Transkript
Coğrafya nedir? Coğrafyanın bilimdeki yeri nedir?
Coğrafyanın bilimsel kimliğinin post yapısalcı bir perspektiften incelenmesi.
Yazar Ahmet Beytullah Özkaya.
Editör Çağrı Mert Bakırcı.
Coğrafya denilince zihninizde nasıl bir düşünce oluşmaktadır?
Coğrafya, halk arasında bir bölgenin, ülkenin genel özelliklerini öğrenme, başkent adlarını ezberleme ve genel fiziki özelliklerini bilme bilimidir diye anlaşılabilir.
Tüm yukarıda sıralananlar coğrafya biliminin içerisinde olmakla birlikte Bu yüzeysel bakış açısı coğrafyanın kimliğini tanımlamamaktadır.
Elbette bu düşüncede olmayan kişiler istisna olmakla birlikte bu istisnalar var olan durumu değiştirmemektedir.
Bu tasvirci ve yüzeysel tanımlamanın hakim olmasının sebebi coğrafyanın geçmişte yaşanan çevresel determinizin ve bölgeselcilik gibi görüşlerinin de yaygınlığıdır.
Coğrafya olay ve olgulara farklı perspektiften bakarak geniş çerçeve sunan bir disiplindir.
Ancak bu geniş çerçeve coğrafyanın bilimsel kimliğinin ne olduğu konusunda da çok çeşitli tartışmalar yaratmıştır.
Örneğin sosyoloji, psikoloji, fizik, kimler gibi bilim dalları ile ilgili de çeşitli tartışmalar yaşanmakla birlikte coğrafyanın kimliğini bulma bunalımı çok daha tartışmalı
olmuştur. Bu tartışmaların arkasında Çeşitli etkenler olmakla birlikte coğrafyanın batıda 1960'lı yıllara kadar holistik
bakış açısını ısrarla sürdürmesi de önemli bir sebeptir.
Coğrafyanın bu holistik bakış açısı hem doğa hem de sosyal bilimleri sahiplenmesi ve uzmanlaşma yerine bütüncül yaklaşma sorunudur.
Burada coğrafyanın içerisinde fiziki ve beşimi coğrafya arasındaki karşılıklı etkileşim, coğrafyanın doğası gereği elzemdir.
Ancak 20.
yüzyıldan itibaren iki kültürleşme dediğimiz bilimlerin içerisinde uzmanlaşmaların ortaya çıkması bilim dallarının doğurganlığını daha da arttırmıştır.
Doğurganlıktan kastedilen bir bilimin içerisinde oluşan bir alt dal ve onun zamanla konularını geliştirerek büyümesiyle bağımsız bir disiplin haline gelmesidir.
Coğrafya 20.
yüzyılın ilk yarısına kadar süre gelen değişim içerisinde doğa ve sosyal bilimlere yetişmemesi, bu bilim dallarının coğrafyayı ikinci planda görmesi ve tasvirden öteye geçmeyen bakış açısını geliştirmesine
neden olmuştur. Ancak 1960'lı yıllarda başlamak üzere coğrafya disiplini içerisinde önemli gelişmeler yaşanmıştır.
Bu gelişmelere yazımızın aşağı kısımlarında değineceğiz.
Burada vurgulamak istediğimiz durum, coğrafyanın bilimsel kimliğinin ne olduğudur?
Coğrafya sosyal ya da en bilimlidir.
Dünyada var olan sorunlara coğrafya nasıl yaklaşmaktadır?
Benzeri sorular post yapısalcı bir bakış açısıyla bildirilecek ve geçmişte yaşanan coğrafya içerisindeki bunalımları ve günümüz batı coğrafyasının geldiği noktayı anlamaya çalışarak Türkiye'de
coğrafya biliminin dinlikçi coğrafya üzerinde nerede durduğu ele alınacaktır.
Bu yazıdaki amaç okuyucuya, zihinlerde beliren ve geçmişte sömürgecilik faaliyetlerinin de önemli bir yerinde
yer alan tasvirci, kaderci ve sınırlandırıcı coğrafya anlayışı imajını sorgulamaktır.
Diğer bir sebep ise artık coğrafyanın böyle tanımlanmadığıdır.
Coğrafya, bir ülkenin bulunduğu konumu, fiziki ve beşeri özelliklerinin genel ve yüzeysel tarihi gibi tanımlamaların artık yetersizliğidir.
Ancak burada hatırlamak gerekir ki coğrafyanın içerisinde yukarıda anlatılan ülke ve bölge özellikleri genel fiziki ve beşeri etkenlerin bilinmesinin de önemli olduğudur.
Örneğin bir kişi evrim sadece değişimdir derse elbette evrimsel biyolojiyi tam olarak yansıtmayacaktır.
Değişim evrimin önemli bir unsuru olsa da Bu durum çok daha karmaşık ve canlı hayatının anlaşılması için vazgeçilmezdir.
Burada verilen örnekten de anlaşılacağı gibi Türkiye coğrafyasının içerisinde bölge serginliğinin hala güçlü bir görüş olması hem bazı coğrafyacıların ve dolaylı olarak lise ve yaygın
eğitim kurumlarında öğretilen coğrafyanın zihinlerde böyle algılanmasına sebep olmuştur.
Post yapısalcılık değişmez, kesin ve katı sınırlara karşıdır.
Bu karşıtlık her şeyi eleştirmek olarak algılanmamalıdır.
Bu katı sınırların eleştirilmesi bir bilim dalının kendi içerisinde bakış açılarını daha iyi tanımlayıp daha bilimsel bir perspektif sunmasıdır.
Bu sebeple her bilim dalının içerisinde var olan tartışma bilimlerin ilerlemesini sağlamıştır.
Her dönem içerisinde başka bir fikri, görüşü ya da kuramı eleştiren kişiler marjinallik damgası yiyerek Dışlandığı da olmuştur.
Ancak unutulmamalı ki kendi dönemlerinde marjinal olarak görülen fikirler ilerleyen dönemlerde de kabul edilmiştir.
Bilim ve felsefe tarihi içerisinde bu duruma birçok örnek verilebilir.
Coğrafyanın bilimsel kimliği Coğrafyanın bilimsel geçmişi kanlıdır.
Bu coğrafyanın kendisinden değil coğrafyayı yapanlardan kaynaklanmaktadır.
16. yüzyılda coğrafi gezginlerin amacı bilimsel olarak coğrafya yapmak değildir.
Keşfedilen yerleri tanıyarak daha iyi sömürebilme, bu sayede daha zengin olma amacı ön planda tutulmuştur.
Bu coğrafi keşifler ve sonrasında yaşanan Afrika ve Latin Amerika'daki facialar bu duruma bir örnektir.
Bu diğer bilim dalları içerisinde de geçerlidir.
Bu yaşanan olaylar coğrafyanın bilimsel olarak yapılmasından ziyade sömürgeleştirme, kaynaklarını kullanma, verimli topraklara sahip olma ihtiyacı sonucu olmuştur.
Yukarıda bahsettiğimiz coğrafyayı yapanlar ifadesi kasıtlı olarak kullanılmıştır.
Bilim hiçbir zaman mutlak objektif olmamıştır.
Bilim tarihine bakıldığında bilim ülke, durum ya da kişilerin isteklerine de cevap vermiştir.
Ancak bir bilim insanı kendisini tarafsız olarak görebilir ve sadece tüm insanlık yerlerine misyonunu üstlenebilir.
Burada eleştiri hiçbir bilim insanı veya insanların mutlak tarafsız olmayacağıdır.
Bu sorun bilimin kendisinden değil bilimi yapan insandan kaynaklanır.
Bilim aracılığı ile milyonlarca insanın hayatı kurtulduğu gibi yine bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kötüye kullanılması sonucu milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir.
Örneğin Louis Pasteur 1885 yılında kuduz aşısını bulması sonucu milyonlarca insan ölmekten kurtulmuştur.
Yine bilim aracılığıyla yapılan bir atom bombası da büyük felakete ulaşmıştır.
Bilim tam olarak güç sahiplerinden, siyasetten, kültürden ve propagandadan irtibatını kesmemiştir.
İnsanın sosyal bir varlık olması bunda önemli bir etkendir.
Bilim insanlarının yaşadığı dönemi ve o dönemin özelliklerinden kendisini soyutlamak, duygularından tamamen arınıp Bilimi bu şekilde yapmak gerçekçi gözükmemektedir.
Ancak bu olayların yaşanması bilimin tarafsızlık ilkesini benimsemesine engel değildir.
Temel eleştiri mutlak objektifliğin sosyal bir varlık olan insanda bulunmayacaktır.
Burada iki kavramı karıştırmamak gerekir.
Bilimin tarafsızlık ilkesini benimsemesiyle mutlak tarafsız olması arasında ince bir çizgi bulunmaktadır.
Mutlak objektifliğin olmayacağı eleştirisi, bilimin sürekli taraf olduğu olacağı anlamını taşımamakla birlikte kusursuz bir tarafsızlıktan da söz edilemeyeceğidir.
Bu sebeple coğrafyanın taraf olması değil, sömürünün yanında taraf olması sorun olarak görülmektedir.
Coğrafya tarihinin kanlı olmasının sebebi de buradadır.
Coğrafyanın özellikle coğrafi keçifler zamanında ve 19.
yüzyılda sömürgeleştirmeye arıcılık etmesi sonucu yaşanan olaylar, Derin izleri kapatmamıştır.
Bazı çevrelerde coğrafya ilk bilimdir ve bilimlerin kraliçesidir denilerek coğrafyanın önemi anlatılmaya çalışılır.
Bu söz bilimsel bir önem taşımamaktadır.
Bir biyolog, kimyacı, fizikçi, sosyolog ya da bir kozmolog da kendi biliminin önemini anlatmak için benzer iddiaları savunabilir.
Ancak kısır bir döngüye sebep olacaktır.
Oysaki bir bilim dalının önemini belirtmek için ilk bilim olması ya da kraliçe gibi subjektif söylemlerin rasyonel bir temeli bulunmamaktadır.
Örneğin yazılım mühendisliği bilim tarihi içerisinde henüz yeni sayılır.
Kullandığımız telefondan tüm elektronik aletlere kadar yazılım hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir.
Bütün bilim dalları ihtiyaçtan doğmakta ve var olan sorunlara çözüm getirmektedir.
Bu bakış açısıyla ilk ve sonuncu olması yaptığı katkıyla doğru bir orantı sunmaz.
Elbette coğrafya eski bir bilimdir.
Ancak bundan daha ilerisi subjektif ve duygusal yaklaşmaktan daha fazla olmadığı gibi coğrafyanın sorunlarını bir çözümde sunmamaktadır.
Coğrafya, sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında bir köprüdür denilerek kısa bir tanım yapılır.
Ancak bu tanım kendi içerisinde bazı çelişkileri barındırmaktadır.
Bilim felsefesinde köprü diye bir tanımlama mevcut değildir.
Sosyal bilim ile doğa bilimleri arasında etkileşim vardır.
Bu sadece coğrafya bilimine has bir özellik değildir.
Ancak burada ifade edilen fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki etkileşim ise buna herhangi bir itiraz olamaz.
Bir bilim dalı genel çerçevesi içerisinde hem sosyal hem de beşeri bilimdir gibi iki kategori bulunmamaktadır.
Köprü tanımı çıkarılırsa coğrafya hangi kategoridedir diye sorulan bir soruya verilecek cevap coğrafyanın bir sosyal bilim olduğudur.
Coğrafyanın sosyal bilim tarafında yer alması fiziki coğrafya ile etkileşime giremeyeceği anlamını taşımamakla birlikte hem bilimlerin içerisinde yer alması da beşeri coğrafya etkileşimini aksatması
gerçeğini yansıtmaz. Coğrafyanın bir fiziki coğrafya tarafı vardır ancak bir bilim dalının fen bilimlerinin metotlarını uygulayarak bilimi icra etmesi yapılan bilimin fen
bilimi olduğunu göstermez.
Örneğin psikoloji, sosyoloji, iktisat, coğrafya ve ekonomi disiplinleri fen bilimlerinin metotlarını yoğun olarak kullanmaktadır.
Yine fen bilimlerinin metotlarını kullanması sosyal biliminin fen bilimleriyle aynı sonuçlara ulaştığı gibi bir görüşü de yansıtmaz.
Coğrafyanın Fen bilimlerinde gösterilmek istenmesinin sebeplerinden bir tanesi de geçmişte yaşanan, bugün hala devam eden elitist bakış açısıdır.
Fen bilimleri daha üstünde görülmekte, sosyal bilimler ise ikinci planda ve önemsiz gibi algılanabilmektedir.
Bu bakış açısı toplumda da yer etmiştir.
Örneğin, sosyal bilimlerin bilim olduğu tartışılıyor gibi söylemler duymaktayız.
Ancak... Günümüzde gelinen noktada bu görüş doğruyu yansıtmamaktadır.
Bu konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Diğer bir neden ise medyanın yoludur.
Medyada var olan bilimle ilgili haberlerde genellikle klasik olan ve bilim denilince gözümüzde canlanan o tablo aklımıza gelir.
Beyaz saçlı, beyaz önlüklü, gözlüklü ve bir laba atuvarda çalışan bir portre bize sunulur.
Bilim sadece...
laboratuvarda yapılmaz. Coğrafyanın içerisinde 1960'lı yıllarda fiziki ve beşeri coğrafya arasında yoğun tartışmalar olmuştur.
Coğrafyanın değişen ve gelişen doğal ve sosyal bilimlerin hızına yetişmemesi sebebiyle coğrafyada daha önceki bilimlerin iki kültürleşme dediğimiz uzmanlaşmanın
gitmesini 1960'lı yıllara kadar korumuştur.
Bu sebeple coğrafyanın sorunlara çözüm üretememesi ciddi tartışmaları beraberinde getirir.
20. yüzyılın ikinci yarısında coğrafya iki kültürleşmeye geçerek fiziki ve beşeri coğrafya içerisinde uzmanlaşmaya geçmiştir.
Bu durumdan sonra fiziki ve beşeri coğrafya arasında iletişimsizlik sorunu ortaya çıkmış ve yoğun tartışmalar sorunu beraberinde getirmiştir.
Burada fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki iletişim kopukluğu önemli bir sorundur.
Fiziki coğrafya daha çok botanik, mühendislik, jeoloji, geofizik, zooloji gibi bilim dallarından yararlanır.
Beşeri coğrafya ise tarih, antropoloji, sosyoloji, felsefe, ekonomi, iktisat gibi bilim dallarından yararlanmaktadır.
Bilimsel açıdan bu yararlanma bir sorun teşkil etmemekle birlikte coğrafyanın daha fazla gelişmesi açısından da önemlidir.
Ancak Coğrafyanın kendi içerisindeki bu kopukluk coğrafyanın bütünselliğine zarar vermektedir.
Coğrafya profesörü Celal Şengör'ün Mart 2019 tarihinde Geoset dergisinde yayınlanan makalesindeki yazısı bu kopukluğu anlatması açısından önemlidir.
Türk coğrafyacıları ya jeologluğa ya da sosyologluğa özendiler ve sonunda ne birinden ne de diğerinden kayda değer işler yapabildiler.
Coğrafyanın yukarıda belirtilen tek kültürcü holistik bakış açısı sebebiyle doğa ve sosyal bilimleri kucaklaması önemli bir etkendir.
Yine aynı dergide şundan bahseder.
19. yüzyılın ilk yarısında büyük evrensel dahi Alexander von Humboldt'un 1769-1859 hayal ettiği coğrafya 20.
yüzyılın ortalarında kaybolmaya yüz tutmuştu.
Bunun en önemli nedeni coğrafyanın kucakladığı doğa ve sosyal bilimlerin her birinin kendi başlarına ihtisas konuları haline gelerek kendi öğretim ve araştırma programlarını geliştirmiş
olmalarıydı. Coğrafyacı her şeyden anlayan ancak hiçbir şeyde uzman olmayan bir ortaçağ alimine dönüşmüştü.
Hilal Şengör'ün bu söylemi günümüz Anglo-Sakson ekoli için tam olarak geçerli değildir.
Bu eleştiri Türk coğrafyası için bir sorun gibi gözükmektedir.
Türk coğrafyasının 1960'lı yıllarda yaşanan uzmanlaşma faaliyetlerini ve 1970'li yıllarda yaşanan paradigmaları yakalayamamış olması tüm bu sorunların önemli sebepleridir.
Celal Şengör'ün tüm coğrafyacıları kastettiği ya da etmediğini bilmiyoruz.
Bu yazı kişilerden ziyade coğrafyanın içerisinde görünür bir durumu yansıtmaya çalışmaktadır.
Bu sebeple Celal Şengür'ün yazısını paylaşmamızın en önemli sebebi bir jeolog olarak coğrafyaya bakışını belirtmektir.
Türk coğrafyasının yetiştirdiği hem beşeri hem de fiziki coğrafyaya önemli katkılar yapan çok önemli bilim insanlarımız bulunmaktadır.
Coğrafyanın kendi içerisinde de bu sorunlara eskiden beri var olan itirazlar olsa da bu sorunlar güncelliğini korumaktadır.
Coğrafyanın ikili yapısı ve geniş perspektif sunması, coğrafyanın sınırlarını kesin olarak belirlemeyi de zorlaştırmaktadır.
Peki bir sınır çizmek şart mıdır?
Bir ekonomist coğrafyacı olan Adam Tickle şu şekilde bir açıklama yapıyor.
Coğrafi disiplinin sınırlarını gözetmekten çok gelin bu sınırları genişletelim.
Coğrafya içinde olunacak açık, canlı ve heyecan verici bir yer.
Bir bilim dalı içerisinde kategorilere ayrılma sorun teşkil etmez.
Aksine... kategorileşme ihtiyaçtan ortaya çıkmış bir zorunluluktur.
Ancak kategorileşme diğer bir kategoriyi gölgeliyorsa bu sorunlara yol açmaktadır.
Coğrafyanın bu geniş perspektifi sonucu artık yaygınlaşan disiplinler arası ve disiplinler ötesi çalışma yöntemleri coğrafyanın doğasıyla yatkınlık gösterir.
Var olan sınırları çizmek değil, onu genişletmek gerektiği görüşü son derece makul bir imzahtır.
Bir bilim dalının gelişmesi, onun üretkenliğiyle doğru orantılıdır.
1960'lı yıllardan sonra coğrafya bu üretkenliği batıda yakalamış olup birçok alt disiplin ve bu alt disiplinin zaman içerisinde büyüyüp ayrılması üretkenliğinin bir göstergesi
olmuştur. Örneğin antropojenik geomorfoloji hem doğal süreçlerin meydana getirdiği yeryüzü şekillerini tanımlarken sosyal bir varlık olan insanın Son 250
sene içerisindeki doğaya müdahalesi bu yeni sayılabilecek disiplinin konusudur.
Bizzat coğrafyanın içinde olan bu disiplin sürekli gelişerek büyümektedir.
Kantitatif devrim öncesi ve sonrası Coğrafya bilimi evrim teorisinden önemli oranda etkilenmiştir.
Evrim teorisinde önemli bir yer tutan uyum sağlayanın hayatta kalması ilkesi ve bunun sosyal bilimlere uygulanması hiçbir zaman başarılı olmamıştır.
Sosyal Darwinizm, evrimin işleyişindeki kuralların sosyal bilimlere giydirilmiş hali değildir.
Sosyal Darwinizm, bu katı görüşü, yayılmacı ve sömürgeleştirme faaliyetlerine zemin hazırlamıştır.
Çevresel determinizm, belirlenicilik görüşü, ilk çağa kadar gitmekle birlikte Darwin'in Türlerin Kökeni, On the Origin of Space adlı kitabının yayınlanmasından sonra
hız kazanır. Çevresel determinizm, kaderci bir bakış açısına sahiptir.
Örneğin iklimsel farklılıklar ve bunun sonucunda o bölgede yaşayan insanların davranışları benzerdir.
Aynı iklimler aynı insan karakterleri ve toplum ortaya çıkarır, görüşünü savunur.
Diğer bir ifadeyle insan çevrenin pasif bir canlısıdır.
Her şeyi var eden, şekillendiren güç fiziki şartlar ve iklimdir.
Öyleyse burada bakılacak ilk unsur iklimsel erbelişliliğin Nerelerde uygun olduğudur?
Bu önemlidir çünkü büyük devletler, büyük medeniyetler orta iklim kuşağında meydana gelir görüşü baskındır.
Eğer Afrikalılar büyük medeniyet kuramı dılarsa bu çevresel şartlar dolayısıyladır.
Daha da ileri gidilerek dağlık alanlarda yaşayan insanların kaba, sert ve özgürlükçü, soğuk iklimlerde yaşayanların daha çalışkan, sıcak iklimlerde yaşayanların ise tembel
olduğunu savunurlar.
Örneğin çölde yaşayan insanlar tek tanrıya inanır ve büyük devletler kuramazlar.
Diğer büyük devletler tarafından da sömürülürler.
Ancak bu görüşler coğrafyada 1920'li yıllardan sonra yoğun olarak eleştirilmiş, sömürgeciliğe destek veren bu görüşten vazgeçilmiştir.
Frederick Wetzel'ın Levenström terimi, Alfred Matinder'ın kara hakime teorisi ve Dostoyev'in jeopolitik görüşleri, gücünü sosyal Darwinizmden alan ve felaketle sonuçlanan güçlü
olan güçsüzü ezer bakış açısıyla hareket eden teorilerdir.
Burada biyolojik evrimle sosyal Darwinizm karıştırılmamalıdır.
Eleştirilen husus evrimin kuramlarının sosyal Darwinizm adı altında sosyal olaylara uygulanarak sömürgeciler tarafından kullanılması ve felaketle sonuçlanmasıdır.
Buradan Sosyal determinizm ile ilgili yazıyı okuyabilirsiniz.
Türkiye'de bazı coğrafya kitaplarında etkili olan çevresel determinizm izlerine rastlanmaktadır.
Çevresel determinizme getirilen eleştiri ise sadece çevrenin insanı değil, insanın da çevreyi değiştirebilme özelliğinin olmasıydır.
Ayrıca bazı coğrafyacılar o dönemde coğrafyanın görevi insan ve çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemek olduğu görüşünde savunmuşlardır.
Bununla bağlantılı olarak halen sıklıkla kullanılan coğrafya kaderdir sözü, güncelliğini 100 sene önce terk etmiş bir görüşün uzantısıdır.
Eğer bu sözden kastedilen çevrenin ve iklimin varlığının, insanların ve dolaylı olarak tüm eylemlerinin o bölgeye has olduğu kastediliyorsa, bu bakış açısının günümüz
çağdaş insan için mutlak olduğu sonucuna ulaşmalıyız.
Bazı kişiler İbn-i Haldun'un bu sözünü, coğrafyanın önemini anlatmak için sıklıkla kullanırlar.
Ancak büyük felaketlere yol açmış ve insan için kabul edilemez bu görüşün hala söylenmesi üzerinde durulması gereken bir konu.
Burada İbni Haldun gibi önemli bir düşünür bu sözü söylerken sömürgecilik adına söylenmemiştir.
Elbette çevresel etkilerin şüphesiz insan yaşamına büyük etkileri olduğu yatsınmaz bir gerçektir.
Ancak günümüzde gelinen nokta çevrenin insanı belirlemediği ancak itkilediği görüşü önemli bir yer tutmaktadır.
Bu anlayış hem coğrafya bilimine zarar vermiş hem de sömürgeciliğin destekçisi olmuştur.
Determinist, belirlenimci yaklaşımlar coğrafya içerisinde gelişen paradigmaların en fazla eleştirdiği konulardan sadece bir tanesidir.
Çevresel determinizm ile ilgili Geosit dergisinde yazılmış olan İbni Haldun ve Ali Şeriatı'ya göre çevresel determinizm, Belirlenimcilik adlı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Yazıda izlenen yol her iki düşünürün kendi yaşamış olduğu çağın gerekliliklerine göre değerlendirerek bir bakış açısı sunmasıdır.
Coğrafya biliminin içerisinde gücünü ülkemizde koruyan bir diğer görüş ise bölgeselciliktir.
Bölgesel coğrafya mekanlar arasındaki farklılıklara göre hem fiziksel hem de kültürel bir inceleme esasına dayanır.
Mekanın hem fiziksel hem de insanlar arasında kültürel farklılıklarını esas alarak ve sınırlar çizerek araştırmaya çalışmaktadır.
Bu görüş ilk çıktığı zamanlarda coğrafyacılara büyük özgüven getirse de ilerleyen yıllarda yoğun şekilde eleştirilmiştir.
Bu görüş coğrafyanın tasvirden öteye geçmemesini, son 250 yılda yaşanan birçok insan sorununu anlayamaması ve çözüm üretememesi sonucu 1960'lı yıllarda coğrafyanın
bilimsel bir disiplin olup olmadığı tartışmalarına kadar gitmiştir.
Gelişen diğer bilimlerin gölgesinde kalan coğrafya, saygın üniversiteler tarafından tek tek kapanarak büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve coğrafyacılar yeni çözüm yolları aramıştır.
Başta gelen Yale ve Harvard üniversiteleri coğrafya için tasvirci ve yüzülsel olduğunu söylemiştir.
Eğer kısa bir tanımlama yapmak gerekirse, var olan üç sorun Bu durumun temel sebeplerini oluşturur.
Çevresel determinizmin oluşturduğu kötü izlenim, bölgeselciliğin tıkanmışlığı, coğrafyanın hem bunlardan vazgeçmeyip gelişen diğer bilimlere oranla geri kalması, tek
kültürlülüğünü koruyup tüm doğa ve sosyal olayları kucaklamak istemesi yaşanan olayların sonuçlarının temel sebepleridir.
Coğrafyanın içinde bulunduğu bu zor dönemler yeni arayışları beraberine getirdi.
dönemin gereklerine uyularak coğrafyada kantitatif ya da sayısal devrim meydana gelerek coğrafya saygılığını tekrar kazanacaktır.
Artık coğrafya iki kültürleşmeye geçişini hızlandırmış, coğrafyanın ne olduğu, ne olması gerektiği gibi yoğun tartışmalı olmuştur.
Coğrafyacılar bu sebeple coğrafyayı daha bilimsel kırmak için pozitivizmi benimsediler.
Kantitatif coğrafyanın amacı olaylara mekanistik yaklaşarak açıklamayı tercih etmesidir.
Bu görüşe göre coğrafya sadece ölçülebilen, teste tabi olan diğer bir ifadeyle fenomenler ile ilgili çalışmalar yapmalıdır.
Ölçülemeyen şeyler coğrafyanın konusu olamazlar.
Duygular, göç sorunları, inançlar, kadın sorunları, işçi sorunları, toplumsal sorunlar, dezavantajlı gruplar ve bunun gibi hiçbirisi kantistif coğrafyanın ilgi alanında değil.
Bunlar subjektif oldukları için bilimsel bir değer ve öneme ait değiller.
sayılara gerçekliğe ulaşabilir ve bilim insanı mutlak olarak objektifliği benimseyerek olguları test edebilir.
Kantitatif devrim önemli bir dönüm noktasıdır.
Bu sayede coğrafya, bölgeselcilik ve çevresel determinizmden vazgeçmiş, uzmanlaşmanın önü açılmış, fiziki coğrafyacılar doğa bilimleriyle ve şehri coğrafyacılar ise sosyal bilimler
ile yakınlaşmıştır. Artık coğrafya diğer bilimlerin gerisinde değil, bizzat hem doğa hem de sosyal bilimlere katkı sağlayan bir disiplin olmuştur.
Buraya kadar sorunların artık ortadan kaybolduğu, coğrafya yeniden güçlendiği gibi bir anlayış son derece makul gözükse de kantitatif devrim bundan sonra gelecek paradigmaların hepsi tarafından
çok yoğun şekilde eleştirilecektir.
Kantitatif devrimin mutlak objektifliği sorunu olduğu gibi insanı mekanistik açıdan da ele alması, Sanayi devriminden sonra gerek toplum gerekse insan yaşamının var olan birçok
soruna çözüm getirememesi eleştirilere tabi tutulmuş.
İnsanı makine gibi görmesi birçok sorunun göz ardı edilmesini sağlamıştır.
Kantitatif devrim sosyal olguları es geçmiş coğrafyayı daha bilimsel göstermek adına sayılara indirgeyerek insan ve mekanı tanımlayacağını iddia etmiştir.
Ancak bu karmaşıklık sadece sayılara indirgenerek açıklanamaz.
Ve coğrafyanın artık sosyal tarafının görülürlüğünün arttığı 1970'li yıllar paradigmaların doğmasına sebep olmuştur.
Özellikle beşeri coğrafyacılar bu mekanistik, determinist ve indirgenici yaklaşımları benimsenemiştir.
Kantitatif coğrafya kendisini cüncelleyerek varlığını devam ettirmektedir.
Burada önemli bir hususu hatırlatmak istiyoruz.
Bir paradigmanın eleştirilmesi onu ortadan kaldırmamaktadır.
Paradigmaların ortaya çıkışı ve evrimi Humanistik coğrafya 20.
yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde humanistik coğrafya insan merkezi bir bakış açısı oluşturarak insanı ön plana çıkarmıştır.
Humanistik coğrafya insan duygularını daha ön plana koyarak olayları anlamlandırmaya çalışır.
Onlara göre bizim var olan tüm deneyimlerimiz dış gerçeklikle ya da mekanla etkileşimlerimizin toplamıdır.
Bu da ancak insan zihnini inceleyerek anlaşılabilir.
Hümanist coğrafyacılar mekansal fetişizmi ön planda tutmuştur.
Duygulara fazlaca ağırlık vererek indirgemeci yaklaşılmış ve eleştirilmiştir.
İlk çıktığında daha çok taraflar toplayan bu paradigma günümüzde varlığını sürdürse de eski önemi azalmıştır.
Davranışsal coğrafya Bu görüşe göre Kantistatif coğrafya insanı anlamakta yetersizdir.
Oysa ki insan davranışları sadece mekanistik bakış açısına indirgenmeyecek kadar sanılardan daha karmaşıktır.
Davranışçı coğrafyaya göre insanın tüm eylemleri ancak zihninde bilginin işlenmesi ve değerlendirilmesiyle oluşur.
Bu sebeple zihin dünyasına öncelik vererek çeşitli araştırma yöntemleri geliştirilmiştir.
göç gibi mekansal farklılıkların ortaya çıkmasıyla insanların davranışlarındaki farklılıklar incelenir.
Örneğin bir bireyin katile gideceği ülkeyi seçerken hangi kriterleri önemsediği, farklı mekanlarda zihnin nasıl davranış sergilediği gibi öncüleri araştırırlar.
Bu sebeple zihin haritası oluşturarak karmaşık olay ve olguları derinlemesini analiz ederler.
Davranışçı coğrafya, sosyal olayları es geçtiği ve tüm olguları içsel zihinde indirgediği gerekçesiyle tartışılmıştır.
Reginald Gullitch, Kaliforniya Üniversitesi'nden davranışçı coğrafyanın önemli temsilcilerinden biridir.
Varoluşçuluk Varoluşçuluk, coğrafyacıların benimsediği bir diğer ekoymuş.
Varoluşçulara göre insan özgürdür.
Bu yüzden tüm belirlenici görüşleri eleştirir.
Varoluşçuluk, bireysellik üzerine dayanır.
Onlara göre insanın hayvandan düşüncesel anlamda farklılıkları vardır.
Örneğin insanın düşünme, efektür etme müziği bu farkın bariz bir örneğidir.
İnsanlar farklı deneyimler yaşarlar.
Bu deneyimler sonucu kişi kendine has üzgün bir birey olur.
Bireyler kendi kişiliklerini kendileri oluşturduğu için zaman ve mekanın deneyimlenmesi sonucu kişinin tabiatı da değişim gösterir.
Diğer bir ifade ile Zaman ve mekan içerisinde yaşanan deneyimlerimiz sürekli olarak değişmektedir.
Bu değişim sonucu kişiliğimizde farklılaşmaktadır.
Zamanın ve mekanın içerisinde bireylerin seçenekte bulunma özgürlüğü vardır.
Hayata dair seçeneklerimiz varoluşu anlamlandırmaya çalışmamız ve insanlar arasındaki etkileşimlerimiz önemlidir.
Varoluşçulukta empati ayrı bir yapı var.
Çünkü bizler var olan tercihlerimizi kendi kişilik özelliğimize göre belirlediğimiz için bir araştırmacının bu davranışın altında yatan nedenleri mutlak olarak anlaması imkansızdır.
Öyleyse empati yeteneğini kullanarak anlamlandırılmaya çalışılır.
Varoluşçuluk insanın yaşama bakış açısını ve anlam dünyamızı algılamaya hedefler.
Bu nedenle yaşama dair algılarımız hayatın olağan akışı içerisinde sembollere, çevreye, diğer bireylere ve topluma verdiğimiz anlamların derinlenmesine incelenmesini
gerektirir. Coğrafya çok önemli bir araştırma alanı açarak coğrafyacıların anlam dünyalarını anlamasına yardımcı olur.
Varoluşçuların anlam dünyasını önemseyip çevresel etkileri ikinci plana atması eleştirilmiştir.
Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun gelişmesinde önemli katkıları olan biridir.
İdealizm Var olan tüm deneyimlerimiz nedir?
Bu soruya idealizmin vereceği cevap düşünce olacaktır.
Onlara göre materyalist ve naturalizmin belirttiği gibi mutlak nesnel bir gerçeklikten bahsedemeyiz.
Çünkü tüm varlık ancak düşüncelerimizden ibarettir.
Bu görüşe göre biz varlıkları sadece düşünce ve duyu organlarımızla algılayabiliriz.
Örneğin içtiğim kahvenin gerçekte var olduğunu söylemem ancak koplayabilir.
hissedebilir ve benim o anki ihtiyaçlarımı karşılayabilir.
Varlık, onu nitelendirdiğimiz duygular ve deneyimlerimizle bilenebilir.
Gerçeklik ancak aklın oluşturduğu bir olgudur.
Eğer insanların davranışlarını anlamak istiyorsak, düşüncelerinin arkasında yatan sebepleri bilmemiz gerekir.
Pozitivistlerin iddia ettikleri gibi mutlak objektiflik yoktur.
İdealistler davranışı anlamak için derinlemesine mülakat ve veri toplar.
nitel yöntemlerle analiz yaparlar.
İdealistlerin bu görüşleri eleştirilmiştir.
Nesnel gerçekliği intihar edip sadece düşünceye yüklediği anlam sonucu gerçeklik önemsizleştirilmiştir.
Pragmatizm. Bu felsefi görüşe göre bir bilginin değeri onun fayda sağlamasıyla ölçülür.
Yaşamın içerisinde bilgi, birey ve toplumun yararına fayda sağladığı müddetçe doğru kabul edilmelidir.
Bu yüzden...
tek başına rasyonellik aranmamalıdır.
Düşüncenin gerçekliğe ulaşma fikrini reddeden pragmatistler, bunun yerine düşünce sayesinde olayları çözerek pratik değerler inşa edilmesi gerektiğini belirtir.
Birey ve toplumu anlayabilmek için bilgiden ziyade davranışlar, bireysel ve toplumsal tecrübelerin anlaşılması önemlidir.
Örneğin toplumda var olan bir inancı anlamlandırmak istiyorsak, onun faydacılık yönünün ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir.
Coğrafyanın bireysel ve toplumsal olayları anlamasında yeni bir görüş getiren pragmatizm bazı coğrafyacılar arasında benimsenmiştir.
Nitel yöntemi ağırlık vererek olayların arkasında yatan faydacı ilişkilere odaklanırlar.
Fenomenoloji İlk ortaya çıktığında diğer paradigmalar içerisinde en yoğun eleştirileri pozitivistlere bu paradigma getirmiştir.
Özellikle pozitivistlerin iddia ettikleri mutlak objektiflik görüşünü sert eleştiriler getirerek reddetmişlerdir.
Fenomenolojiye göre insan karmaşık ilişkiler ağı gibidir.
İnsanın subjektif dünyası vardır.
Öyleyse bu dünyayı algılamak için sayılara indirgememiz yanlış olacaktır.
Pozitivistler insanın subjektif dünyasını bilimsel olmadığı için incelememiştir.
Fenomenoloji ise bu alana yoğunlaşır.
İnsanın tüm değerleri sadece maddesel anlamda olmamaktadır.
İnsanın metafiziğe yüklediği anlam önemsenleridir.
İnsanın tüm olguları duyularla ölçülemeyeceği için bunun tüm yönleriyle incelenmesi gerekir.
Fenomenoloji sadece kişinin iç dünyasına yoğunlaşmaz.
Kültürler, inançlar, kişisel özellikler ve toplumsal özellikleri mekanı önemseyerek incelerler.
Tüm bu olay ve olgularımız mekanın içerisinde oluşur.
Nitel yöntemi ağırlık veren fenomenoloji, karmaşık ilişkiler dünyasının ancak bu şekilde açıklanacağını savunur.
Realizm. Realizme göre gerçeklik, insan bilgisinden ve düşüncesinden bağımsız olarak vardır.
Diğer bir deyişle, insan olsa da olmasa da bu gerçeklik, insanın varlığından bağımsızdır.
Örneğin, dünyanın iç ve dış çekirdeği vardır.
Eğer bizler kendi inançlarımıza göre yok desek de bu gerçeklik değişmez.
Çünkü bizim bilgilerimiz ve inançlarımız dışında bir durumdur.
Realizm coğrafyaya farklı araştırma yöntemleri kazandırmıştır.
Özellikle Marksizmin ekonomiyi ön plana çıkartması, Determinizmin ise belirleniciliğe yüklediği anlamı kabul etmez.
Bu sebeple realist coğrafya başrolü insana ve topluma gelir.
Hem birey hem de toplumun anlaşılmasını öngörür.
Fenomolojinin bireyi, Marksizmin ise toplumu ön plana çıkartmasına karşılık bu görüş her ikisini de ön plana koyar.
Realist coğrafyanın araştırma yöntemleri hem nicel hem de nitel veriler kullanılması ve dirinlemesini analiz yapmasıdır.
Örneğin göç sorununu araştıran bir bilim insanı önce nicel verilere göre güçün yaygınlığını tespit eder.
Nitel verilere göre ise için sebeplerini anlamaya çalışır.
Feminist coğrafya Bilgiyi, özelde ise coğrafi bilgiyi üretenler kimlerdir?
Feministlere göre üretilen bilgi erkek egemendir.
Bilimde ve toplumda var olan bilgi beyaz erkek hakimiyetinde oluşmuştur.
Örneğin medyada sıklıkla karşılaştığımız bilim adamı söylemeyi feministler seksist, cinsiyetçi bulmaktadır.
Bunun yerine bilim insanı söylemi daha eşitlikçi kabul edilir.
Bu yüzden erkek egemen oluşturulan bu yapıların evrensel olmayacağını ifade etmektedirler.
Feminizm 1960'lı yıllarda başlayan kadın hareketleri sebebiyle coğrafya biliminin ilgi alanına girer.
Coğrafyanın gündeminde kadın sorunları, cinsiyet farklılıkları, eşcinsellik ve sembolik şiddeti taşıyarak bunların bilimsel bir şekilde incelenmesinin önünü açmıştır.
Feminizme göre mekanın oluşturulması daha çok erkek egemen olduğu için mekan ayrımcılıklarla doludur.
Coğrafyada yapılan arazi çalışmaları bile erkek egemendir.
Çünkü arazi şartları daha çok erkeğe uygun olur.
Oysa ki kadın zayıf ve arazi şartlarına uygun olmadığı için hep geri planda kalmıştır.
Feminizm de Marksizm gibi sorunları tanımlamakta kalmayıp değiştirmeye başlar.
Feminist coğrafyacılar Araştırmalarında hışlanmış oldukları için yaşadıkları sorunları gündeme getirmeye çalışırlar.
Belirli bir araştırma yöntemleri olmayıp, kantitatif ve kalitatif yöntemlerle bu araştırmalarını uygularlar.
Oxford'dan de MacDowell feminist coğrafyacıların önde gelenlerindendir.
Marxist coğrafya Pozitivist yöntemin toplumsal değişiklikleri, işçi sorunlarını, ezen ezilen ilişkilerini açıklayamadığını öne sürmüştür.
Marksizmin amacı toplumda var olan sosyal adaletsizliği anlamanın ötesinde onu değiştirmeyi amaçlar.
Olayları sadece tanımlamak yetmez.
Değiştirmek de gerekir felsefesini benimser.
Marksiz coğrafya mekanı ekonomik temele dayalı olarak ele alır.
Mekan sürekli değişen sosyal ilişkiler ve inşalar aradır.
Marksiz coğrafya birçok sosyal sorunları coğrafya biliminin gündemine taşımıştır.
İşçi sorunları, ırkçılık, çevresel sorunlar ve kapitalizm bunların başlıcalarıdır.
Tüm bunlarla birlikte kapitalizmin çevreye verdiği zararlar da ilgi alanlarına girer.
Marksizme getirilen en önemli eleştirilerden bir tanesi çevresel determinizmin çevreye yüklediği deterministik bakış açısını Marksistlerin ekonomiye yüklemesiydi.
Coğrafyacılar arasında önemli taraftar bulan bu paradigma varlığını önemli bir şekilde sürdürmektedir.
Maxis coğrafyacı David Harvey Postmodernizm Modernizme karşı olarak ortaya çıkmıştır.
Postmodernistler her şeye şüpheyle yaklaşırlar.
Yukarıda sıralanan paradigmaların hiçbirisi insanı tanımlamak için yeterli değildir.
Çünkü hepsi yaşamın farklı yönlerini öne çıkarıyor ve indirgemeci olarak yaklaşıyor.
Onlara göre bilim insanının mutlak objektifliği sadece söylemden ibarettir.
Çünkü bir bilim insanı yaşadığı çağın gereklilikleri olan siyaset, kültür, ekonomi ve durum gibi olaylardan bağımsız değildir.
Bu yaklaşıma göre tek doğru ve tek yaklaşım yoktur.
Doğrular ve yaklaşımlar vardır.
Postmodernizm her şeye karşı gibi algılansa da büyük etkiler bırakmıştır.
Postmodernizmde belirlenen bir araştırma yöntemi yoktur.
Bilim insanı birçok araştırma yöntemini kullanabilir.
Önemli olan olaylara hep eleştirisel yaklaşmak, kesin doğrulardan ve yargılardan uzak durmaktır.
Postmodernistlerin bilgi ve güç ilişkisine getirdiği yeni yaklaşımlar oldukça önemsenmiştir.
Onların önemsediği bilgi ve güç ilişkilerini anlamaktır.
Bu sayede bunlar anlaşılırsa olayları daha iyi kavrayabilir ve açıklayabiliriz, görüşünü savunur.
Yukarıda açıklanan paradigmalar coğrafyanın sosyal tarafını görünür kılmış ve birçok sorunu coğrafyanın gündemine taşımıştır.
Elbette yukarıda anlatılan paradigmalara çok kısa değinilmiş olup bu paradigmalar burada anlatılardan çok daha detaylı ve mekanda var olan sorunlara çoklu perspektiften
bakma açısını kazandırmıştır.
İlhan Kaya'nın Coğrafi Düşüncenin Değişimi ve Paradigmalar adlı hızısını Buradan okuyarak çok daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
Bu yazıda tüm paradigmalardan bahsedilmemiş olup sadece üne çıkanlar yazılmıştır.
Coğrafya için artık vazgeçilmez olan mekan ve onun anlaşılması deterministik ve tasvirci görüşleri eleştirmesiyle mümkün olmuştur.
Artık coğrafyada tartışılan durum mekanın ne olduğu, nasıl anlaşılması gerektiğidir.
Tüm bunlarla birlikte insan...
mekan ilişkisinin ne olduğu yaklaşımı adeta coğrafyanın merkezindedir.
Yukarıda anlatılan paradigmaların var olan iki özelliği, hepsinin kantitatif coğrafyayı mekanistik ve olayları anlamada yetersiz bularak eleştirmesi, mekan insan gibi
karmaşık iki olduğunu direnilmesine araştırma perspektifini getirmesidir.
Elbette her bir paradigma bir başka paradigmayı eleştirmiştir.
Ancak bu eleştiriler, başka paradigmaların ortaya çıkmasıyla coğrafya biliminin araştırma yöntemlerini genişletmiştir.
Mekan nedir? Yazımızda mekan vurgusunu sık bir şekilde tekrarladık.
Mekan nedir?
sorusuna birbirinden farklı cevaplar gelebilir.
Çünkü geçmişte mekanın tanımlanması ile günümüz mekan anlayışı da büyük ölçüde değişmiştir.
Mekan anlayışı hala tartışmalı ve karmaşık örüntüler içerse de geçmişte olduğu gibi mutlak mekan ve insandan bağımsız hareket eden bir olgu olmadığı kabul edilir.
Orta çağda mekan, genişlik, yükseklik ve derinliği olan, koordinat sistemiyle hesaplanan, mutlak mekan anlayışı şeklinde hakim değildir.
Mekan, geometriye indirgenerek açıklanmaya çalışılıyor ve sosyal olgular bunun dışında tutuluyordu.
Diğer bir ifadeyle, mekan hesaplanabilen, kontrol edilen, kendi başına bağımsız bir alan mı?
Oysa ki mekanın sayılara indirgenemeyecek kadar karmaşık sosyal olaylarla oluştuğu gerçeği günümüz coğrabi mekan anlayışında hakim etkendir.
Mekan nesnelerle ilişkilerle doludur.
İnsan mekandan bağımsız ele alınmadığı gibi insanın var olan sosyal ilişkileri de mekanın içerisinde cereyan eden subjektif ilişkiler ile doludur.
Kadının mekandaki yeri, iş gücünün mekansal ayrımı, Yet dolaşma, göç sorunları, dezavantajlı gruplar, kamusal alan gibi konular, insan-mekan bağlamsallığı
üzerinde karmaşık örüntüler dikkate alarak paradigmalar tarafından ele alınmaktadır.
Mekan statik değil, dinamik bir görünümdür.
Sürekli değişim olmaktadır.
İnsanın bu değişimdeki rolü yatsınamaz derecede önemlidir.
Mekan ile ilgili bir makale olan İlhan Kaya'nın coğrafi düşüncede mekan...
Tartışmaları adlı yazısını buradan okuyarak daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Mekan konusunun Türkiye coğrafyasında fazla bir şekilde ele alınmaması da düşündürücü bir olaydır.
Mekan ile ilgili mimarlık, kamu yönetimi, felsefe, şehir ve bölge planlama, peyzaj, çevre bilimi gibi disiplinlerin çalışmaları ön planda olurken, coğrafya
biliminin daha fazla ve karmaşık olan mekanın çalışması gerekli değil, zorunluluktur.
Burada belirtilen husus coğrafyada mekan çalışması olmadığı değil az olduğu eleştirisidir.
Sonuç Bir bilimin doğal olarak evrensel özellikler taşıması gerektiği kabul edilir.
Ancak dünyanın tüm ülkelerinde bu duruma rastlamayabiliriz.
Örneğin Amerika coğrafyasında peyzaj, landscape, görüşü etkili olmuş, diğer batı ülkeleri de bu durum etkili olmamıştır.
Bu yerellik Türkiye için de geçerlidir.
Anglo-Sakson ülkelerinden gelişen birçok paradigma ortaya çıkmış fakat Türkiye'de çevresel determinizin ve bölgeselcilik etkisini sürdürmüştür.
Yerellik olarak ifade edilen bu durum ve gelenekten vazgeçmeme, Türkiye coğrafyasının sosyal bilimlerde yaşanan gelişimleri kaçırdığını göstermektedir.
Erdem Bekaroğlu, modern dünya sisteminin bilgi yapıları bağlamında coğrafya disiplini için bir dışsal tarih okuması adlı çalışmasında şu ifadeleri dikkate değerdir.
1980 sonrasında 1968 dünya devriminin sosyal bilimlere kazandırdığı yeni araştırma temalarıyla ilgilenmekten ısrarla kaçırmış, kendi pratiğini büyük oranda
sentezci bölgesel yaklaşıma sabitleyerek gitgide zenginleşmekte olan sosyal bilimlerden kendisini soruklamıştır.
Ayrıca tek kültürcü yaklaşımın getirdiği uzmanlaşmayı da kaçırmış olan ülkemiz coğrafyası sadece orta öğretim kitaplarında verilen yüzeysel bilgi haline getirilmiştir.
Diğer üzücü olarak nitelenecek durum ise 1980'li yıllardan sonra artık yok olmuş olan bölgeselciliğin coğrafya ders kitaplarında halen önemli bir yer kaplamasıdır.
İnsanları sınıflara ayırmak, farklı kültürler arasında sınırlar çizmek artık anlamsızlaşmıştır.
Örneğin bir ülke bölgelere ayrılırken Fiziki coğrafi özellikleri dikkate alınarak çizilen sınırlara herhangi bir itiraz yoktur.
Bu durumun amacı işleri daha da kolaylaştırma olarak algılanabilir.
Ancak küreselleşmenin dünyamızda olan egemenliği ve şehirlerin yaygınlaşması sınır çizmeyi imkansızlaştırmaktadır.
İstanbul gibi farklı etnik grupların iç içe yaşadığı bir şehirde hangi duruma göre bir sınır çizemeyiz?
Hatta bir sokakta dahi farklı etnik kimlikler ortaya çıkmaktayken sınırları çizmek yerine artık coğrafyada sınırları genişletmek gerekir.
Ülkemizde coğrafya batıyı takip ederek bu gelişmeleri yakalaması öncül bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ayrıca batının deyimiyle 3.
Dünya ülkeleri denilen coğrafyalarda takip edilmelidir.
Coğrafya sadece batıdan ibaret olmadığı gibi Batılıların sömürgeleştirdiği yerlerde coğrafya nasıl bir bilim olarak varlığını sürdürdüğü, geçmişin kanlı tarihine karşılık
coğrafyanın görevi olmalıdır.
Bilim sürekli ilerlemektedir.
Bu ilerleme yanlışlanarak olduğu gibi üst üste de olabilmektedir.
Coğrafyanın çağın gerektirdiği bir biçimde sosyal olguların ağır gözükmesi, fiziki coğrafyanın daha az önemli olduğu gibi bir bakış açısı sunmamalıdır.
Kültürel evrimimiz, biyolojik evrimimize oranla daha hızlı ilerlemektedir.
Oysa ki biyolojik evrimdeki olaylar milyonlarca yıllık uzun sürelere tekabül etse de kültürel evrim 15.000 sene gibi jeolojik zaman açısından çok fazla kısa
ve olağan hızıyla değişim gösterir.
Bu zaman zarfının son 250 senesi çok daha karmaşık ve insan baskınlığının ortaya çıktığı bir dönemdir.
Öyle ki son 50 senede dünyada üretilen bilgi tüm zamanlarda üretilenden daha fazla olmaktadır.
Çevreye verdiğimiz zarardan dolayı var olan savaşlara ve yapılan bilimden teknolojik gelişmelere kadar hepsini yapanın sosyal bir varlık olan insan olduğu düşünüldüğünde insanı anlamlandırmak,
sosyal bilimlere çok yeni bakış açıları kazandırdığı aşikardır.
70'li yılların atmosferinde yaşanan gelişmeleri ve insan tanımlama sorunlarını Ali Şeriati bir doğulu bakış açısıyla şu şekilde aktarmaktadır.
İnsan yaşamının en büyük sorunu bizzat insan sorunudur.
Hayat ne ölçüde aydınlanırsa aydınlansın, yeryüzünün güçlükleri ne ölçüde kolaylaşırsa kolaylaşsın, insan ne denli dünyaya egemen olursa olsun, sorunlar ne denli çözülürse çözülsün, bu
ölçüde de insan sorunu bilirsizleşmekte ve giderek trajik boyutlara varmaktadır.
Bilim sayesinde her gün eskisine oranla daha çok sorunun cevabı verebilmektedir.
Gel gelelim insan nedir sorusu daha güncel olmakta ve gitgide sorumsallaşmaktadır.
Nitekim bu bunalıma batıda bizden daha büyük boyutlarda ve bizden daha erken varıldığını görüyoruz.
Orada insanın kim olduğunu bilmiyorum trajedisi bizden daha fazla sezilmektedir.
Çağdaş insan için temel sorun insanın kendisidir.
Nedir insan? doğru ve mantıksal bir tanımına ulaşmadıkça hiçbir sorun çözülemez.
Ali Şeriatin'in Fransa'da kaldığı süre zarfında bu yaşanan sorunları açıklamaya çalışması dikkate değerdir.
Şeriatin'in konferansı daha sonra insanın Dört Zindanı adlı kitaba çevrilerek okuyucuya sunulmuştur.
Bu sebeple sadece Batı dünyası değil, Doğu dünyası da incelenmeli, bu öteki dünyalarda yaşanan gelişmeleri takip etmek, daha iyi bir bakış açısı için zorunluluk halini
almaktadır. Coğrafyanın geçmişi kirlidir.
Coğrafya geçmişte ezenin yanında, izilenin karşısında olmuştur.
Artık coğrafyanın ezenin değil, izilenin yanındaki baskınlığı daha da görüntüdür.
Sosyal bilimlerin geçmişine baktığımızda, izilenin yanında olduğu gerçeğini görürsek, coğrafyanın artık bu sorunlardan kendisini soyutlayıp, mekanistik bir bakış açısıyla yaklaşması
düşünülemez. Eleştirel ve sosyal teoriden yararlanan coğrafya, insanın yaşadığı sorunları anlamak istiyor.
Teminist coğrafyanın, kadın sorunları olmak üzere, Maksist coğrafyanın ezen ve ezilen arasındaki ilişkileri ele alması gerçeği, aynı zamanda coğrafyanın teminizm ve Maksizme
yaptığı katkıyı da güçlendirmektedir.
Coğrafyanın içerisindeki her paradigmaların olayları tanımlayıp, onları değiştirme gibi bir amacı bulunmaz.
Ancak feminist ve marxist coğrafya bu amacı kendine misyon edilmiştir.
Coğrafyanın kesin olarak bilimsel sınırlarının çizilemeyeceği gibi bu tüm bilim dalları içinde geçerlidir.
Bu sebeple bir disiplin içerisinde yapılan çalışmaların disiplinin sınırları içinde ne kadar kaldığından ziyade var olan bilime ne kattığı gerçeği daha elzemdir.
Disiplinler arası ve disiplinler ötesi kavramları günümüz bilim dünyasında yaygınlık kazanmaya başlamış ve sınırları aşma çabası yükmüştür.
Örneğin sosyoloji ile biyolojinin birlikte çalışması var olan görüntüleri tanımlamada büyük avantajlar sağlamaktadır.
Elbette her bilim dalı birbiriyle çalışmalıdır gibi bir bakış açısı sunulmasa da Dünyanın tüm fiziki ve beşeri olgularının karmaşıklığı ve bağlamsallık gerçeği eski
bilimsel bakıca göre daha farklı çözümler getirmiştir.
Bilim dallarının ilişkiselliğinin günümüzde giderek güçlendiği gerçeği göz önünde bulunmaktadır.
Geniş bir perspektif sunan coğrafya bilimi ise insan-mekan perspektifinde geleceğimiz açısından çok büyük önem taşır.
Artık günümüzde coğrafyaya geçmişten daha fazla ihtiyacımız olduğu gerçeği yatsınamaz.
Coğrafya biliminin diğer bilim dallarından olaylara daha geniş örüntülerden baktığı için coğrafyacıların bu sorumluluklarının bilincinde olması mecburidir.
2000'li yıllarda yurt dışında eğitim almaya giden coğrafyacılar ülkeye dönerek coğrafyada yaşanan bu gelişmeleri akademide daha sık dillendirmeye başlamıştır.
İnternetin getirdiği kolaylıklar sayesinde coğrafyacıların yurt dışında gelişmeleri ve yazılan makaleleri de takip etmesi kolaylaşmıştır.
Coğrafyacılar tarafından dile getirilen yurt dışındaki gelişmeler ve bunun üzerine makalelerin yazılması, bu çalışmaların daha fazla coğrafyacı arasında benimsenmesi sonucu, değişim
için coğrafyanın altyapısını hazır hale getirmektedir.
Türkiye coğrafyasının içerisinde başlayan tartışmalar, henüz çok yoğun olmasa da gelinen noktanın önemli olduğu düşünülmektedir.
Var olan coğrafyanın dünyada, özeldeyse Türkiye'de yaşanan sorunlara bu şekilde bir çözüm getiremeyeceği, batıda yaşanılan geçmiş tecrübeler çerçevesinde görülebilmektedir.
Batıdaki coğrafyanın bu durumu daha erken tespit edip, dönüşümü gerçekleştirme ve bunun ülkemizde geç kalması bir kayıp olarak görülse de, Asıl kayıp
olarak görülmesi gereken dönüşüm için daha yoğun olarak bu olumsuz durumun dillendirilmemesidir.
Bu yazının ana omurgası Sayın Doçent Doktor Münir Bilgili'ye aittir.
Bu sebeple kendisine yardımlarından dolayı içtenlikle teşekkür ederiz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
