18. Yüzyılda Felsefe - 1: Yeni Düzene İlk Başkaldırı: David Hume
7 Eylül 2020 · 11 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
18. yüzyılda felsefe bir.
Yeni düzene ilk başkaldırı.
David Hume. Yazar Erik Rose.
Editör Damla Şahin Seslendiren Devrim Açıkalın 17.
yüzyılda felsefe serisinin devamı olan bu çalışmada temel olarak yeni düzeni kuran ve öncülerini bize sunan düşünürlere karşı ilk felsefi başkaldırıyı ortaya koyacağız.
Böylelikle skolastik düşünce ve bu düşüncenin temellerini eleştirerek kendini var eden modern felsefenin ilk öncülerini ilk defa birlikte sınamış olacağız.
Aynı zamanda bu sınama felsefe kadar bilim için de önemlidir.
Çünkü bilimin metodolojiye sahip olması gerekir.
Ancak bir metodoloji kendini, kendi başına değil, kendi epistemolojik ve ontolojik kabullerine sahip olarak var edebilir.
Bu seri, bu nedenle felsefenin ilerleyişi ve öncül değişimlerini gösterdiği kadar, bilimin 21.
yüzyıl metodolojisini var etmesini sağlayan kabullerinin tarihsel gelişimini ortaya koymak için de önemlidir.
Önceki çalışmamıza da bahsettiğimiz ve Descartes'in ortaya koymuş olduğu şu temel öncül, bu çalışmamızın temel konusunu oluşturur.
Öyle olduğu apaçık bir şekilde bilinmeyen hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek gerekir.
René Descartes, bu temel öncül etrafında kendi felsefi metodolojisini kurarken, aynı zamanda bilimin a priori bilgiye bağlı olan matematik, geometri ve aritmetik aracılığıyla var olabileceğini söylemiştir.
Bununla birlikte bilimin deneyimlediği ve üstünde çalıştığı temel doğanın ancak bir tanrı fikri üzerinden varlığının kanıtlanabileceğini söyleyerek aslında kendi öncülüğünü yerine getirememiştir.
Röne Descartes'a göre olgusallık dünyası ancak düşünebilen bir zihnin oluşturduğu, düşünce içindeki tanrı ile kanıtlanabilirdi.
Çünkü Descartes'a göre yaptığım her şey bir çeşit zihinsel aktivitedir.
Tanrı ise olgusallık dünyasını var eden zihnimizde yer aldığı gibi aynı zamanda olgusallık dünyasının kendisi içerisinde de bulunmak zorundadır.
Ancak bu şekilde mükemmel bir tanrı olabilir.
Olgusallık dünyası içinde de bulunan bir tanrı bu nedenle içinde bulunduğu olgusallık dünyasını da gerçek olarak deneyimlememizi zorunlu kılacaktır.
18. yüzyıl içerisinde İngiliz düşünür David Hume buradaki akıl yürütmede bir sorun olduğunu fark etti.
Bu sorun, Descartes'in düşüncesinin kendi içine tutarlı görünse de birbirini doğrulayan öncüler barındırmasından kaynaklanıyordu.
Ve ana öncül yani apaçık olan şeyi kabul etmek ve onunla düşünmek ancak apaçık olamayan bir öncülün kabul edilmesiyle mümkün olabilirdi.
Bu öncül tanrıydı.
David Hume, bu çıkmazın aslında basit ve temel bir yanlıştan doğduğunu düşünüyordu.
René Descartes, epistemolojiden başlayarak ontolojisini kurmuştu.
Epistemolojisinin temelinde ise a priori bilgi türü barınıyordu.
Tanrı'nın apriori olmasının nedeni ise Descartes'in birincil ve ikincil nitelikler ayrımından gelmekteydi.
Birincil nitelik olan Tanrı, tıpkı büyüklük birimi, yer kaplama, süre ve benzeri nitelikler gibi kişiden kişiye değişmeyen bir bilgi niteliğiydi.
Apriori, deneyimden önce gelmekte ve her düşünebilen zihnin temelinde var olmaktaydı.
Apriori bilginin zihnin temelinde bulunmasıyla ancak birincil nitelikler bilinebilirdi.
İşte burada da kendini doğrulayan bir öncül serisi görülmektedir.
David Hume, bu düşünce biçiminden kurtulmak için Rene Descartes epistemolojisinin tekrar kritik edilmesi gerektiğini önerdi.
David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde, epistemolojinin başlangıcı için insanın doğasının, yani anlamı yetisinin yeniden kavranması gerektiğini söyler.
Peki bu nasıl mümkündür?
İnsanın anlamı yetisini, yani doğasını anlamanın tek yolu, bilgileri arasındaki ayrımı kesin olarak çizebilmektir.
İnsanın anlamı yetisi iki farklı bilgi düzeyinden meydana gelir.
İzlenim ve ideeler.
Bu iki bilgi türü şöyle ayrılabilir.
İzlenimler duyu algılarıyla ve bir zaman içinde gerçekleşen bilgidir.
İdeeler ise ancak izlenim üzerine var olabilen önceki izlenimlerimizin çıkarımlarıdır.
Yani bir idee yalnızca kabul edilen bir çıkarımla başlayabilir.
Bu kabul edilme bir a posteriori özellik taşımak zorundadır.
David Hume, Immanuel Kant gibi sentetik ve analitik bilgi ayrımları yapmadığı için bu ayrımı basitçe a priori, a posteriori bilgi düzeyleri arasında anlayabiliriz.
David Hume düşüncesi, a posteriori bilgiyle var olabilen bir a priori bilgiyi bize sunar.
Yani bir ideyi temellendirmemiz için yapmamız gereken aslen, idealere karşılık gelen bir izlenim olup olmadığını araştırmaktır.
Açıklamamıza şöyle bir eşitlik getirmemiz mümkündür.
İzlenimler, eşittir a posteriori bilgi, eşittir...
duyu organlarıyla deneyimlenen zamanın içindeki bilgi.
İdeeler eşittir a priori bilgi.
Eşittir, varlığı ancak a posteriori bilgiyle mümkün olan, zamanda deneyimlediğimiz bir a posteriori bilginin hatırlanması işlemiyle ortaya çıkan bilgi.
David Hume düşünce şamasının ikinci aşamasında akıl yürütmeleri temellendirir.
Ona göre insan doğasının akıl yürütmesi iki biçimlidir.
Olgusal akıl yürütmeler ve matematiksel akıl yürütmeler.
David Hume, bu kısımda matematiksel olguların mantık sistemiyle bir arada olduğunu söyler.
Matematiksel akıl yürütme öncülüğünün yokluğu, mantıksal olarak bir çelişki barındırır.
Örneğin, tüm kenarları eşit olan şey karedir.
Bu önermenin değillemesini aldığımızda, karenin tüm kenarları eşit değildir olarak verilecektir.
Ancak kare ideisinin kendisi, eşit kenarları olan şey karedir tanımlamasını barındırır.
Bu tanımın yokluğu, nesnenin kendi varlığını da değiller.
Matematiksel akıl yürütmeler aritmetik, cebir, geometri içerir.
Ancak matematiksel akıl yürütmeler kendi başına salt varlığı kanıtlayamazlar.
Akıl yürütmeler ile salt varlığı kanıtlamak ancak deneyim yoluyla oluşan apostoriori bilgilerin sahasında olan ve onlarla bir araya getirilen öncülerle oluşan olgusal akıl yürütmeler ile mümkündür.
David Hume öncelikle düşünceler arasında bir bağlantı ilkesi bulunması gerektiğini öne sürmektedir.
Bu bağlantı ilkesi, düşünceleri bir araya getirerek aslında akıl yürütmeyi olağan hâle getirir.
Düşünceler arası bağlantının ilkeleri ise şöyle sıralanır.
Benzerlik, zamanda ve mekanda yakınlık, neden ya da sonuç.
David Hume, olgusal akıl yürütmenin olgulardan yola çıkmasının önemini hatırlatarak, neden ve sonuç ilkesinden söz etmenin tek yolunun onu a posteriori bilgide aramak olduğunu söylemektedir.
A priori bilgide aranan neden ve sonuç ise tamamıyla bir yanılsamadır.
İnsanın anlama yetisi üzerine bir soruşturma eserinde şöyle demektedir.
Olgularda bize güven veren kanıtın doğası konusunda kuşkudan, şaşkınlıktan, belirsizlikten kendimizi tam olarak kurtarabilmek için olguların neden ve sonuç bilgisine nasıl ulaştığımızı da soruşturmalıyız.
David Hume, neden ve sonuç ilkesinin hiçbir durumda apriori öncülerden gelemeyeceğini, yalnızca tek tek olguların bilgisiyle ve bu nesnelerin bilgilerinin birbirine bağlılığıyla bütünüyle apostoriyori bilgiden doğacağını
ileri sürer. Kısacası David Hume, apaçık olan bilgiye ancak ve ancak izlenimlerle ulaşabileceğimizi iddia etmektedir.
David Hume düşüncesinin temel sorunu, onun düşüncesinin tiker olan izlenimlerin bir araya gelmesiyle oluşan tümel izlenimlerle şekillenmesidir.
Buna mantık içerisinde tüme varım yöntemi denilmektedir.
Ancak bu tür bir düşünce biçimi Karl Popper tarafından eleştirilir.
Karl Popper, tüme varım yönteminin en büyük sıkıntısının ölçüm sorunu olduğunu söylemektedir.
Karl Popper'ın David Hume düşüncesi üzerine eleştirisini şöyle örnekleyebiliriz.
Her gün ağ düğümleri 5 cm olan bir ağ ile balık avına çıkan bir balıkçı düşünün.
Balıkçı her gün avlandığı denizdeki balıklar üzerine şöyle öncülerde bulunsun.
Tüm balıkların solungacı vardır.
Tüm balıklar 5 cm'den daha büyüktür.
Burada tüm balıkların solungaçlı olması balığın kendi kendisini tanımlayan özelliklerinden biridir.
Bu yüzden balığın solungaçlı olması önermesi, önermenin bir terimini kanıtladığı için bize bir bilgi veriyor gibidir.
Bunu Immanuel Kant'ın analitik bilgi türüyle denk düşünebilirsiniz.
Ancak ikinci önermede solungaçlı balıkların 5 cm'den küçük olmadığını söylemektedir.
Bunun nedeni ise balıkçının avlanmakta kullandığı ağın boyutunun 5 cm'den küçük balıkları yakalayamamasıdır.
Balıkçı bu yanlıştan dönüp ağ boyutunu değiştirebilir ve 5 cm'den küçük balıkları yakalamaya tekrar başlayabilir.
Ancak ağın yani ölçüm aletinin sınırları hiçbir zaman tam olarak tüm olgulara uygun olamayacağından balıkçı hiçbir zaman tüm balıkları yakalayabileceğinden emin olamayacaktır.
Bu Karl Popper'a göre ölçüm işlevinin sınırı nedeniyle düşüncenin asla gerçek tümel önermeye ulaşamayacağını gösterir.
Tüm bu temellendirmelerle David Hume'un ortaya koyduğu yeni epistemoloji aslında modern bilimi anlamamızın anahtarıdır.
Rene Descartes'ın geometri ve matematiği kaynağını düşüncesinin kendi zorunlu varoluşundan almıştır.
Ancak David Hume, matematik ve geometrinin dış dünyayla uyumsamasının tek imkanının matematiksel nesnenin zorunlu olarak deneyim dünyasından kaynaklı bir varoluşa sahip olabileceğini hatırlatmıştır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
