
Ben yoksulum ama içimde kocaman bi dünya var.Peki yoksulluk kader mi?
Transkript
Ben bir yoksulum ama içimde kocaman bir dünya taşıyorum.
Hiçbir şeyim yok arkadaşlar.
Hiçbir şeyim sıfır ve bunu çok iyi değerlendirmem lazım.
Adisyonun yeni bölümüne hoş geldiniz.
Dostlarım, yoksulluk kader midir?
Hani derler ya, kimimiz doğuştan şanslıyız, kimimiz yoksulluğa mahkumuz diye.
Ama gerçekten bu böyle midir?
Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz.
Ben bir Gecekonlu mahallesinde doğdum.
Şehrin getto kesiminde dünyaya geldim.
Benim kulaklarımda hep şu cümle yankılandı, kendimi bildim bileli.
Bu düzende yeriniz yok.
Bu arada yaşadığım mahalledeki insanların da, arkadaşlarımın da, komşularım da böyle bir...
inanca sahipti.
Onlar da düzende bizim yerimizin olmadığını düşünüyorlardı.
Ama ben buna hiçbir zaman inanmıyordum.
O zamanlar evimizde küçücük bir sobamız vardı.
O sobada ısınmak gerçekten benim için çok keyifliydi.
Babam her akşam eve geldiğinde şimdi marka veremeyeceğim.
Günümüzde hala satılıyor o kekler.
Bir kek alırdı. Üzerinde jöle var ya.
Her akşam o kekin gelmesini beklerdim.
İnanın senelerce bana Her akşam o keki aldı ve geldi.
O kek benim için çok lüks bir kekti.
Ve tadını çıkara çıkara o küçücük keki yerdim ben.
O sabahın başında. Şimdi tabii büyüdüm.
İstediğimiz kadar kek alabiliriz.
Ama o tadı hiçbir zaman bulamıyorum.
Hala babamın almasını isterim o keki bana bu arada.
Arkadaşlarımla sokaklarda oyun oynardık.
O zamanki çocuklar gerçekten bence çok şanslıydı.
Biz çok şanslıydık. Ya ben 96 doğumluyum.
Çok şanslı olduğumu düşünüyorum.
Bence ben sokakta oynayan son nesilim.
Şimdiki çocukların hiç öyle bir imkanı yok.
Ve evlerde teknolojiyle iç içeler.
Bütün oyun alanları, arkadaşlıkları orada.
Gerçekten çamurdan oyuncak bebekler evler yaptığımızı biliyorum.
Karda doyasıya oynadığımızı biliyorum.
Yağmurda doyasıya oynadığımızı biliyorum.
Sokakta oynamanın insanı çok değiştirdiğine inanıyorum.
Size başka bir karakter katıyor.
Haksızlığa uğruyorsunuz.
Kendinizi savunmayı öğreniyorsunuz.
Bunu daha önceki podcastlerimden birinde ailelere çocuklarınızı spora gönderin.
Özellikle grup sporlarına gönderin ve bunları öğrenecekler.
Bunun peşinde koşun dediğimi hatırlıyorum.
Ama biz bunu sokakta öğrendik mesela.
Dışlandık, zorbalandık, hakkımızı aradık, ağlayarak eve gittik, düştük, kalktık.
Ben çok zevk alıyordum yani sokakta oynamaktan.
Eve hiç gelmezdim öyle söyleyeyim.
Ve telefon, bilgisayar falan bunlar zaten yok.
Bilgisayar evlere girdikten sonra yine sokakta oynamaya devam ettik.
Yani bence çok yeni.
Çocukları ele geçirdi teknoloji.
Hayal gücümüz gelişti.
Ekmeği bölüştük.
Birbirimizle aldığımız bir abur cuburu bir cipsi bir keki bölüştük birbirimizle ve bitmiyordu o yani.
Küçücük bir cips alıyorsunuz ve bütün arkadaşlarınızla bölüşüyorsunuz ve bitmiyor.
Paylaşmayı öğreniyorsunuz. Her şeyi öğrendiğiniz müthiş bir antrenman alanı bence sokak.
O yüzden sokakta oynayan sokakta büyüyen çocuklar biraz daha diğerlerinden.
farklıdır. Okulum da öyle şey bir okul değildi.
Küçücük bir okuldu. Geçenlerde de gittim bu arada.
Benim mahallem kentsel dönüşüme girmişti.
Tabii hiçbir şeyden eser yok.
Sadece okulumuz duruyor.
Hala aynı duvarlar aynı.
Koridorlar aynı. Boyası bile aynı.
Hiçbir şey değişmemiş. Hiç ilgi göstermemişler.
Devlet okulu. Ghetto'nun da dezavantajlarından bir tanesi de bu.
Yani eğitime erişim gerçekten çok kısıtlı.
Sizi eğitime motive edecek bir ortam yok.
Ben Birkaç öğretmenim sayesinde geleceğimi daha iyi şekillendirebildiğimi düşünüyorum.
Mesela o zamanlar okullarda Kulüpler vardı.
Ben hem kütüphane kulübündeydim, hem resim kulübündeydim, hem izcilik kulübündeydim.
Oba başlığı falan yapmışlığım vardır yani.
Okullardaki bu kulüpler de bizi çok özgüvenli bireyler olarak yetiştirdi.
Yani sosyalleştirdi daha doğrusu.
Çünkü dışarıda sosyalleşebileceğiniz bir alan yok sokaktan başka.
Ama okulda zaten bu ihtiyaçlarımız gideriliyordu.
Biz okulda yeterince sanatla iç içeydik.
Bize çok sorumluluk veriyorlardı o zaman.
O zaman okula bir tiyatro öğretmeni gelseydi, acaba nasıl hissederdi?
Çünkü bu çocuklar tiyatroyla, sanatla büyüdüklerinde geleceklerini çok daha kolay şekillendirebiliyorlar.
Çünkü başka bir dünya.
Yoksul mahallemde, dezavantajlı mahallemde ben hep çok büyük hayaller kurduğumu hatırlıyorum.
Hayır bu düzende benim yerim var, yerim olacak dediğimi hatırlıyorum.
Bunun için sürekli okuduğumu hatırlıyorum.
Okuldaki bütün kulüplere girdiğimi hatırlıyorum.
Sürekli öğretmenlerimin başının etini yediğimi hatırlıyorum.
Ve bir şekilde hayat beni...
Bir yerlere savuruyor. Ama bu ile benim kendi çabamla, kendi yönlendirmemle oluyor.
Çünkü direksiyon bende.
İstediği kadar fırtınalar çıkarsın, kasırgalar çıkarsın.
Kontrol eden kişi ben olacağım.
O yüzden şuna çok kızıyorum ben.
Bu benim kaderim. Kader böyleymiş ne yapalım?
Ya işte kader ya biz kader mahkumuyuz ya.
Ben bu cümlelere çok kızıyorum.
Hayır bu senin kaderin değil.
Kaderini belirleyen sensin.
Kaderini belirleyen senin gününü nasıl geçirdiğin, kaderini belirleyen senin çevreni nasıl oluşturduğun, kaderini belirleyen senin nasıl hayaller kurduğun, nasıl biri olmak istediğin.
Çünkü ben hiç tereddüt etmedim.
Hiç yapabilir miyim acaba bile demedim.
Bir şekilde bir şeyleri yapmam gerekiyor.
Hata da yapsam, yanlış cümleler de kursam, yanlışlar da yapsam problem yok.
İnsanlar ne büyük yanlışlar yapıyorlar.
İnsanlar nasıl hatalar yapıyorlar.
Çoğumuz bunu fark etmiyoruz bile.
Çoğumuzun umurunda bile değil o hatalar.
Yoksulluğun da birazcık öyle olduğunu düşünüyorum.
Şimdi bana diyeceksiniz ki hiçbir şekilde elinden tutulmamış bir insana gidip bu cümleleri kur bakalım o insan sana ne diyecek.
Asgari ücretle 5 çocuk okutmaya çalışan adama git de sen bu cümleleri söyle mesela.
Yoksulluğun aslında maddi yokluktan çok daha öte bir durum olduğunu düşünüyorum.
Bir insanın içindeki yaşam enerjisinin yavaş yavaş sönmesi gibi bir insanın sessizce tükenmesi gibi.
Bunlar sadece parayla ölçülemez.
İnsanın bir umut kırıntısına bile tutunamayacak kadar yalnız, çaresiz hissetmesi bence en büyük yoksulluktur.
Umutsuzluk bence en büyük yoksulluktur.
Sadece para kaybetmek değil, hayata duyulan güvenin ve sevincin de azalmasıdır ki bu çok daha zor.
Bunun yerini hiçbir şey dolduramaz.
Aklıma da şey geldi, umudunu kaybetme filmi geldi, Will Smith oynuyor ya.
Chris Gardner'ı canlandırıyor.
Orada oğluyla birlikte evsiz kalıyorlar.
Tuvaletlerde uyuyorlar.
Yiyecek bir şey bulamıyorlar.
Çok mücadele ediyorlar bazen bir lokma bulmak için.
Ama asıl savaşı Will Smith'in orada umudunu yitirmemek.
Geceyi bir şekilde geçiriyorsun.
Karnını o gün doyuramasan da ertesi gün doyuruyorsun.
Problem yok. Ama umudunu yitirmemeye çalışmak, kendini sürekli böyle motive etmek gerçekten çok zor.
Çok kalp kıran insanlar var.
Çok yarı yolda bırakan insanlar var.
Başıma çok geldi. Aylarca emek harcadığım bir işi.
Bir saat içinde çöpe attıkları oldu.
Ve kapıyı suratıma kapattıkları oldu.
İlk harcananlardan olduğum yeri geldi.
Bu benim kalbimi o kadar çok kırdı ki.
Yani çok ağladığım, çok üzüldüğüm zamanlar oldu hatırlıyorum.
Ama bir şekilde bir saat sonra hemen onu toparlayıp devam etmek zorundasın.
Kimse senin zırlamını umursamıyor.
Git eve kapan, odana kapan, yorganın altına gir.
Herkesle iletişimini kes.
Kendinle iletişimini kes.
Kimsenin umurunda değilsin. Kimse kapını çalıp gelmeyecek böyle.
Kapını çalıp gel hadi elinden tutuyorum.
Kusura bakma ben sana haksızlık yaptım.
Devam edelim seninle yola.
Al sana emeğinin karşılığı demeyecek.
Kimse sana bunu söylemeyecek.
Kimsenin umurunda değilsin.
Kimsenin. Bak bu gerçek olandır.
Gerçeklik budur. Herkes bir adım yukarı çıkmaya çalışıyor.
Platform filmini izlediniz mi mesela?
Herkes o en iyi lokmayı yemeye çalışıyor.
Will Smith oğluna bir şeyler yapabilmek için çabalıyor aslında.
Filmde bir sahne var.
Unutulmaz bir sahne. Oğluna şöyle bir cümle kuruyor.
Diyor ki bir hayalin varsa onu korumalısın.
Bir şey yapmayacağını söyleyen insanlar olacak.
Sen bir şey istiyorsan git ve onu al.
Bana bu övüdü hayatımda.
Tek bir insan vardı. Erkek arkadaşım vardı.
Her şartta, her ağladığımda, her yarı yolda bırakıldığımda, her kalbim kırıldığında telefonu kapattım ve iletişimi kestim.
Ulaştı, dedi ki kimsenin umurunda değilsin.
Hayalini gidip söke söke alacaksın.
Karşılarında duracaksın.
Daha güçlü olacaksın.
Sen bu çabayı veriyorsun.
Onlar bu çabayı görmese bile...
Başkası görecek. Başkası görecek o çabayı.
Rakip firma görecek. Rakibin görecek.
Sana diyecek ki gel bizimle çalış.
Gel bu çabayı burada göster. O görmese öbürü görecek.
O görmese öbürü görecek.
Ama biri görecek.
Sen yeter ki o çabayı ver.
Sen yeter ki o mücadeleyi ver.
Başarılı insanların sırrı bu.
İnan vazgeçmemek ya inan.
Beş parasız bile kalsan vazgeçmemek.
Büyü gibi bir şey bu. Sen o çabayı harcadıkça, sen o mücadeleyi verdikçe bir şekilde başka bir yerden o sana geri geliyor.
Nasıl geldiğini bile anlamıyorsun.
Nasıl olduğunu bile anlamıyorsun.
Bir yerinden bir şeyler istiyoruz ya.
Hani ben film çekmek istiyorum mesela.
En büyük hayalim budur yani.
Yönetmen olmak istiyorum, sinemacı olmak istiyorum.
İnsanların şeylerine bakıyorum tamam mı?
Yönetmenlerin bu mücadelelerine bakıyorum.
Sanki bize şöyle geliyor.
Aa bak gitmiş filmini çekmiş.
Hayır o filmi çekene kadar kim bilir neler yaşamış.
Neler yaşamış o filmi çekene kadar.
Kimlerin kapısına gitmiş.
Kimlerin kapısında yatmış.
Kimlerin kapısından kovulmasına rağmen tekrar gitmiş.
Nasıl kalp kırıklıkları yaşamış.
Nasıl parasızlıklar yaşamış.
Ama o filmi çekmiş.
O başarıyı elde edene kadar insanlar neler yaşıyorlar biliyor musunuz?
İnanın hiçbir başarının arkasında böyle bir el yok sizi iten.
O el sizin kendi eliniz.
Senin sırtını kimse sıvazlamayacak.
Sen kendi elinle, kendi sırtından kendini iteceksin.
İnsanlar sadece o başarıyı görüyorlar, sadece o başarıyı konuşuyorlar.
O başarının arkasındaki bütün fedakarlıkları...
Bütün alttan almaları, bütün böyle sokakta görseniz selam vermeyeceğiniz insanlara bile katlanmak zorunda kalıyorsunuz o başarıyı elde edebilmek için.
Bunlar çok büyük fedakarlıklar arkadaşlar.
Fedakarlıkları yapmadığınız zaman o başarı size gelmiyor.
İşte aynı Chris Gardner gibi.
Chris bu cümleyi söylüyor ya oğluna.
Aslında burada kendine bir hatırlatma yapıyor bence.
Zorluklar karşısında bazen o kadar yalnızız ki tutunacak bir dal.
ilerlememizi sağlayacak bir inanç arıyoruz arkadaşlar.
Chris'in bu sözü onun yoksulluğa karşı verdiği en büyük savaş aslında.
Bu parasal bir savaş değil.
Bu kalbinin ve umudunun savaşı.
Ve her şeyin sonunda dönüp ince memede baktığımızda yine aynı yere varıyoruz.
Mehmet yoksulluğa boyun eğmeyen, adaleti ve hakkı arayan inanılmaz bir karakter değil mi?
Ama Yaşar Kemal bu mücadeleyi sadece köylü ve ağalar mücadelesi olarak bırakmıyor.
İnce Mehmet'in ben de varım diye haykırışı aslında yoksulluğa bir başkaldırı.
Benim küçükken yaptığım gibi.
Bu yüzden yoksulluk kader midir sorusuna verilecek en güzel yanıt şu.
Yoksulluk biz onu...
kabullenene kadar kader değildir.
Hayallerimize ve insanlığımıza tutunabildiğimiz sürece yoksulluk sadece mücadele ettiğimiz bir durum olarak kalır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
