayı zorunlu kılar.
Testosteron seviyesi yükselen erkeğe amigdala'daki savaş ya da kaç tepkisi tetiklenir.
Bu da genel bir uyarılışa ve strese neden olur.
Cinsel ilişkiye giremeyen erkek hayvanlarda stres ve saldırganlık belirtileri gözlenir çünkü testosteron etkinliği artan bu bireylerde cinsel ilişki gerçekleşememiştir.
Bu durumdaki erkekler bir süre sonra olağan hormonal seviyelerine dönerek sakinleşirler.
İnsan dışı hayvanlarda testosteronun etkisi daha kuvvetli olsa da ve daha doğrudan gözlenebilse de önemli ölçüde sosyal ve psikolojik varlıklar olan insanlarda farklı etkiler gözlenir.
İvan Pavlov'un 19.
yüzyılın sonunda temeline attığı klasik koşullanmanın temeli iki uyarıcının birlikte sıklıkla görülmesi durumunda bir uyarıcıya verilen tepkinin diğerine de gösterilmesidir.
Örneğin sürekli zil sesiyle birlikte yiyecek verilen köpek bir süre sonra sadece zil sesinde de salya salgılamaya başlar.
Burada yiyecek koşulsuz uyarıcıdır çünkü köpekteki etkisi doğrudandır.
Zil sesi ise koşulu uyarıcıdır.
Başlangıçta köpek için zil sesinin yiyecek ile bir ilgisi olmasa da sürekli birlikte tekrarlandıkları durumda zil sesi de salya tepkisine neden olur.
Bu durumda organizmanın zil sesini otomatik olarak yiyecekle özdeşleştirdiğini söyleyebiliriz.
Dünyamızda yüzyıllardır belki bin yıllardır şahsi inanç ve gelenekler ile biçimlendirilen kültür erişkin insanların cinsel davranışları üzerinde büyük etkiye sahiptir.
Bu etki elbette kültürel evrime tabidir.
Zamana ve kültüre göre değişim gösterir.
Örneğin cinsel ilişkinin olağan görüleceği yaş ülkelere göre farklılık gösterir.
İran'da evlenme, dolayısıyla cinsel ilişkiye girme için normal yaş kadınlarda 13, erkeklerde 15'tir.
Dünyanın büyük bir çoğunluğunda bu yaş 18 olarak görülse de hemen her ülke kendince yasalarla bu yaşı aşağı ya da yukarı çeken istisnalara sahiptir.
Öte yandan Japonya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde bu yaş 20, Singapur veya Bahreyn gibi ülkelerde bu yaş 21'dir.
Ya da cinsel ilişkinin kiminle ve nasıl olacağının kültür tarafından olağan kabul edilme şekilleri değişkendir.
Kanada'da iki erkeğin birbiriyle evlenmesi ve seks yapması mümkünken, İtalya'da evlenmeleri mümkün olmasa da aynı yaşam alanına mesken edinebilirler.
Meksika'nın bazı bölgelerinde sadece yurt dışından gelen hemcins çiftlere izin verilmekteyken, bazı diğer bölgelerinde Kanada gibi özgürlük bulunmaktadır.
Türkiye'de bu çiftleri yasal olarak tanıyan herhangi bir düzenleme bulunmazken Rusya'da bu ilişkilere engel olacak veya baskılayacak yasalar mevcuttur.
Somali'de bu tarz bir çift hapse gönderilirken Suudi Arabistan'da ceza ölüm olabilmektedir.
Kültürün cinsel ilişki üzerindeki en önemli etkilerinden birinin organizmanın bu üç güdüsünü sınırlamak olduğunu söyleyebiliriz.
Özellikle daha tutucu kültürlerde cinsel ilişkinin belirli koşullar, evlilik gibi sağlanmadıkça kesin olarak kabul edilemez olduğu görülür.
Bu baskılamanın ve cinselliği ayıp olarak görmenin tam olarak nasıl başladığı bilinmese de, Ernest Becker gibi kültürel antropologlar bunun temellerinin insanın hayvani kökenlerinden utanması ile ilişkili olduğunu düşünmektedir.
Daha tutucu olan kültürlerde cinsel ilişkiye girmesi tamamen engellenmiş erişkin erkekler testosteronun üzerlerinde oluşturduğu baskıyı azaltmak için mastürbasyon yaparlar.
Ancak mastürbasyon cinsel içgüdünün tam anlamıyla yerine getirilmesi demek değildir.
Çünkü cinselliğin içinde bulunan birçok temasdan, hormondan ve etkileşimden yoksundur.
Şempanzeler, atlar, köpekler gibi mastürbasyon yapabilen türlerin bile vakti geldiğinde ciddi kavgaları göze alarak cinsel ilişkiye girme çabası bunu destekler.
Bu durumda testosteronun oluşturduğu baskı insanlarda farklı bir mekanizmaya yol açar.
Bu da klasik koşullanma ile yakından ilgilidir.
Kadınlara karşı sürekli cinsel çekim hisseden ancak cinsel ilişkiye giremeyen erkeklerde cinsel uyarılma ve saldırganlık eş zamanlı ve sıklıkla görülür.
Yani erkek kadını görür, cinsel uyarım yaşar, eş zamanlı olarak saldırganlık hisseder.
Ancak cinsel birleşme gerçekleşmez.
Bu sık tekrarlanınca erkekte bir klasik koşullanma oluşur.
Arzu duyduğu kadın kavramı ve hissettiği saldırganlık kavramı birleşerek kadınlara karşı cinsel saldırganlık hissetmeye başlar.
Hissedilen bu saldırganlık testosteronun olağan etkilerinden baskınlık, bölgesel savunma ve rekabet içgüdüleriyle birleşerek daha da artar.
Sonrasında aşina olduğunuz bir süreç devreye gider.
Cinselliği kısıtlanmış erkek cinsel uyarı ve eş zamanlı olarak testosteron kaynaklı gerilimi hissetmemek için kadının cinselliğini kontrol etmeye çalışır.
Kadını cinsel olarak çekici kılan özellikleri ortadan kaldırmak için uğraşır ve kadını da buna zorlar.
Bu uğraşın temel hedefi kadının kendini daha doğrusu kadın oluşunu daha az göstermesidir.
Kadına karşı hissettikleriyle sağlıklı bir şekilde başa çıkamayan erkek bir süre sonra kadının cinselliği de hep kadınınla birlikte aklına geldiği için kadına düşman olur.
Sık duyduğu zil sesine istemsiz salya akıttığı halde aç kalan köpekte bir süre sonra açlık kaynaklı stres oluşur.
Ancak köpeğin kendisinde boş ümit uyandıran zil sesine karşı saldırganlaştığını muhtemelen göremezsiniz.
Çünkü bir köpeği uysallaştıran uzun doğal seçilim ve yapay seçilim süreçlerinden geçmiş bol miktarda gen bulunmaktadır.
Bu tarz bir evrimsel süreçten geçmemiş ve daha yüksek bilisel fonksiyonlara sahip insanlarda ise bu tarz bir mekanizmadan bahsedilebilir.
Kültürün cinselliği baskıladığı toplumlarda erkek, klasik koşulanma etkisiyle kadınlara karşı cinsel uyarı hissetmek kendisinde saldırganlık ve stres oluşturduğu için bu uyarını ortadan kaldırmaya çalışır.
Kadını örtmeye çalışır ya da onu buna zorlar.
Görünürlüğü azaltmaya çalışır.
Kadının sesinden, kıllarından bile cinsel saldırganlığa yol açabilecek düzeyde tahrik olabilir.
Diğer erkeklerde de mekanizmanın kendisindeki gibi işlediğini varsayar.
Testosteronun rekabet, bölgesel kontrol ve baskınlık etkileri de bunlarla birleşerek erkeğin zihninde tüm bu kaygı ve gerilimi belki kontrol edebileceğini düşündüğü bir sosyal sistem belirir.
Bu sistem içinde kadın cinsel rekabete yol açmayacak şekilde sosyal hayattan çekilmiştir.
Dışarıda bulunduğu durumlarda ise kadınlığını mümkün mertebe gizler.
Kadının hayattaki kutsal misyonu doğurmak, çocuk bakımı yapmak ve evi çekip çevirmektir.
Bunları da genellikle erkeğe ait evde yerine getirir.
cinselliği ise sadece erkeği tatmin etmek üzere yapılandırılmıştır.
Kadınları evdeki değerli bir çiçek olarak gören bu ilkel eğilim toplumsal kültürü pekiştirerek bir kısır döngü oluşturur.
Kültür, cinselliği ve kadının toplumsal hayattaki görünürlüğünü kısıtlar, cinselliği kısıtlanan erkek de stresiyle ve saldırganlık duygusuyla başa çıkabilmek için kadının görünürlüğünü azaltan o kültürün yılmaz
bir destekçisi olur. Bu yaklaşım kültüre işledikçe bunu meşru kılacak hikayeler anlatırlar, mitler doğar.
Böylece erkek baskısının kültür içindeki yeri perçinleşir, bu da yeni yetişen erkeklerin bu kültüre aşina olarak büyümesine yani o şekilde davranmaya şartlandırılmasına neden olur.
Bu döngü böylece devam eder.
Biyolojik açıdan bakıldığında gördüğümüz şudur.
Başta sosyal hayat içinde kendini özgürce ifade eden kadınlar olmak üzere tüm kadınlara karşı saldıganca ve kısıtlayıcı tutum takınan erkekler bu kısır döngünün pençesindeki kaygı dolu erkeklerdir.
Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu isimli ünlü kitabında uygarlığın içgüdüleri kontrol etmeye doğrudan bağlı olduğunu vurgular.
Ona göre insan uygarlığının temeli birçok içgüdüyü kontrol etmek, bazılarından ise veragat etmek üzerine kurulmuştur.
Uygar bir insan kendine ya da başkalarına zarar verebilecek içgüdülerini sağlıklı savunma mekanizmaları ile telafi eder.
Evrimsel psikoloji çok açık şekilde yanlış olarak insanın olumsuz içgüdülerini doğruladığı, onayladığı şeklinde eleştirilmektedir.
Oysa gerçekte olan bunun tam tersidir.
Evrimsel psikoloji sayesinde biz kontrol etmemiz ya da feragat etmemiz gereken içgüdülerimizin farkına varabilmekteyiz.
Evrimsel psikoloji daha vahşi ve ölümcül bir dünyada hayatta kalmak için zorunlu olan ancak şu anda büyük ölçüde faydasız hatta alenen zararlı olan eğilimlerimizi bilimsel bir şekilde incelemektedir.
Bir sorunu nesnel olarak tespit etmeden o sorunu çözemezsiniz.
Kültürel nedenlerle bazen de cinsel işlev bozuklukları yüzünden sağlıklı bir cinsellik yaşayamayan erkeklerde cinsel gerilim oluşur.
Psikolojik açıdan sağlıklı erkekler testosteronun yol açtığı bu gerilimi sağlıklı savunma mekanizmalarıyla kontrol ederler.
Ancak erkek psikolojik yapısı itibariyle sağlıklı bir birey değilse üstüne bir de içinde bulunduğu toplumsal kültür kadına karşı cinsel saldırganlığı hoş görüyor hatta destekliyorsa o zaman erkek
bir uyarıcıya tepki veren insan dışı bir hayvan gibi hareket ederek cinsel saldırganlık gösterir.
Ya da kendisini kontrol edemediği için kadını kontrol etmeye çalışır.
Uygarlığın temeli içgüdüleri ve bu içgüdülerden kaynaklanan insanın kendisine ve başkalarına zararlı olabilecek eğilimlerini denetim altına almaktır.
Bunun yerine bir insan içgüdülerini tatmin edebilmek için insanlara zarar vermeyi tercih ediyorsa, öz denetimi açısından Pavlov'un köpeğinden ya da ağaçtaki bir maymundan çok da farkı yok demektir.
Bu içerik Evrim Ağacı'nda yayınlanmıştır.
Evrimağacı.org üzerinden daha fazla bilimsel içeriğe ulaşabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
