Transkript
Altyazı M.K.
Şule Öles İkinci editör Ayşegül Şeniyet Einstein'ın en ünlü sözlerinden biri Tanrı Zaratmaz sözüdür.
Bu sözün halk arasındaki yaygın yorumu bu makalede de düzeltilmek istenen iki yaygın miti ya da yanlış anlaşılmayı barındırmaktadır.
Einstein ve Tanrı İlk yanlış anlaşılma Einstein'ın Tanrı kelimesini kullanması onun Tanrı'nın varlığına inanan inançlı bir insan olduğu anlamına geldiği fikridir.
Bu fikir oldukça yanlıştır.
Einstein tam anlamıyla bir ateist olarak tanımlanabilir.
Einstein'ın dini inancı daha ziyade panteist olarak tanımlanmaktadır.
Zaten bu metinde yapılan tanım da ateizme değil panteizme veya deizme uymaktadır.
Einstein oldukça dindar Yahudi bir çevrede büyümesine rağmen Tevrat'ta anlatılan birçok şeyin fizik kanunlarıyla tutarlı olmadığını hemen anlamıştı.
Einstein'ın fiziğe olan büyük katkılarının sebebi onun dünyayı yöneten kesin matematik kanunları olan inancıydı.
Bu akılcı yaklaşım geleneksel dinlerin sahip olduğu doğa kanunlarından üstün olan doğa sütanlı figürüyle ters düşmektedir.
Hatta her insan ve elbette her bilim insanı derinlerde bir yerde bu akılcı karakteri taşımalıdır.
Eğer doğayı yöneten değiştirilemez temel kanunlara inanmazsanız doğru düzgün bilim yapamazsınız.
Eğer yarın bilgisayarınız bozulursa bilirsiniz ki bilgisayarınızın bir parçası bozulmuştur.
Sorunu bulup tamir etmesi umuduyla teknisyeni ararsınız.
Tamir etmesi için kesinlikle bir tanrıya dua etmezsiniz ya da kilise veya camiye gitmezsiniz.
Yine de teknisyenin çabuk gelmesi için tanrıya dua edebilirsiniz.
Bizim bu akılcı zihinle doğmamız esasında çok ilginçtir.
Aslında doğada yaşamayı sürdürebilmemiz, doğaüstü ve sihirli açıklamaları yer olmadan gördüğümüz şeyleri mantığımızla yorumlayabilmemize bağlıdır.
Deneyler göstermişti ki bir yaşını geçmemiş bebekler konuşabilmelerinden çok daha önce kendi mantık dünyasına uymayan büyülü olaylardan.
Örneğin yatağın kenarını açtığı halde yere düşmemesi, tedirgin olurlar.
Ancak çok daha sonra sihirbazın performansı sırasında mantığımızı bilinçli şekilde kullanmayıp, sihir gösterilerinden zevk alacak olgunluğa erişiriz.
Peki Einstein, tanrı kelimesini kullanırken ne demek istedi?
Tabii ki Einstein doğanın matematiksel yasalarına inanıyordu.
Dolayısıyla onun tanrı fikri en iyimser görüşte, doğa kanunlarını hazırlayıp evreni bu kanunlara göre evrimleşmesi için kendi haline bırakan biriydi.
O, fizik kanunlarının kusursuz doğasında, bu kanunların basitliğinde ve matematiksel güzelliği ve zarafetinde tanrının elini gördü.
Ona göre insanların keşfedebileceği doğa kanunlarının olması bir tanrının varlığının kanıtıydı.
Ama bu doğa kanunlarının yerini alan bir tanrı değil, bu kanunları yaratan bir tanrı.
Bu yüzden Einstein'ın tanrı kelimesini kullanması hangi formda olursa olsun muhteşem matematiksel güzelliğe sahip doğa kanunlarının varlığı olarak yorumlanmalıdır.
Tanrı ve Zaratma Ki bu da bizi Einstein'ın sözünün ikinci kısmına getiriyor.
Yani zar atmaz kısmına.
Bu söz doğanın kuşkusuz modern fiziğin temellerinden biri olan kuantum mekaniğiyle tanımlanan tarafına Einstein'ın tepkisiyle ilgilidir.
Einstein doğa kanunlarının özünde rastgelelik ve olasılıklar olan zar atmaya benzeyemeyeceğini hissetmişti.
Fakat bu tam olarak kuantum mekaniğinin bize söylediği şeydir.
Heisenberg'in ünlü belirsizlik ilkesinde belirttiği gibi doğa temel düzeyde rastgelidir.
Dolayısıyla Einstein'in sözüyle alakalı ikinci yanlış anlaşılma, onun kuantum mekaniğine karşı çıkmasının yeni fiziği anlamayan, zirve yıllardan uzak bir adamın saçmalaması gibi yorumlanmasıdır.
Az sonra bunun neden bir mit olduğunu göreceğiz.
Kuantum ve Rastgelelik Einstein'in fiziğe olan büyük katkıları, 100.
yıl dönümünü 2005'te Dünya Fizik Yılı olarak kutladığımız onun Mucizeler Yılı, Annus Mirabilis olan 1905'te başlamıştır.
O yıl içerisinde Einstein fiziksel evren anlayışımızı 3 yönde kökünden değiştiren 6 çığır açıcı yazı yayınladı ve bunları yaparken sadece 26 yaşındaydı.
Bu yazılar ışık kuantumu ya da foton kavramı ve fotoelektrik etkisinin açıklaması, Brownian hareketi teorisi ve açıklaması ve uzay zamana tamamen yeni bir bakış açısı getiren özel görelelik kuramı ile ilgilidir.
Einstein sadece ilk yazısını devrim niteliğinde görür çünkü bu yazısı kuantum teorisinin gelişiminde Max Planck'ın ardından atılan ikinci büyük adımdır.
Özel görevlilik kuramı ise daha eski klasik teoriler ile ilgilidir.
Bunun yanı sıra aynı yıl Einstein belki de dünyanın en ünlü denklemi olan E eşittir mc kare denkleminde özetlediği gibi kütle ve enerjinin denkliğini keşfetmiştir.
Bundan sonraki 10 yıl içinde, 1905 ile 1915 yılları arası, Einstein, yeni kuantum hipotizi anlayışını fiziğin hemen hemen her alanına, örneğin katıların özgül asısı konusuna temel katkılar yapmak için kullandı.
Ve özel görelilik kuramını, gözlemciler arasında daha geniş bir dönüşüm sınıfını kapsayacak şekilde genel bir teori haline getirmek için sessiz sedasız çalıştı.
1915'te bunu başardı ve kütle çekimin uzay zamanın geometrisinin ya da bükülmesinden doğduğunu açıklayan eşsiz güzellikteki genel görelilik kuramını yayınladı.
Bu teori aynı zamanda kütleçekim kuvvetinin Newton'un basit ama başarılı teorisinin ötesine geçmek zorunda olduğunu gösteriyordu.
Özellikle Einstein, kütleçekim kuvvetinin Newton'un uzaktan etki fikrini, örneğin güneşin kütleçekim kuvvetinin dünyada anında hissedilmesi varsayımı, gerektirmediğini, görelilik açısından doğru olan herhangi bir
teorinin gerektirdiği şekilde ışık hızında yayılacağını göstermişti.
Fakat bu teori tamamen klasik fizikti.
Kuantumla yakından uzaktan ilgisi yoktu.
Einstein'ın katkılarının yukarıdaki özeti onun çalışmaları hakkında iki önemli şeyi gösterir.
Birincisi, Einstein kuantum teorisini anlayışımıza temel katkılarda bulundu.
Öyle ki eğer bu teorinin iç yüzünü muhakeme edecek nitelikte biri varsa o da Einstein'dı.
İki, genel görevlilik kuramını formülleştirerek klasik fikirlerimizi herhangi birinin ulaşamadığı yerlerin ötesine götürdü.
Einstein geri kalan hayatını her ne kadar sonuçsuz kalsa da daha da genişletilmiş bir görevlilik teorisi arayışına geçirdi.
Sadece kütle çekimi değil, evrendeki bütün kuvvetleri açıklayan birleşik bir alan teorisi.
Einstein, 1915 yılında ortaya attığı genel görevlilik kuramının zaman içinde genişletilecek olan bir başlangıç versiyonu olduğundan emindi.
Fakat bu arayışı sonuçlandıramadan aramızdan ayrıldı.
Einstein'ın biyografi yazarlarından biri olan Abraham Pace, Einstein'ın 1915 sonrası çalışmaları hakkında şunu söylemiştir.
Eğer Einstein 1915'de çalışmayı bıraksaydı, fizik dünyası pek bir şey kaybetmezdi.
Bu arada Pace en önemli Hint fizikçilerinden Satyendra Natboz'un kendi adıyla bilinen istatistik yöntemini formüle ederek yaptığı önemli katkıyı şanslı bir kafadan atma, uydurma olarak yorumlama cüretini göstermiştir.
Peki Einstein'ın fiziğe olan katkıları 1915'te son mu bulmuştu?
Fizik dünyasına hakim görüşlerin bir parçası olmaktan çıkmış mıydı?
Daha çalışmaya başlamadan başarısız ilan edilecek kadar mı hatalıydı?
Au contraire, yani tam tersi.
Şimdi Einstein'in muhteşem zekasının neden genel görevlilik merkezde fizik teorileri alternatif yaklaşım konusunda çalışmayı seçtiğini ve yaşamı boyunca kuantum mekaniğine karşı çıkmasının temelindeki sebebi göreceğiz.
Genel görevliliğin daha önce görülmemiş ve eşsiz bazı özellikleri vardı ama bunlardan 3 tanesi Einstein'ı cezbediyordu.
Birincisi, genel görevlilik denklemleriyle birlikte Einstein, uzay ve zamanın parçacıkların hareketlerini sergilediği pasif bir sahne değil, aksine sergilenen performansın aktif bir üyesi olduğunu gördü.
Böylelikle uzay-zamanın geometrik yapısının içindeki madde tarafından belirlendiği ve tabii ki maddenin de bu geometriye cevap vererek yapısı tarafından kısıtlandığını keşfetti.
Uzay ve zamanın artık denklemin bir parçası olması daha önce görülmemiş bir şeydi.
Bunun önemi Einstein'ın kendisi tarafından şöyle ifade edilmiştir.
Kendisi etki edebilirken kendisine etki edilemeyen bir şeyi düşünmek, bilimdeki düşünme şekline terstir.
İkincisi, genel görelilik fizikteki ilk doğrusal olmayan teoriydi.
Bir başka deyişle bu teoride kütleçekim alanı kendisine etki ediyordu.
Bunun önemli sonuçlarından birisi hareket denkleminin alan denklemlerinin içinde yer almasıydı.
Maddeler arası etkileşimler için ve maddenin bu etkileşimlere verdiği tepkiler için ayrı denklemler yoktu.
Buna karşı Maxwell'in elektromanyetik teorisi gibi doğrusal teoriler, sadece yüklü maddelerin elektromanyetik alan etkileşimlerini tanımlayabiliyorlardı.
Tepki ya da eylemsizlik, lisede öğrendiğimiz Newton'un 3 hareket yasasında görüldüğü gibi ayrı hareket denklemlerinde yer alıyordu.
Üçüncüsü, fizikte ilk kez bir teori cismin eylemsizliğinin, yani Newton'un ilk yasasında yer alan cismin hareketsiz durma ya da bir güç tarafından tetiklenmezse iğmesiz hareket etme özelliği, etrafındakilere bağlı olduğunu
öngördü. Einstein'dan çok önce filozof ve bilim insanı Ernst Mach, cismin eylemsizliğinin belki de onun evrendeki diğer cisimlerle olan etkileşiminin bir sonucu olduğu fikrini ortaya attı.
Bu teoriye göre eylemsizlik koordinatlarını tanımlayan uzaktaki yıldızlar aynı zamanda sistemin eylemsizliğini de belirliyordu.
Genel görevlilik denklemleri bir sistemin eylemsizliğinin ağır kütlelerin yakınında daha da arttığını gösterdi.
Eylemsizlik artık tanlı vergisi değil, kısmen çevre tarafından belirlenen bir özellikti.
Einstein, Mach'ın fikrine uygun olarak sadece kısmen değil bütün eylemsizliklerin çevreyle etkileşimlerinden kaynaklandığını gösterecek tamamen birleşik bir alan teorisi bulmayı ummuştu.
Artık Einstein'in kuantum mekaniğine olan karşıtlığını anlayabilecek noktaya geldik.
Onun karşıtlığı fizikten anlamayan vasıfsız bir adamın düşünmeden gösterdiği bir tepki değil, aksine seçkin bir bilim insanının teorinin itiraz görür birkaç özelliğini duyduğu şüpheye dayalı bir fikirdi.
İlk olarak Einstein, temel özelliği rastgelelik olan herhangi bir teoriye karşıydı.
Einstein, rastgeleliğin tıpkı belirleyici yasalara göre karıştırılan bir İskambil testesinin hala rastgelelik göstermesi gibi bir tür istatistiksel davranış olarak görülebileceğine ancak yasaların bir parçası olamayacağına
inanıyordu. Bununla beraber rastgelelik, kuantum mekaniğinin tek itiraz edilebilir özelliği değildi.
Teori, doğası gereği konumdan bağımsızdı ya da içinde Newton'un uzaktan etki fikrini içermeliydi.
Fakat görüntülüye göre bütün etkileşimler sonlu bir hızla yayılmak zorundaydı.
1935'te, yani Pace'in Einstein'a bitti gözüyle bakmasından 20 yıl sonra, yayınlanan Çığır Açan yazısında Einstein, ünlü Einstein-Rosen-Bodolsky, yani EPR paradoksunu ileri sürerek kuantum mekaniğinin konumdan
bağımsız ve tamamlanmamış doğasını gözler önüne serdi.
EPR paradoksu, kuantum mekaniğinin itiraz edilebilir özelliklerini ortaya çıkaran bir düşünce deneyiydi.
Ve hepimiz biliyoruz ki Einstein, düşünce deneylerinde uzmandı.
Son olarak elbette Einstein doğayı anlama yaklaşımı olarak kuantum mekaniğinin doğrusal formda görülmesine karşıydı.
Çünkü yukarıda dediğimiz gibi sadece doğrusal olmayan teoriler hareket denklemlerini içerebilirlerdi.
Kısacası kuantum mekaniği Einstein'ın reddettiği üç özelliğe yani rastgelelik, konumdan bağımsız oluş ve doğrusal oluş gibi özelliklere sahipti.
Bu karşı çıkmaya rağmen Einstein bu teorinin kendi içindeki uygulanabilirlik alanında başarılı bir teori olduğunu fark etti.
Einstein, gelecekte keşfedilecek bir birleşik alan teorisinin kuantum mekaniğinin sonuçlarını üretmek zorunda olduğuna inandı ve belki bu teori daha derinlerdeki doğrusal olmayan bir teoriye doğrusal bir yaklaşım olacaktı.
Bunu genel görevlilikteki göreli kütleçekim alanının yani kütleçekim kuvvetinin sonlu hızla yayılması ile göreli olmayan limitte Newton'ın kütleçekim kanunuyla yani uzaktan etki kuvveti ile sonuçlanmasına benzetebiliriz.
Ancak Einstein, fiziğin temel yasalarını bulma yolunda kuantum mekaniğinin doğru yaklaşım olmadığına ikna olmuştu.
Bugün, ölümünden 50 yıl sonra, orijinal yazı 2008 yılında yayınlanmıştır, fizik dünyası Einstein'ın yaklaşımını ciddiye almamaktadır.
Çoğu insan Einstein'ın çok başarılı kuantum mekaniğine olan karşıtlığını anlamsız bulmaktadır.
Biz ne kadar bu yanlış anlaşılmayı Einstein'ın ikna edici sebeplerini sunarak düzeltmeye çalışsak da, sadece zaman, Belki bir de Einstein'ın yaklaşımını benimseyen gelecekteki mükemmel bilim insanları bize onun haklı olup
olmadığını söyleyecek. Unutmayalım ki Einstein'a gelene kadar Newton'un kütleçekim teorisi inanılmaz derecede başarılıydı.
Biz de bir sonraki Einstein'ı bekliyoruz.
Seslendiren Ekin Baran Sunar Bu içerik Evrim Ağacı'nda yayınlanmıştır.
Evrimağacı.org üzerinden daha fazla bilimsel içeriğe ulaşabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
