Transkript
Bölgesel coğrafya nedir?
Neye göre belirlenir?
Yazar Ahmet Özkaya.
Editör Ayşegül Şengiyet.
Coğrafi bölge...
Doğal özellikler ile beşeri özellikler olarak diğer bölgelerden farklılaşan ve kendi içerisinde bütünlük gösteren bir alandır.
Deprem bölgesi fay hatlarına esas alırken dini bölge ise kutsal atfedilen yerlerin bulunduğu konumlara esas almaktadır.
Aynı şekilde turizm bölgeleri, ekonomik bölgeler gibi çok fazla bölge çeşitleri bulunmaktadır.
Coğrafi bölge, doğal ve beşeri özelliklerin tümünü kriter olarak kullandığı için diğer bölge türlerinden farklıdır.
Türk Dil Kurumu'nun tanımına göre bölge, sınırları idari, ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine ve üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına
göre belirlenen toprak parçası, mıntıka, bölge şeklindedir.
Strabon ile başlayan bölgesel coğrafyacılık Bölgesel coğrafyanın tarihi Antik Yunan'a kadar gitmektedir.
Strabon öncesi düşünürlerin eserlerinde farklı bölgelerden bahsedildiğini görmekteyiz.
Herodot gezdiği yerleri betimlemiştir.
Ancak daha resmi olarak bölgenin tarihi Strabon ile başlatılır.
Strabon tarihçi, filozof ve coğrafyacıdır.
M.Ö. 64, M.Ö.
24. Coğrafya adlı kitabı kendi dönemine kadar yazılmış olan tüm coğrafya kitapları arasında en detaylısıdır.
17.ciklik bu çalışmanın ana konuları bölgelerin tasvirini içermektedir.
Kitabın konuları tarih felsefesi, İspanya, İngiltere, İtalya, Kuzey Avrupa, Yunanistan, Adalar, Anadolu, Asya ve Afrika'nın doğal ve beşeri özelliklerinin anlatımıdır.
İlk defa koreoloji kelimesini kullanmıştır.
Kronoloji, zamanda meydana gelen olayları tanımlarken, koreoloji mekanda olan farklılıkları inceler.
Strabon Anadolu topraklarında yaşadığı için kitabında Anadolu hakkında detaylı bilgiler de vermiştir.
Tarihçi olması sebebiyle bölgeleri anlatırken onların tarihi özelliklerine detaylı olarak değinmiştir.
Kendisinden önce yapılan coğrafi çalışmalar daha çok yeryüzünün hesaplanmasına dayanan matematik coğrafya ile ilgili çalışmalardır.
Roma döneminde yaşayan Strabon'un coğrafyasında dikkat çeken unsur coğrafyayı devletin daha da güçlenmesi için bir araç olarak görmesidir.
coğrafyanın faydacı özelliğine vurgu yaparak siyaset ile ilişkisini de ele almıştır.
Çinlilerin ve Müslümanların coğrafya bilimine katkıları Roma İmparatorluğu'nun 476 yılında ikiye bölünmesiyle artık batıda karanlık çağ yaşanırken coğrafyaya Çinliler, Farslar ve
Araplar önemli katkılar yapmışlardır.
Fetih hareketleri sebebiyle başka bölgeleri öğrenme ihtiyacı Çin coğrafyasının gelişmesinde önemli olmuştur.
Bilinen en eski çalışmanın M.Ö.
5. yüzyıla kadar gittiği bilinmektedir.
Çin ilhanlarından Xu Qing adlı yazıtta dünya bölgeleri ayrılarak doğal kaynaklar tasvir edilmiştir.
Çinliler 9 bölge belirlemişlerdir.
Bunlar halka olarak çizilmiş olup halkanın en iç tarafı imparatorluk, halkanın en dışı ise barbar kavimleri gösterir.
Dönemi içerisinde oldukça pratik bilgiler sunan coğrafya çalışmaları bölgeleri ayırma ve yeryüzünün betimlemelerini içerir.
Harita yapımcılığı Çin coğrafyacılar için önemli olmuştur.
Chang Heng ve Pei Su yaptığı harita çalışmaları ile bilinir.
Batı, Orta Çağ karanlığını yaşarken bir diğer gelişme ise İslam coğrafyasında yaşanmıştır.
Müslümanların fetih hareketleri yeni yerlerin tanınmasını sağlamış ve başka kültürlerle etkileşime girilmiştir.
İskenderiye kütüphanesindeki el yazmaları tahrip edilse de Yunan ve Roma'dan geriye kalanlar ilk zamanlarda yoğun bir şekilde tercüme edilmiştir.
İslam fetih hareketleri ve ticari kültürel sebepler dolayısıyla Çin ile tanışan Müslümanlar Çin'deki gelişmeleri de tanımaya başlamışlardır.
İlk ciddi coğrafya çalışmalarına El-Maksidi'nin çalışmalarında rastlanır.
M.S. 945 ve 1000.
Bölgelere dair bilgiler için en iyi rehber kitabı özellikle başka coğrafyacılardan hac ziyareti için gelen kişilere rehberlik etmesi için doyurucu bilgiler sunar.
Maksidi, İslam coğrafyasını dört bölgeye ayırarak incelemiştir.
Acem ülkeleri dediği yabancı yerleri de sekiz bölgeye ayırır.
12. yüzyılın önemli coğrafyacılarından bir diğeri ise El İdrisi'dir.
Çalışmaları Sicilya kralı II.
Roger'ın dikkatini çekmiş ve kendisini İtalya'ya davet ederek orada çalışma imkanı bulmuştur.
Bu sayede Avrupa'yı gezmiş ve çeşitli kültürleri tanıma fırsatı bulmuştur.
Çalışmaları süresince önceki coğrafi çalışmalar, seyyahlar, gemi kaptanları ve kendi gezileri sayesinde öğrendikleri bilgilere dair bir dünya haritası çizmiştir.
Haritasında dünyayı 7 iklim bölgesine ayırarak bu iklim bölgelerinde yaşayan insanların kültürel özelliklerini yazmıştır.
İbn-i Haldun, 1332 ile 1406 yıllar arasında yaşamış ve yaptığı çalışmalar uzun bir dönem batıda etkisini sürdürmüştür.
Tarihçi, sosyolog, felsefeci ve coğrafyacı olan İbn-i Haldun'un en önemli eserlerinden bir tanesi Mukaddime'dir.
Bu çalışması devletlerin nasıl büyüyüp geliştiği, çöküş aşamaları, iklim ve toplum ilişkisi gibi konuları ele alır.
Ünlü sözü olan coğrafya kaderdir diyerek iklimin insan yaşamı üzerine etkisine işaret etmiş ve kültürlerin de iklimlerle yakından ilişkisi olduklarını söylemiştir.
Kitabın birinci bölümde iklimlerin ve beslenmenin insan yaşamı ve uygarlıklar üzerindeki etkileri konusuyla çevresel determinizmin, En somut örneklerinin görüldüğü kitap, daha
sonraları batılı coğrafyacıların da kendisine atıf yapacağı bir isim haline gelmiştir.
Avrupalıların coğrafya bilimine katkıları 15.
yüzyıla gelindiğinde artık bilimin yeni merkezi Avrupa olmaya başlamıştı.
Keşifler çağı olarak da bildiğimiz bu dönemde Christophe Colomb, Ferdinand Magellan, Vasco da Gama, Bartolomeo Dias gibi kâşiflerin yeni yerleri arayışıyla birlikte Avrupalıların dünya
hakkında bilgisi artmaya başlamış ve Avrupa coğrafyanın yeni merkezi haline gelmişti.
Daha sonraki keşiflerle birlikte çok fazla coğrafi bilginin artması sebebiyle bunları düzenli bir şekilde kataloglama ihtiyacı oluşmuştur.
Yeni yerler hakkında edinilen bilgiler önceki coğrafyacılar gibi tasviri çalışmalardır.
Bu çalışmalar ağırlıklı olarak keşfedilen yerlerin fiziki özellikleri insanlar ve kültürel özelliklerini anlatan bilgilerdi.
Bölgesel çalışmaların sistematik bir şekilde hız kazanması Bartholomeus Kickerman ile olmuştur.
Kendisi teolog ve filozoftur.
Ölümünden 4 sene sonra yayınlanan Sistematik Coğrafya adlı kitabında ilk defa genel ve özel coğrafya ayrımını yapmıştır.
Beranius, Kickerman'ın çalışmalarından etkilenerek genel ve özel coğrafya konularını daha da geliştirmiştir.
Bernard Beranius 1650 yılında, 28 yaşındayken yazdığı Geografia Generalis adlı eserinde genel ve özel coğrafya ayrımından detaylı olarak bahseder.
Genel coğrafya, dünyanın fiziki özellikleri, şekli, hareketleri, iklim dağılışı, bitki örtüsü gibi genel özelliklerini araştırır.
Özel coğrafya, belli bir bölgenin yeryüzü şekilleri, iklimi, bitki örtüsü, beşeri ve ekonomik özelliklerini inceler.
Özel coğrafya, günümüzde bölgesel coğrafyaya tekabül etmektedir.
Helenius'tan sonra çok az coğrafyacı, Piotr Kropotkin hariç, bölgesel coğrafyaya yoğun olarak çalışmıştır.
Coğrafi keşifleri paralel olarak bu kitabın ortaya çıkmasıyla, kendisinden sonra gelecek olan coğrafyacılar da bölgesel kavramına ayrı bir önem vermiştir.
Alexander Von Humboldt, Karl Ritter, Ferdinand von Richthofen, Alfred Herdner, ve Immanuel Kant gibi coğrafyaya önemli katkılar yapan coğrafyacılar çalışmalarıyla bölgeselciliğin gelişmesine
de katkı sağlamışlardır.
Her yapılan çalışma bir öncekine göre bölgesel coğrafyanın araştırma konularını daha fazla genişletmekteydi.
Modern beşeri coğrafyanın kurucusu Carl Ritter 1779-1859 eserlerinde yeryüzünü belirli sınırlara ayırarak bölgeler belirliyor, Ve bu sınırlar içerisinde
yaşayan insanların çevresiyle karşılıklı etkileşim özelliklerini analiz ederek diğer bölgelerden farklılığını açıklamaya çalışıyordu.
Ritter'in bölgesel coğrafyası insan merkezlidir.
Sentezci bölgesel coğrafya ise daha çok fiziki unsurların daha baskın olduğu bir alan olarak karşımıza çıkar.
Erol Tümertekin ve Nazmiye Özgüç Beşeri Coğrafya kitabında Ritter'in şu sözlerini aktarır.
Yeryüzündeki çeşitli alanlar, Bölgeler birbirleriyle ve dünyayla ilişkili olaylar sonucunda oluşan belirli karakterlere göre incelenmelidir.
Coğrafi görünüm değil, bu görünümün insanla ilişkisi ele alınmalıdır.
Coğrafyanın tarihine bakıldığında bölge, coğrafyanın çalışma konularından oluşmuştur.
Farklı fiziksel ve kültürel özelliklerin olması coğrafyacıların ilgisini her zaman çekmiştir.
Kendisinden sonra gelen coğrafyacılar da kartografi ile birlikte bölgesel coğrafya çalışmışlardır.
Coğrafyanın 19.
yüzyılda bilimsel temellerinin atılmasıyla bölgeselciliğin etkisi kuramsal olarak coğrafyanın kapsamına girmiştir.
Yaklaşık 1850 ve 1960 yılları bölgeselcilik paradigmasının zirvede olduğu zaman dilimidir.
19. ve 20.
yüzyıldaki sömürgeleştirme faaliyetleri sırasında dünyanın bölgelere ayrılması pratik açıdan kolaylıklar sağlıyordu.
Sömürgeci ülkelerin ihtiyacı olan ham maddeleri hangi bölgelerden çıkaracakları hususunda büyük rol oynuyordu.
Merak ve ticari ilişkiler yeni yerleri keşfetmeyi öne çıkarsa da bu durum ilerledikçe güç gösterisine dönüşmüştü.
Coğrafya bilimi de daha iyi sömürgeleştirmek için en önemli bilim dalıydı.
Daha iyi sömürebilmek için daha iyi tanımak gerekiyordu.
Yves Lacoste tarafından yazılan Coğrafya Her Şeyden Önce Savaş Yapmaya Yarar isimli kitap bu açıdan önemlidir.
Lacoste, coğrafyanın geçmişte bilimsel olarak yapılanmasından ziyade tamamen siyasi bir alan olduğunu söyler.
Paul Vidal de Leblache 1845-1918 modern Fransız coğrafyasının kurucusudur.
Modern bölgesel coğrafya ve posibilizm olasıcılığın öncülerinden kabul edilir.
Coğrafyanın ilk paradigmasının ortaya çıkışı çevresel determinizmin ve Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının ortaya çıkmasıyla başlar.
Churchill Sample, Ellishworth Huntington, Edmund Demolins ve Fredrick Ratzel önemli temsilcileri olmuştur.
Çevresel determinizme göre çevresel şartlar insan üzerindeki tek etken güçtü.
İnsan çevrenin pasif bir ürünü olup, çevre insanın tüm faaliyetlerini belirleyen tek etmendi.
İkinci paradigma ise Paul Vidal de la Boulache ile şekil almaya başlamıştı.
Posibilizm, olasıcılık olarak da ifade edilen bu paradigma, çevresel determinizmden keskin bir biçimde ayrılıyordu.
İnsan, çevrenin pasif bir ürünü değil, fakat çevreyi de değiştirme gücü olan bir canlıydı.
Bu paradigmaya göre insan ve çevre arasında karşılıklı etkileşim vardı.
Paul Vidal de la Boulache, yeryüzünün bölgelere ayrılmasını ve her bölgenin kendine has karakteristiğinin ortaya çıkarılmasını savunuyordu.
Posibilizme göre her bölgede var olan çevresel faaliyetler yerleşim için olanaklar sunabilirdi.
Çevre insana olanaklar sunar ve bu olanaklar içerisinde insanlar seçim yapabilirler.
Bir bölge içerisinde yerleşim yerini insanlar seçer.
Ancak bu yerleşim alanı bölgenin imkanıyla sınırlıdır.
Daha genel bir ifadeyle çevre, insanın kültürel gelişimi için fırsatlar sunar.
İnsanlar da bu fırsatları değerlendirir.
Çevresel determinizme göre insanı pasiflikten çıkarsa da bu seçimi çevrenin sınırları içerisindeki imkanlarla kısıtlanır.
Posibilizmin ortaya çıkmasıyla çevresel determinizm önemli taraftarlarını kaybetmiş ve bölgeselcilikle birlikte posibilizm 1960'lı yıllara kadar coğrafyacılar arasında üzerinde
çalışılan bir paradigma olmuştur.
Paul Vidal de Leblache, modern Fransız coğrafyasının ve jeopolitik okulunun kurucusudur.
1885 yılına ait olan bu haritada Fransa'nın bölgeleri gösterilmiştir.
Harita, Fransa Ulusal Kütüphanesi'nden alınmıştır.
Coğrafyanın ilk paradigması olan çevresel determinizm, 1920'li yıllardan sonra etkisini tamamen yitirmiştir.
Bölgesel coğrafya ise 1960'lı yıllara kadar gücünü önemli ölçüde korusa da o yıllardan sonra gelen kantitatif devrim ile etkisi iyice azalmıştır.
1970'li yıllarda eleştirel ve sosyal teoriden yararlanan coğrafyada ise postmodern paradigmalar ortaya çıkmıştı.
1968 yılında dünya genelinde yaşanan devrimci hareketler sosyal bilimlerin araştırma yöntemlerini zenginleştiriyor, coğrafyada bu gelişmelere karşı duyarsız kalmıyordu.
Bu şartlar çerçevesinde bölgesel coğrafyaya en yoğun eleştiri coğrafyada gelişen kantitatif devrim öncülerinden olan Fred Scheffner'den gelmişti.
Bu eleştirilerden önce Richard Hersthorne 1889-1992 bölgesel coğrafyanın kendi döneminde son savunucusuydu.
1939 yılında Hersthorne Coğrafyanın Doğası adlı kitabını yazarak coğrafyanın bölgesel farklılıkları çalışması gerektiğini savunuyordu.
Herzhorn'a göre sistematik genel coğrafya çalışmalarının tam olarak tamamlanabilmesi için bölgesel coğrafyanın farklılıklarının çalışılması gerekliydi.
Schaeffer ise bu duruma itiraz ederek coğrafyanın genel yasalarının bulunması gerektiğini söylemiştir.
Coğrafya biliminin amacı bölgesel tasvirci çalışmalar olmamalıydı.
Çünkü o dönem Bilimde etkili olan paradigma pozitivizmdi.
Bu amaçla coğrafya bilimsellikten uzak tasvirci çalışmalar yerine pozitivizmi benimseyerek tıpkı doğa bilimlerinin ulaştığı genel yasalara ulaşarak bilim alanında
saygınlığını kazanmalıydı.
Tasvirci çalışmalar birbirini tekrar etmekten öteye geçmiyor adeta ansiklopedik bilgiler veriyordu.
Schaeffer ve sonrasında itirazlar daha da yoğunlaşmıştı.
Çünkü bölgesel çalışmalar coğrafyada çok etkin ve yaygındı.
Ancak diğer bilim alanları ilerlerken coğrafya sadece ülkelerin yüzeysel özelliklerini bilmek için oluşan sıradan bir faaliyet gibi görünmeye başlamıştı.
Ne doğa bilimlerine ne de beşeri bilimlere yetişemediği gibi kendisini bunlardan soyutlayarak ilerlemeye çalışıyordu.
Bilim dallarında yaşanan uzmanlaşma sonucu doğa ve sosyal bilimler arasında giderek açılan araya karşı coğrafya her ikisini bütün olarak kucaklıyordu.
20. yüzyılın ilk yarısında coğrafya bölümleri Yale ve Harvard üniversitelerinde kapatılınca bölgeselcilik terk edilerek pozitivizm benimsenmiştir.
Ancak burada hatırlamak gerekir ki bölgeselcilik tüm coğrafyacılar tarafından terk edilmese de nicel devrimle ciddi anlamda destekçisini yitirmiştir.
Pozitivizmi benimseyen coğrafyacılara göre bilim genel yasalara ulaşmalıdır.
Bu genel yasalar dünyanın her yerinde geçerlidir.
Bölgesel coğrafya ise genel yasalardan ziyade biriciktir.
Yani kendine has özelliklere sahip olup diğer bölgelerden ayrılacak kriterler bulmaya çalışır.
Bölgesel coğrafya, X adlı bir bölgede var olan sosyal, ekonomik ve topografik özellikleri, diğer bölgelerde olan özelliklerden ayıracak olan kriterlerin olmayışı gerekçesiyle eleştirdiği
gibi bunları bulmaya çalışarak da genelleyici değil, Tasvirciliği benimser.
Türkiye'de bölgesel coğrafya tartışmaları.
Osmanlı döneminin son zamanlarında Modern Dağ Rülfü'nün 1915 yılında kurulur.
Açılan dört fakülteden bir tanesi olan Edebiyat Fakültesi içerisinde coğrafya bölümü kurulmuştur.
Yurt dışından çeşitli bilim insanları davet edilerek coğrafyanın modern anlamda kurumsallaşması sağlanır.
Türkiye'de coğrafyanın gelişmesinde örnek alınan iki ülke Almanya ve Fransa olmuştur.
Her iki ülkede yaygın olan bölgesel coğrafya ve çevresel determinizm paradigmaları ülkemiz coğrafyasında da hakim olmuştur.
Özellikle coğrafya eğitimi alması için yurt dışına gönderilen coğrafyacılar genellikle Almanya ve Fransa'ya gönderilmiştir.
Eğitim sonrası ülkeye geri dönülmesi Alman ve Fransız coğrafya ekollerinin ülkemizde yayılmasında etkili olmuştur.
Türkiye'nin coğrafi bölgeleri ayrılması, Osmanlı döneminde görülse de ilk defa 1941 yılında toplanan 1.
Coğrafi Kongresi tarafından resmi olarak belirlenmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı'nın talebi üzerine toplanan kongre, okullarda Türkiye coğrafyasını daha kolay öğretebilmek ve karışıklıkları gidermek maksadıyla ülkenin bölgelere ayrılmasını talep
eder. Bu durumla ilgili olarak komisyon tarafından hazırlanan raporda şunlar belirtilir.
Büyük coğrafi mıntıkalar ilkokul coğrafya derslerinde kullanılabileceği gibi daha küçük bölgeler de orta tahsil seviyesine hitap etmektedir.
Şunu söylemeye hacet yoktur ki daha vazıh hudutlarla tahdit edilmiş, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sınırlar çizilmiş ve daha muafık, uygun bir şekilde
isimlendirilmiş, daha küçük sahalı bölgeler ayrılması hususunda öteden beri uğraşmakta bulunan ilim adamlarının mesaisi son hedefine varmış sayılmaz.
Bugün kongreye sunulan eserin gerek Türkiye'ye ait yerli ve ecnebi coğrafya kitaplarında gerekse okullarımızın coğrafya tedrisatında görülen karışıklıkları ortadan kaldıracak, bu
sahada insicam, tutarlı ve ahenk temin edecek pratik bir netice gibi telakki edilmesi mümkündür.
Mesai son hedefine varmış sayılmaz denilerek sınırların tespitinin kesin olarak bitmediği ve üzerinde çalışılması gerektiği işaret edilmiştir.
Daha sonraki dönemlerde bu çalışmalar yapılmamış olup çizilen sınırlar 1941 yılındaki sınırlardır.
Yoğun tartışmalarla geçen kongre sonucu Türkiye 7 coğrafi bölgeye, Marmara, Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu bölgelerine
ayrılır. Bu bölgeler de kendi içerisinde bölge, bölüm, yöre, alt yöre olarak sınıflandırılır.
Bölgesel coğrafya 2000'li yıllardan önce de eleştirilmiştir.
Prof. Dr. Talip Yücel tarafından 1987 yılında yazılan Türkiye Coğrafyası adlı kitabında coğrafi bölge olarak adlandırılan bölgeler var mıdır sorusunu şu şekilde cevaplandırır.
Doğrusunu söylemek lazım gelirse hayır.
Çünkü nadir hallerde birbirine yaklaşmış olsalar bile yeryüzü şekilleri göz önünde bulundurularak tayin edilmiş bir ünite sınırının İklime veya tabi doğal bitki örtüsüne göre tespit
edilen birim sınırına uyması, beşeri üniteler ile zirai ünitelerin aynı olması mümkün değildir.
Aynı ünite dahilinde bütün coğrafi elemanların müşterek bir özellik göstermesi tasavvur bile edilemez.
Ondan dolayıdır ki asrımızın başlarında coğrafyacıların dört elle sarıldıkları birden fazla tabi özelliğe göre tayin edildiği ifade edilen Tabi bölgeler ile coğrafi hususiyetlerin hepsi
dikkate alınarak tespit edildiği söylenen coğrafi bölgeler sadece birer hayaldir.
1987-1999 yılları arasında Türk Coğrafya Kurumu Başkanlığı da yapmış olan Prof.
Dr. İsmail Yalçınlar da şu şekilde bir eleştiri getirmiştir.
1. Coğrafya Kongresi'ne Türkiye'nin bütün önemli coğrafya üleması katılmış, hatta Türkiye'de bulunan yabancı mütehassıslar iştirak etmişlerdi.
O zaman kabul edilen Türkiye bölgeler haritasına bazı tenkitler yapılabilir.
Aceleye gelmiş olabilir.
Benim de şüphelerim var.
Gerçekleri arayan insanların varlığı resmi coğrafya tartışmasının ülke gündemine girmesi umut veriyor.
İç Anadolu terimini de şu şekilde eleştirmiştir.
Orta Anadolu neyse kabul edilebilir bir terim.
Ama İç Anadolu terimi kabul edilemez.
Örnek olarak Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Handuvarları şiirinde Orta Anadolu bozkırlarından bahsedilmektedir.
Prof. Dr.
Sirre Erinç, Cumhuriyet'in 50.
yılında Türkiye'de Coğrafya adlı kitabında Doğu Anadolu bölgesinin sınırlarında hatalar olduğunu belirtmiştir.
Buna ilaveten kitabında bölgesel coğrafyanın günceli yakalaması gerektiğiyle ilgili eleştiri de getirir.
2000'li yıllardan sonra Yenilikçi coğrafyacılar tarafından daha yoğun eleştirilen bölgesel coğrafya tartışmaları halen devam etmektedir.
Bazı coğrafyacılar bölgelerin tamamen kaldırılmasını savunurken diğer bir yaklaşım ise kaldırmak yerine günümüz şartlarına uygun olarak yeniden belirlenmesi gerektiğini savunur.
Prof. Dr. Ramazan Özey ise 7 coğrafi bölgenin tamamen kaldırılması gerektiğini ifade ederek bu bölgelerin tıpkı Serv Anlaşması'nda olduğu gibi ülkeyi 7 bölgeye
ayırdığını ve bunların siyasal olarak algılandığını belirtir.
Özey, İç Anadolu, Batı Anadolu, Doğu Anadolu gibi isimler yerine Türkiye'nin güneyi, Türkiye'nin kuzeyi, Türkiye'nin doğusu, batısı gibi kavramların kullanılmasını önerir.
Suat Tüysüz ve Nuri Yaman'ın yazmış olduğu Bölgesel Coğrafya Yaklaşımı ve Türk Coğrafyası'ndaki etkileri üzerine kritik bir değerlendirme makalesinde bu konuyla ilgili şu tespitler ifade
edilmiştir. Erinç'in bölgesel coğrafyanın analitik gelişmelere ayak uydurması gerektiğini vurguladığı, 1973 yılından bu yana bölgesel coğrafya anlayışında pek bir değişiklik
olmadığı, 2008 ile 2010 yılları arasında yapılmış çalışmalar ölçeğinde bakıldığında batıda 1950'lerde etkisini yitirmiş olan ideografik bölgesel coğrafya anlayışının etkisinin
halen güçlü bir şekilde hissedildiği söylenebilir.
Bu düşünceye paralel olarak 1940'larda yapılan bölgesel coğrafya nitelikli çalışmalar ile 2010 yılında yapılan bölgesel nitelikli çalışmalar arasında konu ve içerik açısından neredeyse
hiçbir fark yok. Dolayısıyla Erinç'in 1973'te belirttiği ayak uyduramama sorunu 2010'lara gelindiğinde bile halen geçerliliğini korumaktadır.
Bu tartışmalara paralel olarak 2011 yılında Milli Eğitim Bakanlığı 7 coğrafi bölgeyi çıkararak karışıklıkları önlemeyi amaçlamıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından şu şekilde bir açıklama yapılmıştır.
Program ve ders kitabında Türkiye'nin 7 coğrafi bölgeye ayrılmasıyla ilgili herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.
Ancak yeryüzü şekillerine, iklim tipine, nüfus yoğunluğuna, yerleşim, ekonomik ve karma özelliklerine göre bir tasnif yapılmıştır.
Bununla bölgelerdeki tüm özelliklerin aynı olmadığı, aynı bölge içinde farklı iklim, yeryüzü şekli, bitki örtüsü, nüfus yoğunluğu ve ekonomik özelliklerinin olabileceğinin öğrencilere kavratılması amaçlanmaktadır.
Coğrafi bölge anlayışına göre bir bölgenin jeomorfolojik, iklim, bitki örtüsü, nüfus, ekonomi gibi ölçütlerinin birbiriyle uyum sağlaması gerekir.
Bir alanın kendisine has diğer bölgelerden farklı olması için sıralanan bu ölçütlere göre dünyanın hiçbir yerinde sıralanan tüm kriterlerin birlikte olmadığı söylenebilir.
Ancak bölgesel coğrafiyi savunanlar arasında Tüm kriterleri sağlamanın gerekli olmadığı, sadece bazı kriterler sağlanırsa bunun yeterli olacağını belirtenler de vardır.
Örneğin iklim ve yeryüzü şekilleri arasında uyum sağlanırsa bu yeterli olabilir.
Sosyal, ekonomik, nüfus gibi kriterlerin uyum sağlaması şart değildir.
Sınırı çizilen 7 coğrafi bölgenin sınırlarında iklim, yüzey şekilleri, bitki örtüsü, nüfus, sosyal özellikler bakımından bütünlük yoktur.
Güneydoğu Anadolu bölgesinin sınırları İran ve Irak'ta devam etmektedir.
Eğer İç Anadolu bölgesi hariç tutulursa diğer bölgelerin hepsinin sınırları ülke sınırlarının dışında da devam eder.
Türkiye 7 coğrafi bölgeye ayrılmasına rağmen 3 iklim tipi görülmektedir.
Bunlar Akdeniz iklimi, Karadeniz iklimi ve Karasal iklimdir.
Bu iklim arasında bile kesin sınır olmadığı gibi geçiş alanları mevcuttur.
Örneğin İstanbul bir geçiş iklimidir.
Tüm bu eleştirilere ilave eden bu iklim çeşitleri sadece ülkemizde görülmezler.
Bölgesel coğrafyanın eleştirilmesine duyulan kaygılardan bir tanesi ise coğrafyanın alt dalı olan bölgeselciliğin coğrafyadan ayrılarak bağımsız bir disiplin haline gelmesi eleştirisidir.
Bu sebeple daha önceleri coğrafyadan ayrılarak bağımsız bir disiplin haline gelen jeoloji, şehir ve bölge planlama, meteoroloji gibi bölgeselciliğin de ayrılarak coğrafyanın
zayıflaması endişesidir.
Yukarıda verilen tartışmalardan örnekler daha da çoğaltılabilir.
Bir liste halinde bölgesel coğrafyaya getirilen eleştiriler temel olarak şu şekildedir.
Betimleyicilik, indirgemecilik, nedensellik.
Özcülük, bütünsel olamama, mekansal kapalılık, iklim, bitki örtüsü, yeryüzü şekilleri, nüfus ve ekonomik faaliyetler arasında uyumsuzluk, küreselleşmeye kapalılık,
7 coğrafi bölgenin siyasi olarak algılanması ve zihin haritası özelliği, coğrafi bölgeler ile idari bölgeler arasında ciddi uyumsuzluk, bölgesel coğrafiye
getirilen eleştirilerin açıklanması.
Edebiyatta betimlemecilik, bir manzaranın ya da bir olgunun kendisine has özelliklerini kişinin düşüncesinde canlandırabilmesidir.
Bölgesel coğrafyanın tasvirci özelliği genel yasalara ulaşmaya kapalıdır.
Strabon'dan itibaren yerlerin tasvirini coğrafyacılar ağırlıklı olarak çalışmalarında kullanmışlardır.
Bölgesel coğrafyanın bu özelliği, coğrafyanın ansiklopedik bilgiler veren bir disiplin olarak algılanmasına sebep olmuştur.
Yale Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi gibi köprü kurumlar coğrafya bölümünü bu sebeple kapatmıştır.
İndirgemecilik felsefi bir akım olup özellikle doğa bilimlerinde kullanılmaktadır.
İndirgemeciliğin en önemli özelliği var olan karmaşık olay ve olguların daha basit olan yapı taşlarının incelenerek açıklanmasıdır.
Coğrafi bölgelerin ayrımında insan unsuru olduğu gerçeği göz önüne alındığında sosyal bilimlerde indirgemecilik tartışmalı bir konu olmaktadır.
Sosyal bilimlerde asıl unsur insan olduğu için olay ve olguların tek bir nedene indirgenmesi tartışmalıdır.
Nedensellik ilkesine göre her sonucun bir nedeni vardır.
Belli sebepler belli sonuçlar yaratır görüşünü savunan felsefi bir akımdır.
Her sonuç başka bir sonucun nedenidir.
Buna göre zincirleme bir ilişki söz konusudur.
Aynı nedenler aynı sonuçlara sebep olacağı için neden-sonuç ilişkisi değişmez olarak vardır.
Nedensellik doğa bilimlerine daha uygun düşmekle birlikte sosyal bilimlerde yine kuşkulu olarak yaklaşılır.
İnsanın olduğu bir araştırmada her aynı sonuç aynı nedeni vermediği gibi kaotik olaylar ortaya çıkmaktadır.
A'nın neden olmasıyla B sonucu ortaya çıkmadığı gibi D veya Z de ortaya çıkabilir.
Bölgesel coğrafyada ise nedensellik vardır.
Felsefi bir akım olan özcülüğe göre belli bir çoğunluğa ait belirlenmiş özelliklerin çoğunluğa genellenmesiyle evrensel özellikler taşıdığı görüşünü savunur.
Eğitimde kullanılan bir yöntemdir.
Daha geniş anlamda özcülükte kültürün, cinsiyetin, etnik kökenin değişmez bir öze sahip olduğunu ve evrensel özellikler taşıdığı görüşü savunulur.
yüzeysel ve betimsel bir şekilde yargılara varıldığı için kuşkuyla bakılır.
Çünkü sunulan iddialar büyük olmasına rağmen yüzeysel ve kalıp yargılara göre açıklama yapılır.
Bu sebeple Ege bölgesi Akdeniz bölgesinden hangi öz ile ayrılır gibi çok fazla soru sorulabilir.
Ancak bu sorulara bilimsel temelle cevaplar getirmek zor görülmektedir.
etki örtüsü, nüfus, sosyal özelliklerin hepsine bakıldığında bunların bölgelere ait öz özellikler olmadığı, bu özelliklerin ülke sınırlarında da devam ettiği çok rahatlıkla görülecektir.
Örneğin dünyada belirlenmeye çalışılan morfojenetik bölgeler arasında çizilen sınırlar kesin olmayıp çok geçişken özellikler sunar.
Kurak ve yarı kurak bir saha arasında belirli bir sınır olmayıp birlikte ele alınırlar.
Özellikle Kuaterner'deki iklim kaymaları yeryüzü şekillerinin iç içe geçmesini sağlamış olup polijenik topografyalar ortaya çıkarmıştır.
En önemlisi ise değişimin hızlı ve gözle görülebilir olduğu ve insanın olduğu bir bölgede özcü yaklaşıma çok daha şüpheyle bakılır.
Özcü yaklaşımın bir kusuru ise çeşitliliğin silikleştirilmesidir.
Mekanlar arası oluşan sosyal, kültürel ve ekonomik işbirliğini silikleştirip kendi sınırları içerisinde sentez yapar.
Bütünsellik, olguların birbiriyle uyumlu olmasıdır.
Bölgesel coğrafyadaki uyumluluk evrensel anlamda değil, bölgesel anlamdadır.
Her bölge kendi içerisinde fiziki ve beşeri özellikler arasında bütüncül olduğunu iddia eder.
Yedi coğrafi bölge belirlenirken ağırlıklı olarak jeomorfolojik özelliklere göre sınırlar belirlenmiştir.
Ancak jeomorfolojik özellikler arasında da uyumsuzluklar göze çarpar.
İklim, bitki örtüsü, nüfus ve ekonomi gibi özellikler ikinci planda kalmıştır.
Yukarıda sayılan kriterler her bölgede benzer özellikler gösterip bunları birbirinden ayıracak keskin kriterler olup olmadığı tartışmalı bir konudur.
Mekan anlayışı ile bölgesel coğrafyada mekan anlayışı arasında zıttıklar vardır.
Coğrafi bölgeler sınırlarla belirlenmiş, kendi içerisinde homojen bir özellik sunar.
Günümüz mekan anlayışında sınır olmadığı gibi sürekli değişen, anlam yüklenen, son derece esnek bir mekan anlayışı vardır.
Mekanlar arasında sınır değil ağlar vardır.
Orta çağda mekan statik olarak algılanmış ve insan diğer canlılar gibi mekanın bir parçası olarak düşünülmüştür.
Mekan ölçülebilen mutlak mekana indirgenmiştir.
Bölgeselcilikte mutlak mekan anlayışı hakimdir.
Günümüz mekan anlayışı sürekli değiştiği gibi bu değişimin en önemli unsuru bizzat insandır.
Mekanda konumlar nesnelere göre yapılır.
Örneğin dünya evreni neresindedir diye sorulan bir soruya verilecek cevap güneş sistemi ve samanyolu galaksisine göre konumlandırılacaktır.
Bu sebeple mutlak konum yerine Mekanda göreceli ve sürekli değişen konumlar vardır.
Fiziki özellikler de uzun sürelere tekabül etse de statik değil dinamik bir görüngüdür.
Sürekli değişim içerisindedirler.
İnsan ise bu değişimi çok daha hızlı gerçekleştirir.
İnternet, ulaşım ağları, şehir altyapı sistemleri ve bunun gibi ağlar mekanlardaki sınırları belirlemeyi zorlaştırır.
Coğrafi bölge sınırları çizilirken Bunlar dikkate alınmadığı ve güncellenmediği için çelişkili bir yapı karşımıza çıkar.
Mekanda sürekli değişim varken bölgeselcilikte sınırlar ve kapalılık olup diğer mekanlarla bağlantıya kapalı bir özellik anlayışı hakimdir.
Bu yüzden postmodern mekan anlayışına göre bölgeselcilik eski bir paradigma olarak kalmıştır.
İklim, bitki örtüsü, Yeryüzü şekilleri, nüfus ve ekonomik faaliyetlerin hiçbir bölgede birbiriyle uyumlu özellikler göstermediği bazı coğrafyacılar tarafından sıklıkla dile getirilmiştir.
Ancak bazı kriterler arasında uyumluluk vardır.
Örneğin, yeryüzü şekilleri ve buna mukabil nüfus arasında bir uyumluluk görülebilir.
Dağlık bir alan daha az nüfusluyken bir ovanın nüfusu daha fazla olabilir.
Ancak coğrafi bölge, kavram gereği hepsinin arasında bir uyum olması gerekir.
Bölgesel coğrafya, küreselleşme açısından zıtlıklar barındırır.
Küreselleşme, fikirlerin, kültürlerin, eşya hareketlerinin, alışveriş ilişkileriyle örüldüğü uluslararası bir bütünleşme sürecidir.
Çok boyutlu bir özelliktedir.
Sosyal bilimler açısından ayrı bir yeri olan küreselleşme kavramı, sınırları çizmeyi de zorlaştırmaktadır.
Giddens'e göre küreselleşme, karmaşık olay ve olguların bir araya geldiği olgular kümesidir.
En temel düzeydeki basit anlamıyla küreselleşme, imkan dahilindeki ticari aktivitelerin sınırlarının genişlemesidir.
Coğrafi, teknolojik ya da yasal engellerle kısıtlanmış satış, satın alma, üretim, borç verme, borçlanma faaliyetleri daha pratik hale gelmektedir.
Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkabilecek olanakları araştırmak ve çözümlemek, yıldırıcı bir çaba, esneklik ve değişimi gerektirmektedir.
Çünkü küreselleşme yeni ekonomik olanakların bu tür olağanüstü büyük bir düzen içinde yer alışını kapsamaktadır.
Yukarıdaki tanım küreselleşmenin küçük bir boyutunu ifade etmektedir.
Küreselleşmenin sadece ekonomik değil ayrıca sosyal ve kültürel yönü de bulunmaktadır.
İnternet, bulaşım ağları, haberleşme, şehirdeki yerüstü ve yeraltı ağ sistemleri sınırları ortadan kaldırdığı gibi klasik zaman ve mekan algısını da değiştirmektedir.
Küreselleşme ile birlikte mekanlar arasında sınırdan çok ağlar aracılığıyla ilişkiler vardır.
Mutlak konum yerine göreceli konum vardır.
Statiklik yerine dinamiklik vardır.
Homojenlik yerine heterojenlik vardır.
Bu sebeple bölgeselcilik küreselleşmeye kapalı bir özellik göstermektedir.
Zihin haritaları Tek düze bilgileri beynin işleyişine göre akılda kalıcı bir şekilde öğrenme biçimidir.
Eğitimde kullanılan bu öğrenmenin amacı beynin her iki küresini kullanarak bilgilerin akılda kalmasını amaçlar.
Ancak zihin haritaları, öğrenme hızı, anlama farklılığı gibi kriterler kişiden kişiye değiştiği için görecelidir.
Bu yüzden zihin haritaları kişiye özgü ve göreceli olduğu için bilimsel açıdan sorumludur.
Bölgelerin siyasi olarak algılanması da ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Her bir bölge isimlendirildiğinde farklı bir anlam belirir.
Ege bölgesi ile Doğu Anadolu bölgesi zihnimizde farklı özellikler çağrıştırarak sanki büyük farklılıklar varmış gibi algılamamıza sebep olacaktır.
Bu diğer bölgeler içinde geçerlidir.
Bilimsel yasalar belli bir bölgeye ait değil, tüm yeryüzünde geçerli bir özellik gösterir.
Bir ilin sınırları içerisinde birden fazla coğrafi bölge vardır.
Çanakkale hem Marmara hem de Ege bölgesi içerisinde yer almaktadır.
Aynı şekilde Ankara iç Anadolu'da yer alırken kuzey tarafı Karadeniz bölgesine girmektedir.
Bu şekilde toplam 28 il birden fazla coğrafi bölgeyi içine almaktadır.
Bu karmaşıklık ilçelerde de ortaya çıkmaktadır.
Güney sınırı Konya iline bağlı bir ilçedir.
Fakat bu ilçenin sınırları içerisinde hem İç Anadolu hem de Akdeniz bölgesi yer alır.
Göksun Kahramanmaraş'a bağlı bir ilçedir.
Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgelerini içine almaktadır.
Bu şekilde toplam 15 ilçe bulunur.
1970'li yıllardan sonra gelişen post yapı salcı ve postmodern paradigmalarda insana vurgu fazladır.
Bu paradigmalar tek bir araştırma yöntemi değil birçok araştırma yöntemi sunmaktadır.
Yukarıda belirtilen iki akımdan beslenen birçok paradigma insanın çeşitliliğini yakalamaya çalışarak geniş bir örüntü sunarak genel yasalara odaklanır.
Günümüzde giderek gücünü koruyan ve güçlenen bu paradigmaların arasında belli ayrımlar olsa da ortak bazı özellikler de bulunmaktadır.
Sınırcı olmayıp sınırlar ötesi yaklaşım hakimdir.
Özcülük yerine genelleme aranır.
Ancak genellemelerden yerele ilgisi de tek başına bir anlam ifade etmez.
Tekil değil, çoğunluk hakimdir.
Tek teori yerine çoklu teori anlayışı ön plandadır.
İndirgemeciliğe kuşkuyla yaklaşarak diğer olguları görmeye odaklanır.
Statik mekan yerine dinamik ve sürekli değişen mekan görüşü getirilir.
Tasvir yerine derinlemesine analiz özelliği vardır.
Bölgeselcilikte görülen çevresel determinizm ve posibilizm gibi indirgemeci ve günümüz özelliğini yansıtmayan güncelliğini yitirmiş bu paradigmalar terk edilmiştir.
Bölgeselcilikte çevresel determinizm etkindir.
Çünkü fiziki çevrenin baskınlığı sürekli vurgulanarak ana unsur insan buna göre açıklanır.
Posibilizm etkindir çünkü insan ve çevrenin karşılıklı ilişkisine atıf yapar.
Fakat insan da çevrenin seçim olanaklarıyla sınırlanır.
Coğrafyanın geçirmiş olduğu evrime baktığımızda şu şekilde bir özellik göze çarpar.
İlk paradigma olan çevresel determinizmde hakim olan unsur sadece çevredir.
İnsan pasif olarak nitelendirilir.
Posibilizmde insan ve çevre arasında karşılıklı bir ilişki aranarak sentez yapılır.
Çoklu paradigmalara göre asıl unsur insandır.
Çevre insanı değil, insan çevreyi daha hızlı değiştirir perspektifi hakimdir.
Çevreye verdiğimiz zararlardan, canlıların ve bitkilerin yok olmasına, müdahale etmemize ve savaşlara, sosyal, siyasal, kültürel farklılıklar arasında küreselleşme
ile gelen çok boyutlu anlayışa doğru bu süreçte en etkin rol bizzat insanın kendisi olarak görülür.
Sonuç Bölge kavramı, coğrafya ve diğer bilim dalları açısından işlevselliği olan bir kavramdır.
Burada bölge kavramı değil, 1950'li yılların bölgesel coğrafya anlayışı eleştirilmiştir.
1980'li yıllardan itibaren yeni bölgesel coğrafya giderek önem kazanmıştır.
Küreselleşmeyi esas alan yeni bölgesel coğrafya, tasvircilik ve sınıflandırma yerine daha genelleyici bir portre sunar.
Bölgeler kendi içerisinde çok çeşitlidir.
Bunlar siyasi bölgeler, idari bölgeler, dini bölgeler, dil bölgeleri, askeri bölgeler, tarihsel bölgeler, şehir bölgeleri, kır yerleşme bölgeleri,
enerji bölgeleri, tarım bölgeleridir.
Ancak bu bölge türleri coğrafi bölgeden farklı olup çeşitli mekan özellikleri taşırlar.
Birbirinden bağımsız değil, iç içedirler.
Batı ülkelerindeki coğrafya programlarında kendi ülkelerini tanıtan birden fazla ders bulunmakla birlikte ülkenin genel özellikleri öğretilir.
Cambridge ve Oxford üniversiteleri coğrafya bölümlerinde kendi ülkelerinin özelliklerini anlatan zorunlu dersler değil seçmeli dersler koyarlar.
Doçent doktor Münir Bilgili doktora çalışmasında Fransa'da coğrafya ders kitaplarının özelliklerini çalışmıştır.
Konuların ele alınışı ile ilgili şunları ifade eder.
Coğrafyada son yıllarda görülen değişim ve anlayış farkı Fransa'da coğrafya ders kitaplarında da yer bulmuştur.
Örneğin toprak ve kıyılar konusunda insan boyutu ve etkileriyle ele alınmaktadır.
Aynı şekilde insanın doğa, mekan, kara veya çevre dediğimiz toprak parçası üzerindeki etkileri üzerine de vurgu yapılmaktadır.
Günümüz mekan anlayışını yansıtan mekansal bir sentez yapılarak ve insanın değişim sürecindeki rolü ön plana alınarak öğrencilere bu konular kavratılmalıdır.
Coğrafya sadece dağ, ova ve nehir gibi bilgiler ihtiva etmediği gibi sadece insandan ibaret de değildir.
Ancak çevre ve insan arasında karşılıklı etkileşim arasında sentez kurulurken insanın çevreye olan baskınlığı daha ön planda tutulmalıdır.
20. yüzyıl son 5000 yıllık yazılı tarihimiz içerisinde en çok zıttıkların olduğu bir yüzyıldır.
En fazla insanın öldüğü bir dönem olduğu gibi yine en çok bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişimlerde de baş döndürücü değişmeler yaşanmıştır.
Çevreyi önceki zamana göre daha fazla yıprattığımız gerçeğini gördüğümüzde bunun asıl nedeni olan insanın kendi türlerine ve doğaya olan tahakkümüne öncelik vermek
önemli bir bakış açısı kazandıracaktır.
Çevre insanın üzerinde tahakküm eder perspektifi bölgesel coğrafyada olduğu gibi sunulursa yapılan tüm insan faaliyetlerini çevrenin kaderine indirgeyerek sığ
bir bakış açısı sunulmuş olacaktır.
Gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi fiziki coğrafya öğretilirken insanla birlikte incelenir.
Aynı şekilde beşeri coğrafyada mekanlar arası sentez kavratılarak coğrafya bir bütün olarak öğretilir.
Türkiye'de öğretilen fiziki coğrafyada insan çok az ve pasif olarak yer almaktadır.
Doğunun kimliği batılılar tarafından oluşturulmuştur.
Edebiyatçı ve teorisyen Edward Whitesail, Batı'nın doğuyu tembellikle, mistizimle, vahşiliği ve 3.
sınıf kimliğiyle tanımladığını, doğunun çeşitliliğini, zenginliğini ve renklerini görmezden geldiğini söyler.
Haberlerden sıklıkla duyduğumuz Orta Doğu imajı bizde hep olumsuz bir imaj ve etiket ortaya çıkarmaktadır.
Fakat Orta Doğu tabiri Batılıların kendi konumlarından oluşturulmuş bir tabirdi.
Eğer dünya haritası esas alınıp bir konum belirlenecekse Güneybatı Asya tabiri daha uygun olacaktır.
Kimlikleri ortaya çıkaran batının belirlediği bir portredir.
Orta Doğu bizlere savaşı çağrıştırdığı gibi batı denilince refah ortamı çağrıştırılır.
Bu kimlikler batının kendisi tarafından doğulu insanlara da empoze edilmiştir.
En fazla insan ölümünün gerçekleştiği kıta Orta Doğu değil batı coğrafyası olmuştur.
Sadece 1. ve 2.
Dünya Savaşlarında 100 milyon insan hayatını kaybetmiştir.
Bu sebeple savaş ne tek başına Orta Doğu'ya özgüdür ne de refah tek başına Batı'ya.
Aynı şekilde klasik bölgesel coğrafyada var olan bilgiler de birer kimlik veya etiket oluşturmaktadır.
7 coğrafi bölge içerisinde bazı bölgeler etiketlendirilmiş ve olumsuz bir imaj oluşturulmasına yol açmıştır.
Bunlara paralel olarak tekçil bölgeler yoktur.
Ağlarla ürülmüş mekanlar vardır.
Edward Soja'nın ifadesiyle postmodern coğrafyalar vardır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
