
Tarikat Yurdunda Büyümek: Bir Çocuğun Hikayesi (Bölüm 1)
22 Kasım 2024 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ailesi yoksulluğun ağırlığıyla başa çıkmaya çalışırken, onu tarikat yurduna teslim etmek zorunda kaldı. Çocukluğu, aidiyet ve yalnızlık arasında sıkışıp kalan bir hikayeye dönüştü. Bu bölümde, tarikat yurdunda büyüyen bir çocuğun yaşadığı zorlukları, hayalleri ve özgürlüğe olan özlemini dinliyoruz. Gerçek, çarpıcı ve derin bir insan hikayesi…
Transkript
Bugün duygusal bir yayın olacak bu.
Öncelikle Konfradi kimdir?
Onu bir tanıyalım isterim.
Ben tanıyorum da siz tanıyın isterim.
Ve mikrofonumu ona uzatıyorum.
Öncelikle herkese merhabalar.
Mikrofonun bir yanında ben, bir yanında Elif Hocam.
Ben Konfradi. Mahallesinde tanınmayı tercih ediyorum en azından şimdilik.
Yazarım kendi çapında.
Aynı zamanda sanat dallarıyla uğraşıyorum.
İnsan kalmaya çalışıyorum.
Kısacası ben buyum. Nasıl bir çocukluk geçirdin sen?
Nasıl bir ailede doğdun, büyüdün?
Şöyle, fakirlikle donatılmış bir ev.
Yoksulluk, insanın yoksunluğu derdi annem.
O yüzdendir ki yoksullukla doğan insanların hayatta çok fazla...
Çünkü karnını doyurmak peşindedir.
Hayatına çıkan herhangi bir fırsatı değerlendirme ya da hayallerinin peşinde gitme emeli yoktur bu insanların.
Çünkü fakirlik dediğimiz olgu o kadar büyük bir etkendir ki insanlar sırf karnını doyurmak için nice hayallerinden vazgeçiyorlar.
Aslında bizim evde tam da böyleydi.
Hayallerinden vazgeçiş ve kabulleniş tarzı bir evdi.
Sevdiği sevdiğiyle evlenmeyen.
sonradan birbirini sevdiklerini kabul eden ya da kabul etmek zorunda kalan bir ebeveynler söz konusu.
Kısacası böyle Elif Hocam.
Sizler? Boş ver benim çocukluğumu.
Benim onu anlatmam için önümde bir sürü bölüm var.
Toksik bir aileyle mi büyüdün sen?
Anne babanın ilişkisi nasıldı?
Çok edebiyi konuşuyorsun bu arada.
Biraz daha az edebiyi konuşuyorsun.
Çok fedakar bir anne ve ekmek parası peşinde koşan bir baba.
Annem sürekli bir şeyler için çabalayan.
Evet zaten Türk annelerinde vardır bu.
Hiçbir zaman kendi hayalleri peşinden asla koşmazlar ya da ne düşündüğünü önemsemezler.
Sadece tek düşüncü çocuklarıdır çocuklar olduğu zaman.
Baba da nispeten duygularını örtbas etmeye yeğleyen, para kazanırsam babalık yaparım ya da babalık para kazanmaktır diye kendini eşdeğer gören bir aile diyebilirim.
Toksikler miydi? Aslında şu anki düşüncemle düşündüğüm zaman toksik olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü herkesin sınırı vardı evde.
Evet kavgalar ya da bağırışlar her evde olduğu gibi bizim evde de vardı.
Biz çok duygusal bir konu konuşuyoruz şu anda ama mikrofonu sürekli ona veriyorum, kendime alıyorum falan biraz komik oluyor bu.
Sen sevgi dolu bir evde mi büyüdün onu soruyorum.
Yani evet yoksulluğun getirdiği sıkıntılar mutlaka vardır evde, annede, babada, özellikle çocukta.
Evin her birey aslında bunu ayrı ayrı kendi içerisinde yaşar bence.
Ama sen sevgi gördün mü, saçın okşandı mı, seni dinlediler mi, duydular mı, senin çocukluğun böyle miydi?
Sen o şanslı çocuk. Cevap veriyorum hayır.
Şöyle maalesef dinlenmeyen çocuklardanız biz susturulmuş ve susmaya mahkum bırakılmış çocuklardık aslında.
Sürekli geçim kaygısı olduğu için geçim kaygısı sevgiyi örtbas ediyordu.
İşte eve yorgun argın gelmeler bu yorgun argın gelmelerin nedeninden dolayı.
Kavgalar başlıyordu.
Tabii ebeveynlerimizin yaptığı bazı hatalar oluyor.
Günlük hayatta kumar olabilir ya da çeşitli şeyler olabilir.
Dini bütün mü? Evet inanan kesim.
Ama o kadar dinini yaşıyor mu derseniz soru işaretleri dolu.
Çünkü öğrenmeye başladığım zaman dini ibareleri yanlış yaşadığımızın farkına vardım.
Şöyle dini olarak yanlış yaşadığımızın farkına vardım.
Evet yoğun yaşanıyordu ama biz biraz daha toplumsal dini benimsemiştik.
El iyisi diye bir tabir vardır belki bilirsiniz.
İşte o el iyisi tabirinin kılıf bulduğu bir aile yapısı.
Seni dinlenmeyen bir çocuk.
Bu dinlenmeyen çocuk bir tarikat yurduna gönderiliyor eğitim görsün diye.
Çünkü ailen bunu çok önemsiyor.
O süreç nasıl geçti senin için?
Yani kaç yaşında gittin tarikat yurduna?
Nasıl gittin? Ne hissettin?
Orada neler oldu?
Bize bu süreci biraz anlatabilir misin?
Senin için nasıl bir deneyimdi?
Ortaokul birinci sınıfın yarı döneminde gittim ben.
12-13 civarı bir şey yanlış hatırlamıyorsam öyle gittim.
Şöyle oldu benim çevremde hafızlar çok fazladır.
Akrabalarım olsun ya da köy ahalisi olsun.
Her evden bir tane hafız ya da okuyan birisi çıkmazsa o evi dışlıyorlar tabiri caizse.
Evet o yüzden herkes okumuştur bizim köyde.
Okumuştur derken hafız olmuştur.
Hafız olmuştur, öğretmen olmuştur ya da ona benzeri.
Öğretmen derken dini öğretmen.
Tabii tabii. Dini öğretmenlerden bahsediyorum.
Her evden bir okumuş çıktığı için bir de şöyle bir şey söz konusu.
Bu hafıza seçilme merasimi diye kendi başıma uydurduğum bir şey var.
Kendi başıma uydurduğum dediğim şöyle.
İnsanların yani çocukların hangisi tabiri caizse şu el var kafasına vur ekmeğini al.
Suskun çocuklar. diye adlandıralım biz bunu.
Suskun çocuk olan kişiyi seçerler.
İşte ne derseniz yapacak, ne derseniz kabul edecek ya da ağzı var dili yok türünden insanları ya da çocukları seçiyorlar bu bağlamda.
Ben yani yurtta hatırlamıyorum yani benim yaşlarımdaki bir insanın böyle şımarık ya da çok fazla konuşan birisine denk gelmedim.
Ya da çocukluğunu yaşayacak boyutta olan bir çocuk görmedim.
Benim yaşımdaki bir çocukları.
Sizin çocuk olarak bakıyorlar mıydık?
Yok asla değil.
Tabii asla bakmıyorlar. Şöyle bir şey söz konusu.
Buraya geldiğiniz zaman askeri sistem diye adlandırdıkları bir ibare söz konusu.
Nasıl bir sistem bu? Şöyle birisi bir hata yaptı.
Atıyorum bir bardağı mutfağa koymak yerine gitti hocanın masasının üstüne koydu.
Ya da herhangi bir yere koydu.
İşte o zaman bütün herkes cezalıydı sınıfça.
Bir kişinin hatası. Bir kişinin hatası yüzünden bütün herkes sorumluydu.
Cezalar nasıl? Genellikle dayaktı.
Evet, dayağın dozunu size şöyle anlatabilirim.
Dayak öyle bir boyuta erişmişti ki okula başlayacağımız sırada ıslak havlulara dönmüşlerdi.
Çünkü vücudumuzda izlerin kalmamasını gerektirdiğini ve böylelikle başımıza bir şey gelmeyeceğini söylüyorlardı.
Biraz araştırmam... Evet evet yani bunu demeseler bile bunu hissettiriyorlardı.
Bu bence en mühim olan şeyi.
Çünkü yara geçer izi kalıyor.
İzi geçse bile anısı kalıyor.
Islak havlular şöyle tabii bu dayan şiddeti sürekli artıyor.
Ağlayamazsınız bir de dayak yiyen çocuk ağlayamaz.
Ağlarsanız daha fazla dayak yersiniz.
Ağlarsanız daha fazla üstünüze geliniyor.
Ta ki susana kadar. O yüzden acıyı susturuyoruz biz aslında orada.
Çünkü yediğimiz dayaklar ya da yediğimiz psikolojik şiddetler bu şiddetin her türlüsünün döndüğü şey.
Çünkü aşağılama da söz konusu burada.
Öyle ki kusura bakmayın biraz duygulandım.
En ufak bir olayda siz suçlu olmasanız bile ya da hata diye bir olgu olmadığı bir şeyde size o kadar bir vehim bir şey bekliyor ki.
Çünkü hata yapma lüksünüz yok.
Atıyorum sarıksız namaz kılamazsınız mesela.
Ya da takkiniz olmazsa derse giremezsiniz.
Derse giremezseniz dayak yersiniz.
Ya da temizlik yaparsınız.
O kadar şeyi temizlemek zorunda kalırsınız gibi çeşitli şeyler.
Ya da okula gidemezsiniz. Çünkü en ufak bir hata bizim aslında günlük hayattaki şeylerimize mal oluyordu.
Mesela okul hakkımız. Hayatın olağan akışında.
Tabii tabii. Olağan akışına büyük bir ket vuruyordu.
Çünkü... Bir hatanın yaptırımı olması gerekirdi onlardan.
Bir gün sabah namazına kalkamadım.
Parantez açayım burada. Uyku ilerlemem hiç yoktur.
O günde bir uyuyasım tutmuş herhalde.
Bir gün öncesinden hoca bizi uyardı.
Sabah namazına kalkmazsanız 500 rekat namaz kılarsınız diye.
Tabii yani başınızda bekleyeceğim diye şey yaptı.
O günde kalkamadım sabah namazına.
Tabii güzel güzel uyuyorum.
Her şeyden habersiz.
Neyse. Hoca beni odasına çağırdı, gittim.
Kafamdan tuttuğu gibi duvara vurmaya başladı kafamı.
Tabii kanlar vs. vs.
vs. Ondan sonra başıma bir tane belletmen dikti.
En komik de bu. 500 rekatı kılmamı bekledi.
Neyse ki belletmen biraz rüşvetliydi de 2 paket sigaraya namaz kılmadım 50 rekatla.
50 rekatla gidip yatmaya geri döndüm.
İlk sonra o dayan, izi, ailem bunu sormadı mı?
Ne oldu? Yok. Aileyle konuşmak haftada bir gündü.
Cumartesi günleri. Bu sistemde eğitim öğretim yok mu?
Din eğitimi dışında bir eğitim.
Okula gitmiyor muydunuz? Şöyle.
Fizik, kimya öğrenmiyor muydunuz?
O iki bölümden oluşuyor.
Birisi açık öğretim, birisi de örgün öğretim.
Biliyorsunuz zaten. Örgün öğretime giden talebeler vardı.
Ortaokulda biz de örgün eğitime gittik.
Bu zamanlarında zaten dayağın şiddeti çok azdı.
Bir de izinlerimiz de az olduğu için ya da okula gideceğimiz zaman bayağı kontrollü bir şekilde gittiğimiz için başımıza belletmenler götürüp.
Bu arada belletmenler görevlendirilmiş öğrenciler olarak ben size bahsedeyim.
Sizden daha büyük öğrenciler mi bunlar?
Yaş olarak evet ama fikir olarak hayır.
Hocanın gözüne girmiş yani hocanın biraz amiyane bir tabir olacak ama yalaklı.
Bir öğrenci kesiminden bahsediyoruz.
Hoca ne dersi? Evet efendim.
Tamam efendim falan filan.
Sonra ne oldu? Biz tabii çocukken odaya hak ettik olarak gördük.
Çünkü yurda gittiğimiz zaman eti de senin, kimi de senin.
Diyerek verilen çocuklardık çünkü biz.
Ne konuşmaya hakkımız ne de susmaya vicdanımız vardı.
O yüzden hafızlıktan ya da tarikat yurtlarından çıkan insanların, kendini solütleyebilen insanlar bir psikiyatri kliniğinden geçiyor.
İstisnasız. Tabi istisnalar kaydayı bozmaz ama öyle kısacası.
Bu ilk ve son dayağın mıydı?
Hayır tabii ki. Bir gün bir belirtmenimiz izinden geri dönüyor.
Diyor ki, saatim çalındı.
O gün akşamı, döndüğü akşam.
Bizi tabii bütün küçük çocukları topluyorlar, benim gibi küçük çocukları.
Tarikat yurtları üç gruptan oluşuyor.
Yüzünelik, yani yüzünelik şöyle bir kavram.
Elif Bağ'ı herkes bilir zannımca.
Bilmeyenleri de şöyle anlatayım.
başlamadan yani Kur'an'ı okumaya başlamadan önce öğrendiğimiz eğitim.
Bu eğitimde işte Elif Bağ'ın bütün şeyleri ve bunun yanı sıra namaz sureleri yani Elif Bağ'ın arkasında da Subhaneke'dir, Eteyat'tır ya da Salibarik dualarını öğreniyor.
Ondan sonra eğer uygun görülürsek eğer Yüzüneli'ye geçiyorduk.
Yüzünelik ikinci aşama. Yüzünelik de şöyle Kur'an'ı yüzüne okuyorsun ve bir dakika içerisinde okuyabilirsen eğer Kur'an'ı Tabi bu süreçlerde 30.
cüzü ezberlemeye başlıyorsun.
Evet şöyle Fil suresinden başlayıp sondan başa doğru geliyoruz.
Her sayfa ezberleyip ezberleyip gidiyoruz.
Böyle sorumlu olduğumuz dersler var.
Yüzüne ilikte Kur'an okuma, tecvid, ondan sonra siyer ve çeşitli dini dersleri görüyoruz.
Yani yurdun içerisinde bir okul eğitimi söz konusu değil.
Çünkü yurtta okunacak kitaplar da çok sınırlıdır.
Sadece dini ve onların öngördüğü kitapları okuyabilirsin.
Aksi takdirde diğerleri yasak. Hafızlık talebeleri var.
bir de. Hafızlık tarabeleri sabahtan akşama kadar ezber yapan, okulu olmayan.
Okulu olmayanı şöyle parantez içinde açayım.
Okulu olmayan dediğim şöyle açık öğretimler liseyi bitiriyorlar.
Hafta sonları giderek cumartesi pazar.
Ortaokulu falan? Ortaokulu bitirip de gidiyorlar genel genel.
Ortaokulu. Ben ortaokulda başladım.
Yani okula gidip geliyordun aynı zamanda.
Evet. Okulu gidip geliyordum.
Başımızda gözetmenler, kontrolcüler.
Tabii tabii tabii. Ya bir de öyle gidelim meslek lisesinde okuyalım ya da şey lisesinde okuma söz konusu bile değil.
Ortaokul bittikten sonra direkt kendi imam hatipleri mi?
Kendi özel okulları mı? Şöyle imam hatipin herhangi bir dalı.
Yeter ki imam hatip çatısı altında olsun.
Bu aslında. Eğer kendi okulları varsa kendi okullarına gönderiyorlardı.
Fakat benim bulunduğum şehirde yoktu.
O zamanlar okuduğum şehirde tabii.
Hafızlık talebeleri dedim. Onlar hafızlık süreci boyunca sadece cumartesi pazarı gidiyorlar.
Onlar da belli bir saatler içerisinde.
Okul saatlerinden sonra girip ezberini verip dışarı çıkıyorlar.
Arapça da şöyle hafızlık yapamayan.
veyahut hafızlığını bitirip bu Kur'an ne diyor diye anlamaya çalışan öğrencilerin gittiği yer.
Medrese usulü denilebilir bu şeyleri çünkü Osmanlıca kitaplardan öğreniliyor.
En azından ben yurttayken gezdirdiğim kadarıyla öyleydi.
Şu an nasıl, ne alemde bilmiyorum.
O dayak senin yediğin son dayak mıydı?
Yani sonraki süreç nasıl oldu?
Ve ailene bu konudan bahsedebildin mi?
Şöyle yediğim son dayak hiçbir zaman olmadı.
Tam tersi daha katlanarak büyüttü.
Evet saat olayını anlatıyordum.
Şu an aklıma geldi. Anlatıyorum.
İzinden döndü belletmenimiz.
Saatim kayboldu diye ortalığı galeyana getirdi.
Tabii biz nereden bilelim saatin o kadar pahalı olduğunu.
Zaten hepimiz fakir ailenin çocuğuyuz.
Zengin olsak oraya gider miyiz mesela?
Fakat bizi topladılar.
Uzun bir koridorumuz vardı bizim.
Yani Subhanallah Boncu gibi tabiri caizse baştan sona dizdiler.
Ya şöyle gülerek anlatıyorum çünkü artık belli bir raddeye ulaştıktan sonra acıya gülünür sadece ve dert çıkarılıp konuşulması gereken şeyler konuşulur.
Bizi sıra dayağına şöyle dediler.
İlk baş başımıza duran bir iletişimden bağırdı.
Dedi ki saati çalan kimse ortaya çıksın.
Birinci anons yapıldı. Tabii herkes eli ayağı titriyor.
Başına geleceklerden habersiz.
Bunlar ne oluyor? Ne yapıyoruz?
Biz burada neden bekliyoruz?
Evet küçücük çocuğuz.
Yani ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Elimiz ayağımız titriyor tabii.
Diyoruz ki ne olacak ya şimdi?
Çünkü başımızdaki büyükler sinirli ellerinde haydar dediğimiz odundan keser sapına benzeyen bir şey.
Odun parçasını haydar diyoruz.
Her neyse. Bekliyorlar.
Saati çalan kim?
Çıksın öne. Bunu bilen, duyan, susan ya da bilmeyen.
Herkes bundan nasibini alacak.
Saati bulan çıksın.
Tabi ikinci anons da yapıldı.
Üçüncü anons da yapıldı. Anons dediğimde bayrarak yapılıyor bu arada.
Yani mikrofondur şudur budur asla dışarı ses çıkmaması için her türlü tedbirlerini almış.
Bu sefer vurmaya başladı.
Ellerindeki keser sapını hepimize ellerimizi açtırıp vurmaya başladılar.
Tabi bu süreçte ağlayanlara iki defa vuruluyor ve yana geçiliyor.
Ta ki herkes konuşana kadar.
Fakat kimse çalmadığını beyan ediyor.
Bu sefer dayak şiddet de artıyor ve dayan şiddeti arttıkça bağırmalar da artıyor.
Saati çalan kim? Kimse çıksın ortaya.
Bunu bilen, duyan, susan kim varsa herkes nasibini alacak.
Böyle olunca kimse ses çıkaramıyor.
Korkuyorlar. Ya da çalan birisi var mı?
O da meçhul. Sonra anlıyoruz ki birkaç hafta sonra belletmen yurttan gidiyor.
Ve saati evde bıraktığını milletten para toplamak için.
Bizden bu arada para toplandı.
Tabii saatin parasını bütün yüzüneler yani bütün talebelerin harçlıklarıyla toplandı.
Verildi çocuğa. Sonra...
Paralarımız Niyazi uğruna gitti.
Yediğimiz dayakta yanımıza kar kaldı aslında.
Dayaktayken şeyle mi vurdular?
Haydar'la vurdular evet. Yani özür dilemediler sizden.
Ne özürü hocam. Keşke hani belki bir nevi vicdanımız rahat ederdi ya da acımız dinebilirdi.
Ama maalesef böyle bir şey olmadı.
Tam tersi. Sıradaki dayağımızı şey yapıyordu.
Aylık periyotlarda değişen temizlik yerlerimiz vardı.
İşte merdivenler olabilir, koridorlar olabilir, banyo, tuvalet ya da yemekhane görevlerimiz vardı.
Bu görevi bu arada istediğiniz kadar güzel yapın.
İlla yiyecek bir dayağınız vardı.
Kamu spotu gibi her zaman geçiriyordu önümüzde.
Çünkü hiçbir zaman beğenmiyorlardı.
O kadar detaylı temizlik yapın.
İlla ki bir mahna buluyorlardı.
Biz de öyleydik. En az 3 defa temizliyorduk yerimizi.
Dayamızı yiyip tabii. Ondan sonra fıtı fıtı dersimize gidiyorduk.
Hangi sınıftaysa Kore'ye.
Okul zamanına kadar yaklaşık 1 saat bir ders sürecimiz oluyor.
Derse gidiyorduk. Cezalı olmayanlar kahvaltıya iniyordu.
Cezalı olanlar sınıfta ders çalışmaya devam ediyordu.
Yemek de vermiyorlar yani.
Cezalıysan evet. Bu cezanın dozu genellikle şöyle.
Dersini vermeyen öğrencilerden kaynaklanıyor.
Öğrenci demek istemiyorum. Bunlara talep edemek istiyorum.
İzniniz olursa. Çünkü öğrenci deyince aklıma okul geliyor ve okulla talebi karıştırılıyor.
Nasıl ikisi de aynı anlam ama talep edemek daha mantıklı olabilir.
Cemaat yurtları için özellikle.
Sende ne zaman bir farkındalık oluştu bununla ilgili?
Oradayken böyle bir farkındalık oluştu mu?
Ve arkadaşlarınla aran nasıldı?
Bir arkadaşlık bağı var mıydı?
Dertleşiyor muydunuz? Yok.
Yalnızlık. Sürekli yalnızlık diye bir şey var.
Yanınıza birisi... gelse onu düşmanınız olarak ilan edebiliyordunuz bu süreçte.
Arkadaşlıktan bayağı zorbalıklar süredi bana bu süreçte tabii.
Çünkü sessiz bir çocuksun ve kekemeyim aynı zamanda o zamanlar.
Bayaktan mı oldu, korkudan mı ya da neden olduğunu ben de bilmiyorum henüz.
Fakat o zamanlar kekemelik, kilolu bir çocuktum o zamanlarda.
Kilolu bir çocuksanız arkadaşların zorbalığına maalesef Allah'ın emri yani tabiri caizse.
O yüzdendir ki ben de nasibimi aldım arkadaşlar.
Serdan'da yalnızdım sürekli.
Farkındalık nasıl oluştu diye sordunuz.
Farkındalık aslında her zaman vardı.
İşte büyüdüğüm ailede.
Çünkü sürekli izleyen bir çocuk olduğunuz zaman her şeyi görebilme imkanınız oluyor.
Bir de düşünebilme imkanınız oluyor.
Çocuk da olsanız erken büyümek zorundasınız bazı konularda.
Bu kadar kötü anıların olduğu uyku haram, uyanmak haram, yemek yemek ve her şeyin çok böyle gerçekten sıkıntılı olduğu bir ortamda.
Ailenle buluştuğunda bu durumlardan bahsediyor muydun yani?
Hiçbir çocuk böyle bir ortamda çünkü kalmak istemez.
Şöyle bir komik ama trajikomik bir olay anlatayım.
Bir ankesörlü telefonumuz var.
Yani haftada sadece bir gün görüşebiliyoruz.
Yani telefon... konuşması yapabiliyoruz.
O ankesörlü telefon zamanlarında da sadece tenevizlerde gidebiliyoruz.
O zamanlar bir kart vardı ankesörlü telefonu çalıştırabilmek için.
Herkes de o kart. Bir sıra olurdu Elif Hocam.
Bütün merdivenin basamakları doluyordu.
Hoca telefonu ne zaman veriyor?
Ekstrem durumlarında. Çok acil bir şey olması gerekiyor.
Ailesi görmeye gelemiyor muydu?
Ya da siz eve gidemiyor muydunuz mesela?
Şöyle onların belli zamanları var.
Bugün kafam esti gideyim.
diye asla bir şey yok. İzin vermiyorlar sonuçta.
Çok merak ediyorum. İlk ailenle görüştüğünde, yurda girdikten sonra ilk görüştüğünde ailene ben burada kalmak istemiyorum, beni dövüyorlar, aç bırakıyorlar, zorbalığa uğruyorum falan bu durumlardan bahsediyorlar.
Öyle bir lüksümüz yok. Çünkü dediğim gibi ilk başladığımda eti de senin, kemiği de senin diyen bir ailenize daya anlatamazsınız.
Söylediğimde şey tepkilerini aldım.
Zaten herkes dayak yiyor. Şiddeti bilmediği için hani çocuk şey şöyle bakıyorlar aslında olaya.
Benim anladığım kadarıyla en azından şu anki aklımla.
Çocuk işte bir tane şamar atmıştır.
O kadar sanıyorlardı.
Detayını zaten inemiyoruz.
İnemiyoruz çünkü ağlamaya başlıyoruz otomatikman.
Hani vücudumuzun verdiği bir tepki.
Çocuksun duygusallığın ön planda.
Tamam aklımız illaki kullanabiliyoruz fakat duygusallık o kadar ön planda ki ailenden de korkuyorsun bu sefer.
Ailenden nasıl bir tepki gelecek?
Çünkü susturulmuş bir çocuğuz özellikle söylüyorum bunu.
Peki sence ailen bu durumu anlasaydı seni oradan çekip alacak bir aile miydi?
Ya anlayabilecek alacak bir aile miydi?
Onları suçluyor musun bu konuda?
Vav. Buna nasıl bir cevap vereceğime inanın ben de bilmiyorum.
Bunu çok fazla düşündüm.
Çekip alacaklar mıydı?
Bence almayacaklardı.
Çünkü gözden çıkarılmış gibi hissediliyor aslında yurda verilen öğrenciler.
Biz gözden çıkarıldık, unutulduk.
O yüzden tek yapacağım şey ezber yapmak olarak bahsediliyor.
Zaten dediğim gibi aile yoksulu olduğu için çocuğunu düşünecek vakti oluyor muydu?
Karnını doyuralım, aç bırakmayalım.
İşte onu orada sefil bırakmayalım.
Gerisi onun işi. Gözüyle bakıyorlar.
Bu yüzdendir ki aileme bunları bahsetseydim yine devam edeceğimi düşünüyorum.
Suçluyor musun ailemi?
Bazı konularda evet bazı konularda hayır.
Suç çok büyük bir itham benim için.
Çünkü kanından birisini suçlamak çok zor bir şey.
Onları anlamaya çalışıyorum bu süreçlerde.
Acabalarını çözmeye çalışıyorum.
Çünkü dediğim gibi çevremizde hemen hemen herkes hafız olduğu için bir beklenti içerisindeler.
Peki sonra ne oldu? Yurttaki günlerin nasıl ilerledi?
Hocam şöyle tuvalete girme adabı varmış.
Ben bunu yurtta öğrendim. Nasıl yani?
Nasıl yani? Tuvalete girmeden önce çeşitli doğalar okunuyor.
Tabii. Tuvaletini nasıl yapacağınıza kadar detaylı detaylı anlatıyorlar neymiş efendim.
O öbür dünyada kafanız maymun kafası, eşek kafası olarak yaratılmış.
Ayakta işer seker. Çok özür dilerim.
Burası biraz şey ama böyle çorabımızı çıkarıyoruz öncelikle hocam.
Tuvalete girerken. Evet evet.
Çorabımızı çıkarıyoruz.
O zamanlar tabii şalvar girmek zorunlu.
Yani o şalları giyeceksin. Cübbeni çıkaracaksın.
Sarını çıkaracaksın. Kışıya koyacaksın.
Paçamıza kıvırıyoruz.
Ta ki nereye kadar? Avret yerimiz görünmeyecek kadar.
Yani diz kapağının dört parmak aşağısına kadar kıvırıyoruz.
Ve öyle hacetimizi gidermeyip giriyoruz tuvalete.
Öyle olunca da bayağı uzun sürüyordu.
Yani o koridorun bir yemekte o kadar çok sırası oluyor.
Bir de adres almak için o kadar kişi bekleyince.
Ya da tuvalete girerken. Aynen öyle.
En sevdiğim aralardı bu arada. Çünkü bir saat bomboşsun.
Mükemmel bir duygu. Çünkü o kadar doluyuz ki yurtta düşünmeye fırsatımız olmuyor.
Başka hatırında kalan durumlar neler yurda dair?
Şöyle anlatayım. Birkaç dakika önce bahsettiğim gibi yurttan çıkanlar bir psikiyatri kliniğine kesin görünmek zorunda.
Görünmeyenler zaten malumunuz.
Ben de görünmek zorunda kalanlardanım.
Yurtta Ramazan ayında çok boş vaktimiz oluyordu ve Ramazan ayında genellikle...
hocalarımızın birili görevlendirildikleri yer oluyordu.
İşte o kötü elzem ya da ne diye adlandırdığımız olay da benim başıma o zaman geldi.
Dediğim gibi hocaların farklı yerlere görevlendirilmesi ve yurda yeni yeni talebelerin gelmesi yani yeni yeni belletmenlerin gelmesi, talebe demeyeyim de belletmenlerin gelmesi biz suskunlar için çok elzem
sonuçlar doğurabiliyor. Onu da şöyle açıklayayım.
Ben de taciz edilen bir çocuğum.
Bir gece işte uyku tutmuyor.
Ve kalkıyorum yatağımdan.
Ve lavaboya gidiyorum. Ben lavaboya gittiğim sırada arkamdan bir tane birisi.
Boyumdan uzun. O zamanlar bir metreyim.
Ancak varım ya da yokum bilmiyorum.
Boyumdan uzun birisi gelip kapıyı kapatıyor.
Ve dokunulmayacak yerlere dokunmaya başlıyorlar.
Ve bu süreçte de o kadar bağramıyorsun ya.
Gerçekten bağramıyorsun. Çünkü susuyorsun.
O kadar alışmışsın ki susmaya.
Suskunluk senin için bir kaçış yolu olarak görüyorsun.
Fakat bilmiyorsun ki... aslında içinde attığım bir çığlık şunu hatırlıyorum çok net hatırlıyorum olayı çok saçma belki bedenimin vücuttan sıyrıldığını yani ruhumun vücudundan sıyrıldığını ve tepede beni izlediğini
biliyorum yani bunu belki delirmiş diyebilirsiniz ya da Bambaşka bir şey diyebilirsiniz fakat ruhum beni yukarılardan bir yerden izliyordu.
Bedenimin bütün hallerini görüyordu.
Ve bir şey yapamıyordum bir kal gelmişti.
Ne yapacağımı bilmiyordum.
Karşımdaki eğer konuşursan ya da bağırırsan öldürürüm seni.
Ya da buna benzer çeşitli ismini çıkarırım.
Hocalarından birine söyledin mi bunu ya da yetkili birine söyledin mi?
Tabii bir gün yanına gittim ben. Ertesi gün.
Pardon ertesi gün alemi aradım.
Tabii anlatamadım ağlamaktan dolayı.
Fakat aleminin orada kurduğu o kadar...
Şiddetin değerlendirilmesi yapılmaz ya da karşılaştırılması yapılmaz.
O yüzden de o sözlerin ağırlığı hala kulağımda çınlar.
Söyledin mi? Yok bunları söyleyemedim.
başıma gelenleri sadece dayak olduğunu biliyorlar o süreçte.
Dedim ya anlatmaya başladığın zaman ağlamaya başlıyorsun.
Ailem de bunu şey sanmış hafıza bırakacağım.
O zamanlar hafıza yeni başlamıştı.
Yani babamın söylediği seni arabanın arkasına söklerim gibi ibareleri hala aklımdan çıkmıyor.
Gecelerine sıçrayarak uyandığım zamanlar karşıma çıkan tek cümle bu oluyor.
Hocama söyledim.
Gittim yanına. Böyle böyle hocam.
Başıma bunlar bunlar geldi.
Hoca biraz tedirgin oldu ve beni kendi sınıfına gönderdi.
Sonra hocam beni direkt sınıfına gönderdi.
Ben tabii korkudan tabiri caizse üç buçuk atıyorum.
Hocanın masasının altına gizlendim.
Çünkü küçük küçük bir şeyiz.
Her şeye her yere sığarız. Korkudan ne yapacağımı bilmeden işte beni arıyorlar.
Öğrencinin birisini göndermiş.
İşte konfradi çağır gel.
Koşarak birisi bağıra bağıra koruyordu.
Konferansı yine hocayı çağırıyor falan.
Gittim hocanın yanına. Lavabalı bir şekilde hiç unutmuyorum.
Gülerek abin sana şaka yapmıştır ya dedi.
Kimseye bahsetme bak adın çıkar.
Çok safım ya gerçekten. Çünkü teşekkür edip çıktım hocanın odasının.
O kadar saygıdan mı korkudan mı bilmiyorum.
Ama teşekkür edip çıktım yani odasından.
Teşekkür ederim hocam dedim. Kapısını kapattım.
Ve gerisin geriye geri yürüdüm.
Birkaç gün içerisinde yurttan ihraç edilmiş o belletime.
Yurdumuzun sübyan mektebine dönülecek.
Haberi dolanıyor yurdumuzda.
Bunu duyan hafızlar, hocalarıyla beraber yurduyu terk etmeye başladılar.
Devletmenler, herkese, birer birer, teker teker kaçıyorlar.
Haklı yurtlara gidiyorlar bazıları.
Bazıları hafıza bırakıyorlar.
Başka şeylere başlıyorlar.
Tabii benimki de eve geri dönmemle neticeleniyor.
Kürtçe dükkanına geri dönüşü oldu.
Asıl mücadele orada başladı.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
