Transkript
17. Yüzyılda Felsefe 1.
Yeni Düzen Arayışı Yazar Erik Roos 17.
yüzyıla dair hazırlanan bu yazı serisinin temel amacı, modern bilimin disiplinler arası konumunu felsefeyle bütünleştirmesinin başlangıcına giderek dönem felsefesini ve dolayısıyla modern bilimin oluşum zeminini anlaşılır
şekilde sınamaktır. Yazı serisinin iyice anlaşılabilmesi için dönemleri iki ana başlığa ayırma gerekliliği duydum.
İlk seri 17. yüzyılın önemli isimleri olan Galileo, René Descartes, Isaac Newton, Ve son olarak empirist filozoflar John Locke ve David Hume'u kapsarken ilk serinin bitişi ve ikinci serinin başlangıç
noktası ise 1781 yılında Immanuel Kant tarafından sunulan Kritik derayının fenov saf aklın eleştirisi eseridir.
İlk serinin başlangıcını oluşturan bu makale öncelikle 17.
yüzyıla ait temelleri sunacaktır.
Yeni düzen arayışı başlığı özünde hangi ortamda meydana çıkan bir felsefe olduğunu anlatmak için seçilebilecek en uygun betimlemedir.
17. yüzyılın ortaları Batı Avrupa'da çalkantılı bir dönemdi.
Hiçbir şeyde istikrar yoktu.
Kozmos'un tabiatı, insanın onun içindeki yeri ve statüsü, bilginin sınırı ve kaynağı yönündeki çıkmazlar, dünyevi karmaşanın parçalarıydı.
Kıtada Fransa, Hollanda, İspanya ve Almanya prensikleri 30 yıl savaşlarıyla yıpranmıştı.
Kıta yer yer enkaz halinde, düşüncelerse sefaletin sebepleri kadar kendi varoluşlarının arayışındaydı.
1648'de Oliver Cromwell'in ölümüne kadar kargaşa devam etti.
Daha sonra duraklama dönemine geçildi.
Sokaklarda insanlar hem açlıkla hem de bir bilinmezlikle yürüyorlardı.
Roma Katolik Kilisesi'nin reform karşılıklığı saldırgan İngilizisyonla desteklendi.
Yazar Notu İngilizisyon İspanyol İngilizisyonu Kastilla Kraliçesi 1.
İzabella'nın ısrarı üzerine Papa IV.
Seksus tarafından 1483 yılında onaylanan Katolik Kilisesi'ne bağlı mahkeme sistemi.
Eski yerleşik kurallar altüst olmuştu.
Herkes doğru konuştuğunu iddia edebilirdi çünkü ortada doğru, gerçek ve güzel kalmamıştı.
1642 yılında ise klasik matematiksel fiziğin mimarı Isaac Newton dünyaya gelmişti.
İnsanlığın düşüncelerini değiştirmek için yalnızca 45 yılı vardı.
Onlarla temellenen fizik ve arkasında yatan aydınlanma hareketlerini hazırlayan fikirler dünyayı yeniden tasarlamamıza neden olacaktı.
Bu yeni tasarımlarımız bir cümleyle şöyle ifade edilebilir.
Kozmos ve kozmostaki her şey fizik yasalarıyla tanımlanabilecek bir şekilde işleyen uçsuz bucaksız bir makinenin ta kendisidir.
Şunu vurgulamalıyız ki temel tasarımın doğuşunu hazırlayan her iki düşünür de aslında mekanik doğanın insan eylemlerini açıklayamayacağını düşünüyorlardı.
Her ikisi de makinenin bir ruha sahip olduğuna inanıyorlardı.
Dönemin filozoflarını ve bilim insanlarını kaçılmaz şekilde kabul etmek zorunda oldukları bir şey daha vardı.
O da evreni düzenleyen, faal eden ve etkilemeye devam eden kadri mutlak tanrı düşüncesiydi.
Yine de bu zorunluluk ve kabullere rağmen onların öne sürdüğü fikirler temelde doğa felsefesini özellikle kartezyen düşünce himayesiyle tamamıyla seküler bir görüş haline getirdi.
Yazar Notu Kartezyen Düşünce Kartezyen gelenekte zihin, beden ve özne nesne ikileminden yola çıkılarak ontolojik açıdan realist ve naturalist bir tavır benimsenir.
René Descartes'a göre düşünen şey aynı zamanda zihindir, ruhtur.
Çünkü o, zihni, ruhla ya da akılla düşünmekten hiçbir zaman ayırmaz.
16. yüzyılın sonunda da Galileo Galilei'nin fikirleri bu temel görüşü oluşturuyordu.
Fikirleri mistisizmden uzaktı.
Evrenin matematik terimleriyle tanımlanabileceğini ve yegane gerçek olanın da bu niteliklere ait olanlar olduğuna inanıyordu.
Alıntı Gerçek dünya, matematiksel olarak indirgenebilir hareket yapan cisimlerin dünyasıdır.
Bu da gösterir ki gerçek dünya hareket eden cisimler dünyasıdır.
Galileo Galilei Galileo Galilei'ye göre Öklides geometrisi temelli uzay ve zaman nihai gerçeklerdi.
Üstüne üstlük mutlaktı.
Tüm fiziksel değişiklikler uzay ve zamandaki değişiklikler bağlamında tanımlanabilirdi.
Aristoteles'in değişim hakkındaki görüşü olan olma ise bir olasılığın gerçek olmasıydı.
Değişim aynı zamanda var olma ile bir tutuluyordu.
Rönesans filozofları da değişimi ancak bu ışık altında görebiliyorlardı.
Aristoteles fiziği ve metafiziği ile 17.
yüzyıla kadar gelen düşünce basitçe canlı ve cansız tabiat potansiyelini gerçekleştirmeye çalışırdı.
Canlı yaratıklar kadar nesneler de bir tabiata sahipti bu nedenle de nesneler pasif varlıklar değillerdi.
Alıntı Mevcut durum hareketsiz var olur ve sürekli olarak kendi geleceğine yaklaşır.
Aristoteles Fizik Nesnelerin tam gerçeklik veya kusursuzluğa doğru bir amaca sahip olduğunu düşünmek tuhaf olabilir.
Ama 17. yüzyıla kadar değişimle kast edilen kısaca budur.
Nesneler kusurludur ve gerçeklikten o denli uzaktır.
Bu yüzden temel amaçları daha az kusurlu ve daha gerçek olmaktır.
Bu aynı zamanda zaman kavramının da belli bir yönde ilerlediğini gösterir.
Bu hareket nesnelerin kusurluluktan kusursuzluğa doğru gitmesidir.
Şu anın statik bir şey olduğu ve geleceği kendine doğru çektiğini düşünmek bize cazip gelebilir.
Yine de bu mutlak bir zaman anlayışının mirasına işarettir.
Ve tüm yazı serimizin düşüncelerini kendi tasarısıyla değiştiren Albert Einstein'a kadar bu kabuller tıpkı şu anda Aristoteles düşüncesinin cazip gelmesi gibi oldukça etkin şekilde savunulacaktır.
Basit fikirlerin değişimi basit görünebilir ancak bu kusursuz bir tanrıdan kusurlu bir tanrıya oradan da matematiğin himayesindeki bir tasarım evrenine geçmek demekti.
Böyle bir geçiş tüm düşüncelerin kabullerini değiştirdi.
Kabullerin değişmesi bilginin ve varlığın dolayısıyla da fizik biliminin temelsiz kalmasına neden oldu.
Tek bir çözüm yolu vardı, tüm felsefeyi yeniden ele almak ve gerçeklik, doğruluk kavramlarını matematiğe bağlayan yeni bir felsefe ortaya koymak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
