Coğrafya, Gerçekten Kader mi? "Coğrafya Kaderdir" Lafı Ne Kadar Bilimseldir?
9 Mayıs 2020 · 47 dk
Transkript
Coğrafya kaderdir.
Lafı ne kadar bilimseldir?
Coğrafya gerçekten kader mi?
Çevresel determinizm ile bilim arasındaki ilişki nedir?
Yazar Ahmet Özkaya Editör Çağrı Mert Bakırcı İnsanların gelişim süreçlerini açıklamak için tarih sürecinde çeşitli hipotezler ortaya atılmıştır.
Eleştirisel düşüncenin Antik Yunan medeniyetinde başladığı esas alınırsa, yeryüzündeki çevre ve insanlar arasındaki farklılıkları anlamak için en önemli çıkarımları Antik Yunan'dan başlatabiliriz.
Bu hipotezlerden bir tanesi olan çevresel determinizmin tarihini de ilk çağ düşünürlerine kadar geri götürebiliriz.
Hipokrat, Platon, Aristo ve Strabon gibi düşünürler antik Yunan medeniyetinin neden diğer bölgelere göre daha ileri olduğu sorusuna cevap aramışlardır.
Neden sıcak ve soğuk iklimler gelişmiş medeniyetlere ev sahipliği yapamamaktadır?
Gelişmiş uygar toplumlar Neden orta iklim kuşağı ya da ılıman iklim de ortaya çıkmıştır?
Bu sorulara en makul açıklama çevresel faktörlerin kültürel gelişimi ile ilişkisi gibi görülebilir.
Aristoteles iklimleri sınıflandırarak bu soruya verilecek cevabın öncülerinden olmuştur.
Büyük bir uygarlık olarak bilinen Persler antik Yunanlar tarafından barbar ilan edilmiştir.
Aynı şekilde Çinli coğrafyacıların yapmış olduğu haritalarda çizilen halkların en içi en uygar topluluk olan Çinlileri, en dış halka ise soğuk bölgelerde yaşayan barbarları
göstermektedir. Cehresel determininin en somut örneklerini görebileceğimiz kişi ise orta çağın büyük düşünürü ve sosyoloğu olan İbni Haldun'dur.
İbni Haldun, Mukaddime kitabının birinci bölümünde iklimlerin ve beslenmenin insan yaşamı ve uygarlıkları üzerindeki etkileri üzerine yazmıştır.
İbni Haldun, iklimler hakkında sınıflandırmalar yaparak Hangi iklim türünde insanlar nasıl davranışlar sergilemektedir sorularını yapmış olduğu gözlemlerle cevaplamaya çalışır.
Örneğin mukaddime kitabında Sudanlılar ile ilgili şunları belirtir.
Sudanlıların tabiatlarında umumiyetle hafiflik, kararsızlık, kaygısızlık, oyun ve eğlence düşkünlüğü görüyoruz.
Onlar her türlü musiki nameleriyle dans etmeye düşkündürler.
Her bölge ve her yurtta Ahmaklıkla vasıflandırılırlar.
Bunun doğru sebebi hikmet ilminin uygun bir bölümünde anlatıldığı ve tespit edildiği gibi sevinç ve neşe adı verilen latif olan buharın yayılması ve çoğalmasının bir sonucudur.
Kaygı ise bu buharın buruşması ve yoğunlaşmasından ileri gelir.
İbni Haldun'un bahsetmiş olduğu buhar kavramı insana neşe veren bir esintidir.
Bu durum ortadan kaybolunca endişe hali hakim olabilmektedir.
İbn-i Haldun diğer bir tanımında iklim farklılıkları ile ilgili şunları ifade eder.
Bireylerin fiziki ve aktöresel, ahlaki özellikleri ile yaşadıkları bölgelerdeki iklim koşulları arasında doğrudan bir ilgi vardır.
Çok sıcak ve çok soğuk bölgelerde doğup yetişen bireylerin fizyolojik özellikleri, örneğin deri ve göz renkleri, ılıman iklimlerin egemen olduğu yörelerdeki bireylerinkinden yalnızca
bu etkenler nedeniyle değişiklik gösterir.
İklimdeki düzeyli değişim kendini deri renklerinde de göstermektedir.
Sıcak yörelerde yaşayan bireylerde gözlenen hafif yaratışlılık, çabukluk ve zevke düşkünlük, ılıman yörelerde yaşayan bireylerin davranışlarında ortaya çıkan rahatlık, soğuk iklimlerde
yaşayan bireylerde gözlenen özen ve önleme yönelik durgu, bireylerin kişilik özellikleriyle yaşadıkları iklim arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Sıcak iklimlerde yaşayan bireyler, Ilman iklimlerde yaşamaya başladıklarında sıcak iklimin özelliklerinin onlardan giderek silindiği görülmektedir.
İbni Haldun'un kendi dönem içerisinde yapmış olduğu gözlemleri sayesinde ulaştığı sonuçlar daha sonraları çok önemli olmuştur.
Kendisinden sonra gelen coğrafyacılar ve sosyal bilimcilerin İbni Haldun'u takip ettiğini görürüz.
Mukaddime kitabı okunduğunda İbni Haldun genel olarak çevresel faktörlerinin önemine vurgu yapsa da tarihsel Kültürel özelliklere de vurgu yapar.
Katı bir çevresel determinist olmamıştır.
En önemlisi ise İbni Hadyun'un bu görüşleri emperyalizm ve ırkçılık adına söylememiş olmasıdır.
19. yüzyıl Avrupa'sındaki çevresel deterministlerden farklı olarak kendi dönemi içerisinde belki de getirilecek en makul açıklamayı yapmıştır.
Yazının aşağı kısımlarında çevresel determinizm ve sömürgecilik ilişkisi ele alınırken İbni Haldun gibi büyük bir düşünür ve modern sosyolojinin kurucusunun bundan bağımsız olduğunu
tekrar hatırlatırız.
Avrupa'da çevresel determinizm.
Keşifler çağıyla birlikte başlayan sömürgecilik İspanyollar, Portekizler ve geç de olsa İngilizler tarafından yapılmıştır.
Avrupa'nın tamamından büyük olan verimli toprakların keşfedilmesi sömürü ve zenginliği de beraberinde getirir.
Yerli Amerikalıların sömürülmesi ve Altınlarına el konulması yeni yerleri keşfetmenin ötesinde sömürü faaliyetlerine dönüşmüştür.
Christophe Colomb, Ferdinand Magellan, Vasco da Gama, Bartolomeo Díaz ve diğer kâşiflerin keşifleriyle coğrafya bilimi de giderek önemli hale gelmiştir.
Avrupa'nın üstün duruma geçmesi coğrafi çalışmalara da yansımıştır.
Yeni yerler keşfedildikçe keşfedilen yerlerin fiziksel özelliklerinden kültürlerine kadar Büyük bilgi yığınları coğrafyacılar tarafından incelenmeye başlar.
Bu sayede coğrafya bilmenin en önemli çalışma alanı bulacağı kıta Avrupa olur.
Sosyal, siyasal ve tarihsel süreçlerin uygun olduğu 19.
yüzyılda bilimsel gelişmelerle birlikte çevresel determinizmi savunan coğrafyacılar artmaya başlamıştır.
İskoç coğrafyacı Neil Smith'e göre dönemin şartları gereği çevresel determinizme büyük bir ilgi olmuştur.
19. yüzyılın sonlarında Alman coğrafyacı Friedrich Ratzel sayesinde canlandırılmış olan çevresel determinizm, coğrafyanın en önemli teorisi haline gelmiş, modern coğrafyadaki en önemli aşamasına
yükselmiştir. Ratzel'in teorisi, 1859'da Charles Darwin'in türlerin kökeninin yayınlanmasıyla mevcut olan desteğini daha da güçlendirmiştir.
Çevresel determinizm, Ratzel'in öğrencisi, Clark Üniversitesi'nde profesör olan Alan Churchill Sample'ın teoriyi tanımlamasıyla 20.
yüzyılın başlarında ABD'de popüler hale gelir.
Rodsell'in ilk fikirleri gibi Sample da evrimsel biyolojiden etkilenmiştir.
Rodsell'in diğer bir öğrencisi Ashworth Huntington, Sample ile aynı zamanda teoriyi genişletmek için çalışmıştır.
Huntington'un çalışması 1900'lerin başında iklimsel determinizm adı verilen bir çevresel determinizmin alt dalına yol açmıştır.
Teorisine göre bir ülkedeki ekonomik gelişmenin ekvatordan uzaklığa bağlı olarak tahmin edilebileceğini belirtir.
Kısa büyüyen mevsimlere sahip ılıman iklimlerin başarıyı, ekonomik büyümeyi ve verimliliği teşvik ettiğini belirtir.
Kendisinden önce bu fikirlere yakın görüşler olsa da evrim teorisi sayesinde tıpkı sosyal Darwinistler gibi güçlü bir şekilde savunulacağını düşünmüşlerdir.
Çevresel determinizm 1920'li yıllardan sonra eleştirilip etkisini büyük oranda kaybetse de bazı coğrafyacılar tarafından bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde savunulmaktadır.
Alan Sample, Coğrafi Çevrenin Russell'ın Antropo-Coğrafi Sistemine Dayalı Etkileri adlı kitabının girişinde şunları ifade eder.
İnsan, yeryüzünün sunduğu bir üründür.
Bu, insanın yeryüzünün sadece bir çocuğu olduğu anlamında değil, aynı zamanda yerin ona bir annelik yaptığı, onu beslediği, ona görevler verdiği, düşüncelerini yönlendirdiği,
ona vücudunu ve aklını güçlendirecek zorluklar verdiği, ona denizlerde seyahat ve yeryüzünde sulama gibi problemleri ve zaman zaman da bunların çözümü için ipuçları verdiği anlamındadır.
Abraham Moles tarafından yazılan Belirsizin Bilimleri, İnsan Bilimleri için yeni bir epistemoloji kitabında Laplace tarafından şu alıntı paylaşılır.
Belirli bir anda doğayı yöneten tüm güçleri ve onu oluşturan varlıkların birbirlerine göre karşılıklı durumunu bilen bir zeka olsaydı ve bu zeka öte yandan tüm bu verileri çözümleyebilecek
kadar geniş olsaydı evrenin en büyük cisimlerinin hareketleriyle en hafif atomlarının hareketini aynı bir formun içerisinde toplayabilirdi.
Onun için hiçbir şey belirsiz olmaz, geçmiş kadar gelecek de bilinirdi.
İnsan zihninin hakikati araştırma yönündeki tüm çabası onu tasarladığımız bu zekaya sürekli yaklaştırmaya yöneliktir.
Eğer bizim dışımızda çok zeki varlıklar, uzaylılar bizi izleselerdi, deterministik bir evrende geçmişimizi ve geleceğimizi mutlak olarak bilebilirlerdi.
Doğaya bağlı olan insanlar da tabi olarak deterministik yasalara bağlı olduklarından A'nın B'ye ve C'ye olan nedeni gibi hepsi bir zincirin halkasını oluşturmaktadır.
Nasıl ki sıra sıra dizilmiş taşların en başındaki taş hareket ederse, en son taşın ne olacağını son taş düşmeden tespit edebiliriz.
Ünlü Fransız felsefe J.
Victor Carson tarafından daha ileri gidilerek şu açıklama yapılmıştır.
Bana bir harita verin.
Size a priori olarak söz konusu ülkenin insanlarının nasıl olacağını, o ülkenin tarihte nasıl bir rol oynayacağını rastlantısal olarak değil ama bir zorunluluğun gereği olarak söyleyebilirim.
Bu ifadelere göre coğrafi geziler yapmadan sadece teorik çalışmalarla Hatta daha da basit olarak harita çalışmalarıyla ülkelerin geçmiş ve geleceği bilinebilir.
Günümüzde yeni çevresel determinizm Sark ve Diamond'ın çalışmalarıyla tekrar ortaya çıkmıştır.
Tüfek, mikrop ve çelik kitabında Diamond geçmiş çevresel deterministlerden çok farklı görüşler savunmakla birlikte gelişmemiş ülkelerin tek ve kesin sebebini çevrenin kader olmasına bağlar.
Sosyal bilimlerde determinist görüşler sadece çevresel determinizmden ibaret değildir.
Örneğin, tarihselcilik görüşü de tarihi süreçleri göz önüne alarak determinist açıklama getirmektedir.
Hangi tarihi zaman diliminde doğarsanız doğun, hangi toplumda var olursanız olun, birey tarihsel şartlar tarafından oluşturulmuştur.
İngiltere'de doğarsanız İngiliz toplumunun kültürel, siyasal, sosyal ve ekonomik şartları altında yaşamanızı sürdürürsünüz.
Somali'de doğarsanız Bu ülkenin yukarıda sayılan özellikleriyle yaşarsınız.
Bu durum insanın seçme özelliğinin aksine tarihsel süreçler tarafından belirlenmiş bir olgudur.
İnsanın seçme yeteneğinin olmadığını belirten tarihselcilik görüşüne göre insan mekanik bir canlıdan çok farklı olarak görülmez.
Doğulan ülkedeki tarihsel süreçlerle ortaya çıkan yaşamı seçen birey değildir.
Geçmiş tarihsel süreçlerden gelen bilgi birikimini, toplumun dinamiklerini oluşturan yapıyı, Toplumda doğan bireyler seçemez.
Yaşadığı toplumda bireyin tarihsel süreçlerin bilgi birikimiyle oluşan yapıyı değiştirme durumu da bulunmamaktadır.
Çünkü birey tarihsel bir sürecin içerisinde bulunup ancak bu belirlenimciliğin seyrine göre şekillenir.
Diğer bir ifadeyle bireyin sorumluluğu olmayıp seçim hakkı toplumun tüm yaşam dinamiklerinin ürünü olan tarihi seyirlerle ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'de doğan bir birey Bu toplumun tarihsel belirleniminin etkisindedir.
Türk tarihini şekillendiren olgular neler ise birey onun küçük bir parçasıdır.
Ne yapılırsa yapılsın birey bu belirlenimcilikten kaçamaz.
Sosyolojizm, toplumsalcılık Toplumsalcılık ya da sosyolojizm, sosyolojiden farklı olarak toplumsal süreçlerin determinist olduğunu savunur.
Tarihselcilik ve doğal süreçleri bir dereceye kadar kabul etse de ana etken toplumun belirleyiciliğidir.
Yaşanılan toplumda bireyler toplumsal süreçler tarafından şekillendirildiği için toplumsal yasalar çerçevesinde hareket etmektedir.
Toplumun koymuş olduğu genel kurallar dışında hareket etmek mümkün olmamaktadır.
Yaşanılan yerin genel özellikleri dışına çıkıldığında toplum tarafından dışlanma meydana geleceği için bireyler de bu kurallara uymak zorundadır.
Sosyolojizmde toplumsal gücün etkisiyle konan kanunlarla beraber halk arasında kültürel alışkanlıklar da yaşatılabilir.
Amazon ormanlarında doğan kişi yaşayacağı bölgeyi kendisi mi seçmiştir?
Ya da geliri düzeyi yüksek olan bir toplumda yaşamayı siz mi seçtiniz?
Teodal bir toplumda yaşamayı seçen birey midir yoksa toplumun belirleyiciliği midir?
Toplumsalcılığa göre hayır olan bu cevabın en iyi açıklaması yaşadığınız toplumun kader olarak açıklanmasıdır.
Hukuksal determinizm diğerleriyle benzerlikleri olan bir argümandır.
Argümana göre hukuk kuralları tarafından belirlenen toplum ve birey bu kurallar çerçevesinde hareket etmek zorundadır.
Hukuk kurallarına aykırı hareket edilmesi halinde cezai yaptırımlar uygulanacağı için bireyler eylemlerini özgürce yapamazlar.
Devletin oluşturduğu kurallar bireyin özgür iradesinin dışında bir olgudur.
Bu duruma göre tıpkı bir yazılımcı tarafından programlanan ve oluşturulan kurallar dairinde hareket etmek zorundasınızdır.
Biyolojizm, biyolojiden farklı olarak insanın biyolojik bir canlı olduğunu ve biyoloji yasaları tarafından belirlendiğini savunur.
Metaryalizmden farklı olarak insanı hem fizyolojik hem de psikolojik özellikleriyle ele almaktadır.
Bireyden topluma kadar görülen tek gerçeklik, insanın bu yasalara tabi olduğu ve onun dışında olamayacağıdır.
Biyolojik özellikleriniz tarafından insana verilen sınırlar dahilinde hareket edebilir ve bu durum aşılamaz.
İnsanın tüm eylemleri sadece yanılsamadan ibarettir.
Biyolojik özellikler sayesinde ortaya çıkan psikoloji, biyolojik sınırlılıklar dahilinde bulunmaktadır.
İnsan zihninin altında yatan olguların hiçbirisi kendi seçimi olmayıp dış uyaranlar tarafından belirlenir.
Çevrede gördüğümüz tüm insan davranışları sadece bilinçaltının yansımasıdır.
Bu görüşe göre cinayet işleyen, tecavüz ve hırsızlık yapan bir birey, Günümüz hukuk sistemlerinde suçlansa bile özgür irade olmadığı için suçlu değildir.
Çünkü suç olarak adlandırılan eylemleri birey kendi özgür iradesiyle değil, determinist kuralların belirlediği yasalar dairinde yapmaktadır.
Bu açıdan suç işleyen bireyi toplumsal yapı gereği davranışından dolayı suçlasak da aslında suçlu değillerdir.
Sokakta yürürken elinde bıçakla insanları yaralayan insanı hangi kriterlere göre suçlayabiliriz?
Özgür iradesi olmayıp, Zihnin altında yatan dış etkenler sonucu beyni harekete geçiren bu normlar bireyi bu şekilde davranmaya zorlamaktadır.
Bireyin özgür iradesinin dışında gelişen bu olay ve olguları birey kendi seçimi gibi algılasa da sadece birer yanılsamadan ibarettir.
Diğer determinist kuramlar olan mekanik determinizm, ekonomik determinizm, deneysel determinizm, ahlaki determinizm de yukarıda sayılanlara yakın bir görüşü savunmaktadır.
Çevresel determinizmin savunması Afrika, Orta Amerika ve Güney Asya ülkeleri neden fakirdir?
Çünkü çevresel şartlar sebebiyle tarıma elverişsiz olan topraklarda sürekli yiyecek sorunları ortaya çıkmıştır.
Özellikle tropikal iklimlerde yeşillik gül olsa da aşırı yağmurlar bu ülkelerin gelişimini hep sınırlamıştır.
İnsan yaşamı için verimsiz olan iklimin en büyük sorunu hastalıkların ortaya çıkmasına olan elverişliliğidir.
Afrika'da çok yaygın olan sıkma hastalığı yüzünden her yıl yüz binlerce Afrikalı birey yaşamını yitirmektedir.
Ayrıca AIDS hastalığının Afrika'dan geldiği tespit edilmiştir.
Hastalıklara elverişli olan iklim ve verimsiz topraklar Afrikalıların medeniyet kuramamalarına sebep olduğu gibi gelişen ülkeler tarafından sömürülmeye de mahkumlardır.
Doğanın sıradan bir parçası olan insanı diğer canlılardan üstün yapacak kriter yoktur.
Doğal döngüde var olan canlılar arasındaki çatışmalar niçin biyolojik bir insanda olmamalıdır?
En iyi uyum sağlayan canlılar dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdürmektedir.
Örneğin karıncalar gibi sosyal canlılar bunun bir örneğidir.
Gelişmiş batı uygarlığı da doğanın bir kanunu gereği iklimsel elverişliğe üstünlüğü sayesinde Güçsüz ülkeleri sömürmek zorunda kalmıştır.
Eğer sömürgeleştirme olmasaydı bugünkü bilim, teknoloji ve medeniyet ortaya çıkamayabilirdi.
Çevresel deterministler dünyadaki tüm ülkelerin sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlaki özelliklerini iklimin özelliklerine bakarak açıklayabileceklerini savunmaktadır.
Aynı iklimsel şartlara bakıldığında aynı siyasal, sosyal ve kültürel özellikler karşımıza çıkmaktadır.
Örneğin gelişmiş batı uygarlığı bunun en önemli nedenidir.
Niçin antik Yunan, Roma ve modern Avrupa uygarlığı Avrupa kıtasında ortaya çıkmıştır?
Bu tesadüf olabilir mi?
Çevresel deterministler Avrupa kıtasının iklimsel özelliklerinin yanı sıra konumunun özellikleri sebebiyle bu avantajı sağladığını savunmuşlardır.
Montescu 19. yüzyıl sonlarına doğru zenginlik ve yoksulluğun çevresel koşullar ile ilgisini ortaya koymuştur.
Ona göre tropikal iklimlerdeki insanlar tembelliğe eğilimli ve merak duygusundan muzdariptirler.
İklimin getirdiği bu dezavantaj sebebiyle ortaya çıkan tembellik ve merak yoksunluğu gelişmiş toplumları ortaya çıkarmamaktadır.
Genellikle barbarlık, suç oranlarının yüksekliği ve ahlaki yoksunluk iklimin bir yansımasıdır.
Ilıman iklimlerde yaşayan bireyler ise iklimin getirdiği avantajlar sebebiyle çalışkan, meraklı, rasyonel düşünmeye eğilmini ve ahlaklı olmaktadırlar.
Büyük medeniyetlerin ortaya çıkmasının en önemli sebebi coğrafi özellikleri olan borçtur.
Çevresel deterministler dağlarda çetin şartlarda yaşayan insanlara örnek gösterirler.
Dağ şartlarında yaşayan insanlar genellikle kaba, zeka düzeyi ortalama ya da altında ve vahşi dürtüleri ağır olabilmektedir.
Çünkü dağ yaşamının çetin zorlukları bireyleri istemsizce buna zorlamaktadır.
Ayrıca sıcak iklimlerin diğer bir dezavantajı ise duygusallığın ortaya çıkmasıdır.
Örneğin soğuk iklimlerde yaşayan bireyler, Çevresel ve iklimsel faktörler yüzünden çalışkan ve duygusal yoğunluğu daha az olmaktadır.
Sürekli çevresel şartlara karşı olan mücadele onları düşünmeye ve doğa ile baş etmeye yönlendirse de çevresel şartların insan yaşamına uygunsuzluğu gelişmiş medeniyetleri ortaya çıkarmamıştır.
Kuzey ve güney kutup dairelerinde hiçbir medeniyetin gelişmemesinin en büyük sebebi de iklim olmaktadır.
Jared Diamond tarafından Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında savunulan çevresel determinizme göre, Orta iklim kuşağı yaşayan medeniyetlere büyük avantajlar sağlar.
Orta iklim kuşağında at, koyun, keçi, sığır gibi hayvanların bol bulunuşu dolaylı olarak kültürleri de geliştirmiştir.
Sıcak iklimlerde ise bu tür hayvan azlığı kıtlıklara sebep olmuştur.
Orta iklim kuşağında kolayca yetişen buğday ve diğer tarımsal ürünlerin varlığı kültürlere de yansıması sayesinde gıda bolluğu sonucu gelen refah, bilimsel, teknolojik gelişmelere ilaveten medeniyeti ortaya
çıkarmıştır. Afrika'da buğday yerine mısır üretimi ve onun sınırlılıkları büyük dezavantajına neden olmuştur.
Afrika'nın diğer bir sorunu da bölgeler arası su kıtlığı ve su fazlalığı gibi tezatlıklarının olmasıdır.
Orta iklim kuşağında ise su daha dengeli ve akarsular sayesinde yerleşen ilk medeniyetler, tarım ve hayvancılığı geliştirerek büyümüşlerdir.
İklim sayesinde gelişen kültür ve onun dolaylı yansıması olan demirin bulunması, çeşitli silahların üretilmesine olanak sağlamış, bu sayede üstün konuma geçmişlerdir.
Ayrıca Amerika kıtasına ilk ayak basan Avrupalılar, çeşitli bulaşıcı hastalıkları yerli Amerikalılar'a bulaştırarak kitleler halinde ölümlere yol açmış, kıtanın ele geçirilmesini de kolaylaştırmıştır.
Orta iklim kuşağının doğu-batı yönünde olması ve iklimsel farklılığın az olmasına karşın, Amerika kıtası kuzey-güney yönünde olması sebebiyle iklimsel farklılıklarında fazlalık görülmektedir.
Orta iklim kuşağı hem çok geniş hem de tarımsal hayvansal olanaklar bakımından zengindir.
Bu sayede nüfusu iyi bir şekilde besleyebilmiştir.
Amerika kıtası tam tersi kuzey ve güney yönünde uzanması ve tarım olanaklarının kısıtlılığı büyük nüfusların olmasına imkan tanımamış ve iletişimde kopuk olmuştur.
Jared Diamond 19.
yüzyıl deterministlerinin aksine toplumları aşağılamak yerine daha insancıl bir yorum yaparak tepkileri azaltmaya çalışsa da geçmiş determinizmden çok farklı bir savunma yapmayıp sadece onu günümüze
uygun bir dil kullanarak sunmaya çalışmaktadır.
2003 yılında Antipod dergisinde yapılan bir derlemede bir vizi önde gelen beşeri coğrafyacı Diamond'ın çalışmasını incelemiştir.
Andrew Slyder bunu önemsiz bir bilim diyerek eleştirmiştir.
Sahraaltı Afrika ve Orta Amerika gibi gelişmemiş ülkeler maden aşısından zenginlikleri olsa da bunları çıkaramamıştır.
Tembelliğe elverişli iklimsel şartlar teknoloji üretimini de ortaya çıkarmadığından göçebe ve kabile hayatında kalmaya devam etmişlerdir.
Örneğin Güney Afrika'da büyük elmas madenlerini Avrupalılar gelişmiş teknolojileriyle çıkarmaktadır.
Eğer Avrupalı gelişmiş ülkeler çıkarmasaydı zaten Afrikalılar hiçbir zaman altını büyük oranda çıkarıp zengin olamayacaktı.
Bu nedenle gelişmiş teknoloji sayesinde çıkarılan çeşitli madenler Avrupalıların hakkıdır.
Çevresel determinizmin perspektifine göre eğer Afrika ülkeleri gelişmemişse bu durumun nedeni sömürge değil çevresel şartlardır.
Eğer sömürge faaliyetleri olmasaydı Afrika bugünkü gibi veya daha kötü şartlar altında bulunacaktı.
Bu yüzden Avrupalılar sömürmeseydi bile Afrika'nın iklimi sebebiyle tarım faaliyetlerinin olanaksızlığı, hastalıklar ve süren savaşlar bu durumu bir şekilde engelleyecekti.
Ayrıca sömürgeleştirme faaliyetlerinin büyük avantajları da olduğu savunulur.
Günümüz Afrika haritasına bakıldığında cetvel ile çizilmiş gibi bulunan düz çizgiler İngilizler tarafından Afrika'daki iç karışıklıkların önlenmesine büyük avantaj sunabilir.
Eğer İngilizler sınırları belirlemeseydi daha büyük savaşlar ortaya çıkabilirdi.
Avrupalılar sayesinde teknoloji ile tanışan bazı Afrika ülkeleri tarımsal faaliyetlerin iyileşme göstermesi sayesinde ilerlemektedir.
Bu durum sömürgeleştirmenin önemli bir avantajıdır.
Afrika kıtasının en gelişmiş ülkesi olan Güney Afrika, sömürgeleştirme sayesinde bu konuma ulaşmıştır.
Hindistan'da yaygın olarak kullanılan İngilizce karışıklıkları engellemektedir.
Hindistan günümüzde 21 tane resmi dil bulunan bir ülkedir.
Ayrıca İngiliz sömürgesi sayesinde Önemli üniversiteleri olan Hindistan Teknoloji Enstitüleri, Java Harlal Nehru gibi önemli üniversiteler İngilizler sayesinde vardır.
Bazı üniversiteler dünya eğitim sistemindeki yaygınlığını gelişmiş medeni İngiliz eğitim sistemlerine borçludurlar.
Bu durumla ilgili olarak Celal Şengör tarafından yazılan bir mektupta kolonyalizmin dezavantajları olduğunu ancak büyük avantajları da olduğunu ibadet eder.
Hindistan ile ilgili şu açıklamaları yapmıştır.
Hindistan bir İngiliz kolonisi olmasaydı bugün böyle bir Hindistan'dan bahsedemezdik.
Birbirinin dilini anlamayan yüz küsur devletçikten oluşuyor olurdu.
Gandhi Hindistan bağımsızlığı için öne sürdüğü fikirleri de Güney Afrika'da Avrupalı kolonistlerin okullarında öğrenmişti.
Anglo-Sakson coğrafya ekolünde çevresel determinizm 1920'li yıllarda telkinilse de çevre bilimlerinde yeniden canlandırılmaya çalışılmaktadır.
Çevresel determinizme getirilen eleştiriler.
Çevresel determinizm indirgemecidir.
Sosyal olayların kompleks yapısı sebebiyle tek bir bakış açısından nedensellik ilişkisiyle açıklanma olana bulunmamaktadır.
Uygulanan sosyal araştırmalardan bilindiği üzere indirgemecilik ve nedensellik var olan durumu tanımlamaktan uzak olduğu gibi diğer etkenleri önemsiz sayması sebebiyle gerçeklikleri de silikleştirir.
Diğer deterministlerden farkı sadece çevreyi ön plana çıkartmasıdır.
Buna rağmen determinizmin ciddi kusurları bulunmaktadır.
Getirilen en önemli eleştirilerden bir tanesi niçin aynı iklim aynı kültürel özellikler ortaya çıkarmamaktadır sorusudur.
Çevresel determinizm bu soruyu cevaplayamamaktadır.
Bu durumun sebeplerinden bir tanesi sosyal, siyasal, ekonomik, tarihsel, kültürel ve bunun gibi sebepleri görmezden gelmesi sebebiyle çıkarım olanağı olmamasıdır.
Kuzey Kore ve Güney Kore aynı iklim şartlarına sahip olmasına rağmen Niçin büyük bir eşitsizlik bulunmaktadır?
Kuzey Kore'de kişi başına düşen milli gelir 1700 dolardır.
Güney Kore'de ise 32.774 dolardır.
İki ülke arasında bu kadar büyük fark olmasının nedeni çevrenin kader olmasından ziyade tarihsel süreçte iki ülke arasında yaşanan savaşlar, Güney Kore'nin dışı açılım politikaları ve teknolojiye olan yatırımları
sadece görünen kısmın birkaç sebebidir.
Gerek iklim gerekse jeomorfolojik şekiller açısından birbirine üstünlüğü olmayan iki ülke arasındaki büyük fark çevresel deterministlerin açıklayamadığı bir unsurdur.
Japonya deprem ülkesi ve tsunami felaketleriyle sırtlıkla mücadele eden bir ülkedir.
Maden acısından zenginliği de olmayan bu ülke gereken enerjisini dışarıdan ithal etmektedir.
Her yıl hissedilen birkaç deprem yaşanması ve milyarlarca dolarlık zararlara rağmen üstelik maden açısından da fakir bulunmalarına karşı nasıl zengin olabilmiştir?
Gerek ada ülkesi olması, gerekse çevre devletler tarafından yaşanan çeşitli sorunlara rağmen gayri safi yurt içi hasılası 4872 trilyon dolardır.
Kişi başına düşen milli gelir ise 48556 dolardır.
Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'den sonra tüm Avrupa ülkelerinden daha büyük ekonomiye sahiptir.
Geçmişte Avrupa gibi sömürgecilik yapmamış olmasına rağmen bu durum çevresel determinizm perspektifinden açıklanabilir mi?
Nogales kentini ikiye bölmüştür.
Toprakların kuzeyi Amerika Birleşik Devletleri'ni, yüreği kesimi ise Meksika'yı oluşturur.
Aynı iklim, aynı çevre koşulları Meksika duvarı tarafından ayrılsa da birbirine akraba olan iki topluluk niçin Meksika tarafındaki Nogales'ta büyük bir sefalete Amerika Birleşik Devletleri
tarafında ise refahı ortaya çıkarmıştır?
Amerika Birleşik Devletleri tarafında yaşayan Nogales sakinlerinin yıllık gelirleri 30 bin doları bulmaktadır.
Gençlerin tamamına yakını nitelikli eğitim kurumlarında okumaktadır.
Sağlık sistemlerindeki gelişmişlik sayesinde halkın yaşam ömrü uzun olmakla birlikte devlet, yaşlılar için çeşitli bakım masraflarını da karşılar.
Gelişmiş yol arığı, internet, ulaşım ve elektrik sorumsuz sunulan birçok temel hizmetlerden sadece birkaçıdır.
Suç oranlarının düşüklüğü ve insanların can güvenliklerinden endişe azlığı, daha insani yaşam olanakları sunmaktadır.
Ayrıca yatırım konusunda kente olan güven sebebiyle çeşitli fırsatlardan yararlanılabilmektedir.
Gelişmiş demokrasi sayesinde halk istediği yöneticiyi seçebilmekte, hoşnutsuzluk durumunda eyalet tarafından özgürce itirazlar önemli görülmekte, en önemlisi ise yönetici ve halkın şehri
geliştirmek için birlikte hareket etmesidir.
Aynı iklim ve çevre şartlarına rağmen niçin Meksikalılar ABD tarafına geçmekte?
Tam tersi olarak ABD'den ise Meksika'ya geçmek istememektedir.
Meksika tarafında ise tam tersi bir durum hakimdir.
Okuma oranları çok düşük ve halkın çoğunluğunun lise diploması dahi bulunmamaktadır.
Yollar arızalı, elektrik, internet ve sağlık sistemleri kusurludur.
Sağlık sistemlerindeki gerilik sebebiyle bebek ölümleri artmakta ve 65 yaş üzerine çıkan nüfus ise çok az olmaktadır.
10 bin dolar ya da 6 olan milli gelir eşit dağılmamıştır.
Suç oranlarının yüksek olmasına ilave eden yolsuzluk ve rüşvet olayları da diğer sorunlardan sadece birkaçıdır.
Özellikle iş kurmak için bile çok ciddi sorunlar bulunur.
Çeşitli kuruluşlara rüşvet vermekle birlikte istikrarsız ekonomik durum yatırımcıyı çekmemektedir.
Çevresel deterministlere göre kader olan çevre burada kader olmamaktadır.
Buradaki en büyük sorunlardan birkaçı geçmişte sömürgecilik faaliyetlerinin meydana getirdiği sorunların devam etmesi ve bununla ortaya çıkan siyasal sorunlardır.
Tropikal iklimlerde hakimiyet süren ülkelerin hep fakir olduğunu öne süren deterministlerin görüşleri doğruluktan uzak gibidir.
Avrupalılar tarafından sömürülmeden önce büyük bir medeniyete sahip olan inka, gelişmiş yollar, kültürel zenginlik, çeşitli tapınaklar ve tarımda kendilerince geliştirdikleri yöntemlerle yaşamaktadırlar.
Aztekler de dönemine göre büyük bir medeniyet kurmuşlardır.
Yazıyı dahi diğer eski dünya karılarından bağımsız olarak keşfetmişlerdir.
Avrupalılar Amerika'yı sömürmeden önce kuzey ve güney bölgeler yani ılıman iklimin hakim olduğu alanlarda medeniyet hiç gelişmemişken tam tersine Aztek ve İnka medeniyetleri günümüzde Peru, Bolivya,
Orta Amerika ve Meksika devlerinin oluşturduğu topraklarda hakimiyet kurmuşlardır.
Avrupalılar sömürmeden önce kendi geliştirdikleri teknikler sayesinde kıtlığa karşı mücadele yöntemleri oluşturmuş, yiyecek, giyecek, barınma ihtiyaçlarını rahatça sürdürmüşlerdir.
Tam tersine Avrupalıların gelmesiyle fakirleşmişler, biriktirdikleri altın ve gümüş gibi değerli eşyalar sömürgeciler tarafından zorla alınmakta kalmamış, zorunlu olarak çok ağır şartlar
içerisinde kendi toprakları olmasına rağmen köle olarak çalışmak zorunda kalmışlardır.
Çevresel determinist söylemlerin tam tersine sömürge faaliyetleri sebebiyle giderek fakirleşmiş ve binlerce kişi ağır şartlar yüzünden yaşamını yitirmiştir.
Ayrıca eşitsizlikler sadece sınırlar arası değil bizzat ülkeler içinde olabilmektedir.
Türkiye'nin doğusu ve batısı arasındaki gelir düzeyi açısından eşitsizlik kaderden ziyade ekonomik süreçlerin dengesiz dağılımından kaynaklanmaktadır.
Ülkeler içerisinde eşitsiz dağılım birçok ülke için büyük bir sorun teşkil etmektedir.
Avustralya ve Yeni Zelanda sanayi öncesi dönemlerde ılıman iklim özelliklerine sahip olmasına rağmen hiç gelişme göstermemiştir.
Hindistan'daki Vijayangara ve Etiyopya'daki Aksum gibi bazı uygarlıklar ortaya çıkmış, ayrıca Pakistan'ın içinde kalan Mohenjo-Daro ve Haroppa'daki İndus Vadisi uygarlıkları tropikal iklimde gelişme
göstermiştir. Bu tarihi bilgilere göre bu durumunda coğrafyanın kader olmasıyla açıklanma olanağı bulunmamaktadır.
Sıcak ülkelerdeki yaygın hastalıklar sebebiyle bu ülkeler gelişememektedir.
Söylemi de çelişkiler barındırmaktadır.
Hastalık sadece Afrikalılara ait değildir.
Tarih boyunca insanlar hangi iklim bölgelerinde yaşarsa yaşasınlar hastalıklar hep var olmuştur.
Örneğin Atina'da veba salgını M.Ö.
430-427, Kara veba 1346-1350, Büyük Londra vebası 1665-1666, Tifus epidemisi 1847,
Rus gribi 1889-1890, İspanyol gribi 1918-1920 ve burada sayamadığımız birçok yaygın hastalıklar sonucu milyonlarca insan tarih
boyunca yaşamını yitirmiştir.
Günümüz Afrika'sında çeşitli hastalıklar sonucu ölümlerin olması coğrafyanın kader olmasından değil sağlık koşullarının yetersiz olmasından kaynaklıdır.
Hastalıklar coğrafya seçmeyip gelişen tıp imkanlarıyla mücadele edilmektedir.
Tropikal iklim sebebiyle aşırı yağan yağmurlar toprağı verimsizleştirmekte ve tarımsal faaliyet verimsiz olmaktadır.
Söylemi çevresel deterministler tarafından iddia edilen bir diğer görüştür.
Tropikal iklimlerde toprak verimsizliğinden ziyade çiftçilik ile ilgili çeşitli problemler bulunmaktadır.
Günümüzde kör şartlarında bile tarım yapma olanakları ortaya çıkmıştır.
Buna karşılık bol yağış alan ve bol yeşilliğin olduğu bölgelerde tarım teknolojik müdahaleler ile neden ilerlemesin?
Buradaki sorun toprağın verimsizliğinden ziyade teknolojik araçların düzensiz dağılışı ve çiftçilik ile ilgili hukuksal sorunlardan kaynaklıdır.
Teknolojik gelişmişlik ile ilgili Hollanda ve Türkiye örnekleri verilebilir.
Hollanda yaklaşık Konya büyüklüğünde bir ülke ve topraklarının bir kısmı deniz seviyesinin altında bulunduğu için uzun zamandır denizlerden toprak kazanmak için teknoloji sayesinde mücadele etmektedir.
Buna rağmen 2016 yılında 94 milyar euroluk tarım ihracatı yapmıştır.
Türkiye ise 2018 yılında tarım ihracatından 22 milyar 645 milyon 609 bin dolar gelir elde etmiştir.
Bu durumun sebebi Hollanda'nın ikliminin ve jeomorfolojik özelliklerinin Türkiye'den daha iyi olması mı?
Yoksa gelişmiş ekonomi ve teknoloji üstünlüğü mü?
Daha iyi açıklama getirmektedir.
Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu toprakları Hollanda'dan geri değil, aksine iklim, bitki ve jeomorfolojik açıdan çok üstündür.
Orta Doğu ilk medeniyetlere ev sahipliği yapmış olmasına rağmen neden günümüzde savaşlarla anılmaktadır?
Çevresel determinizmin cevaplayamadığı diğer bir soru da budur.
Dünyanın ilk büyük medeniyetleri Orta Doğu'da ortaya çıktığı gibi ilk demirin kullanıldığı bölge Anadolu toprakları olmuştur.
Sümer, Babil, Akat, Asur, Elam gibi ilk büyük medeniyetlere ilave eden Pers medeniyeti, Sasaniler, Emeviler ve Abbasiler gibi adını sayamadığımız diğer devletler
bu topraklarda ortaya çıkmıştır.
Bunlara ilave eden iklimsel olarak elverişli olmayan topraklarda bulunan Mısırlılar, kendi dönemleri içerisinde büyük krallıklar kurmuşlardır.
Ayrıca Orta Doğu, dünyaca ünlü birçok bilim insanı düşünür ortaya çıkarmış, bu sayede biriken bu miras daha sonra Avrupa'ya geçmiştir.
Geçmişin aksine, siyasal açıdan karışık olan ve son 100 senedir savaşlarla anılan Orta Doğu, geçmişte kader değilken son asırda kader mi olmuştur?
Osmanlı İmparatorluğu'nun bölge için çeşitli dezavantajları ve geri çekilmesine karşın, Bu sefer İngilizler tarafından sömürülen ve kendi çıkarlarına uygun olarak belirlenen haritalar, sanayi devriminden itibaren
önemli hale gelen petrol ve ona ulaşma çabaları gibi birçok siyasal, ekonomik sebepler Orta Doğu'nun savaşlarla anılmasının nedenleridir.
Sömürgeleştirmenin avantajları olduğu da diğer savunulan bir görüştür.
Bu son derece ideolojik açıdan bakılıp bilimsellik ile ilgisi olmayan bir söylemdir.
Sömürgeleştirmenin avantajları olduğu iddialarına karşılık sömüren ülkelerin çok daha fazla avantajı olduğu unutulmamalıdır.
Hangi sebeple olursa olsun bilimsel açıdan başka bir ülkeye çeşitli dil karışıklıkları ve eğitim gibi nedenler söylemiyle sömürgeleştirmek kabul edilebilir bir olgu değildir.
Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin eğitimde iyi olmalarının sebebi sömürge değildir.
Hindistan geçmiş dönemlerde matematik gibi konularda önemli etkileri olmuş bir ülkedir.
Dil sorunu sadece Hindistan değil birçok ülkede vardır.
Hindistan'da şu an 21 adet resmi dil bulunmaktadır.
Eğer İngilizce olmasaydı başka bir dil kullanılabilirdi.
Aynı şekilde Çin gibi büyük nüfuslu bir ülkede günümüzde konuşulan 300'e yakın dil olmasına rağmen resmi dil Butongu Aleşçesi'dir.
Hindistan'da bazı eğitim kurumlarının nitelikli bir eğitime sahip olması çevresel determinizmi ve sömürgeciliği haklı göstermemektedir.
Bilim evrensel özellikleri olan bir insan faaliyetidir.
Antik Yunanlılar ve İslam coğrafyasında gelişen bilim sayesinde ortaya çıkan birikimi Avrupalılar sahiplenmiştir.
Bu durum Yunanlılar, Persler ve Arapların Avrupa'yı sömürgeleştirmesi hakkını tanımamaktadır.
Gelişen bilimsel bilgi de Mısırlılardan Hintlilere kadar az veya çok katkılar sağlanmıştır.
Eğer bu perspektiften bakılacak olursa Türkiye'nin İngilizler tarafından sömürgeleştirilmesi de hoş karşılanmalıdır.
Eğer dünya üniversite sıralamasında ilk 100 ya da 200'ün içine girilemiyorsa İngilizler yardım etmediği için değil Türkiye'deki eğitim ile ilgili sorunlar olduğundandır.
Nazi Almanyası'ndan kaçan birçok bilim insanı Türkiye'ye gelmiş ve eğitimde ilerlenmesine olumlu katkılar yapmıştır.
Fakat eğitimde sorunlar çözülememiştir.
Gelinen durumda bu sorunların sömürgeleştirme ile ilgili olmadığı açıkça ortadadır.
Tam tersine eğer eğitimde ilerleme sömürgecilik ile ilgili olsa da yine bu durum haklı olduğunu ortaya çıkarmaz.
Milyonlarca Afrikalının Avrupalılar tarafından zorla çalıştırılması ve günümüzde modern bir şekilde devam eden sömürgecilik faaliyetleri bilim değil.
ancak ideolojik görüşleri haklı çıkarmaya çalışan bilim kisvesi adı altında açıklamalar getiren ideolojik bir görüştür.
Daron Acemoğlu ve James Robinson tarafından 15 yıllık çalışma sonucu ortaya çıkan Ulusların Düşüşü adlı kitap özellikle modern çevresel retorinizmin onlarca çelişkisini ortaya
çıkarmakta kalmayıp olay ve olguların altında yatan sebepleri tek bir izinle açıklamak yerine birçok perspektifi ortaya koymaktadır.
Bu yapılırken getirilen açıklamalarında deterministik olduğu söylenemez.
Kitabın giriş kısmında şunlar belirtilmektedir.
Ortalama bir Mısır yurttaşının gelir düzeyi, ortalama bir Birleşik Devletler yurttaşının gelir düzeyinin yaklaşık %12'si kadar ve ortalama yaşam süresi de 10 yıl daha az.
Nüfusun %20'si ise büyük bir yoksulluk içinde.
Bunlar kayda değer farklılıklar olsalar da...
Birleşik Devletler ile nüfusun yarısının yoksulluk içinde yaşadığı Kuzey Kore, Sierra Leone ve Zimbabwe gibi en yoksullu ülkeler arasındaki farklılıklarla kıyaslandığında aslında gayet küçük
kalırlar. Neden Mısır Birleşik Devletler'e kıyasla bu denli yoksuldur?
Mısır'ı daha müreffeh bir ülke olmaktan alıkoyan nedir?
Mısır'ın yoksulluğu kalıcı mıdır yoksa üstesinden gelinebilir mi?
Bu konu hakkında düşünmeye başlamanın en doğal yollarından biri, Mısırlıların yüzleştikleri sorunlara ilişkin kendi söylediklerine ve neden mübarek rejimine karşı ayaklandıklarına bakmaktır.
Kahire'deki bir reklam ajansında çalışan 24 yaşındaki Noah Ahmet, Tahrir Meydanı'ndaki protestolar sırasında görüşlerini açıkça ortaya koyuyordu.
Yozlaşma, baskı ve kötü eğitimden muzdarimiz.
Değişmek zorunda olan yozlaşmış bir sistemde yaşıyoruz.
Meydandaki bir başka protestocu, 20 yaşındaki eczacılık öğrencisi, Musab el-Sami de onunla aynı fikirdeydi.
Umarım yıl sonuna kadar seçimle gelen bir hükümetimiz olur.
Evrensel hak ve özgürlükler yürürlüğe konur ve ülkeyi saran yozlaşmaya bir son veririz.
Osmanlı İmparatorluğundan kalan büyük sorunlar ve İngiliz sömürgesini yaşamış olan Mısır'ın tarihsel süreçlerle birlikte kötü yönetim, yolsuzluk, siyasi iktidarsızlık, demokrasinin
yeterince olmaması, ekonomik kaynakların yöneticiler tarafından halk yerine kendi çıkar hedeflerine göre kullanımı ve başka çeşitli sebepler Mısır'ın bu hasının etkenlerindendir.
Kitap, çevresel deterministlere cevap niteliğinde olduğu gibi diğer kaderci görüşlerin de argümanlarını çürütmektedir.
Sonuç 19.
yüzyılda emperyalizmi haklı çıkarmak için savunulan çevresel determinizm niçin Batı Avrupalı olmayanlar tarafından savunulur.
Sıklıkla duyulan coğrafya kaderdir sözü, aşağılama, tembellik, geri kalmışlık, kültürsüzlük ve sömrülmeyi hak etmek ile özdeştir.
19. yüzyılda çevresel deterministler için Orta Doğu'da bulunan ülkeler, Türkiye dahil geri kalmış Sahra Altı Afrika ve Amerika kıtalarından çok farklı görülmeyip birbirine
yakın kategorilerde değerlendirilmiştir.
Sömürgeciliği haklı çıkarmak için ortaya çıkan sosyal darvinizm ve çevresel determinizm sosyal bilimlerde 100 sene önce terk edilmiştir.
Bilimsel hiçbir dayanağı olmayıp günümüzde az sayıda araştırmacı tarafından savunulmaya çalışılmaktadır.
19. yüzyıl sonunda etkisi coğrafyanın içinde güçlü olan bu görüş Avrupalılar tarafından terk edilmesine rağmen Türkiye coğrafya üretiminde etkisi bir şekilde sürmektedir.
Bu tezatlığa rağmen bilinçli ya da bilinçsiz şekilde coğrafya biliminin önemini anlatmak için söylenen coğrafya kaderdir sözü ideolojik bir görüş olarak terk edilmiştir.
Çevrenin belirleyiciliğinin tek ve en önemli olduğunun savunulmasının başka olumsuzlukları da bulunmaktadır.
ABD tarafından Japonya'ya atılan atom bombası, Irak Savaşı'nda ölen 1 milyon insan, doğal afetler sonucu deprem sebebiyle kaybedilen hayatlar, kaderdir denilerek
açıklanamaz. Örneğin depremde yaşanan ölümlerin en büyük sebebi insan yapımı ve hatası olan binalardır.
Japonya doğal afetlerin sık yaşandığı bir ülke olmasına rağmen bu kaderdir demeyerek teknolojinin de yardımıyla önlemlerini almaktadır.
Orta öğretimde coğrafya eğitimi verilirken çevresel determinizm ya da coğrafya kaderdir sözleri öğrenciler tarafından içselleştirilmekte ve zihin haritası oluşmasına yardım etmektedir.
Coğrafya bilimi bazı kaynaklarda insan ve çevre arasındaki karşılıklı ilişkiyi inceler şeklinde tanımlanır.
Bu söylem eksiktir.
Coğrafya daha genel olarak insan ve mekan arasındaki ilişkiyi incelemektedir.
Mekan, fiziksel, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve tarihi özellikleri kapsamaktadır.
Coğrafyacı, çevreyle birlikte mekanın nasıl oluşturulduğu, kamusal mekan ve kadın ilişkisi, dezavantajlı gruplar, mekanın ekonomik olarak nasıl örgütlendiği, mekanlar arası eşitsizlik
ve küreselleşmenin mekana yansımasına kadar birçok konuyu araştırır.
Fransa'da coğrafya eğitimi verilirken fiziksel özellikler, insan etkileri dahilinde anlatılmaktadır.
Kıyı şekillerinin jeolojik ve jeomorfolojik özellikleri anlatılırken, Son 100 yılda insan faaliyetleri sonucu kıyının fiziksel değişimi de araştırılmaktadır.
Fiziksel özelliklerle birlikte geniş bir perspektiften beşeri coğrafya eğitimi de verilmektedir.
Farklı birçok perspektif yaklaşımı kullanılır.
Coğrafyaların insan yaşamında yatsınamaz bir gerçekliği olduğu ortadadır.
Ancak bu etki, tarihi, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkileriyle el alınması, bütüncül olarak sonuçların ortaya çıkmasına, yardımcı bir etkendir.
Ancak hiçbirisi mutlak determinist olmayıp etkileyici nedenlerdir.
Yukarıda çevresel determinizm harici anlatılan diğer determinist görüşlerin özelliği hepsinin kendisinin determinist görüş olduğunu vurgulamasıdır.
Çevre, toplum, psikoloji, biyolojizm, hukuksal determinizm görüşlerinin hepsinin birden determinist olması mümkün değildir.
bu durumda ciddi çelişkiler ortaya çıkacaktır.
19. yüzyıl çevresel deterministlerinden farklı olarak İbni Haldun kendi çağının gereklilikleri dahilinde bir açıklama yapmıştır.
Daha sonraki zamanlarda bu fikirler bilimsellikten çıkmış olduğu için İbni Haldun ile hiçbir ilgisi kalmamıştır.
Çevresel determinizme getirilen eleştirilerin çoğunluğu 19.
yüzyıldan sonraki zamanı kapsamaktadır.
İbni Haldun'un ünlü olan coğrafya kaderdir sözünü 21.
yüzyıla uyguladığımızda coğrafya etkiler demek daha makul bir açıklama gibi gözükmektedir.
Coğrafyacı Richard Peete'in kısa sözü çevresel determinizmi özetlemektedir.
Çevresel determinizm, emperyal kapitalizmin ideolojisidir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
