Transkript
Aşk nedir?
Neden evrimleşmiştir?
Nasıl aşık oluruz?
Yazar Çağrı Mert Bakırcı Seslendiren, devrim açık alın.
Onu görürsünüz.
Gözlerine baktığınızda, kokusunu duyduğunuzda, tenine dokunduğunuzda içiniz içinize sığmaz.
Kalp atışlarınız hızlanır, yüzünüz pembeleşir, göğüs kafesiniz üzerinde bir yumruğu hissedersiniz.
Karnınızın burulduğunu, içerisinde kelebeklerin uçuştuğunu hissedersiniz.
Eğer etki yeterince güçlüyse, dizleriniz zayıflar ve ağırlığınızı taşıyamamaya başlar.
Sadece bu kadar değil.
Terlersiniz. Göz bebekleriniz büyür.
Koltuk altlarınızdan ve cinsel organınızdan etrafa ter kokunuzla karışacak şekilde düşük miktarda koku hormonları yani feromonlar saçmaya başlarsınız.
Bunların miktarı etkilendiğiniz kişinin çevresinde kalmayı sürdürdüğünüz müddetçe giderek artar.
Bu sırada iştahınız kapanır ve midenizle bağırsaklarınız daha yavaş çalışmaya başlar.
Ağzınız kurur. Çünkü vücut Hayatta kalmaya yönelik fonksiyonlardan üremeye yani sekse yönelik fonksiyonlara yönelir.
Erkekseniz penisiniz sertleşir, dişiyseniz vajinanız ıslanır ve kabarır.
Beyninizin aktivitesi artar.
Vücut, var olma amacını gerçekleştirmek üzere hazır hale getirilir.
Siz aşıksınızdır.
Evet, aşkı tanımlamak konusunda edebiyatçılar ve filozoflar kadar başarılı değiliz, kabul ediyoruz.
Ne yazık ki size toz pembe bir tanımlama yapamıyoruz ve bugüne kadar öğretilen hayallerinizdeki aşkı anlatamıyoruz.
Eğer o tür bir tanım peşindeyseniz, edebiyat alanında uzman kaynaklara bakmanızı tavsiye ediyoruz.
Ancak bir konuda net bir şekilde iddialıyız.
Aşkı size bugüne kadar yapılan her türlüsünden daha gerçekçi ve somut bir şekilde anlatabiliriz.
Konuyla ilgili bilimsel gerçekleri ortaya koyabiliriz ve size gerçek aşktan öte aşkın gerçeklerini anlatabiliriz.
Bu çalışmamızla da bunu hedefliyoruz.
Bilindiği gibi aşk konusunda binlerce yıldır binbir şiir yazılmış, metiyeler düzülmüş, şarkılar söylenmiş, efsaneler uydurulmuş, masallar yaratılmış ve aşkın gücü kulaktan
kulağa, kalpten kalbe tüm dünyayı avuçları içerisine almıştır.
Heh, şimdi başlangıçtakine göre biraz daha edebi oldu.
Ne dersiniz? Peki tüm bu gerçeklikten uzak benzetmeler ve abartılı, neredeyse hiçbir zaman gerçeği yansıtmayan hikayeler bir yana, sahiden aşk nedir?
Neden aşık oluruz?
Daha önemlisi, evrimsel süreçte aşk gibi bir duygu neden geliştirilmiş, korunmuş ve desteklenmiştir?
Bu bağlamda sadece biz mi aşık oluruz?
Diğer hayvanlar da aşık olur mu?
Aşkın sevgiden farkı var mıdır ve varsa nedir?
Bu çalışmamızda olabildiğince anlaşılır ve yalın bir dille, Bu sorulara cevaplar vermeye çalışacağız.
Aşkın bilimsel arka planını anlamak istersek ilk olarak şunu anlamalı ve kabullenmeliyizdir.
Aşk, diğer tüm bedensel olaylar gibi tamamen biyokimyasal bir süreçten ibarettir ve hiçbir maddeüstü ve mutlak olarak soyut olan bir anlam taşımamaktadır.
Bazı insanlar bunu kabul etmekte çoğu zaman zorlansa da bu gerçekle daha önce yüzleştirilmediysek belki inatla, belki de kızarak bu gerçeği reddedecek olabiliriz.
Çünkü birçok insan duygular, hele ki aşk gibi çoğu zaman olumlu ancak geri geldiğinde acı çektirebilen epik duygular söz konusu olduğunda konunun edebi ve felsefi boyutları içerisinde kaybolabilmekte ve gerçeklikten
bağlarını koparmış olabilmektedirler.
Umuyoruz ki bu çalışmamız sayesinde bir sis perdesinin arasından da olsa bir miktar gerçeklerle yüzleşebiliriz.
Gerçek son derece yayılım bir şekilde gözümüzün önündedir.
Aşk tüm diğer duygular gibi nörel, yani sinirsel ve hormonal yolaklar aracılığıyla açıklanabilmektedir.
Bunu zaten bu çalışma boyunca göreceğiz.
Aşkın bilimsel arka planıyla ilgili anlamamız gereken ikinci önemli nokta, belki kimilerine aptalca gelebilecek kadar sade bir diğer gerçektir.
Bu gerçek çok yalın olmasına rağmen büyük bir inatla halen toplum içerisine çarpıtılmakta ve gerçekmiş gibi sunulmaktadır.
Aşk kesinlikle kalp ile ilgili bir duygu değildir ve diğer bütün duygular gibi aşk da sadece ve sadece beyinde meydana gelmektedir.
Gerçekten de bunu söylemek ve savunmak zorunda olmak bile utanç vericidir.
Ancak eski pagan geleneklerinden kalma sayılabilecek sebeplerle günümüzde birçok inanç sistemi ve inanç sistemlerinden bağımsız olarak insan grupları aşkın kalpten kaynaklandığı gibi bir yanılgıya saplanıp kalmışlardır.
Üstelik aksini gösterenlere de büyük bir kin duyabilirler.
Bilime düşense gerçeği ortaya koymaktır.
Özetle aşk da dahil olmak üzere istisnasız her duygu beyinde üretilir, beyinde algılanır, beyinde sonlanır.
Yani aşk dediğimiz şey beyinde başlar ve beyinde biter.
Beyinde olan bu süreçler diğer organları etkileyebilir.
Ancak yaşanan duyguların kendilerinin bu etkilenen organlarla, örneğin aşkın kalple, kaslarla, bağırsaklarla hiçbir alakası yoktur.
Şimdi gelelim aşkın tanımına.
Dünyaca ünlü Merriam-Webster sözlüğünde oldukça yalın bir şekilde tanımlanmaktadır.
Aşk, güçlü bir bağlılık hissi ve kişisel bağlanma duygusudur.
Türkçe'de biz bu duyguyu sevgi ve aşk diye iki seviyede incelesek de İngilizce'de böyle bir ayrım bulunmamaktadır ve her tür sevgi için aşk sözcüğü kullanılmaktadır.
Türk Dil Kurumu aşk sözcüğünü şöyle tanımlamaktadır.
Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu.
Sevi, sevda, amor.
Sevgi sözcüğünü ise şöyle tanımlamaktadır.
İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.
Dolayısıyla aşkın sadece cinsiyetler arası sevgi olarak düşünülmesi kimi durumda hatalı olabilecektir.
Ancak biz bu çalışma dahilinde Türkçe anlatımda bulunduğumuza göre buradaki aşktan kastımızın bireyin kendi cinsel yönelimi dahilinde ilgi duyduğu cinsiyete karşı yoğun sevgi duyma hali yani günlük hayatta kullandığımız
aşk olduğunu belirtmek isteriz.
Bu tanımımızdan ve eşcinsellik gibi konulardan da anlayabileceğimiz gibi aşk erkekle dişler arasında olmak zorunda olan bir duygu değildir.
Aşk diğer tüm duygular gibi sıradan ve yaygın bir duygu olduğuna göre biyolojik olarak incelenebilmesi gerekmektedir.
Gelin biraz buna bakalım. Esasında aşk sadece tek bir bilim dalı tarafından incelenmemekte ve farklı açılardan ele alınabilmektedir.
Örneğin aşkı inceleyen bilim dalları arasında evrimsel psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji ve sinir bilim bulunmaktadır ki bunların her biri devasa bilim çalışma sahalarıdır.
Biz konuyu burada yalnızca evrimsel biyoloji ve sinir bilim açısından ele alacağız.
İlk olarak aşkın neden evrimleştiğini yani bilimsel kökenlerini anlatmakta fayda görüyoruz.
Bu sayede aşık olduğumuzda vücudumuzda meydana gelen biyolojik ve fiziksel değişimlerin nedenlerini daha kolay anlayabileceğiz.
Evrimsel açıdan bakıldığında aşkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam olarak bilmek ne yazık ki mümkün değil.
Çünkü duygular arkalarında fosiller bırakmıyorlar ve doğrudan genlerle analiz edebileceğimiz unsurlar değiller.
Bireyden bireye, zamandan zamana, mekandan mekana değişebiliyorlar ve çevreyle kişinin kendi geçmişiyle ve daha nice unsurla çok sıkı bir ilişki içerisindeler hele ki aşk gibi bireyin
bütün özelliklerinin toplamına bağlı olarak ortaya çıkan bir duygunun bundan yüzbinlerce ve hatta milyonlarca yıl önceki versiyonlarını görebilmemizin herhangi bir yolu yok Ancak evrimsel biyolojide
sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak insanın da dahil olduğu günümüzdeki hayvan türlerinin sevgi anlayışlarına, davranışlarına bakarak ve bunlar arasındaki paralelliklerle zıttıkları analiz ederek davranışsal bir evrim süreci belirlemek
mümkün olabilmektedir. Üstelik bu davranışların fizyolojik kökenlerini anladıkça genler üzerinden giderek ne gibi değişimler yaşandığı ve evrimsel süreçte aşkın ne gibi köşe taşlarının bulunduğu konusunda çıkarımlar
da bulunabilir, bu çıkarımları farklı hayvan gruplarında test ederek yanlışlayabiliriz.
İlk bakışta aşkın evrimleşmesinin en kritik nedenlerinden birinin seks olduğu açık bir biçimde görülecektir.
Çünkü artık net bir şekilde bilindiği gibi bütün canlılar hayatta kalmak ve üremek üzere kurulu bir genetik yapıya sahiptirler.
en karmaşık hayvan türlerinden en basit yapılı bakterilere kadar.
Bu, yaşamın var olabilmesinin en temel kuralıdır.
Bu yolda hayatta kalma veya üreme başarısını artıracak her unsur ve yöntem bir avantaj olacak, bu sebeple doğal süreçler içerisine seçilecektir.
İşte aşk da cinselliği sağlaması ve garanti altına alması açısından önemli bir unsurdur.
Çünkü aşk, bireylerin birbirini anlaması ve birbirine bağlanması için çok güçlü bir hormonal unsurdur ve bu sayede duygusal birliktelikten doğacak olan cinsel birleşme şansını kat kat arttırır.
Bir duygu olarak aşk bu süreci, empati ve bağ kurma gibi ikincil duyguları içerisinde barındırarak yapar.
Şimdi bunu örnekleyelim.
Hayali bir ortam düşünelim.
Bu ortamda A grubu ve B grubu olmak üzere iki grup ve her grupta da iki yüzer birey bulunsun.
Bu iki üzer bireyin yüzü erkek, yüzü dişi olsun.
Anlatım kolaylığı açısından bu grubun tamamının heteroseksüel olduğunu düşünelim.
Yani erkekler dişilerden, dişiler de erkeklerden hoşlanıyor olsun.
A grubunda empati, bağ kurma, sevgi ve nihayetinde aşk gibi duygular bulunsun.
B grubunda ise bu duyguların hiç bulunmadığını varsayalım.
Bu durumda iki grup serbest bir şekilde bırakıldığında, üreme başarıları evrimsel açıdan aşkın neden evrimleştiğine dair fikirler verecektir.
Muhtemelen birbirine karşı empati, sevgi ve aşk duyan popülasyonlarda, kendisine uygun gördüğü bireye karşı saplantı duyma, arzulama ve aşk duyma gibi hisler nihayetinde cinsel
başarıyı da getirecektir.
Diğer grupta ise tamamıyla rastlantısal olacak olan çiftleşme, çok büyük ihtimalle birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlikeye atacaktır.
Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak evrimleşmiş olabilir.
Bu çok muhtemeldir.
Gerçekten de evrimin cinsel seçilim mekanizmasının bir diğer adı rastgele olmayan çiftleşmedir.
Bu, doğrudan aşka işaret etmek için kullanılmasa da üremenin rastgele olup olmadığı evrimin yönünü belirleyen önemli bir faktördür.
Burada anlaşılması gereken kritik bir diğer nokta da bulunmaktadır.
Kişisel arka plan.
Bir kişiye aşık olup olmayacağımızı seçememekteyiz.
Benzer şekilde hangi bireye aşık olacağımızı da seçememekteyiz.
Bunun neden olduğunu hiç düşündünüz mü?
Heteroseksüel bir erkek açısından düşünelim.
Bir dişiye aşık olduğunuzda öncesinde durup düşünür müsünüz?
Burnu 30 derece eğime sahip, gözleri birbirinden 5 cm ayrık ve mavi renkte, Saçları 56 cm uzunluğunda ve sarı.
Boyu 1.66 ve kilosu 55.
Bu kıstan bana göre.
Elbette böyle bir analizde bulunmazsınız.
Tek bir bakış bile beyninizin anında tek bir bireye saplanıp kalmasına neden olabilmektedir.
Zaten evrimsel avantaj da buradan kaynaklanmaktadır.
İmkan olan her ortamda cinsel başarıya ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak bir duygunun evrilmeşmesi son derece avantajlıdır.
İşte burada kişisel arka plan olarak tanımladığımız unsur aşk için bu yüzden önemlidir.
Sizin kime aşık olacağınızı biyolojik ve kültürel arka planınız belirlemektedir.
Biyolojik yapınız yani genetik ve gelişimsel özellikleriniz sizin ilk bakıştaki tercihlerinizi belirlemede rol oynamaktadır.
Kültürel özellikleriniz ise aşık olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu belirlemenizi sağlayacaktır.
Kimi zaman ilk bakışta çok güzel, yakışıklı bulduğumuz kişilerden onlarla konuştuktan ve sosyo-kültürel durumunu anladıktan sonra soyuyabiliriz.
Tam tersi şekilde ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle konuştukça onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz.
İşte beynimiz tüm bu süreçler olurken sosyo-biyolojik arka planımızda söz konusu şahsın arka planı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu bizim kontrolümüzden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir.
Kişisel zevklerimizin genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması, aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır.
Bu yüzden kimi zaman çiftleri birbirine yakıştıramaz ve birbirine layık görmeyiz ya da tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.
Dolayısıyla evrimsel açıdan bakıldığında A ve B grupları arasındaki başarılı çiftleşme oranı kıyaslanacak olursa, A grubunun daha başarılı yavrular üretebilmesi çok daha muhtemeldir.
Belki B grubu da başarılı olabilecektir.
Sonuçta üremeyi başarmaktadırlar.
Ancak A grubunun yavruları nesiller geçtikçe B grubundan daha üstün olabilecektir.
Zaten evrimsel bir analiz de ancak bu şekilde yapılabilir.
Uzun vadede, nesiller boyunca iki popülasyon içerisindeki uyum başarısı grafiklerinin nasıl değiştiği önemlidir.
Hele ki değişen çevre koşullarında aşk ve bağlılık gibi duygular sayesinde uygun bireylerin birbirleriyle çiftleşmesi gelecek nesillerin daha uyumlu olmasını garanti edebilir.
Tüm bunların evrimsel biyoloji açısından çok basit bir nedeni vardır.
Cinsel seçilim. Esasında beynimizin ilk etapta tamamen içgüdüsel olarak yaptığı seçimler, en güçlü evrim mekanizmalarından biri olan cinsel seçilimin işleyişini yansıtmaktadır.
Cinsel seçilimin etki ettiği davranışsal özelliklerin de aşkla ilgili yönelimlerimizde büyük rolü olduğunu söyleyebiliriz.
Tüm canlıların özellikle içgüdüsel davranışları seçilim sonucunda başarılı olabilecek şekilde özelleşmiştir.
Elbette her zaman olduğu gibi popülasyon içerisinde geniş bir çeşitlilik, varyasyon vardır.
Bazı bireyler daha isabetli seçimler yapabilecek dürtülere sahipken bazıları bundan yoksundur.
Değişen çevre koşulları dahilinde bu çeşitlilik çerçevesinde en uyumluların sürekli seçilimi evrime neden olacaktır.
Bu evrimin içerisinde aşk gibi duygularda cinsel seçilim ve dolayısıyla evrim tarafından desteklenmektedir.
Türümüzün ve diğer birçok türün dişileri ve erkekleri birbirlerine belli özelliklerine göre seçmektedirler ve kendilerine uygun buldukları özelliktekilerle çiftleşmeyi tercih etmektedirler.
İşte bu evrimin cinsel seçilim mekanizmasıdır.
Beyni bakımından oldukça gelişmiş bir hayvan türü olarak insanda bu seçilim sadece fiziksel özelliklere göre değil, daha önce de açıkladığımız gibi arka plan bilgilerimize bağlı olarak da yapılmaktadır.
Ancak ne olursa olsun ortada bir seçim vardır ve bu seçim evrimsel süreçte gelecek nesillerdeki bireylerin yani yavrularımızın genetik yapısına doğrudan etki etmektedir.
Bu sebeple cinsel seçilimin etkili olmadığı, yani cinsiyetlerin birbirlerine herhangi bir öncül koşula bağlı olarak seçmedikleri, rastgele çiftleşen türler bile günümüzde hayatta kalabilmektedir.
Ancak birçok türde cinsel seçilim etkilidir.
Bunun sebebi aşk, sevgi ve bağlılık duygularının...
popülasyonun cinsel başarısını arttırıyor olması olabilir.
Öte yandan aşkın sadece cinsel başarı için evrimleşmediğini düşünen birçok bilim insanı da bulunmaktadır.
Zira hem insan hem de diğer hayvan türleri incelenecek olursa her aşkın sonu seksle bitmemektedir.
Büyük bir çoğunluğu sonunda buna ulaşıyor olsa da.
Benzer şekilde her seks, aşka dair duyguları da beraberinde taşımamaktadır.
Örneğin çiftleşme sonrası erkeğinin kafasını kopararak yiyen dişi mantisin veya benzer şekilde üreme sonrasında erkeğini öldüren bir kara dolun o sırada pek de aşk dolu duygular beslemediği aşikardır.
Mantislerin aşk anlayışı bizden çok farklı değilse tabii.
Bu durumda aşkın evrimsel geçmişinde başka bir sebep daha yatıyor olabilir.
İşte evrimsel psikologlar bu konunun detaylarını aydınlatmak için çaba sarf etmektedirler.
Şimdi bu konudaki bazı önemli bulgulara değinelim.
Bağ Evrimsel süreçte Özellikle toplumsal bir yapıya sahip olan sosyal türlerde, popülasyonu bir arada tutan en önemli özelliklerden biri, bireyler arasında oluşan bağlardır.
Ebeveynle yavru arasında, benzer dönemde doğmuş bireyler, genelde kardeşler ve yaşıtlar arasında, erkekler ve dişler arasında oluşan bağlar, sosyal yapıyı güçlendirmekte ve evrimsel olarak avantajlı bir konuma
geçilmesini sağlamaktadır.
Ayrıca bu bağ duygusu, empati duygusunu da beraberinde getirmekte, Böylece bencil ve bireysel davranan bireyler yerine bir bütün olarak hareket edebilen türler evrimleşebilmektedir.
Dolayısıyla türün devamlılığı ve gücü açısından aşk duygusu önem arz etmiş olabilir.
Rastgele çiftleşen bireylerde ebeveynleri ile yavrular arasındaki sevginin farklı bir forma dönüşmesi, cinsiyetler arası sevginin evrimleşmesine neden olmuş olabilir.
Çünkü özellikle ebeveyn ile yavru arasındaki sevgi karşılıklı bir gizli çıkar ilişkisine dayanmaktadır.
Her ne kadar anne sevgisi kültürel yapımız içerisinde yüce olsa da evrimsel ve bilimsel açıdan oldukça çıkarcı bir ilişkinin ürünü olarak gelişmiştir.
Anne, yavrusuna bakarak kendisinin daha ileriye götüremeyeceği genlerinin gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlamış olur.
Yavru ise annesi tarafından bakılarak diğer yavrulara göre daha avantajlı konuma geçebilir.
Böylece hem yavru hem anne evrimsel açıdan kazanmış olur.
Elbette bu bilinçli veya art niyetli olarak yapılmaz.
Ancak organizmaların genetik donanımının bu tür bir bencillikle yükte olduğunu gösteren sayısız veri vardır.
Ne var ki özellikle kültürel evrimimiz sayesinde geliştirdiğimiz diğer sosyal özellikler bu tür bencillikleri çoğu zaman baskılayabilmektedir.
Örneğin bir başkasının çocuğuna ve hatta başka türlerin yavrularına tamamen karşılıksız gibi görünen bir sevgi besleyebiliriz.
Her ne kadar bu tür sevginin bile karşılıklı olduğunu iddia edebilecek sayısız bilim insanı bulunsa da.
Dolayısıyla aşkın evriminin temelleri cinsel güdüler ve toplum bireyleri arasındaki bağın türün devamlılığına katkı sağlıyor olmasına dayanmaktadır diyebiliriz.
Bir diğer önemli nokta ebeveynler arasında kurulacak bağın yavrular için önem arz ediyor oluşudur.
Çoğu türde erkekler çiftleşme sonrasında yuvayı terk ederek yeni potansiyel eşler aramaya başlarlar.
Bu kimi tür için avantajlı bir strateji olsa da türümüz için pek de avantajlı olduğu söylenemez.
Çünkü beyin yapımızın evriminden ve kafalarımızın büyüklüğünden dolayı iki ayak üzerinde yaşamaya uyumlu türümüzün doğumu oldukça sancılı bir hal almış, evrimsel süreçte bebeklerimizin ve dişlerimizin vücutları bu
zor doğumu başarabilecek bazı değişimler geçirmiştir.
Kafa taslarımız yumuşak ve esnek olarak doğarız.
Anneler doğuma yakın ağır kesici etkisi olan hormonlar salgılarlar ve benzeri.
Ancak hepsinden önemlisi insan türünün bebekleri gelişimlerinin daha çok başlarındayken doğarlar ve gelişim evrelerinin büyük bir kısmını ana karnının dışında vahşi yaşam içerisinde geçirirler.
Günümüzde bu yaşam artık herkes için vahşi olmasa da.
Dolayısıyla türümüzün bebekleri evrimsel açıdan oldukça dezavantajlı konumdadır.
Ancak böylesine büyük bir beyin için iki ayak üzerinde duran ve dolayısıyla doğum kanalı iki bacağının arasındaki dar alana hapsolmuş olan bir tür için bu şekilde bir evrim kaçınılmazdır.
İşte bu sebeple biyolojik evrimin şekillendirdiği kültür, insan ebeveynlerinin arasındaki bağı güçlendirecek şekilde gelişmiştir.
Bunu başaramayan veya bu tür bir duruma daha uyumsuz olanlar her nesilde evlenmiştir.
Bunun nasıl olduğunu anlamak oldukça basittir.
Her bireyin evrimsel süreç içerisinde sahip olduğu karakterler vardır.
Bunu az önce kişisel arka plan olarak tanımlamıştık.
İşte bu arka plan dolayısıyla bazı bireyler aile kavramına ve sevgiye daha eğilimliyken, bazıları bundan daha uzaktır.
Dolayısıyla vahşi yaşamda eğer ki aile ve bütünlük kavramlarını destekleyecek durumlar oluştuysa ki az önce anlattığımız sebeplerle türümüz üzerinde bu tür bir baskı oluşmuştur, birbirine daha fazla bağlılık duyan
ve dolayısıyla aile kurmaya ve sürdürmeye daha meyilli olanlar avantajlı konumda olacaktırlar.
Bu avantajın evrim süreci içerisinde sürekli seçilimi, aşk gibi bağ duygularının gelişmesini ve güçlenmesini sağlamış olabilir.
Bir arada kalarak, yavrularını daha uzun süre, daha güçlü bir şekilde koruyan bireyler kaçınılmaz olarak daha avantajlı olacaktırlar.
Dolayısıyla kendi genlerinin bir karışımı olan yavrular arasından da bu eğilime en yatkın olacak şekilde genlere sahip olanlar ve bu duygulara en aşina olarak yetiştirilen bireyler vahşi yaşamda daha avantajlı olacaktırlar.
Bu da aşk gibi duyguların her nesilde daha da artması ve popülasyon içerisinde sabitlenmesi anlamına gelir.
Görülebileceği gibi aşkın evrimini tek açıdan incelemek oldukça zordur.
Doğum biçimimizden iki ayak üzerinde yürüyecek şekilde evrimleşmemize, beyin yapımıza ve büyüklüğüne kadar sayısız unsur aşk gibi bir duygunun evrimde rol oynamış olabilir.
Ancak ne olursa olsun aşkın evrimsel açıdan uyum sağlıyor oluşu bu özelliğin türümüzde sabitlenmesini garantilemiştir.
Bu evrimsel bakış açısını tamamlamadan önce diğer hayvan türlerine kısaca bir bakış atmakta fayda olduğunu düşünüyoruz.
En nihayetinde evrim, var olmuş, var olan ve var olacak tüm türlerin birbirleriyle akraba olduğu gerçeğini bizlere gösterdi.
Bu durumda sahip olduğumuz özelliklerin aynılarını veya benzerlerini kuzen türlerde görmeyi beklemek son derece doğaldır.
Açıkçası diğer türlerde aşk kadar güçlü bir sevgi unsuruna doğrudan rastlanmamaktadır.
Bu, evrimsel biyolojide son derece aşina olduğumuz bir durumdur.
Zira bir duygu olarak aşk, beyinde olup biten bir olgudur ve bizim beynimiz kadar gelişmiş bir beyne sahip hiçbir canlı evrimleşmemiştir.
Bu durumda beyinden kaynaklı bir insurun bu karmaşıklıkta bir diğer türde olmasını beklemek hata olacaktır.
Fakat buna rağmen birçok diğer hayvan türünde sevgi anlayışının olduğunu görüyoruz.
Özellikle de duygusal açıdan son derece gelişmiş bir canlı grubu olan memeli hayvanlarda.
Hayvanların sadece içgüdülerle hareket etmedikleri, Bizler gibi bilinç, algı ve düşünce sahibi oldukları bugün artık yaygın olarak bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.
Dolayısıyla bu canlıları birer robot, programlanmış birer makine olarak görmek tamamen hatalı olacaktır.
Diğer hayvanlar da düşünerek karar alabilir, tercihlerde bulunabilir.
Ancak aşk gibi neredeyse tamamen içgüdüsel olan duygularda zaten algısal zekaya pek değer kalmamakta, bilinçli tercihler önemsiz sayılmaktadır.
Diğer hayvanların keyif, empati, acı, keder, utanç, öfke duyduklarını gayet net bir şekilde biliyoruz.
Peki aşk? Tam olarak aşk biçimde tanımlanabilir mi?
Henüz kesin bir veri yok.
Ancak hayvanların sevgi duydukları çok aşikar.
Bir köpeğin sahibine duyduğu hayranlık ve bağlılık bunun en yaygın örneklerinden birisidir.
Ayrıca en yakın kuzenlerimiz olan bonobo maymunlarının bazı popülasyonlarında tıpkı insanlarda aşkın evriminde olduğu gibi birbirine aşk duyan ve dolayısıyla bağlılıkları daha güçlü olan bireylerin yavrularının
daha avantajlı olduğunu gösteren veriler elde edilmiştir.
Yani onlarda da bizimkisi gibi bir aşk duygusunun evrimleşmiş ve evrimleşiyor olması çok muhtemeldir.
Türümüzü ayırt eden özelliğimizin beynimiz olduğunu söylemiştik.
Diğer hayvanlarda benzer duygular evrimleşmiş olmasına rağmen bunların bizdeki kadar karmaşık olmamasının sebeplerinden biri beynimizin evrimidir.
Bir diğer sebepse, bu evrime paralel olarak gelişen sosyokültürel yapımızdır.
Yani türümüz, çok karmaşık bir sosyal ağa sahiptir ve bu, biyolojik evrim sonucunda ortaya çıkan birçok özelliğin kültür çerçevesinde yeniden tanımlanmasına neden olmuştur.
Bu çok derin ve apayrı bir konudur.
Ancak aşkın edebi ve felsefi yorumları, günümüzde eşcinsellere yapılan baskılar ve benzeri aşkla ilintili unsurlar incelenecek olursa, bu konunun arkasında biyolojik evrimden daha fazlası olduğu görülebilecektir.
Ne var ki kültürel olan her şeyin temelinde biyolojik bir arka plan yattığını görebilmekteyiz.
İşte bu sebeple diğer hayvanlar üzerinde incelemeler çoğaldıkça aşkın evrimsel kökenlerine de daha net bir ışık tutulacağı ortadadır.
Şimdilik diğer hayvanların birçoğunun bizler kadar karmaşık olmasa da net bir sevgi anlayışları olduğunu söylemek muhtemelen hatalı olmayacaktır.
Aşkın sinir bilimsel temelleri bize o sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır.
Öncelikle aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında hissedilen bir duygu olduğunu hatırlayalım.
Yani aşkı anlamak istiyorsak arkasındaki nöro-kimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.
Bilimsel açıdan baktığımızda aşk duygusuna neden olan temel hormonlar ve kimyasallar olarak karşımıza silir büyüme faktörü, testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin ya da noradrenalin,
serotonin, oksitosin ve son olarak da vazopressin çıkmaktadır.
Görülebileceği gibi aşkın bize karmakarışık hisler yaşatmasının nedeni oldukça karmaşık bir hormonal dengeye dayalı olmasıdır.
Şimdi evrimsel biyoloji ile ilgili açıklamalarımızdan da yola çıkarak biyolojik veya kültürel olarak kendimize uygun gördüğümüz bir bireyle karşılaştığımızda bu sayılan hormonların vücudumuzda ne gibi değişimler yarattığına
bir göz atalım. Testosteron özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur.
İlgi duyduğumuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymamıza bu cinsiyeti arzulamamıza neden olur.
Dişilerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır.
Ancak bunun haricinde erkeklerde aşkın ilk evrelerinde penisini ve testislerin muhtemel bir cinsel birleşmeye hazırlanmasını sağlar.
Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı penisin dikleşmesine neden olur.
Östrojen özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur.
İlgi duyduğumuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymamıza, bu cinsiyeti arzulamamıza neden olur.
Erkeklerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır.
Ancak bunun haricinde dişilerde, vajinanın ve döl yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye hazırlanmasını sağlar.
İlgi duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden olabilir.
Silir büyüme faktörü, aşk hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bir kimyasaldır.
Özellikle ilk aşık olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, bir seneden sonra ise kademeli olarak azalmakta ve eski haline dönmektedir.
Dolayısıyla bilim insanları, gerçekte aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu düşünmektedirler.
Bu da esasen mantıklıdır.
Zira insanın tek bir bireye takılı kalması, evrimsel çeşitlilik önünde engel arz etmektedir.
Ne var ki insanın kültürel yapısı, onu tek eşli bir sosyal yaşantıya itmiştir.
Bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa bile çiftler hem sosyal sorumluluklar nedeniyle hem de birbirlerine duydukları bağlılık ve sevgi-saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte kalabilmektedir.
Ancak tekrar etmek gerekir ki hem insan hem de yakın akrabaları sosyal olarak tek eşli olsalar bile cinsel olarak çok eşli olacak şekilde evrimleşmiş türlerdir.
Sinirsel bir iletim kimyasalı olan dopamin, Salgılandığı zaman vücutta mutluluk ve huzur hislerini uyandırır.
Bireye ek bir enerji ve dikkat katar.
Bu sayede aşık olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için gereken ek enerji ve dikkat sağlanabilir.
Bu da evrimsel açıdan ileri sürülen argümanları desteklemektedir.
Ayrıca aşık olmaktan hoşlanmamızın sebebi bu güzel duygulardır.
Çeşitli uyuşturucu ve sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle aynı etkiye neden olur.
Noradrenalin, aşık olduğumuza duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur.
Stres, birey üzerinde oluşan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir ve aşk bu baskılardan sadece biridir.
Ancak noradrenalinin salgılanması sebebiyle kalp atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden kan artar, mide ve bağırsak kasları gevşer.
Bu da yine olası bir çifteşme hazırlık evresi olarak görülebilir.
Ancak daha önemlisi, Aşkın tarih boyunca hep kalple eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi budur.
Noradrenalin nedeniyle aşık olduğumuzda kalbimiz hızlandığından ve midemizdeki kaslar gevşediğinden kalple aşık olduğumuzu ve karnımızda kelebeklerin uçuştuğunu hissederiz.
Bu bilimsel olarak hatalıdır.
Aşık olan tek organ beyindir.
Başlıca mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer almaktadır.
Ancak serotonini aşk açısından özel kılan bu mutluluk hissinden çok obsesif kompülsif davranış bozukluğuna sahip bir diğer deyişle takıntılı insanlarda bu hormonun aktivitesindeki sorundan kaynaklanan bir açıklamanın
bulunuyor olmasıdır. Aşık olduğumuzda tek bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz serotonin düzeylerindeki dalgalanmadır.
Kısaca aşık olduğumuzda tıpkı ciddi bir hastalık olan obsesif kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi takıntılı bir hal alırız.
Bu da yine arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj sağlayan bir hormonal düzenlemedir.
Sinir büyüme faktöründe aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak aşkın bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada kalabildiklerini söylemiştik.
Esasen birçok ülkede evliliğin ortalama süresi 7 ila 10 yıl olarak verilmektedir.
İşte bu uzun süreler birlikte kalabilmemizi sağlayan aşkın bir diğer unsur olarak gösterdiğimiz bağ duygusudur.
Oksitosin bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı sağlamaktadır.
Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir.
Ayrıca oksitosinin ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde sağlanıyor olması aşkın evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır.
Bunun haricinde oksitosin aynı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk düzeyde salgılanmaktadır.
Bu da aşkla cinsellik arasındaki bağı hakkında fikirler vermektedir.
Vazopresin de tıpkı oksitosin gibi uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan hormonlardan biridir.
Ebeveyn yavru arasında kurulan ve ömür boyu sürmesinin avantajlı olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında kurulduğunda da toplumsal bir başarı ve istikrar sağlanabileceği düşünülmektedir.
Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip bir bağlılık duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir.
Ayrıca vazopresin, seks sonrasında salgılanmaktadır.
Tüm bu hormonal değişimlere bağlı olarak, vücudumuzda bir dizi fizyolojik değişim yaşanır.
Bunların bir kısmı fiziksel olarak dışarıdan gözlenebilir değişimlerken, diğerleri ise psikolojik olarak içsel değişimlerdir.
Bu durum, sevdiğimiz birini gördüğümüz zaman yaşadığımız baştan aşağı heyecanlanma hissini veya o özel kişiyle tanıştıktan sonra hissettiğimiz sarhoşluk hissini açıklamaktadır.
Bunlara bir bakış atacak olursak, mutlu oluruz.
Aşk dolu bir ilişkinin ilk evrelerinde sürüklenmek, bizi sevinçten havalara uçurabilir ve bunun için iyi bir sebep vardır.
Araştırmaların gösterdiğine göre güçlü aşk hisleriyle beyindeki dopamin iletimindeki yüksek seviyeler arasında bir bağlantı vardır.
Bu da bize mükafatların yolda olduğunu göstermektedir.
Aynı kimyasal, diğer keyif kaynaklarına cevap olarak da salgılanmaktadır ve yeni aşıkların sıklıkla yaşadığı uçuyormuş gibi olma duygusunu açıklayabilmektedir.
Dertlerimiz kaybolur.
Sevilen birinin sadece fotoğraflarını görmek bile ıstırap duygularını gizlemeye yardımcı olabilir.
Yeni yapılan küçük bir araştırmanın bulgularına göre, insanlara sevdikleri kişilerin fotoğrafları gösterildiği zaman, ısıtılmış bir sonda ile dokunulduğunda hissettikleri ağrı, dikkatleri sadece başka görev yapmaları istenerek
dağıtıldığı zamankinden daha fazla azalmıştır.
Bütün vücudumuz karıncalanır.
Şehvet hisleri vücudumuzu adrenalin ve noradrenalin ile istila eder.
Kalbimiz hızlı çalışır.
Avuç içlerimiz terler ve başımız döner.
Yeni bir çalışma buna bazı gerçekçi katkılar sağlamaktadır.
700'den fazla insana aşk ile bağlantılı kelimeler ve resimler gördükleri zaman vücutlarında etkinlik hissettikleri bölümleri boyamaları istenmiş ve çoğu kişinin bütün vücudunu boyadığı gözlenmiştir.
Özellikle göğüs, mide ve kafayı.
Gözlerimiz sevdiceğimizin bakışlarından mahkum olur.
Yeni bir çalışma birbirini tanımayan zıt cinsiyetli üniversite öğrencisi çiftleri şu görevlerde iki dakika zaman ayırmaya yöneltmiştir.
1. Gözlerini diğerinin gözlerine sabitlemek.
2. Gözlerini diğerinin ellerine dikmek.
3. Diğerinin ne kadar göz kırptığını saymak.
Her çift göz sabitleme görevini yaparken yani birbirlerine bakarken diğer görevleri yaptıkları zamandan çok daha fazla etkilenme hissi bildirmişlerdir.
Yanaklarımız kızarır.
Sevgi nesnemizi gördüğümüz zaman yaşadığımız hızlı adrenalin salımı aynı zamanda yüzümüzü kızartır.
Bu hormon kan damarlarımızı genişletebilir ve kanla oksijenin vücut boyunca akışını arttırır fakat aynı zamanda maalesef yüzlerimizi ispiyoncu bir pembeye çevirir.
Kalbimiz daha fazla korunabilir.
Büyük bir çalışmanın bulgularına göre evli insanlar yaşlarından bağımsız olarak bekarlardan daha az kalp krizi geçirmeye yatkındır.
Tabii aşk burada tek başına koruyucu etken olmayabilir.
Evli insanlar aynı zamanda bekarlardan kayda değer oranda daha az sigara içmekte ve belki de diğer sağlıksız alışkanlıklara da daha az bağımlıdırlar.
Dolayısıyla aşkın evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında son derece sıradan ve anlaşılır bir duygu olduğunu görebiliriz.
Elbette kültürel evrimimiz dahilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar yüklememiz son derece olağandır.
Ancak bunları abartarak bilime dahil etmeye çalışmak akıl dışı olacaktır.
Tüm bunları aklınızın bir köşesinde bulundurarak aşk dolu yaşamanızı dileriz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
