Depreme Dayanıklı Bir Türkiye, Ancak "Deprem Kültürü" ile Mümkün!
5 Nisan 2024 · 18 dk
PlatformlardaApple Podcasts
Transkript
Ancak deprem kültürüyle mümkün.
Yazar Ezgi Karasözen.
Editör Eda Alparslan.
Seslendiren Mustafa Yılmaz.
Şili ve Japonya örneklerinin ortaya koyduğu gibi depremle yaşamak mümkün.
Peki Türkiye'de yanlış giden ne?
Önemli bilimsel gelişmelere rağmen Türkiye hala depremlere karşı savunmasız ve bunun en son örneğini Şubat 2023'te trajik bir şekilde gördük.
Kahramanmaraş ve Elbistan depremlerinin bilançosu, yapı yönetmeliklerinin uygulanması, ve deprem farkındalığına ilişkin sorunları yüzümüze çarpmakta, aynı zamanda deprem tehlikesi
ve riski üzerine edinilmiş bilgilerin toplum nezdinde karşılık bulmadığına, dolayısıyla ciddi bir bilim-toplum iletişim kopukluğuna işaret etmektedir.
1999 İzmit depreminde çocuk olan biz genç Türk bilim insanları, bugün Şubat 2023 felaketiyle bir kez daha sarsıldık.
Bizler artık Türkiye'de ve dünyada Benzer felaketlerin yaşanmaması için tüm bilim insanlarını, bilim ve toplum arasındaki bu feci iletişim kopukluğunu nasıl onarabileceğimiz
üzerine düşünmeye davet ediyoruz.
Yerbilimciler, son yarım yüzyıldır Türkiye'nin depremselliğini ve büyük ve yıkıcı depremler üretebileceğini iyi bilmektedir.
önemli ölçüde ilerletecek gözlemler sağlayarak 10 yıllardır tüm dünyanın ilgisini bölgeye çekmişlerdir.
Benzer şekilde Kahramanmaraş depremlerini üreten ve yanal atımlı olan Doğu Anadolu fayı da iyi belgelenmiştir ve büyük depremler üretme potansiyeliyle bilinmektedir.
Makalede paylaşılan birinci resimde görüleceği üzere tarihsel ve yakın geçmişteki depremlerde raporlanmış can kaybı oldukça yüksektir.
Yıkıcı depremlerin uzun geçmişi Türkiye'yi yoğun bir sismik aktivite izleme ağı kurmaya, sismik tehlike haritalarını ve bina yönetmeliklerini sürekli güncellemeye ve deprem araştırmalarına
daha fazla yatırım yapmaya teşvik etmiştir.
1999 yılında yaşanan felaket, 2007 yılında bina yönetmeliklerinin güncellenmesi sürecini daha da hızlandırmıştır.
Bina yönetmeliklerinin en son güncellenmesi 2018 yılında yapılmıştır.
Ancak, tek başına güncel bina yönetmelikleri son felaketi önlemeye yetmemiştir.
Ne yazık ki Türkiye-Kahramanmaraş depremlerine bir kez daha hazırlıksız yakalandı.
Dünya standartlarındaki yapı yönetmeliğine rağmen 10 ilde 10 bin 200'den fazla bina çökmüş ve 50 binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir.
Ağır hasar gören 100 bin bina arasında depreme dayanıklı tasarım kriterlerine göre deprem sonrası işlevsel kalması gereken Hastaneler, okullar ve yollar gibi kritik
yapılar da yer almaktadır.
Saha raporları, yapı hasarlarının kötü mühendislik tasarımı, düşük inşaat kalitesi, örneğin kötü işçilik ya da malzeme ve eski binalar için güçlendirme eksikliği gibi
başlıca nedenleri sıralamaktadır.
Bir kez daha kendimizi Ambraseis'in o meşhur sözünü tekrarlarken buluyoruz.
Depremlerde binaların çökmesi kader değil.
Günümüzde fazlasıyla sık görülen ve suç teşkil eden ihmalkarlıklar yüzündendir.
Depreme dayanıklı bir ülke olmak, Şili ve Japonya gibi ülkelerin ispat ettiği üzere bir şehir efsanesi değildir.
Bu iki ülke de büyük depremlerden belli ölçüde zarar görmüştür.
Ancak bu zarar Türkiye'deki felakete göre çok daha azdır.
Peki nasıl oldu da bu ülkeler depremlerin hasarlarını azaltmayı başardılar?
Şili ve Japonya Türkiye'nin yapmadığı neyi doğru yaptı?
Kısa cevap, bina yönetmeliklerini uygulamak ve her büyük depremden ders çıkararak kamuoyunu bilinçlendirmek.
Her iki ülkede ekonomik refah farklılıklarına bakmaksızın, akademi, devlet ve endüstri arasındaki iş birliğini stratejik eylem planları aracılığıyla arttırmış, afetlere,
hazırlık, müdahale ve kamu bilinci konularında kurumsal yönetimlerini güçlendirmiştir.
Buna ek olarak, düzenli tatbikatlar düzenlemek de Şili ve Japonya toplumlarının afetlere karşı hazır olma bilincini geliştiren güçlü bir uygulamadır.
Depreme hazırlık konusunda bir başka başarılı örnek de Kaliforniya'dır.
Türkiye ile Kaliforniya benzer depremsellik ve tasarım standartlarını paylaşmaktadır.
ABD'nin bu eyaleti her yıl deprem tatbikatları düzenleyerek ve bölgesel kuruluşlarla deprem bilimini ilerletmek için uzun vadeli yatırımlar yaparak olası bir 7.8 büyüklüğündeki
San Andreas depremine hazırlanmaktadır.
Buna karşın Türkiye'de yolsuzluk başka birçok ülkede olduğu gibi uzun zamandır bina yönetmeliklerinin uygulanmasının önündeki en büyük engellerden biri olmuştur.
En sonuncusu 2018 yılında kabul edilen ve imara aykırı kaçak yapılaşmayı yasallaştıran AFLAR, durumu daha da kötüleştirmektedir.
Afet sonrası yönetimi için bazı şehirlerde şehir plancıları ve diğer birçok kamu kuruluşu ve sivil toplum örgütü tarafından uzun yıllardır eleştirildiği üzere yeterince toplanma
alanı tasarlanmamıştır.
Bu olumsuz uygulamaların aksine son depremlerde en ağır hasar gören bölgelerden biri olan Hatay'ın Erzin ilçesindeyse belediye başkanının yapılaşmada usulsüzlüğe izin vermemesi
sayesinde hiçbir can kaybı ya da yıkılan bina olmamıştır.
Bu ve benzeri örneklerden çıkarılabileceği gibi gelecek depremlerde hasarları en aza indirgemek için Türkiye'nin yapılaşmada yolsuzlukların önüne geçecek hukuki ve idari reformlara ihtiyacı
vardır. Türkiye'de bir deprem kültürünün olmaması depremlerin yıkıcı sonuçlarını ayrıca derinleştirmektedir.
Deprem kültürü ilk olarak Milleti ve Darlington tarafından bir dizi tutum, davranış ve geçmişinde sıklıkla deprem tecrübe etmiş toplumların gelenekleri olarak tanımlanmıştır.
Bu kavram, toplulukların depremlerin kalıcı risk ve etkilerine uyum sağlamak amacıyla geçirdiği sosyal ve psikolojik değişiklikleri kapsamaktadır.
Türkiye deprem ülkesi olmasına rağmen halkın depreme hazırlığı, eğitim ve gelir seviyesinden bağımsız olarak yetersiz kalmaktadır.
Doğal afet eğitimi müfredatın bir parçası değildir.
Deprem risk algısı ve depreme hazırlıklı olma ihtiyacına medyada verilen yer sınırlıdır ve genellikle bir afetin ardından zamanla azalmaktadır.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde toplumsal hazırlığın eksikliği deprem öncesinde ve sonrasında yapılan hatalarda kendini göstermektedir.
Örneğin, bilir kişi izni almaksızın iç tasarım amacıyla yapısal elemanların değiştirilmesi sık rastlanılan inşaat sonrası hatalardan biridir.
Sosyal medya videoları insanların sarsıntı sırasında da gerekli koruyucu önlemleri almadığını göstermektedir.
Bir depremin ardından, beklenen İstanbul depremi gibi, gelecek olası büyük depremlerle ilişkilendirilen sayısız korkunç senaryo, insanlarda hiçbir şey yapamayacakları algısını yaratmaktadır.
Yapılan çalışmalar, kaderci inançların Türkiye'de depreme hazırlıklı olmayı önemli ölçüde güçleştirdiğini, insanların tehlikeye hazırlanmak yerine genellikle kısa süreli korktuklarını, ve
uzun vadede unutmaya meyilli olduklarını göstermektedir.
Depreme dayanıklı bir ülke olmak, toplumda perçinlenmiş bir deprem kültürü inşa etmekle beraber yönetmeliklerin sıkı tatbik ve denetimini gerektirmektedir.
Peki biz bilim insanları durumun iyileştirilmesine katkıda bulunmak için bilimsel araştırmanın ötesinde ne yapabiliriz?
Bilim ve toplum arasında açılan bu makası nasıl kapatabiliriz?
Çözüm önerimiz olarak aşağıda eylem maddeleriyle birlikte beş temel adım sunuyoruz.
Esasen Türkiye'ye odaklanmış olsak da önerilerimiz benzer doğal afet ve çevresel şartların hakim olduğu diğer bölgeler için de geçerlidir.
Öncelikle kapsamlı bir yer bilimlere eğitim ve öğretimine ihtiyacımız var.
Yer bilimlere eğitimi, kuşkusuz bilim ve toplumu yakınlaştırmakta en önemli unsurdur.
Yer bilimlerini okul öncesinden itibaren eğitim sisteminin her kademesine dahil etmeliyiz.
İlkokuldan liseye kadar olan müfredat, fizik, kimya ve biyolojiyi içerdiği gibi yer bilimlerini de içermelidir.
Geleceğin bilim insanlarını yetiştirmek için yer bilimlere eğitimini teşvik etmeli, alanın önemini ve kariyer yollarını göstererek lise öğrencilerine hitap etmeliyiz.
Üniversitelerde destekleyici ve işbirlikçi danışmanlık uygulamalarıyla yer bilimleri programlarını zenginleştirmelidir.
Lisans ve lisansüstü öğrencileri hem endüstride hem de akademide çeşitli iş olanaklarına erişebilmeli, yerel ve uluslararası işbirlikleri stajlar ve burslarla
desteklenmelidir. Ayrıca lisanslı profesyonel mühendis olabilmek için ek gereklilikler getirilmesini öneriyoruz.
Bu gereklilikler, mevcut 4 yıllık inşaat mühendisliği diploması şartına ek olarak, yetkin mühendis olarak iş deneyimi ve yeterlilik sınavını geçmeyi de içermelidir.
Bunlarla beraber, Yerel uzmanlara, ABD'de Federal Acil Durum Yönetim Kurumu tarafından sağlananlara benzer deprem riski eğitim programları da sağlanmalıdır.
Amerika'da da benzer şekilde yer bilimleri kapsayıcılığın en az olduğu bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanları arasında yer almaktadır.
En önemli caydırıcı faktörlerden biri iş olanaklarının kısıtlı olmasıdır.
Son verilere göre, yeni mezun yerbilimcilerin yarısının iş bulması en az 6 ay sürmektedir ve bu işlerin yalnızca yarısı yerbilimleri alanındadır.
Bu gidişatı, Amerika'daki ileri ulusal deprem sistemi benzeri Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'na entegre edilebilecek yerel merkezler kurarak tersine çevirebiliriz.
Bu yerel ağlar sadece o bölgenin dayanıklılığından sorumlu olmalıdır.
Bu tür merkezler deprem izleme, bölgeye yönelik araştırma, ve halkla iletişim konularında öncülük etmelidir.
Yerbilimciler bu merkezlerde bölgesel uzmanlar olarak aktif rol almalı ve mühendislerle yakın işbirliği içinde olmalıdır.
Bu tür merkezlerin varlığı aynı zamanda istihdam sorununu iyileştirecek ve yerbilimcilerin ülke çapında depreme hazırlanmadaki rolünü etkinleştirecektir.
Ayrıca Bu merkezler deprem zararlarını azaltma çalışmalarına katkıda bulunan kilit kurumlarla birlikte, örneğin AFAD, Kandilli, ülke genelinde etkili bir deprem zararlarını
azaltma programının sürdürülmesinden sorumlu tek bir program altında örgütlenmelidir.
ABD'deki Ulusal Deprem Tehlikelerini Azaltma Programına benzeyen böyle bir program, partiler üstü bir kuruluş olmalı ve sadece Türkiye'de deprem tehlikesi yönetimini geliştirmeye odaklanarak,
siyaset dışı kalmalıdır.
Üçüncü öneri, bilim iletişimi.
Bilim insanları olarak etkili bilim iletişimini öğrenmeliyiz.
Yerbilimciler herhangi bir büyüklükteki depremden sonra sık sık bilirkişi olarak halkın karşısına çıkarlar.
Hemen hemen her defasında kendimizi bilim dışı deprem tahminlerinin safsatadan ibaret olduğunu izah ederken buluyoruz.
Ancak çoğumuz bunun uygun bir bilim iletişimi eğitimi almadan yapıyoruz.
İckert ve Stewart'ın beklenen İstanbul depremiyle ilgili olarak deprem riski iletişimi üzerine yaptıkları çalışma bu mevcut zorlukların altını çizmektedir.
Deprem biliminin her zaman halka dönük bir yönü olacaktır.
Bu nedenle bilgimizi daha geniş bir kitleye nasıl ileteceğimizi öğrenmeye ve deprem bilgisi geliştikçe iletişim stratejilerini gerektiği şekilde uyarlamaya öncelik vermeliyiz.
Ayrıca tehlike ve risk iletişim metotlarını gözden geçirmemiz, ve korkutucu dilden nasıl kaçınacağımızı öğrenmemiz gerekiyor.
Sosyal medya, bu amaç için en uygun ve gelişmekte olan bir platformdur.
Araştırmalar, sosyal medyanın krizler esnasında riskleri etkili bir şekilde topluma iletebildiğini ve dezenformasyonla mücadele edebildiğini göstermektedir.
Geleneksel medya kuruluşları, halkla doğrudan iletişim kurmak için hala değerli bir kanaldır.
Yerbilimcilerin bu tür mecralarda aktif rol alabilmesi için bilim iletişimi gerekli bir beceri olarak ele alınmalıdır.
Üniversite programlarında da bu becerilerin öğretilmesine öncelik verilmelidir.
Böyle bir beceri setiyle donatıldıklarında daha fazla yerbilimci halkla etkili bir iletişim kurabilir ve halkın güvenilir kaynaklardan bilgiye erişmesini sağlar.
Dördüncü öneri, sonraki depreme hazırlık.
Bir sonraki deprem için hemen, şimdi hazırlanmaya başlamalıyız.
San Andreas Shakeout senaryo, Güney Kaliforniya'da gelecek depremlere hazırlanmak için oldukça etkili bir yoldur.
İstanbul gibi en riskli yerlerden başlayarak Türkiye genelinde benzer deprem senaryolarını modellemeli ve olası bir depremin etkilerini ve sonrasında yapılacakları değerlendirmeliyiz.
Böyle çok aşamalı deprem senaryoları, mevcut tüm güncel araştırmalar ışığında yer bilimciler, sosyologlar, mühendisler ve idari yöneticiler arasında yakın ve devamlı bir iş birliğini
gerektirecektir. İdari yetkililer ve acil durum müdahale ekipleri daha yüksek risk taşıyan bölgeleri belirleyerek, gelecekteki depremin potansiyel etkisini azaltmaya yönelik adımlar atabilirler.
Bu tür senaryoları, Büyük Güney Kaliforniya ShakeOut gibi yıllık bir acil durum müdahale ve hazırlık tatbikatına dönüştürebiliriz.
Senaryoyu güncelleyerek ve her yıl tatbikatlar yaparak, gelecekteki depremlere karşı ülke çapında hazırlıklı olma durumumuzu geliştirebilir, can ve mal kaybını en aza indirebiliriz.
5. Öneri Deprem Kültürü Türkiye'de köklenecek bir deprem kültürünün tohumlarını ekmeliyiz.
Geçmiş depremleri hatırlayan toplumlar, gelecek depremlere daha iyi hazırlanırlar.
Türkiye'nin deprem hafızasını canlı tutmamız gerekiyor.
İşe, kaybettiğimiz insanlara ve deprem zedelere ithafen bir başka felaketi engellemek için Halka verilmiş söz mahiyetinde bir Kahramanmaraş Deprem Müzesi inşa ederek başlamalıyız.
Benzer deprem müzeleri ve sergileri dünya çapında yaygındır.
Örneğin Büyük Doğu Japonya Depremi ve Nükleer Felaket Anma Müzesi ve Şeyh Alaska Depremleri sergisi.
Ülkenin deprem hafızasını canlı tutmanın bir diğer etkili yolu da seçilen tahribatları sembolik olarak sergilemektir.
1976 Fureli Depremi'nden sonra San Giovanni Battista Kilisesi'nin harabesi, yıkımın boyutunu keskin bir şekilde hatırlatmaktadır.
ABD'de bu tür öğrenme ortamlarının yöreye özgü bilgi ediniminde geleneksel eğitimden daha etkili olduğu gösterilmiştir.
Örneklerde görüldüğü gibi, yerel deprem bilgisini etkili bir şekilde aktarmanın alternatif yollarını aramak oldukça önemlidir.
Ayrıca, Türkiye'de Mart ayının ilk haftası olarak belirlenen deprem farkındalık haftasını, Ülke çapında deprem ve tsunami tahliye tatbikatları yaparak daha iyi değerlendirmeliyiz.
Bu hafta boyunca insanlara evlerini depreme hazır hale getirmeleri, acil durum planlarını ve erzak çantalarını yeniden gözden geçirmeleri hatırlatılmalıdır.
Bu tip girişimler depremler hakkında kollektif bir bilinç oluşturulmasına yardımcı olacaktır.
Sonuç Türkiye gerçekten de depreme dayanıklı hale gelebilir?
Ve deprem bilimciler olarak bizler bu hususta çok önemli bir rol oynuyoruz.
Toplumla yakınlaşabilir ve yukarıda belirtilen eylem maddeleriyle gelecek depremlere daha iyi hazırlanabiliriz.
Bunun için biz bilim insanlarına Türkiye'deki deprem riski konusunda kamuoyunda farkındalık yaratmak gibi önemli bir görev düşüyor.
Türkiye depremler görmeye devam edecek.
Hadi bu son olsun.
Kahramanmaraş felaketini...
Dünyaya örnek olacak bir kırılma noktasına çevirelim, devlet, akademi ve halkı depreme dayanıklı bir Türkiye için birlikte çalışmaya teşvik edelim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
