Depresif Realizm: Depresyon Gerçeklik Algımızı Nasıl Etkiliyor?
1 Eylül 2019 · 14 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Depresif Realizm Depresyon gerçeklik algımızı nasıl etkiliyor?
Yazar Fatih Birinci Sabah gün daha ağarmadan uyanmışsınız.
Yağan yağmuru görüp hayıflanıyor ne giymeniz gerektiğine karar vermeye çalışıyorsunuz.
Geçici bir süreliğine girdiğinizi düşündüğünüz işte 5.
yılınızı doldurmuşsunuz.
Evden çıkmaya hazır hale geldiğiniz 15 dakika içinde aynı rutinler, aynı beğenmediğiniz sistem, aynı sıkıcı ve boş günlük yaşam meşgaleleri zihninize boca oluyor.
Zaten kahvaltı yapmıyorsunuz.
Giderken bir simit alır, iş yerinde bir hazır kahve içersiniz olur biter.
Esasında kahvaltıyı seviyorsunuz ama bu şekilde değil.
Hafta sonundaki geç ve uzun kahvaltılara bayılıyorsunuz.
Zaten düşündüğünüzde yapmaktan zevk aldığınız hemen her şeyi hafta sonu yapıyorsunuz.
O bile tam değil.
Çünkü pazar günü öğleden sonra başlayan pazartesi sendromu o gününüzün de yarısını götürüyor.
Bir buçuk gün diye düşünüyorsunuz.
Tüm hafta yaptığım her şey, katlandığım her şey, her sıkıntı bir buçuk günümü kazanmak için.
Psikolojide psikolojik sağlığı yerinde olan insanların gerçeği olduğu gibi algıladığı kabul edilir.
Mutlu ve doyurucu bir yaşamın ön koşulu hayatı, kendimizi ve çevremizi olduğu gibi algılamaktır.
Bu noktadan hareketle psikolojik sağlığı bozulmuş insanların ise gerçekliği çarpık biçimde algıladığı öngörülür.
Buna göre bir insan gerçekliği ne ölçüde çarpık biçimde algılıyorsa, o insanın ruh sağlığında da o ölçüde bozukluk var demektir.
Günümüz terapilerinde çok yaygın olarak benimsenen bilişsel paradigmanın odağı da budur.
Paradigmanın kurucusu olan Beck'e göre depresyon, bireylerin bilgi işleme süreçlerindeki olumsuz yöndeki çarpıtmalar ile yakından ilişkilidir.
Depresif bireyler gerçekliği düzgün bir şekilde algılayamaz.
Bu yüzden temel amaç bireyin bu çarpık düşünce ve yorumlamalarını tespit edip bunları değiştirmektir.
Nihayetinde hazırlanıp evden çıktınız.
Hava soğuk ve yağmurlu.
Yerler çamurlu.
Herkesin suratı asık.
Otobüs ise alıştığınız gibi sıkış sıkış tek yapabildiğiniz kendinize ayakta göreli rahat bir yer bulup şoförün hoyrat frenlerinde düşmeyeceğiniz bir yer tutunabilmek.
Bu sıkışıklıkta ineceğiniz yere kadar vakit geçirebilmek için telefonunuzu elinize alabileceğiniz kadar bile konforunuz yok.
Canınız sıkılıyor, bunalıyorsunuz.
Sevmediğiniz işinize istemediğiniz bir şekilde gitmeye çalışıyorsunuz.
Psikolojinin mutluluk ve gerçeklik arasındaki bu geleneksel varsayımı 1970'lerde başlayıp günümüze kadar gelen birçok çalışmada çıkan bir bulgu ile sarsılmıştır.
Birçok araştırmada sağlıklı kabul edilen bireylerin gerçekliği değerlendirmesinde beklenmedik bir eğilim bulunmuştur.
Bu araştırmalardan bazılarını bakalım.
Bir araştırmada deneklere tamamen kurgusal adli senaryolar okundu.
Senaryolarda bir mağdura karşı suç işleniyor ve mağdur yaralanıyordu.
Yaralanmanın ölçüsü kurgulara göre değişikti ancak tüm senaryolarda mağdur olay yerinde tesadüfen bulunan ve suçtan bağımsız insanlar olarak yapılandırılmıştı.
Yine de senaryoların okunduğu insanlar yaralanma ne kadar ciddiyse mağdur da o kadar sorumlu görmüştü.
Bir başka araştırmada insanlara rastgele zara attırılarak ne kadar yüksek atabildiklerine göre kendilerine sonuçta bir başarı puanı verildi.
Daha sonra deneklere bu sözde başarının nedenini ilişkin ne düşündükleri soruldu.
Tamamen şansa dayalı bu durumda düşük başarılı insanlar bunu şansa, yüksek başarılı insanlar ise kendilerinin iyi bir performans göstermelerini atfediyordu.
Dahası var, deney modifiye edilip sarı denek değil de başka bir insanın atması sağlandı ve deneye bu başarının nedeni soruldu.
Bu durumda ise denekler başarılı senaryoların nedeni olarak sarı atanın şanslı olmasını, başarısız senaryoların nedeni olarak ise sarı atanın performansının düşüklüğünü gösteriyordu.
Yani insanların şansa dayalı bir olayı yorumlama şekilleri olayın kendi başlarına mı yoksa başkalarının başına mı geldiğine göre tamamen değişiyor.
Kendi başımızdan geçen ve tamamen rastlantılı olaylar bizim lehimize sonuçlanırsa sonuç kendi olumlu niteliklerimize atfetme, aleyhimize sonuçlanırsa şansa atfetme eğiliminde oluyoruz.
Eğer aynı şansa dayalı olay bir başkasının başına gelirse algılamamız tersine döner.
Şansa değil de gerçek hayattaki başarılar konusunda da paralel bir eğilimimiz vardır.
İnsanlar başarıyı açıklarken başarının kime ait olduğuna göre yorum yapar.
Kendileri başarılıysa bunu kendi kişilik özelliklerine, tutumlarına, alışkanlıklarına bağlarlar.
Diğer insanların başarılarının nedeni ise onların uygun ortamlarda olmalarına, geniş çevrelerinin olmasına yani o insanların dışındaki faktörlere bağlarlar.
Bunlar öncül çalışmalardır.
Bu şekilde benzer sonuçlara sahip burada yer veremeyeceğimiz sayıda birçok araştırma vardır.
Zaman içinde yapılan çalışmalarda büyük oranda aynı sonuçlara ulaşınca, psikolojide kontrol yanılsaması, kendini kayırma eğilimi, temel atıf hatası olarak adlandırılan kavramlar ortaya çıkmış ve kabul edilmiştir.
Taylor ve Brown bu bulguları güzel biçimde özetlemiştir.
1. İnsanlar kendilerini gerçekçi olmaktan çok iyimser bir bakış açısıyla değerlendirmektedir.
2. İnsanlar olaylar üzerindeki kontrol güçlerine gerçekte olduğundan daha fazla olarak algılamaktadır.
3. İnsanlar gelecekte başlarına gelebilecek muhtemel kötü olayların gerçekleşme ihtimalini kendileri için ortaya konan istatistiksel verilerden daha düşük olarak tahmin etmektedir.
Yani toparlarsak, sağduyunun aksine psikolojik olarak sağlıklı kabul ettiğimiz bireyler gerçekliği doğru bir şekilde algılıyor olmaktan ziyade, gerçekliği kendilerine kayıracak, daha mutlu kalacak şekilde çarpıtma eğilimindedir.
Brown'a göre bu durum her insanda ortak, temel ve evrensel bir eğilimdir.
Altyazı M.K.
Otobüste giderken bu gibi toplu taşıma araçlarının olmazsa olmazı rahatsız edici biçimde yüksek sesle bir konuyu tartışan iki yaşlı insanın sohbetine ister istemez kulağı kabartıyorsunuz.
Biri diğerine diyor ki benim yeğen depresyona girmiş, doktora götürmüşler ilaç vermiş, evden çıkmıyormuş, hiçbir şeyden zevk almıyormuş, işe de gitmek istemiyormuş, hayatını anlamsız buluyormuş.
Eltime sordum birkaç aya geçer dedi.
Diğeri çok yaygınlaştı artık bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler.
Hayat aslında ne kadar güzel, gençler kıymetini bilmiyor.
İnsan isterse her şeyi başarır, her zorluğun üstesinden gelir.
Yeter ki insan zevk almasını bilsin, bu kadar karamsarlık da hastalık artık, diyor.
Kendi durumunuzu düşünüyorsunuz.
İki aydır devam ettiğiniz psikoterapi seanslarını, yaşama tutunmanızda bir süredir en büyük yardımcınız olan haplarınızı düşünüyorsunuz.
Hayatınız gerçekten anlamlı mı?
Siz de hasta mısınız acaba?
Alloy ve Abramson'un 1979'da yaptığı bir araştırmada çok enteresan bir durumla karşılaşıldı.
Araştırmacılar bu bilişsel çarpıklıkları test etmek için bir deney düzeni hazırlamışlardı.
Düzenekte deneklerin karşısına konulmuş yanıp sönen bir yeşil ışık ve önlerinde bir düğme vardı.
Deneklerden istenen önlerindeki düğmeye basarak karşılarındaki ışığın mümkün olduğunca sık yanmasını sağlamaktı.
Aslında yeşil ışık onların düğmeye basmasından bağımsız olarak önceden karşılaştırılmış sabit bir oranda yanıyordu.
Yani deneklerin düğmeye basmasının ışığın yanıp sönmesi üzerinde hiçbir etkisi yoktu.
Deney sonucunda katılımcıların çoğu ışığı kendilerinin kontrol ettiği yönünde bildirimde bulundu.
Yani önceki sonuçlarla tutarlı bir sonuç çıkmıştı.
Araştırmacılar bu sonucun çıkmadığı, yani ışık üzerinde herhangi bir kontrollerinin olmadığını söyleyen, gerçekçi olabilen denekleri incelemeye karar verdiler.
Bu deneklerin öz yaşam incelemesi sonucu ortaya çıkan en önemli ortak bulgu, bunların ya geçmişte ya da hali hazırda bir depresyon süreci yaşadıklarıydı.
Bu iki araştırmacı kontrol yanılsamasını başka araştırma düzenekleriyle test ettiklerinde de şaşırtıcı şekilde paralel sonuçlara ulaştılar.
Depresif bireylerde kontrol yanılsaması daha azdı.
Yani olan biteni gerçeğe daha yakın bir ölçüde değerlendirebiliyorlardı.
Bu araştırmacıların bulguları heyecan yarattı ve doğal olarak başka çalışmalar tarafından da sınandı.
Bir başka araştırmada deneklerin karşısına başka bir kişi, araştırma ekibinden yerleştirildi ve onlarla belirli bir süre sohbet etmeleri istendi.
Bu sohbet boyunca onları gözlemleyen bir grup rastgele insan vardı.
Sürecin sonunda bu izleyicilerden deneyin kişilik özelliklerini değerlendirmeleri istendi.
Ayrıca deneklerden kendilerinin bu insanlar tarafından nasıl değerlendirildiklerini tahmin etmeleri istendi.
Sonuçta sağlıklı bireyler grubun kendilerini olduklarından daha olumlu değerlendirdiklerini tahmin ettiler.
Yani diğer insanların kendilerini beğenmelerini abartıyorlardı.
Depresif bireylerde ise böyle bir abartma görülmemiştir.
Yani grubun kendilerini nasıl değerlendirdiklerini daha isabetli tahmin etmişlerdir.
Bir başka araştırmada deneklere bir zar verilerek zihin güçleriyle zarın belirli bir yüzünün üste gelmesini sağlayacak şekilde zar atmaları istendi.
Atışlar bitince deneklere zihin güçlerinin sonuçlar üzerinde ne kadar etkili olduğu soruldu.
Depresif olanlar etkili olmadığı şeklinde, olmayanlar ise etkili olduğu şeklinde değerlendirme yapma eğilimindeydi.
Lovejoy, 1991'de yaptığı araştırmada doğum sonrası depresyon, postnatal depresyon, yaşayan ve yaşamayan anneleri karşılaştırdı.
Depresyon yaşayan annelerin çocuklarının olumsuz davranışlarını da olumlular kadar iyi hatırladıkları sonucuna ulaşıldı.
Başka bir durumda üniversite öğrencilerine olumlu ve olumsuz kişilik özellikleri listesi verilerek kendilerinin bu niteliklerden hangilerine sahip olup olmadıkları soruldu.
Normal öğrenciler kendilerini olumlu niteliklere sahip ve olumsuz niteliklere sahip değil olarak değerlendirme eğilimindeyken, depresif grubun kendilerini değerlendirmeleri gerçeğe yani nesnel bir ortalamaya daha yakın bulundu.
Bu ve bu türden birçok araştırmada benzer sonuçlara ulaşıldı.
Depresyon sürecindeki insanlar, Hatta bir ölçüde geçmişte depresif süreçler geçirmiş insanlar, kendilerini, dünyayı, geçmişi ve geleceği sağlıklı kabul edilen insanlara göre daha gerçekçi biçimde değerlendiriyordu.
Michel Bolgo'yu depresif realizm olarak adlandırır.
Depresif realizm alanda büyük tartışmalara neden olmuştur.
Çünkü psikolojinin temel öngörülerine ve terapi süreçlerinin ön koşullarına doğrudan ters düşer.
Bu yüzden doğal olarak konu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır.
Kimi araştırmacılar depresif realizm kavramının bir mit olduğunu ileri sürmüştür.
Kimi araştırmalarda ise çelişkili sonuçlara ulaşılmıştır.
Ancak Ackerman ve de Rubies ve ayrıca Moore ve Fresco tarafından konu ile ilgili yapılan yüzü aşkın araştırma, bir meta analiz çalışmasıyla incelenmiş araştırmaların çoğunda depresif realizm hipotezinin doğrulandığı
bulunmuştur. Bunun yansımaları nelerdir?
Depresif realizm mutluluk kavramına örtük bir göndermede bulunmaktadır.
Mutluluk bir yanılsamadır.
Depresyon açıkça mutlulukla çelişir.
Eğer depresif bireyler daha gerçekçi ise bunun doğal sonucu mutluluğun gerçeklikle çelişmesidir.
Bu durumda mutluluğun temel niteliklerinden ya da nedenlerinden birisi bilişsel çarpıtmalardır.
İnsanın kendisine, çevresindeki insanlara, olaylara, geçmişe ve geleceğe, kısaca tüm hayatta kendisi kendi bakış açısını, kendi konumunu kayıracak şekilde bakması hayatını anlamlı ve doyurucu kılabilir.
Bu durumda belki de mutluluk ve dolayısıyla bilgelik gerçeği doğru okuyabilmekle ilgili değil, onu ondan zevk alacak şekilde nasıl okuyacağımızla ilgilidir.
Teyzeler konuyu yeğenin depresyonundan kısır yapmanın inceliklerine geçirirken, hayır, hasta değilim diye düşünüyorsunuz.
Terapistinizin söylediklerini hatırlıyorsunuz.
Bakış açınızı düzeltmelisiniz.
Düzeltiyorsunuz. Sabahın köründe başınıza yağan yağmurun, üstünüzdekileri ıslatıp çamur içinde bırakan soğuk ve yapışkan bir doğa olayı değil, romantik bir ambiyansın olmazsa olması, pıt pıt pıt sesleriyle kulağınızı şenlendiren
bir doğa harikası olduğunu düşünüyorsunuz.
Beş yıldır aynı sıkıcı işi haftada bir buçuk gün için yapmanıza neden olan şeyin kendi korkularınız, motivasyon eksikliğiniz, güvensizliğiniz değil, azimli olmanız, kararlı ve disiplinli olmanız, hemen yılmamanız olduğunu
düşünüyorsunuz. Elbette ileride kariyer yapacak, çok para kazanacak, mutlu olacak ve bugünleri sevimli bir tebessümle anacaksınız.
Zaten bu karamsar düşüncelerinizin nedeni de içinde bulunduğunuz bu ana odaklanamamaktan kaynaklanıyor.
Otobüste başkalarını rahatsız edeceğini düşünmeden neredeyse bağırarak konuşan insanlar düşüncesizliğin ve saygısızlığın göstergeleri değil, sosyal hayatınızın ne kadar renkli ve canlı, insanlarınızın ne kadar samimi
olduğunun somut örneğidir. Çünkü insanlar özünde iyi, çalışkan, özverili, ufak şeylerden bile koca mutluluklar çıkarabilen varlıklardır.
Çünkü dünya, evrende özel ve önemli bir yer teşkil eden en güzel yaşam yeri.
Çünkü yaşadığınız ülke dünyanın en güzel, en yaşanılır, en ferah ülkesi.
Çünkü siz aslında önemli, değerli, özel bir insansınız.
Çünkü hayat, mutsuz olamayacak kadar kısadır.
Bu içerik Evrim Ağacı'nda yayınlanmıştır.
Evrimağacı.org üzerinden daha fazla bilimsel içeriğe ulaşabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
