Eğer COVID-19, 2019'da Değil de 1719'da Ortaya Çıksaydı Ne Olurdu?
14 Nisan 2022 · 9 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Eğer COVID-19 2019'da değil de 1719'da ortaya çıksaydı ne olurdu?
Yazar Lesley News'un.
Çevren Şevval Fidan Seslendiren Funda Başak Sık sık yeni koronavirüs salgınının yarattığı durumun eşsiz ve benzersiz olduğunu duyarız.
Fakat aynı zamanda bilim insanları yeni virüslerin ortaya çıkmasının doğal olduğunu, virüslerin her zaman mutasyon geçirdiğini veya yeni DNA parçaları toplayıp eski DNA'larını kaybettiklerini
söylerler. Peki bu öldürücü virüsler insanlık tarihi boyunca tekrar ve tekrar ortaya çıkıyorsa bu yeni virüsle başa çıkmak neden bu kadar zor?
Bu virüs salgınının eşsiz olma nedeni virüsün DNA'sındaki mutasyonlar veya insan geninde bulunan genler değil.
Bu salgının benzersiz olma nedeni son birkaç yüzyılda meydana gelen, bazen de kültürel DNA olarak nitelendirilen yapıda meydana gelen değişimler.
İşte bizi bu virüse karşı son derece savunmasız kılan şeyler de bu değişimler.
Koronavirüs 1719'da çıksaydı Eğer koronavirüs 2019 yerine 1719'da ortaya çıkmış olsaydı etkisi bundan çok daha farklı olurdu.
Örneğin her şeyden önce hastalık başladığı yerden muhtemelen pek de öteye gidemezdi.
1719 yılında tüccarlar hariç çoğu insan pek de fazla seyahat etmezdi.
Elbette bir tüccar Wuhan'daki bir pazarda hastalık kapıp onu başka pazarlara ve görüştüğü başka tüccarlara taşıyabilirdi.
Böylece virüs yavaş yavaş tüm dünyaya yayılabilirdi.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Karşı olan bu korku cadılara, gulyabanilere ve şekil değiştiren trollere olan inanç dolayısıyla nesilden nesle devam etti.
300 yıl sonrasında bile hala çocuklarımıza yabancılara karşı temkinli olmasını öğretiyoruz.
Ama aynı zamanda onlara yabancı insanlara bir nebzeye kadar güvenebileceklerini öğretmek istiyoruz.
En nihayetinde çocuklarımızın toplum içinde olabildiğince rahat hissetmelerini ve lokantalarda yedikleri yemeklerin güvenilir olduğunu bilmelerini istiyoruz.
Yabancı insanlara karşı olan bu tedirginliğe rağmen 1719'da yaşamış olan atalarımızın bulunduğu topraklara da bu koronavirüs elbette yayılabilirdi.
İşte o zaman onlar da risk altında olurlardı ama bu riskten haberdar olmazlardı.
Bu topluluklardaki yaşam koronavirüs nedeniyle çok da fazla değişmezdi.
Bugün de olduğu gibi hastalıklı kişi ya hafif semptomlara sahip olurdu ya da hiçbir semptomu olmazdı.
Bazıları çok fazla hasta olurdu ama bu kişiler ölselerdi bile bu aileleri ve arkadaşları için pek de olağanüstü bir olay olmazdı.
Zaten 18.
yüzyıldaki ölüm kayıtlarının çoğunda ölüm nedenleri arasında ateşlenmede bulunuyordu.
Fakat 1700'lerde kimse bu sağlık verilerini toplayıp analiz etmiyor ya da paylaşmıyordu.
Kimse hastanelerdeki yatak kısıtlılığını dert etmiyordu.
Çünkü bildiğimiz kadarıyla hiç hastane yoktu.
İnsanlar evlerinde aileleri tarafından bakılıyordu.
Doktorlar ve diğer şifacılar onları hasta yatağında ziyaret ediyorlardı.
Ancak herkes bu şekilde doktor tutacak düzeyde zengin değildi.
Ayrıca o zamanlarda doktorların da hastalıklara karşı yapabileceği çok az şey vardı.
Ateşlenmenin nedenlerine yönelik düşünceleri tamamen hatalıydı ve yoğun bakım anlayışları hastanın kanının bir kısmını sülüklerle emmekten ibaretti.
Atalarınız yeni virüsün yayıldığı zamanlarda ateşi olan insanların sayısının arttığını fark edebilirlerdi.
Fakat bunun yaşandığı dönemler bir pandemi yılı olarak hatırlanmazdı.
En nihayetinde pandemi dendiğinde akla 1300'lerin ortasında Avrasya'ya ve Kuzey Afrika'ya yayılmış olan kara veba gelirdi.
Bu pandemi bütün insanlık nüfusu sadece 500 milyon civarı iken bile muhtemelen 100 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştu.
Bazı kasabaların ve köylerin tamamı salgın nedeniyle yok olmuştu.
2020'yi bu kadar farklı kılan ne?
2020 şartlarındaysa koronavirüs bir pandemiye neden oldu.
Çünkü biz birkaç yüzyıl önce yaşayan insanlardan daha farklıyız.
1720'de hastalıklar farklı topluluklara sık sık yayıldılar.
Kolera, sarı humma, sıtma, kızamık, çiçek hastalığı.
Bunlar sadece birkaçı.
Ufak bir keseğin iltihaplanması bile o dönemdeki insanlar için bir ölüm sebebi olabilirdi.
Bu nedenle birçok insan daha yaşlanmadan ölüyordu.
Eğer yaşlanabilirlerse kalp hastalığına veya kansere yakalandıklarında da daha ani ölümler yaşadılar.
Obezite de çok daha nadirdi.
Tüm bunlardan ötürü o zamanlarda COVID-19'dan ölen kişi sayısı az olurdu.
Çünkü o zamanlarda yüksek risk kategorisinde olan çok az insan vardı.
Evet, bizi COVID-19'a karşı güçsüz yapan modern yaşam.
Yaşam biçimimizin bizi zayıflatacağı konusunda birçok uyarı zaten pandemiden önce de vardı.
Ne var ki bu uyarıları duyan bazı insanlar, bu uyarıları daha basit ve daha doğal bir yaşama çağrı olarak düşünüp, antik zamanlara geriye dönmeleri gerektiğini bir işaret olarak görebilirler.
Fakat bu biraz boş bir heves olurdu.
Bu virüse karşı olan güçsüzlüğümüz modern kültürün hataları yüzünden değil, güçsüzlüğümüz modern hayatın kazanımları sayesinde.
Kendilerine yakın tehditlerin endişesiyle dolu olan atalarımızın bilinmeyen tehditleri düşünecek vakti yoktu.
Onlar insanlığın bir parçası olduklarından bile bir haberlerdi.
Hayatımızda makul derecede güvenilir hissetme lüksü, güvenliğimizdeki beklenmedik ve geçici huzursuzluğu korkunç ve üzücü bir şok gibi hissetmemize neden oldu.
Pandemiden ne ders alınmalı?
Günümüzde yaşam değerlidir, herkesin yaşamı değerlidir.
Biz yalnızca hastalık ve ölüm konusunda değil, aynı zamanda insanları anlama ve umursama konusunda da titizleştik.
Bu kültürel değişim yalnızca özgürlük, haklar, varlıklar ve kanunlarla açıklanamaz.
Bu durumun gerçek nedeni insanların gittikçe birbirine bağlanmasıdır.
Eğer adalet, adil iş ve fikir özgürlüğü için çabalamamız gerektiğini düşünüyorsak, bunun nedeni fiziksel olarak asla karşılaşmayacak insanları birbirine bağlayan karışık bir ağım parçası olduğumuzu
hissetmemizdendir. Bu ağ, 1720'lerde neredeyse hiç yoktu ama son 300 yıl boyunca birçok farklı ulusun ataları birbiriyle yeni bağlar kurdu.
İnsanlar arasındaki güven yavaş yavaş gelişti ve hala gelişmeye devam ediyor.
Bu bağ bazı noktalarda trajik bir şekilde güçsüz kalıyor ve bazıları pek de diğer insanlara bağlı hissetmiyor.
Ama bu ağın büyüyüp güçlenmesi yine de devam ediyor.
21. yüzyıl pandemimiz başladığında bazı insanlar bunu birlikte aşmanın güvenimizi arttırıp toplumlarımızı güçlendireceğini umut ettiğini anlattı.
Peki bu doğru olabilir mi?
Şimdilerde bile aşı uygulamasının doğruluğu hakkında tartışıyoruz.
Fakat aşı adaletiyle ilgili tartışmalar iyiye işarettir.
1719'da yalnızca aşılama anlayışı değil, aynı zamanda insanların adalet için çaba göstermeleri konusunda bir algısı da yoktu.
İnsan kültürleri gözyaşı artıcı bir hızla değişmeye devam ediyor.
Her yeni gün beklenmeyen zorlukları getiriyor.
Ne tür bilgi kaynaklarının güvenilir olup olmadığıyla ilgili anlaşmazlıklar rahatsız edici olabilir.
Ama buna uzun vadeli bir açıdan baktığımızda umut etmek için hala neden var.
Maske taktığımız ve yasaklar içinde olduğumuz zamanlar bize sosyal bağlarımızın ne kadar değerli olduğuna dair farkındalık verebilir.
Bu insanlar arasındaki güvenin güçlenmesini sağlayabilir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
