Coğrafyanın İki Arada Bir Derede Kalmış Mekanları: Liminal Mekan Nedir?
21 Mayıs 2020 · 42 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Coğrafyanın iki arada bir derede kalmış mekanları.
Liminal mekan nedir?
Liminal mekan kavramı, Arabex kültürünün dışlanma sebebini açıklamamızı sağlayabilir mi?
Yazar Ahmet Özkaya.
Editör Çağrı Mert Bakırcı.
Seslendiren Mahmut Serdar Keskin.
Öğrenme dağınık ve karmaşık bir iştir.
Kendinizi karanlık ve belirsiz bir kapı aralığında beklediğinizi hayal edin.
Bu sayede daha önce hayal bile edilmemiş bir şey anlayabilirsiniz.
Ancak içeri girip geçmek bir riski beraberinde getirir.
Her şey olabilir. Güvende değilken geçmemek, diğer tarafta ne olduğunu asla bilemeyeceğiniz anlamına gelir.
David Diderot Liminal olmayı eşikte olma olarak ifade edebiliriz.
Latince olan bu kavram ilk olarak antropoloji disiplininde kullanılmıştır.
Rütüellerin ve sosyal kuralların arada kalma, olma durumunu yansıtır.
Bu kavramın geliştiricileri Arnold Van Hennep ve Victor Turner'dır.
Antropolojide ilkel kabilelerin ayin esnasında yaşamış olduğu deneyimler için kullanılmıştır.
İlkel kabilelerde geçiş ayinleri aynı zamanda bir statü değişikliğinin de habercisidir.
Bulunduğu kabileden başka bir kabileye geçmek isteyen kişiler, ayinler sırasında çeşitli sorunlar yaşayabilirler.
Bu sorunlar genellikle belirsizlik, arada kalmışlık, karar verilemezlik ve yönelim bozukluğudur.
Geçit törenlerinin üç aşaması olduğunu ifade eder.
Bunlar sırasıyla ayrılma, eşiktelik ve birleşmedir.
Ayrılma kişinin bir önceki gruptan ayrılmasını ifade eder.
Alışkanlıklarını, kimliğini ve bu grubun içerisindeki statüsünü terk etmesi anlamına gelir.
Tören esnasında ön ritüeller denilen hazırlık aşaması bu aşamayı tekabül eder.
Örneğin askere gitmeden bir gün önce askeriyenin belirlemiş olduğu kuralların ön hazırlık aşamasının uygulanması, mesela saçınızın kesilmesi gibi askeri birliğinize teslim olmadan önceki ön aşamayı
temsil eder. Sivil hayatınızın ertesi gün sona ereceği ve yeni bir hayata gireceğiniz durumun öncesi olan bir hazırlık aşamasıdır.
Ayrılma da buna benzer bir durumu tanımlamaktadır.
İminal aşama veya geçiş aşaması ise ayinin orta kısmını tanımlar.
Birey önceki kabilesi ile gideceği kabile arasında belirsizlik yaşar.
Arada kalmışlık kişinin bunalım halinde olmasının nedenidir.
Karar verilemezlik ve kimlik bunalımı ciddi psikolojik rahatsızlıklara sebep olur.
Üçüncü aşama olan birleşmede ise geçiş ayininin birey tarafından başarılı bir şekilde yerine getirilmesidir.
Artık bu aşamadan sonra özne için yeni kimliksel statü kazanarak farklı bir yaşam alanına geçiş yapar.
İnisiyasyon törenleri Afrika halklarında yaygın olarak görülmektedir.
Bu ritüeller sosyalleşmenin ve bireyin kimliksel gelişimi için önemli görülür.
Bu ritüeller bireyin psikolojik veya ruhsal anlamda geçişi için önemlidir.
Tarihçi Manu Empim beş ayin tanımlar.
Bunlar sırasıyla doğum ayini, yetişkinlik ayini, evlilik ayini, büyükleri ayin ve atalar için ayindir.
Junglins, sıklıkla bireyin kendisini bulması veya gerçekleştirmesini ya da bireyselleşme sürecinin bir liminal alanda olduğunu belirtir.
Sosyal eşiktelik, öznenin bireyselleşmesindeki durumları temsil eder.
Bireylerin yaşamlarında yaşanan birçok liminal deneyim, kişinin olgunluk kazanıp kendi başına olgunlaşma belirtisinin bir öncüsüdür.
Turner'ın da belirttiği gibi kişinin toplumda sosyal bir statü kazanmasında yaşanan aşamalardır.
Liminallik küçük toplumlar veya kabilelerde yaşandığı gibi büyük toplumlarda da ortaya çıkmaktadır.
Richard Rohr liminal olmayı şu şekilde ifade etmektedir.
O zaman denenmiş ve doğru olanı bıraktınız.
Ancak henüz başka bir şeyle değiştirmediniz.
Bu eski konfor bölgeniz ile olası herhangi bir yeni cevap arasında olduğunuz zamandır.
Eğer kaygıyı nasıl yeneceğiniz, belirsizlikle nasıl yaşayacağınız, Nasıl emanet edeceğiniz ve bekleyeceğiniz konusunda eğitilmediyseniz bu korkunç bilinmezlikten kaçmak için her şeyi
yapacaksınız. Arafta kalmak, liminal mekanlar.
Liminal kavramı antropoloji disiplininde ortaya çıkmış ve Afrika toplumlarında bireylerin farklı bir statüye geçişi için kullanılmıştır.
Fakat artık bu kavram birçok sosyal bilimin ilgi alanına girerek Modern toplumlarda yaşayan bireylerin de durumunu tanımlar hale gelmiştir.
Mekan kavramı coğrafya biliminde önemli bir yer işgal etmektedir.
Mekan içerisinde bireyler olarak bizler de sürekli arada kalmışlık yaşarız.
İlkel kabilelerde var olan ayinler modern toplumlarda da vardır.
Bunun adı sadece ayin değildir.
Modern toplumlar için bunlara kutlama veya tören de diyebiliriz.
Modern yaşam içerisinde bireyler de bir şekilde liminal olma deneyimini yaşarlar.
Üniversiteyi bitirdiniz ve artık iş arama sürecindesiniz.
Bu süreç içerisinde kendinizi bunalımda ve mutsuz hissedebilirsiniz.
Çünkü aileniz, çevreniz ve toplumun sizden beklentileri vardır.
Bu beklenti sonucu size yapılacak aile ve toplum baskısı da sizi daha da strese sokabilir.
Bu süreç sonunda iş buldunuz ve ertesi gün işe başlayacaksınız.
İşe başlamadan önce nelerle karşılaşacağınızı bilmediğiniz için o arada kalmışlığı hissedebilirsiniz.
Kanser olduğunuzu öğrendiğinizde yaşanan o üzüntü anı, ameliyat olmadan önce heyecanlı bekleyiş ve ne olacağını, olayların nasıl bir seyre yöneleceğini bilememe durumu ve yaşattığı
arada kalmışlık, tüm yaşam pratiklerimizde ve buna benzer deneyimleri bir şekilde yaşarız.
Bunlara ilave eden doğum günü kutlamaları da yeni yaşa girişin geçiş halidir.
Doğum günü kutlaması tıpkı ilkel kabilelerdeki ayinler gibi toplu olarak kutlanır.
Ayinlerden farkı modern olmasıdır.
Resmi törenler de bir geçiş özelliği gösterir.
Kişi görevine başlamadan önce yapılan tören onun geçişini temsil etmektedir.
Bu ve buna benzer yaşamamız içerisinde sonsuzca örnek verilebilir.
Öyleyse insan hayatında, bebeklikten ölümüne kadar olan süreç içerisinde, ister ilkel, isterse modern olarak ifade edilen bireylerde bu geçişler olmaktadır.
Ayrıca ilkel kabilelerde ayin olan eylem, modern toplumda ismini değiştirerek kutlama, tören gibi anlamlara bürünmektedir.
Biz bireyler parçalardan oluşuruz.
Descartes'in düşünüyorum öyleyse varım sözü kulağa hoş gelse de özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir özneye sahip olduğumuz tartışmalıdır.
Parçalıyız. Çünkü bulunduğumuz toplum, tarih, kültür ve ekonomik süreçlere kadar bu etkenler kişiliğimizi etkilemekte ve özneyi parçalamaktadır.
Sosyal yapılandırmalarımız kusurludur.
Mutlaklık evrende yoktur.
Her ne kadar teknolojiyle doğayı dönüştürmeye çalışan insanlar yine de doğanın bir parçası olduğu için tarih süreci içerisinde felsefecilerin aradığı mutlaklık bulunmamaktadır.
Biz insanlar sadece atomlardan ibaret değiliz.
Yapılardan, söylemlerden, hikayelerden ve ideolojilerden de oluşuyoruz.
Ve bu yapılandırmalar bizi fiziksellikten daha fazla şekillendirebilmektedir.
Bu bağlamda sosyal yapılandırmalarımız tıpkı zamanın akması gibi sürekli bizi bir oluş içerisine sokmakta ve bu karmaşada ikili dikatomiler arasına sürükleyerek boşluklarda
bırakmaktadır. Kişinin inişli ve çıkışlı hayatında sosyal yapılandırmaların onu şekillendirmesi, kişinin karar verme süreçlerini parçalar.
Kariyer, statü, meslek, dostluklar, refah, huzurlu gelecek, karmaşık duygular, belirsizlik ve arasındaki ilişkisellik, ilişkisel mekanın sıradan özelliğidir.
Afrika toplumlarında yapılan ayinlerde yaşanan liminal algı ile modern toplumlarda yaşanan liminallik farklılık içerir.
Kabilenin içerisinde bir birey için liminallik bir an önce çıkılması ve kurtulunması gereken bir alandır.
Modern toplumlarda ise liminallik her zaman içinden çıkılması gereken bir durumu ifade etmez.
Çünkü birey kimliğini liminal alanda kazanmıştır.
Ayrıca ilkel kabilelerde bir tören ustası bulunur.
Ancak modern yaşamda böyle bir yardımcı ve onu aşmak için bir aracı bulunmaz.
Tören ustası kişinin bu durumdan çıkması için ayini yönetendir ve bu alandan çıkıldığında nasıl bir yaşantıya girileceği belirlidir.
Modern yaşamda ise yukarıda bahsetmiş olduğumuz gibi bu bir çıkışı ifade etmediği gibi çıkılsa bile yaşamın seyrinde neler olacağı belirsizdir.
Herhangi bir yön, hedef ve amaç artık bu alanda kaotiktir.
İngilizce Wikipedia'da bu durumu şu şekilde belirtmektedir.
Katılımcılar, kimliklerini, zamanlarını ve topluluklarını yapılandırmanın önceki yolları ile yeni bir yol arasında eşikte dururlar.
Geleneğin sürekliliği belirsiz hale gelebilir ve bir kez kabul edildikten sonra gelecekteki sonuçlar şüpheye düşebilir.
Liminal mekan kavramını Toplumda sıklıkla duymuş olduğumuz, iki arada bir derede kalma, sözüyle de tanımlayabiliriz, karar verilemezlik ve bunun yaşattığı boşluk hissine aşılması
gereken bir an olarak bakılır.
Antropoloji disiplinindeki liminal kavram, coğrafya disiplinine liminal mekan olarak giriş yapmaktadır.
Liminal mekanlarda olan bireyleri, grupları tanımlamak zordur.
Niçin? Çünkü bu alanlarda olma, bulunma klasik olarak oluşturulan ikili tanımlamaları uzaktır.
Toplumların genel kabullerinin dışındadır ve marjinal olarak bakılır.
Bu mekanlarda normal olarak kabul edebileceğimiz bir kimlik bulunmaz.
Dışarı bir perspektiften bakıldığında karmaşanın ve yazlaşmışlığın olduğu görülür.
Normal olarak kabul edebileceğimiz sosyal kurallar bulunmadığı için üzerinde net ve herkesin uzlaşacağı kimlik verilemez.
Tüm düşünceler bir şekilde kategorileştirilmiştir.
İlerici, gerici, muhafazakar, anarşist ve bunun gibi bu konuda sayısızca örnek verilebilir.
Liminal mekanlar kategorileşmeye direnirler.
Çünkü klasik olarak oluşturulan tanımların hem dışındadır hem de ikili tanımlardan izler de taşırlar.
Liminal mekanlar aynı zamanda bir varoluş özelliği de gösterir.
Uzun ve dümdüz bir yolda henüz yolun tamamlanmadan ara verilen bir orta durağıdır.
Sanılanın aksine ortalarda olmak, Artık ondan çıkma ve kurtulmayı diğer bir ifadeyle dinamikliğin yerine stabil bir süreci ifade eder.
Yolun sonunda belirlenen destinasyon yani varış yerine gitme gereği bu sayede ortadan kalkmıştır.
Peki liminal olmak veya orta durakta stabilleşmek niçin istenmeyen bir durumdur?
Ya da ortalarda olmak ve kimliği burada yaratmak hangi yapı tarafından çıkılması gereken bir yer olarak görülmektedir?
Bu sorunun cevabını büyük anlatılar ve ulus devletlerin çizdiği sınırlarda aramak gerekir.
İslamiyet, Hristiyanlık, Maksizm gibi büyük anlatılar ve ulus devletlerin çizdiği sınırlar arada kalmışlığı tehdit olarak görür.
Aynı zamanda bunlar kurtuluş öğretisini de içerirler.
Ancak ulus devlet veya devletler tam olarak büyük anlatı kapsamına girmemektedir.
Çünkü milliyetçilik ve ırkçılık özellikleri barındırdıkları için Tüm insanlığı değil, sadece bulunduğu toplumu istenilen hedeflere getirmek hedeflenir.
Ulus devlet örneğinden gidebiliriz.
Benedict Anderson, hayal edilen topluluklar, milliyetçiliğin kökenleri ve yayılışı üzerine çalışmasında ulus devletlerinin kuruluşunu ve yapısını yedeler.
Çalışmanın başlığından anlaşılacağı üzerine, hayal edilen toplumlar, modernizm ve onun yaratımı olan ulus devletlerinin baskısıyla güç bu yöne zorlanır.
Anderson'a göre ulus devletler kurulurken birçok söylemi veya yapıları kullanmıştır.
Din, dil, coğrafya, mitler ve etnik yapılara dayandırılarak gücünü bunlardan alırlar.
Türkiye örneğinden gittiğimizde Arabesk müziği ve oluşan kültüre karşı dönemin aydınları ve devletin tutumu bize ulus devlet anlayışı için arada kalma tehlikesini ampirik olarak göstermektedir.
Alt başlıkta bu konu ele alınacaktır.
Liminal mekan, coğrafyada önemli bir konu olan postkolonyalizm içinde kullanılmaktadır.
Liminal kavramın postkolonyalizm ile ilişkisi ilk bakışta yadırganabilir.
Fakat Kumaraswami 2006 yılında yazmış olduğu Ben Kimim?
Orta Doğu'da Kimlik Krizi çalışmasında sömürgenin yarattığı sorunlar ve ardından yaşanan durumu belirtmektedir.
Orta Doğu ülkelerinin çoğu ulusal kimlikleri üzerindeki temel sorunlardan muzdaripti.
Çoğunluğun ortaya çıktığı Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonraki yüzyılın 4'te 3'ünden fazlasında bu devletler hem kapsayıcı hem de temsili bir ulusal kimlik tanımlayamadı,
tasarlayamadı ve koruyamadı.
Bu sorunlar sadece Orta Doğu coğrafyasına ait olmayıp sömürülen tüm ülkeleri kapsamaktadır.
Bir anlamda ulus devlet ve gelenek arasında sıkışan grupların parçalı durumu sömürgenin yarattığı ve halen yaraların kapanmadığı sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hint kökenli İngiliz teorisyen Homi Bahaba, liminal mekanı Hindistan'da yaşanan sömürgecilik örneğinden yola çıkarak teorileştirmiştir.
Kolonyalizm öncesi geleneksel ve kendi çevresinde stabil bir şekilde yaşayan toplumun emperyal güçler tarafından sömürülmesi, aynı zamanda dilin, kültürün hatta giyim tarzının
bile çatışmasına neden olmaktadır.
Sömürge sonrası geleneksel yaşam ile sömürgenin getirdiği yapıya diğer liminal mekan kavramından farklı olarak olma-oluş hali denilmektedir.
Sömürge ile birlikte mekanların değişerek belirlenen çizgiye dönüştürülme süreci insanların da liminal alanlarda kalmasına sebep olmaktadır.
Ayrıca hibritleşme yani bir dilin diğer bir dile karışması yaşanmaktadır.
Sömürge sonrası sömürgenin acısını yaşayan toplum içerisinde geçmişe özlem duyulabilmektedir.
Çünkü geçmiş onlar için daha iyinin olduğu ve karmaşanın olmadığı stabiliteyi ifade eder.
Peki bu mümkün müdür?
Bağba'ya göre bu mümkün değildir.
Artık değişim gerçekleşmiş ve bu oluş içerisinde geçmişe özlem ancak özlem olarak düşlerde yaşanır.
Diğer bir tanımda geçmiş...
yaşanmış ve onun üzerinde de sürekli bir değişim gerçekleşmektedir.
Ancak burada geçmiş bitmemiştir.
Geçmişe, geçmişte kalmışlık olarak bakılması yanıltıcı olabilmektedir.
Eğer geçmiş, geçmişte kalan bir olgu olarak görülseydi, geçmişi yaşatma ve bireylerin hayatlarında onu yönlendirici rolleri mümkün olmazdı.
Bu hava geçmişe dönmenin bir nostalji olduğunu görür.
Fakat belirttiğimiz üzere geçmişe tam anlamıyla dönmek ile Bu oluş olma aşamasında diğer etkenlerle yaşanması arasında ince bir çizgi bulunmaktadır.
Baba sömürge ile birlikte değişime uğrayan yerler için üçüncül mekanlar kavramını kullanır.
Artık bu mekanlar liminal olmakla birlikte stabilleşmiş alanlara tekabül etmektedir.
Stabildir çünkü kişiler için kimlik ara durakta yani başlangıç ile son durak arasındadır.
Dışarıdan bakıldığında aşılması gereken olarak görülse bile varoluş ve kimliksel tanım artık oturmuştur.
Gelişmekte olan ülkelerde modernleşme süreci sancılı olmuş ve olmaktadır.
Üçüncül mekanlar postkolonyal alanları ifade etmektedir.
Bu süreç sömürgeye fiziksel anlamda uğramamış ancak diğer etkenler yoluyla kültürel çatışmaları bünyesinde barındıran toplumlar içinde ilişkilendirilebilir.
Geçmişe özlem, modernizmin gelişmekte olan ülkelere sorunlu olarak girmesiyle belirli gruplar arasında bulunabilmektedir.
İki kutuplu çatışma, diğer bir tanımla gelenek ve ilericilik çatışması sonucu ara alanlar oluşmaktadır.
Öyleyse üçüncül mekanlar sadece postkolonyal coğrafyalara ait değildir.
Arabesk kültür örneğiyle muhafazakar yaşamında modernizm ile birlikte ona adapte olma süreci bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Bu hava her ne kadar fiziksel anlamda sömürülme olarak olgulara yaklaşsa da sömürge ve sonucunda ortaya çıkan olguyu bu duruma indirgemek hatalı olacaktır.
Özellikle küreselleşmenin getirdiği kültürel çatışmalar ve güçlü olan batı kültürünün diğer kültürleri ezmeye çalışması bu sorunların başında gelmektedir.
Liminal alan dışında kalan kimliklerin değişmediğini düşünmek de diğer bir yanılgı olacaktır.
Değişim geçmişten itibaren olmakla birlikte günümüzde bu durum daha da belirkindir.
Marie-Christine Forney, Amulet Rari, Pasi, Yakar, Südaş ve Bilgili'ye göre stabil olarak görülen, diğer bir tanımla kimliğin sabit ve oturmuş olarak algılandığı
kimlikler dahi artık liminal mekan kapsamındadır.
Stabil kimliklerin bile liminal olmasının sonucunu küreselleşmede aramamız gerekir.
Örneğin Forney. liminal mekan olarak sınır makalesinde stabil olarak görülen alp kimliğini irdelemektedir.
Ona göre sınırları kabaca belirli olan bu kimlik de liminaldir.
Buradan yola çıktığımızda sabit, değişmez ve stabilite yüklü kimlik algısı ters yüz olmaktadır.
Ayrıca Forney ve Bilginin çalışmasında bahsetmiş olduğu üzere siyasi anlaşmalar ve siyasi duruma göre çizilen sınırlar kimliklerin stabil olduğu yanılgısını ortaya çıkarmaktadır.
Ulus devletler her ne kadar homojenleştirilmeye çalışılsa da küreselleşme ve doğada karşılığı olmayan sadece harita üzerinde çizilen sınırlar sürekli aşılmaktadır.
Aşılabilmektedir. Çünkü bu sınırları aşmak için fiziksel gereklilik zorunlu değildir.
İletişim teknolojisinin gücü bunları aşmak için başlı başına en önemli güçlerden bir tanesidir.
Çatışmanın ve liminalleşmenin fiziksel hayat ile sanal mekanlarda yaşanması arasında sadece ince bir çizgi bulunmaktadır.
Sürekli oluşan, oluşturulan, anlanan ve anlamlandırılan mekanın değişmediğini iddia etmek çok güç olacaktır.
Bunun sonucunda kişilerin bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde diğer etkenlerden etkilenmesi geçmişe oranla çok daha etkili olmaktadır.
Covid-19 salgını bizlere bir kez daha ve bilinçli bir şekilde tüm dünyanın birbirlerine bağımlılığını gözler önüne sermiştir.
Aynı mahalle içerisinde yanan bir ev, diğer evlerin de yanmasına sebep olacaktır.
Artık küreselleşmeyle birlikte küçülen ve bu sayede ilişkilerin giderek zorunlu ve bağımlı hale gelmesi, sınırların yapaylığını göstermektedir.
Artık hangi sınır çizilirse çizilsin, oluşan farklı karşılaşmalarda kişilerin kimlikleri etkilenecektir.
Artık savaşlar ve diğer etkenler sebebiyle göçmen hareketi daha hızlı hale gelmiş harita üzerinde göstermiştir.
Göç ile birlikte ülkeler arası kişilerin geçici de olsa seyahati ulusallığın zayıflayarak ulus aşırı nitelik kazanmasına sebep olur.
Bu duruma karşı güç ile bireyleri homojenleşmeye çeken ulus devlet birliği oluşturacak söylemlerle karmaşayı önlemeye çalışmaktadır.
Bu hareketlilik ulus devletler için olumsuz bir süreçtir.
Suriyeli bir mülteciyi ele aldığımızda aidiyet hissettiği toprağı, yurdu, vatanı bırakarak farklı ve hiç bilmediği tanıdık olmayan mekanlara gelmektedir.
Arasındalık yani gelinen mekanın hem tanıdık olan hem de yabancı olan unsurları arasında barındırdığı sosyal bilimcilerce kabul edilir.
Mekan ve yer örneğinden gittiğimizde bu olguyu daha iyi tanımlayabiliriz.
Liminal mekanlar aynı anda hem yer hem de mekana dönüşebilmektedir.
Çünkü liminal olmak, Her iki unsurdan da bir şeyler barındırmalıdır.
Bir mülteci için mekan hem yere dönüşerek pozitif özellikler sergilediği gibi, mekan olumsuz, korkutucu ve güven duyulmayan bir alana da dönüşebilmektedir.
Bilgili, Coğrafyada Mekan Felsefesi Üzerine Yaklaşımlar makalesinde liminal mekanı şu şekilde ifade etmektedir.
Liminal mekanları belirsiz mekanlar olarak görmekten ziyade, Kavramı daha geniş bir perspektiften okumaya ihtiyacımız bulunmaktadır.
Bağlamına göre mekanlara daha sonra dahil olan bireylerin kimlikleri ile mekan kimlikleri etkileşime girerek bambaşka mekan konfigürasyonlarına yol açabilmektedir.
Günümüzde sıkça görülen göçmen ve mülteci akımlarıyla stabil mekanlar daha liminal bir mekana doğru dönüşebilmektedir.
Ancak toplumsal diyalog ve toleransın az, farklı kimliklerin dışlandığı tek kimlik olgusunun tek gerçeklik olarak algılandığı durumları içeren mekanlar kesişimselliğe
ve liminal olmaya direniş gösterdikleri gibi bu durumu varlıklarına tehdit olarak algılayabilmektedirler.
Aslında liminallik kavramının yaşandığı alanlar çok geniştir.
Bunlar sırasıyla ayinler, filmler, romanlar, dinler, müzik, spor ve bowling gibi türlerdir.
Spor deneyimleri olan olimpiyat oyunları, futbol, Hokey oyunları uçak yolculuğu gibi liminal alandan farklı olup bunlara liminoid deneyim türleri denmektedir.
Örneğin uçak yolculuğu liminoid deneyim türüne girmektedir.
Uçarken havada devasa bir metal yağını ve etrafın bomboş olduğu bir alandasınız demektir.
Ülkeler arası bir geçiş yapmak ise doğduğunuz yeri bir süreliğine veya temel olarak bırakmak, ve boşlukta ülkeler arası geçerken yaşanan o his liminoid deneyimi ifade eder.
Bu duruma şu örneği de verebiliriz.
Sanayi toplumu ile birlikte iş dışı yaşam boş zaman olarak değerlendirilir.
Boş zaman aslında bireyin haz aldığı ve ilgi duyduğu etkinlikleri yapmasına izin veren bir durumdur.
Bu zamanı bir futbol maçı izlerken değerlendiren birey, kolektif ortamın havasını deneyimler.
Binlerce futbol taraftarının, Aynı duyguları ve takımına olan desteği ve bireyin bu kollektif duruma katılarak o süre içerisinde karakterinin farklılaşması ve sürü uyumu liminoid
deneyimin bir diğer örneğidir.
Bir diğer ifadeyle boş zaman sürecinde herhangi bir statü değişikliğini ifade etmeden yaşanan deneyimi tanımlar.
Liminoid deneyim kavramını 1974 yılında İngiliz antropolog Victor Turner tanımlamıştır.
Turner'a göre bireyin boş zamanında gönüllü olarak deneyimlemek istediği ve bu deneyimin geçici olduğu, bunun sonucunda herhangi bir toplumsal statü değişikliği ya da bireyin yaşamında
herhangi bir krizi tanımlamayan bir deneyimdir.
Leminoid deneyimi, liminal mekandan, diğer bir ifadeyle geçici olmayandan şu şekilde ayırabiliriz.
Üniversiteyi bitirdiğinizde yapılacak olan diploma töreni ve sonrası yaşanan süreç geçici değil kalıcıdır.
Çünkü Diplomanın size getireceği sorumluluk, ayrıca sizin ve toplumun ona yükleyeceği anlam sürekli olacaktır.
Ancak bir rock konserine gittiğinizde o atmosfer sizin için geçici olacaktır.
İngilizce Wikipedia ise liminoid deneyimini şu şekilde ifade etmekte olur.
Olimpiyatlar, futbol oyunları ve hokey maçları gibi spor etkinlikleri liminoid deneyimlerdir.
Bunlar hem izleyiciyi hem de yarışmacıyı toplumun normlarının dışındaki yerlere yerleştiren isteğe bağlı boş zaman aktiviteleridir.
Spor etkinlikleri ayrıca taraftarlar arasında bir topluluk duygusu yaratır ve katılanların kollektif ruhunu güçlendirir.
Futbol maçları, cimnastik buluşmaları, modern beyzbol maçları ve yüzme karşılaşmaları liminoid olarak nitelendirilir ve mevsimsel bir program takip eder.
Bu nedenle spor akışı döngüsel ve öngörülebilir hale gelir ve liminal nitelikleri güçlendirir.
Liminal Mekan ve Arabex Kültür İlişkiselliği Yerleşmiş bir kültür, yerleşik bir aidiyet hissi olarak oluşturulmuş mekanlar, dışı kapalı olarak kendisini gösterirler.
Aynı dili, benzer düşünceleri ve estetik anlayışları paylaşan topluluklarda oluşturulan mekanlar, onlara huzur veren bir form olarak görülebilir.
Oluşturulan bu mekana, Ötekiler gelirse dışlama meydana gelecektir.
Çünkü o ötekidir ve yerli için bir tehdittir.
Bu tehdit sokakta, otobüste veya bir sosyal mekanda olsa da yerli her zaman rahatsızlık hissedip onu dışlayacaktır.
Örneğin travestiler sokakta, otobüste veya bir kamu kuruluşunda sıklıkla görünmedikleri gibi görünseler bile en azından oluşturulan mekanın sahipleri tarafından arka sokaklara itilecektir.
Bu olguyu daha net anlayabilmek için ev örneği verilebilir.
Nasıl ki eve izinsiz bir yabancı girdiğinde korku, panik yaşanırsa oluşturulan ve tek tipleştirilen mekana ötekilerin girmesi mümkün olmayacaktır.
Çoklu kimliklere kapalı olan tek tipçi mekan dışarıdan geleni red edeceği gibi reddedilen ve kimlik bunalımı yaşayan ötekiler de aidiyetlik ve kimlik sorununa açık kalacaktır.
Yukarıda açıklamıştık ancak liminal mekanı başka bir örnek ile tekrar açıklayarak daha iyi içselleştirebiliriz.
İslamiyet'te önemli bir kavram olan Araf ile açıklamak mümkündür.
Araf'ta kalmak ne cennet ne de cehenneme gidilemeyen ve arada kalma durumunu ifade eden bir kavramdır.
Liminal mekanlar ise bireylerin ait olduğu mekanlardan başka bir mekana geçişinde yaşadığı karmaşayı anlatmak için kullanılır.
Bu karmaşayı ise geldiği toplum tarafından yaşanılan kültürel değerlere yabancı olma, bu yabancılık sonucu kendi kültürel değerlerini de tam olarak yaşatamaması sonucu arada
kalmayı ifade etmektedir.
Liminal mekan anlayışında kimlik verme süreci mümkün değildir.
Henüz ne olduğu netleştirilemeyen ve sınıflandırılamayan bireylerin boşlukta kalmasıdır.
Bunun sonucunda tanımlama mümkün olmadığı için çeşitli yorumlara açık kalacak olup, Arafta olunduğu sürece bu farklı yorumlar ve uzlaşılamama süreci de devam edecektir.
Kavram kargaşasına sebep olmamak için iki hususun altının çizilmesi gerekir.
Liminal olarak adlandırılan mekanlarda kimliğin henüz oturmadığı ve tartışmaya açık olması, arabeskin ise bir kimlik olarak bu yazıda vurgulanması çelişki olarak anlaşılmamalıdır.
Liminal mekan kavramı arada kalmışlığın olduğunu ifade ederken, bu durumun değiştirilmesi gerektiği ve stabil ve net olarak bir kimliğe doğru gidileceğini ifade etmez.
Sosyal bilimciler için liminal mekanlarda bir kimliktir.
Ancak buradaki kimlik bir şehirli veya bir köylü gibi zihnimizde yer eden net ve kesin bir kavramı tanımlamadığı için bu sebeple diğer kimliklere nazaran yoruma açık olduğu vurgulanır.
Örneğin Osmanlı'nın son dönemlerinde batıllaşma çabaları ancak halkın buna direnç göstermesi ardından Cumhuriyetin ise batılılaşma için daha kapsamlı uygulamalara girişmesi, liminal
mekanlardan çıkıp net bir batılı kimlikleşme sürecinin örneğidir.
Ulus devletlerin çizmiş olduğu sınırların kimlik tanımı Araf'ta kalmayı olumsuzlayıp onu tam batılı kimliğe sokma çabasıdır.
Arabex kültür ise melez bir kültür olarak anlaşıldığı için bir an önce bu kimlikten çıkılıp tam bir şehirli sınıfına sokmak isteyen iktidar için Liminal mekan karmaşa olarak değerlendirilir.
Bu sebeple sosyal bilimcilerin liminal mekan kavramının klasik anlamda net bir kimlik anlayışı olmadığını belirtirken bunu iktidar ve kendisini batılı veya geleneksel olarak tanımlayanlar için
geçici olduğu ancak arabesk kültürde ve araf mekanlarda oluşturulanlar için ise tıpkı diğerleri gibi bir kimlik olduğunu vurgulamaktadır.
Arabesk kültür liminal mekana dahil midir?
Bu sorunun cevabı ise evet olacaktır.
Liminal mekanlarda tanımlama olmadığı, yoruma açık olduğu vurgulanmamış ancak arabesk kültürün ise yoruma açık olmadığı ve araştırmacıların üzerinde mutabık olduğu savunulabilir.
Ancak liminal mekanlarda kimliğin oluşturulamaması ve bu mekanlardaki bireylerin belirli kavramları ile tanımlanmaması arasında ince bir çizgi bulunmaktadır.
Arabesk kültürü ifadesi genellikle ne tam şehirli ne köylü.
veya kent kültürü ile geleneksel kültürü harmanlamış olarak yaşayan anlamında tanımlamak mümkün olsa da, her halükarda arada kalmış ve liminal mekan kavramına uyduğu söylenebilir.
Örneğin Gülsün Kara Mustafa'nın Kapıcı Dairesi adlı çalışması, köyden kente gelerek yaşamını kapıcılık yaparak geçindiren bir ailenin tablosunu yapmıştır.
Tabloda dikkat çeken detay ise kapıcılık yapan kadının ev düzeni, kent kültürü ile geleneksel kültürden izler taşımakta, hem arada kalmışlığı hem de iç içe geçerek ilişkiselliği
göstermektedir. Bir tarafta televizyon, oyuncaklar, yatak takımı gibi kent ile özdeşleşen nesneler bulunurken, diğer tarafta geleneksel halı ve el işi örtüler ve kadının giyiminin
köy ile kent giyim tarzının da bir karmaşası olduğu görülerek, arada kalmışlığa bir örnek oluşturur.
köyden kente gelindiğinde bir taraftan dışlanan ve vasıfsız olarak adlandırılan kişilerin kentli yaşama özenmesi ancak değerlerinden vazgeçmeyişi arasındaki ilişki sonucu oluşan yozlaşmanın
iktidar tarafından dışlanmasına direnen bireyler kendi kültürünü oluşturarak adapte olmayı ve dışlanmışlığı bertaraf etmeye çalışırlar.
Liminal mekanlar oluşturulduktan sonra artık geleneksele geri dönmekle ya da istenilen ve ilerici olarak tabir edilen bir sürece girmek tam anlamıyla mümkün olmadığı gibi bu
çalışmada da açıklandığı üzere geleneksel ve modern kültür ilişkisel olarak yaşar.
Geleneksel ve modern hayat tarzı her ne kadar çatışır anlayışı hakim olsa da bireyler için bu çatışmadan ziyade uzlaşma çabasına sokarak oluşturulan bir sentezle o kimliği oluşturmuştur.
maddi durumunun düzelmesiyle yok olacağı tezleri öne sürülmüş olsa da günümüzde gelinen noktada arabesk müziğin geniş kesim tarafından dinlenilmesi, taverna, sol arabesk gibi kavramların
değişerek toplumsal yapıya adapte olması arabeskinin yok olacağı tezini kuşkuya sokmaktadır.
Açıklandığı üzere kollektif bellekte yaşayan kültürlerin yok olup modern bir kültüre geçileceğini öngören ulus devlet anlayışı, insan yaşamında en önemli olgulardan olan kimlik sürecinin kültürle
ilişkili olduğunun göz ardı edilmesini sağlar.
Varoluşsal bir durum olan kimlik süreci, birey ya da bireyler için kolayca vazgeçilecek bir unsur değildir.
Aynı şekilde Almanya'ya işçi olarak gönderilen Türklerin uzun süreç içerisinde Alman kültürünü tam benimseyememesi, Alman toplumun bir kısmının tepkisine neden olmuş
ve olmaktadır.
Buna Suriyeli göçmenler örneği de verilebilir.
Suriyelilerden rahatsız olan yerli halk, Suriyeli göçmenlerin yerli tarafından oluşturulan kurallara ve onun kültürüne uymadığını söyleyerek çekinceler dile getirebilmektedirler.
Şu şekilde bir soru sorulabilir.
Göçmen olanlar yerleştiği ülkenin, bölgenin tüm kurallarına uymak zorunda mıdır?
Ya da niçin uymakta veya uymamaktadır?
tek tipçi oluşturulan mekanlarda çoklu kimliklerin dışlandığını belirtmiştik.
Bu sebeple yerlinin tabiri caizse mekanın sahibinin kurallarına uymayan tüm davranışlar dışlanacak olup, göçmen açısından bakıldığında gelmiş olduğu
kültürel normlara kendi kimliksel değerlerinden vazgeçip uyma zorunluluğu kolay bir süreç değildir.
Bu yazıdan da anlaşılacağı üzere Arabex kültürün liminal mekan kapsamına girdiği anlaşılmaktadır.
Arabex kültür liminal mekanda olduğu gibi hem bir kimlik ve birleştirici bir unsur hem de melez, karmaşık ve net olmayan bir tanımdır.
Ayrıca Arabex kültür denilince iki tanımdan bahsedilmektedir.
Bu iki tanım genel olarak geleneksel ile modern değerler arasında kalmışlıktır.
Ulus devletin liminal mekanları dışlayarak tek tipçi mekan anlayışını getirmesi yine Arabex'in liminal mekan kapsamında olduğunun bir göstergesidir.
Çünkü Arabex kültür ulus devleti için bir tehdit ve modern yapıya girilmesi gereken bir unsurken devletin Arabex müziği yasaklaması buna örnek olarak gösterilebilir.
Diğer bir unsur ise Arabex kültür çoklu kimlikleri içerisinde barındırmaktadır.
Ancak örf, adet ve şiveleri farklı olan insanları içerisinde barındırarak çokluk kimlikleri açık hale gelmektedir.
Ve en önemlisi ise bu süreçler determinist süreçlerle açıklanamadığı için determinist olmayan süreçlere götürür.
Sonuç, antropoloji kavramı olarak kullanılan liminal kavramı görüldüğü üzere sosyal bilimlerde yoğun olarak kullanılmaktadır.
Coğrafya biliminin mekanı yeniden okumasıyla özellikle coğrafyada daha görünür hale gelen ve çalışılan bir kavram olmuştur.
İlkel kabileler ile modern toplumun yaşam dinamiklerini kıyasladığımızda, bakış açısına göre değişmekle birlikte bazı benzerlikler göze çarpmaktadır.
Ayin, ritüeller, modern toplumlarda değişerek, daha yeni bir kılıf altına bürünerek, kutlama ve tören gibi kavramlara girerek varlığını bir şekilde sürdürmektedir.
Ancak ister ilkel, isterse modern bir toplumda yaşayalım, Var olan fenomen yaşamın inişli çıkışlı oyununda aralarda belirsizliklerde geçici veya sürekli yaşamak
ilişkisel mekan bağlamından bakıldığında hepimizi etkilemektedir.
Bu ilişkisellik sebebiyle farklı liminal mekan kavramları karıştırılabilir.
Mekanın değişimiyle birlikte kavramlar da değişmekte ve sürekli onlara yeni anlamlar yüklemekteyiz.
Sosyal bilimlerde Özelde ise coğrafya disiplininde anlatılan liminal mekan antropolojiden daha farklıdır.
Ayrıca liminal durumunu tespit edebilmek için olay ve olguların bağlamına göre yorumlamak bizi daha rasyonel sonuçlara götürecektir.
Tıpkı metin okumaları yaparken kelimeleri bağlamına göre değerleyip yorumladığımızda farklı anlamlara gelen bir kelimeyi bağlamla doğru sonuca ulaştırabiliyorsak aynısı farklı liminal
mekan okumaları içinde geçerli olacaktır.
Özellikle Derrida ve Foucault gibi post yapısalcılar dilin oynaklığını bize göstererek kendisinden önceki 2500 senelik felsefe ve diğer bilgi türlerini sarsmıştır.
Kavramlarımızın yetersizliği, gösteren ile gösterilen arasında bir dayanağın olmaması ve ayrıca kelimelerin bir oyun gibi sürekli değişmesi mekan okumasını da etkilemiştir.
Yazı içerisinde bahsetmiş olduğumuz bazı dualistik kavramlar, Örneğin ilerici, gerici, modern, ilkel dikatomilerini yapı bozumuna uğrattığımız için mekan
okuması da sorunsallaştırılmıştır.
İlerici olmanın tam olarak hangi bağlamda kullanıldığı ve neye göre gönderme yapıldığı belirsizdir.
Çünkü kavramlar sürekli değişim içindedirler.
Dilin oynaklığı ve kavramların birbiriyle sonsuzca ilişkiselliği, mutlaklığı, ilerlemeyi, stabilliği ve homojenliği zora sokmaktadır.
Bu sebeple yeri geldiğinde zarar veren bu söylemler bağlamana göre karmaşayı önleyici bir özellik gösterirler.
Bu durum anlaşıldığında tarih süreci içerisinde kurtuluş öğretilerinin ve büyük anlatıların niçin mekanın çoğulculuğunu kısıtladığı da ortaya çıkmaktadır.
Bu durum olumludur çünkü karmaşayı önler.
Olumsuzdur çünkü diğer unsurları silikleştirir.
Dilsel göstergenin bir yasası bulunmamaktadır.
diğer bir tanımla sağlam, stabil ve değişmeyen bir yapı bulunmamaktadır.
Dilin ise kavramları ve daha genel olarak bizi şekillendiren söylemleri oluşturduğu esas alındığında, dil bizim için ortak bir uzlaşım yoluyla uzlaşmaya çalıştığımız en
önemli ve zorunlu aracımız olmaktadır.
Söylemler Foucault için herhangi bir sosyal yapıya işaret etmektedir.
Örneğin bilimsel söylemler, dini söylemler, ekonomik söylemler, ve bunun gibi sonsuza kadar uzatılabilir.
Önermelerimiz ile gönderme yaptığımız gerçekler arasında net ve kusursuz bir karşılama bulunmamaktadır.
Bu nedenle söylemlerin bizi özgürce ve hiç dış baskıya bağlı olmadan şekillendirmesi mümkün olmadığı gibi bu yazıyı da özetleyecek olan şu ifadeleri kullanabiliriz.
Söylemler ile kurulan dünyada oluşturulan dikotomik yapılar liminal mekanlar için bir tehdit, liminal mekanlar ise Dikotomiler için bir kaçış noktasıdır.
Klasik okullarda oluşturulan coğrafi algı ile buradaki yazı arasında zıtlıklar görülebilir.
Bu konuların coğrafya bilimi ile ilişkisini kurmak bazıları için zor olmaktadır.
Günümüzün ünlü coğrafyacıları, özelde ise beşeri coğrafyacılarına bakıldığında birçok mekan çalışması sonucu bu kavramları sosyal bilimlere kazandıranların coğrafyacılar olduğu görülmektedir.
Soja, McDowell, Crossville ve burada adını sayamadığımız birçok coğrafyacı maalesef ülkemizde diğer sosyal bilimciler tarafından daha fazla çalışmaktadır.
Çünkü ülkemizde en azından daha yaygın ve genel kabul olduğu için bunlar coğrafya çalışmaları olarak görülmemektedir.
Coğrafya artık etkisini yitirmiş bölgeselcilik, çevresel determinizm ve pozitivizmden tam anlamıyla çıkamadığı için gelişim gösterememektedir.
Bu nedenden ötürü coğrafyacılar ve ilgi duyanlar başta çevresinden olmak üzere mekana daha farklı bakabilmek için güncel mekan okumaları yapması bir zorunluluktur.
Heraklitos'un da ifade ettiği gibi değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Tıpkı maddenin, biyolojinin sürekli değişimi gibi insanlar ve oluşturulan mekanlar da sürekli bir oluş halindedir.
Evrimsel biyolojide canlılığın nasıl bir yöne doğru evrimleşeceğini tam olarak bilmediğimiz gibi bu mekanın geleceği içinde aynıdır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
