
.
Transkript
Evimin salonundayız.
Kardeşimle bir bölüm kaydedeceğiz.
Benim için çok ilginç bir bölüm olacak.
Çok duygusal bir ana olacak.
Bir anda konuşmaya karar verdik.
Film izliyorduk aslında birlikte ve hadi konuşalım dedik.
Neden olmasın dedik.
Sizin karşınızdayız.
Nasılsın Hüseyinciğim?
Hoş geldin. Gayet iyiyim.
Hoş buldum. Keyfim yerinde.
İki senedir izlemeyi inkar ettiğim Geleceğe Dönüş filmini izlerken Böyle bir karar alındı.
Mutluyum. Şu anda iyi durumdayım.
İkinci filmdeyiz bu arada.
Birazdan ikinci filmi bitireceğiz ve benim çok işim var.
Onlarla ilgilenmem gerekiyor.
Üçüncü filmi de bir sonraki gelişinde artık izleriz diye düşünüyorum.
Nasılsın? İyi misin? Neler yapıyorsun?
Kendini tanıtsana biraz. Sen kimsin?
Ben Hüseyin Tükenmez.
Okuyorum. Gazetecilik okuyorum.
Son yılım. Oyunculukla ilgileniyorum.
Müzikle ilgileniyorum. Grafik tasarım yapıyorum.
Maşallah bana on parmağımda on marifet.
Hepsinde yarım yamalak yapıyorum ama.
Ben böyle bileyim. Ama öyle olur.
Birkaç farklı şeyle ilgilenince yarım yamalak yaparsın.
Bir şeye enerjini vermek bence daha doğru.
Daha çok sonuç getirecek.
Sen hangisini yapacaksın bunun içinden?
Müzik mi, oyunculuk mu, gazetecilik mi?
Tasarımcılık mı? Aslında bunun cevabını kendime çocukken verdim.
Ben oyunculuk yapmak istiyorum.
Çünkü bunu yaparsam... Hepsini yaparım.
Neden oyunculuk okumadın o zaman?
Ya da neden oyunculuğa yönelmedin?
Konservatuar oyuncularıyla tanıştım.
O sebepten dolayı oyunculuk okumadım.
Hani bana gerçekten iyi olanları kızmasınlar.
Sonra gerçekten çok yetenekli oyuncularla tanıştım konservatuar okuyan.
Ama o seçim dönemimde, üniversiteyle alakalı bölüm seçeceğim dönemde, lise yıllarımda tanıştığım konservatuar öğrencilere beni bundan...
Çok uzaklaştırdı açıkçası.
Üniversite nasıl bir yer?
Karışık. Ne gibi?
Karmakarışık. Benim açımdan tamamen benim penceremden bakınca kendimi de dahil ederek ailelerinin beklentilerinden
bir süreliğine kaçmak için gelen bir sürü çocuk var.
Üniversite böyle bir yer yani.
Tabii ki içlerinde hayallerinin peşinde koşanlar da var.
Orası çok ayrı ama. Baskılarından, beklentilerinden.
Baskılar, beklentiler.
Benim adıma beklentiler ama başkalarının adına baskılar da olabiliyor bu.
Üniversiteye eğitim için mi gidilmeli?
Yani bence üniversite matematiğin, fiziğin, tarihin, edebiyatın, felsefenin öğrenildiği yerler değiller.
Ki günümüzdeki üniversitelerde bunlar da çok zor.
Türkiye'deki üniversitelerde daha çok.
Bu konuyla ilgili daha önce dinleyeceğim işlerim var biliyorsun.
Ama üniversite insanın kendini geliştirdiği, iletişim kurabildiği ve fikirlerini özgürce dile getirebildiği bir yer olmalı.
Eğitmenine karşı da, arkadaşlarına karşı da, dünyaya karşı da, kendine karşı da fikirlerini dile getirebildiğin yerler üniversiteler olmalı.
Üniversiteler bunları öğretmeli daha doğrusu.
Hele ki gazetecilik gibi bir bölümde.
Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Sen öyle mi görüyorsun?
Şu an okuduğun ortam öyle bir ortam mı?
Yoksa liseden çok da bir farkı yok muymuş?
İşte lise gibi aslında.
Ailenden uzaksın. Yani bir şeyler öğrenmeye gidiyorsun.
Ama bölümünle alakalı olmuyor bu bence.
Yani benim gördüğüm şu üniversite kesinlikle bence gerekli.
Ama şöyle gerekli. Şu açıdan gerekli.
Üniversiteye gittiğim zaman...
İlk yılımda çamaşır yıkamayı bilmiyordum.
Odamı temizlemeyi bilmiyordum.
Her şeyi orada öğrendim. Yani bunu evinde öğrenemez misin?
Tabii ki öğrenebilirsin. Ama annen seninleyken bu çok mümkün olmuyor açıkçası.
Benim adıma öyleydi.
Orada yemek yapmayı öğrendim.
Bir evi nasıl çekip çevirebilirim bunu öğrendim.
Paramı idare etmeyi öğrendim.
Benim açımdan hayatla ilgili şeyleri öğrenmeye gittiğim bir yer oldu.
Bölümünle alakalı ne öğrendim diye sorarsan bölümünle alakalı öğrendiğim her şeyi sınavdan sonra unuttum.
Bu işe ilgin olmadığı için olabilir mi bu?
%100 böyle. Yani sınıfımdaki arkadaşlarımın çoğu, erkeklerin çoğu zaten okulu bitirdikten sonra asker polisi olmayı düşünüyorlar.
Özellikle 4. sınıfta yüklenen bir özellik bu.
Gerçekten bitirip asker olmak istiyorlar.
Yani orada çok ciddi bir telaş başlıyor.
Gazeteciliğe çoğumuzun ilgisi yok.
Yani 50 kişilik bir sınıfta 5 kişinin ilgisi var gerçekten.
O kişileri de biliyorsun.
Onlar da muhtemelen gazeteci olacaklardır.
Muhtemelen olacaklar. Aynen öyle.
Niye böyle? Aslında çok güzel bir meslek gazetecilik.
İnsanların buna ilgisinin olmaması.
Ya bu arada gerçekten eğitim sistemi tam olarak böyle arkadaşlar.
Bakın görüyorsunuz. Hiç alakası olmayan bölümlerde okuyor insanlar.
Hiç alakası, hiç ilgisi olmayan bölümlerde ömürlerini çürütüyorlar.
Ömürlerinin 4 yılını belki 5 yılını veriyorlar.
4 saniye değil bu.
Bir ömür veriyorsun. Zamanını veriyorsun, enerjini veriyorsun, hayallerini veriyorsun, çabanı veriyorsun, her şeyini veriyorsun ama karşılığında hiçbir şey almadan o okullardan mezun oluyorsun.
O diplomaların üzerinde yazılar var ama ben bomboş bir kağıt olarak görüyorum böyle durumlarda o diplomaları.
Mesela bir tanesi de benim kardeşim yanımda oturuyor şu an.
Evet ilgisi olmayan bir bölümde okuyor.
Ama tamamen artık ben bu duruma şöyle bakıyorum.
Kendini geliştirmeye gitti.
Yani bir birey olmaya, bir yetişkin olmaya gitti.
Dediği gibi işte parasını doğru harcamaya, iletişim kurmaya, arkadaşlarıyla kavga etmeye, sonra barışmaya.
Yani bunları öğrenmek için bence üniversite biraz daha gerekli.
Buna katılıyorum bu arada.
Gerçekten böyle bir durum var.
Üniversite okumayı düşünen arkadaşlar da varsa şu anda bu süreçte derse verebileceğim tavsiye şu olur.
Naçizane. Yani sevmediğin bir bölümde kaybın sadece 4 yıl olmuyor.
Bir de o mesleği yapmaya başlarsan çünkü bunu bitirdikten sonra ailen ister istemez bölümünle alakalı bir meslek yapmanı istiyor.
Yani diyor ki gazetecilik mi okudun bak mezun oldun hadi git gazeteci ol.
Bir de bunu yapmaya başlarsan eğer O süreçte aslında bir ömür kaybetmiş oluyorsun.
10 sene sonra mı hayal ediyorum?
Gazetecilik tamamen bana bu kadar itici bir meslek olarak gelmiyor.
Yani evet gazetecilikte yaparım.
Bunu da yapmak istiyorum.
Zaten hayatımın önce biliyorsun.
Tek bir meslek yapmayı hiçbir zaman istemedim.
Yani hep başka şeylerle de ilgilendim.
Ailenin dolandırıcı dayısı sen mi olacaksın?
Bilmiyorum. Tıraş bıçağı falan satarım.
Hoşuma gider öyle şeyler.
Gazetecilikte tabii ki yapmak istiyorum ama başka bir şekilde yapmak istiyorum.
Bunu çıkıp da sabahlara kadar dışarıda muhabirlik yapmak istemiyorum.
Bu değil yapmak istediğim şey. Ama önce onu yapman gerekiyor.
Evet ama tutkum bu olsaydı bunu seve seve yapardım.
Nasıl bir gazeteci olacaksın?
Ben kendi tutkumun peşinden gidip tutkumun bana kazandırdığı parayla bir gazete açmak istiyorum.
Benim hayalim bu.
Çok inandırıcı gelmedi bana şu an bu ayar.
Hayır gerçekten. Yemedim yani.
Yemene gerek yok. Ama oyuncu olmak istiyordun.
Tutkumun peşinden giderek tutkumun bana kazandırdığı parayla bir gazete açmak istiyorum.
Neden? Neden? Neden gazete?
Çünkü şöyle bir şey var.
Tarafsız olmak mümkün değil.
Hani şey gibi bir duruma girmeyelim.
Tarafsızlık da bir taraftır gibi bir duruma girmeyelim.
Ben tarafsız olmak istiyorum.
Beni bu işten... Ben ikinci sınıfta soğudum.
İlk gittiğim zaman ilk yılımda biraz önyargıyla gittim.
Sonra dedim ki bu meslek de güzel bir meslek aslında.
Bunu sevebilirim. Sevmeye başladım.
İkinci sınıfta sonra soğumaya başladım.
Neden? Çünkü...
Cips kola.
Cips kola kilit.
Staj yapmaya başladı arkadaşlarım.
Ben bazı yerlerle görüşmeye başladım.
Öncelikle ilk duyduğum şey bu arada staj yerlere para verin arkadaşlar.
Böyle kendi iş yeri olan insanlar varsa stajyerlere para verin.
Para vermiyorum dediğiniz anda inanılmaz ilaç bir görüntüye bürünüyorsunuz gözümüzde.
Biz öğrencilerin gözünde.
Ama deneyim veriyor. Deneyim veriyor ama karşılıksız vermiyor.
O deneyimin karşılığında ben de ona çabamı veriyorum, emeğimi veriyorum.
Ama o daha önemli.
O daha önemli. Sisteme göre şu an o daha önemli.
İşte sistemin dışına çıkmaya çalışıyorum.
Anladın mı? Şöyle sistemin.
Metriksten kaçmaya çalışmıyorum.
Anladın mı? Ama şu.
Okulumuza bir beyefendi gelmişti.
Gazeteci. Yerel bir gazeteci.
Aramızdan birini o gün sohbet ettik.
Birimizi stajyer olarak alacağını söyledi yanına.
Dersten sonra tekrar sohbet etmeye başladım onunla.
Konuştuk biraz. Bana dedi ki sen gelmek ister misin?
Ben de dedim ki olabilir tabii ki.
Cümlemden hemen sonra şunu söyledi ama para vermem.
Aynı bu şekilde ben beden dilimle de gösterdim.
Siz görmüyorsunuz ama baş parmağını kaldırarak aşağıdan yukarı bir hareketle ama para vermem dedi.
Ben de dedim ki para vermiyorsanız gelmiyorum.
O günden sonra da birkaç yerle daha görüştüm ve staj yapmaktan vazgeçtim.
İstemiyorum. Kendi emeğimi sömürtmek istemiyorum.
Giderim kendime bir Instagram hesabı açarım.
Orada haber paylaşırım.
Bu da bir deneyim olur.
Ama öyle değil işte.
Anladın mı? Bazı şeyler ustalık çıraklıkla gelişir.
Gazetecilik de öyle bir şey.
Ustaların yanında olmak...
Sana verecekleri paralardan daha da kıymetli.
Daha da önemli. Bu paha biçilemez bir şey.
Mesela bir kanalda çalışıyorsun.
Bunu büyük kanallar olarak düşünme.
Yerel gazetelerde de o tecrübeyi yaşamak.
O tecrübe aslında. Stajyerlik aslında birazcık o tecrübeyi kazanabilmek.
Akıllıysan o tecrübeyi alırsın.
Bazı şeyler parayla karşılaştırılamaz.
Ölçülemez. Tıpkı bu deneyim gibi.
Kesinlikle öyle ama şöyle düşünmek lazım.
Üniversite okuyorum. Bunu gözlerimle gördüğüm için staj yere para verilmek zorunda.
Çünkü ben bunu yaşamadım ama bizzat yaşayan arkadaşlarım var.
Üniversite okumaya geliyor.
Ailesinin durumu iyi olmayabiliyor herkesin.
Şehir dışında üniversite okuyor.
Ve o çocuk çalışmak zorunda.
O çocuk çalışmak zorundayken başka bir yerde ücretsiz staj yapamaz.
Para kazanmak zorundayken ya zamanını ona ayıracak ya zamanını gidip staj yapmaya ayıracak.
Zamanını ayırdığı ilk yolda para kazanıyor.
Orada kalabilmesi için önemli durum bu.
E staj yapmak istese para alamayacak.
Para alamayacağı zaman o zaman deneyim de kazanamıyor.
O zaman şu mu oluyor? Parası olmayan deneyim de kazanamaz.
Stajyerin para alması gerekiyor.
Bu konuda bence anlaşmamız lazım hepimizin.
Şunu merak ediyorum. Şehir dışında üniversite okumak evet çok zor ama şu günümüz Türkiye'sinde öğrenci olmak nasıl bir şey?
Günümüz Türkiye'sinde öğrenci olmak berbat bir şey.
Yüksek ihtimalle 15 sene önce üniversite okuyan insanlar çok çok daha...
Hatta bunu görüyoruz yani.
İnsanlara anlatıyorlar. 15 sene önce okula gidiyordum.
Neyle gidiyorsun? Arabayla gidiyordum diyor.
Üniversite okuyan bir öğrenci.
Bugün de böyle insanlar var tabii ki.
Ama maddi durumları iyi olan insanlar oluyor.
Orta gelirli ailenin çocukları bunu yaşıyordu.
Üniversitede arabaları vardı önceden onların.
Şu an orta gelirli. Şu an orta gelir denen bir şey yok.
Orta yok şu anda.
Zor yani. Arkadaşlarınla beraber şehir dışına gidemiyorsun.
Aynı şeye çıkıyor.
Az önceki muhabbete çıkıyor. Paran yoksa deneyim kazanamazsın.
Arkadaşlarınla başka bir şehire gidemiyorsun.
Dibindeki şehire gidemiyorsun mesela.
Çünkü gidersen ayı bir 10 gün falan erken kapatmak zorundasın.
Öyle bir durum var.
Hocalarımız mesela bazı hocalarımız var.
Gerçekten iyiler. Bazıları diyorlar ki yurt dışına çıkın.
Gidin, gezin. Yurt dışına çıkmak isteyen, giden arkadaşlarım var.
Dönüyorlar. İki hafta gidiyor mesela.
Dönüyor, devamsızlık sorunu yaşıyor.
Devamsızlık sorunu yaşayıp hocayla konuşmaya gittiği zaman hoca diyor ki ben ne yapabilirim?
E diyor ki sen bana söyledin git bu deneyimi elde et diye.
Benim de böyle bir fırsatım oldu ve gittim.
E şu anda bana devamsızlık sıkıntısı bu çok mu önemli yani iki haftalık devamsızlık?
Bunun bana sorununu yaşatma.
Şunu merak ediyorum, bir öğrenci olarak gazetecilik okuyorsun, belki de en çok sosyal olman gereken alanlardan bir tanesi ama hangi bölümü okursan oku, sosyal olmak durumundasın.
Öğrencilik çünkü sosyalleştiğin bir dönem ya, hayatının sosyalleştiği, network'ünü geliştirdiğin, başka ilişkiler kurduğun, okuldaki arkadaşların, belki gelecekteki
iş arkadaşların, bunları yaptığın bir dönem ve daha çok gezdiğin, daha çok...
Öğrendiğin, araştırdığın, okuduğun.
Ama Türkiye'de günümüz şartlarında bu çok mümkün değil gibi.
Ben bunu gözlemleyebiliyorum.
Tiyatroya gelen öğrenci sayısı şu an çok düşük.
Benim sahneme gelen öğrenci sayısı.
Ben ne yapıyorum? Kişisel olarak diyorum ki tiyatromun salonunun koltuklarının yarısını 300 kişilik bir salon.
Yarısını çok uygun bir fiyata.
Satışı açıyorum ki öğrenciler gelsin.
Bu benim kale arkası stratejim.
Ve gerçekten de bu işe yarıyor.
Öğrenciler gelebiliyorlar tiyatroya.
Ama her işletmede bunu yapmak zorunda değil.
Herkes donkişat olmak zorunda değil.
Ama bu konu hakkında ne düşünüyorsun?
Öğrencilik mezunu olacaksın birkaç ay sonra.
Öğrencilik hayatında beklentilerini karşılayan durumlar neler oldu?
Açık konuşmak gerekirse bir öğrenci olarak.
Mesela 4 yıldır bir piyanist var adını söylemeyeyim.
O piyanistin konserini dinlemeye gidemedim.
Konser. Konya'ya da çok geliyor bu.
Konya'dan çıkmıyor.
Konya'ya çok geliyor. Yani gidemiyorum.
Biletler çok pahalı.
Çok usta bir oyuncu var.
Kendisini çok seviyorum.
Yani Allah uzun ömürler versin ama adam ölmeden bir oyununu izlemek istiyorum.
İzleyemiyorum. Kaldı ki bir öğrenci olarak değil mi?
Öğrenci bilet fiyatları da çok pahalı bu arada.
En uygun biletin zaten geldikleri yer hep aynı.
Konya'da gelebileceğiniz çünkü bir tane yer var aslında doğru düzgün.
Ankara'da da öyle. Ankara'da da öyle.
Ankara yeni sahne arkadaşlar.
Şeyini bir söyleyeyim ben.
Ben bizzat kendim orada eğitim aldım.
Benim gibi kaliteli bir öğrenciyi çıkaran bir yere.
Siz de göz ardı etmeyiniz.
Hashtag reklam. İş fili.
Aman yok reklam falan değil.
Reklam değil kendi şeyi. Kendi markası.
Hashtag reklam değil kendi markası.
Hashtag kendi markası. Şunu söylemek istiyorum.
Öğrenci olarak bilet almak istiyorum.
En uygun fiyatlı bilete bakıyorum.
Muhtemelen hiç izleyemeyeceğin.
duyamayacağın bir koltuktan falan bilet almaya çalışıyorsun.
Yani oradan zaten bilet almaya çalışırken uyarı veriyor.
Kolondan dolayı görüş açısı kısıtlıdır diye.
Yani insan da alası da gelmiyor yani.
Hani ciddi bir fiyata.
Ne kadar? Kolon arkası koltuk ne kadar?
Kolon arkası 650 TL arkadaşlar.
Kolon arkasında 650 liraya vereceğime bakın ciddi söylüyorum.
Konya Spor'un maçına giderim.
Kale arkasında. 650 liraya maç izlerim yani gerçekten.
Hatta arkadaşlarımın biletini Pasolik'ten kendime aktarır bedava izlerim yani.
İnanamıyorum ya ben bir öğrenciyim ve şu Aşkı Memnu'da oynayan bir adam.
Adamın oyunu. Beyefendinin oyununu izlemek istiyorum.
Bir de Selçuk Yöntem işte söyle bunda bir sıkıntı yok yani.
Selçuk Yöntem'de Okan Bayürgen'in bir oyunu var.
Aynı oyunda oynamıyorlar artık.
Sen o kadar geri kalırsın.
Vardı. Vardı. Bir dakika durun.
Vardı. Oyunda eğer yanlış söylersem kes burayı.
Amadeus. Evet.
Tamam mı? Oyunun reklamları çıkıyor karşıma.
Her yerde görüyorum. Kendi sayfalarında paylaşıyorlar.
Okan Bayülgen paylaşıyor. Selçuk Yöntem paylaşıyor.
Ben bizzat Okan Bayülgen'in kafesinde kahve içmiş bir insanım.
Çok kültürlü hafızsın.
Baya kültürlü bir durum.
Suyundan içtim. Yani ben bir öğrenci olarak bir de hep şöyle hikayeler duydum işte böyle olunca oyunculara yazın işte biz öğrenciyiz gelemiyoruz.
Ben madem isim veriyoruz ben Şener Şene yazdım instagramda.
Onun instagramı var mı ya?
Şener Şene yazdım. Şener Şene'ye mesaj attım bir de Şener abi dedim.
Abi öğrenciyiz oyunu izleyelim.
Mesajı göstereceğim sana.
Gerçekten merak ettim ya.
Yemin ederim yazdım görünmüyor mu?
Aa gel. Bak bak bir dakika okumak istiyorum.
Mesaj değil bu bildiğin şey yani mektup yazmış.
Sevgili Şener abi hayırlı bayramlar dilerim.
Üniversite öğrencisiyim.
Gazetecilik okuyorum ve aynı zamanda çocukluğumdan beri tiyatro oyunlarında oynuyorum.
24-25 Nisan'daki oyunlarınızdan birine arkadaşımla gelmek istiyorum fakat maalesef ücreti karşılayamıyorum.
Ne kadar düşük? Bir de hatırlamıyorum.
1000 lira 1500 lira falan. Bir de şunu yazdım sonra.
Merdivenlerde de oturup izleyelim.
Klasik tiyatro bak.
Klasik tiyatro öğrencisi.
Merdivenlerde de izlerim abi.
Ne olur al. Hep bunu söylüyorlar.
İsterseniz temizlikten dekor taşımaya her şeye yardımcı ol.
Şimdiden teşekkür ederim.
Hayırlı bayramlar dilerim.
Başarılarınız daim olsun demişim.
Yani ben Şener Şen'e ben işte öğrencilik böyle bir şey arkadaşlar.
Şener Şen. Şener Şen oyununu izlemek için yemin ederim çok seviyorum Şener Şen'i.
Ama ben izleyemiyorum ya.
Şener Şen'in oyununu izleyemedikten sonra affedersin de içine tüküreyim böyle öğrenciliğim.
Yani. Ne anlamı kaldı ki?
Üzüldüm bak bu duruma.
Senin ablan var burada.
Ben kendimi alamıyorum.
Alırım ablacığım. Önemli değil.
Şu an bakıyorum mesela şeye.
Oyunlara bakıyorum da bir yandan da.
Çok pahalı. Konya'ya bakıyorum.
Gerçekten öyle yani. Oyun izleyebileceğin sinema.
Sinema da öyle bu arada. Çok pahalı.
Bu arada tiyatro tamam. Orada Şener Şen'e bunu veriyorsun.
O da bir deneyim aslında. Kesinlikle.
Şener Şen'i görüyorsun. Ya da Selçuk Yöntem'i görüyorsun.
Kaliteli bir akşam geçiriyorsun.
İnstagram'dan fotoğraf paylaşıyorsun falan filan.
Deneyim ama sinema.
Sinema inanılmaz kanayan bir yara.
Şimdi kızlar üzülmeyin ama.
Geçen gün kız arkadaşımla sinemaya gitmek istedik.
Bir baktım bilet fiyatlarına.
Tövbe estağfurullah. 400-500 lira olmuş ya.
Kıza dedim ki ya beni bayıyor sinema.
Ben boğuluyorum içeride.
Dedim çıkardım hemen oradan.
Türkiye'nin... Türkiye'nin ekonomik durumu gençleri çok geliştiriyor bence.
Senaryo. Senaryo yazıyor.
Oyunculuk. Oynuyorsun falan yani.
Bıktım yani bu durumlardan dolayı.
Kız ne dedi? Kız ne desin gariban?
Tamam o zaman dedi gitti.
Ne yaptınız? Yemek yedik sonra.
Ne yediniz? Markasını vermeyeyim de çedarlı bir Adana dürüm yedim.
Ayıptır söylemesi. O da çok pahalı ama gerçekten.
O da çok pahalı da. Çedar da Türk mutfağının katilidir bu arada.
Onu da söyleyeyim. Neden? Her şeyin içine çedar koyuluyor ya.
Çedar ne ya? Gerçekten.
Bir şey söyleyeyim mi? Yemin ederim Kars kaşarı.
Bak Allah belası. Ben kendim aslen Karslıyım.
Ben kendim. Ben kendim aslen Karslıyım.
Belki sen söylemek istemiyorsun. Yok biz Karslıyız.
Şaka bir yana gerçekten ben Karslıyım.
Ve ben Kars kaşarını bizzat deneyimlemiş, yemiş bir insanım.
Arkadaşlar yemin ederim çedara bin basar ya.
Sanki bir de gerçek çedar değilmiş gibi geliyor bana o biliyor musun?
Sanki bir şeyi bize çedar diye yutturuyorlarmış gibi.
Sanki çedarı denediğimde yok artık bu muymuş diyecekmiş gibi hissediyorum.
Tost peynirine %5 çedar peynir atıp üstüne sarı gıda boyası eklemiş gibi mi diyorsun?
Evet olabilir. Bu arada yemek de çok pahalı.
Sonra kahve içebildiniz mi?
Kahveyi şöyle o konuda gerçekten...
Öğrenci dostu desem az kalır.
Vatan dostu diyeyim.
Bir marka yok söylemeyeceğim.
Tamam. Evet.
İnsanlar da biliyorlar burayı.
Yemin ederim kahve white mocha içtim orta boy 70 TL.
Konya'da mı sadece burası?
Türkiye'de her yerde var. Neresi burası biz de gidelim.
Yazayım mı şuraya? Bir dakika dur ben şu an tahmin ettiğim bir yeri yazacağım sana.
Sen bana söyle.
Evet. Değil mi?
Evet. Gerçekten burası çok uygun fiyatlı.
Arkadaşlar tuştan hangi harf?
Kaç tane bastığını hesaplayın.
Bu arada buranın bize sponsor olması gerek.
Bak burası. Gururla söylerim.
Cidden söylüyorum. Çok uygun fiyatlı ve tatlıları falan çok güzel.
5 harfli bir kahve markası.
Bir dakika. Çok taze bu arada biliyor musun?
Her şey çok taze. Ben burada çok işte kruvasan, tatlı bilmem ne ıvır zıvır her şeyi yedim.
Gerçekten çok güzel tatları.
Benim için tatlı bu arada önemlidir.
Fitre kahvesi güzelse her şey güzeldir.
Buna ben şey yapıyorum. Fitre kahvesi de çok güzel.
Şekerli kahvesi de güzel.
Alternatif yani. Yani gerçekten tatlısı da bu arada 70 TL.
Kahve tatlı 140 TL.
Sadece o yıldızlı markadan.
Yediğin zaman bir kahveyi ben 150 TL'ye alıyorum.
Benim gücüm buna yetmiyor. Yıldızlı marka değil.
Nerede oturursan otur. Örnek için verdim yani.
Gerçekten öyle. Ben bir öğrenci olarak gücüm buna yetmiyor.
Ben kahve içmek istiyorum. Kahve içmek istiyorum.
Evde bir kapsül kahve makinemiz var.
Gerçekten ne zaman aldınız?
Bir dakika. Üniversite hayatım başladığından beri var.
Ama sen nasıl bir öğrencisin?
Bizim Airfryer'ımız da var.
Bizim air fryer'ımız da var.
Tost makinemiz de var.
Gerçekten. Ama bunlar sonradan oldu.
Baban verdi. Atakan'ın babası aldı falan.
Tırnaklarımız da kazıdık. Biz de çabaladık.
Bizim bir evimiz vardı.
Konuda çok değiştirmiş gibi olmayayım ama.
Yemin ederim sana kömürlükte yaşadık.
Atakan'la kömürlükte yaşadık.
İlk ömürlükte bir dönerciden döner söyledik.
Örümcek adamlı şeyi vardı, kabı vardı.
Ne alaka? Örümcek adamla alaka.
Ne bileyim öyle geldi. O gün dedim ki bu dedim bir işaret, bir umut hayatta.
Örümcek adamı çok severim.
Erimcek. Örümcek adamı çok severim, bu bir işaret dedim.
Umutlu günler yakında diye.
Sen Örümcek Adam'ı çok seversin bu arada.
Gerçekten çok seviyorsun. Küçükken kostümüyle gezerdin çıkarmazdın.
Okula giderdim öyle çok sinir bozuk bir velet olarak.
Senelerce Örümcek Adam kostümüyle okula gidip geldin ya.
İçimde gömleğin içinden geliyordum okul formasına.
Okulda birden açıyordum arkadaşlara şey olsun diye.
Peki şey söyleyeceğim. Şunu merak ediyorum.
Hani diyorlar ya bu öğrenciler de kahve içmek için bu kadar zırlıyor.
Bu kadar şey yapıyorlar. Git evinde içine.
Bak her yer dolu. Bak ekonomi kötü olsa bu kadar kahveci dolar mı falan.
Bu konu hakkında. Bakışlarından çok şey anladım şu an.
Kim diyor bunu? Kimmiş onlar?
Sen sen. Sen beni duyuyorsan onu.
Mikrofonun içindeki. Ya bu çok sığ bir düşünce.
Hastalıklı bir düşünce olduğunu inanıyorum buna.
Ben onaylamıyorum bu fikri.
Bir insanın içtiği kahveye karışan yarın içtiği suya da karışır.
Ya öğrenci de kahve içsin arkadaşlar.
Ya bırak öğrenciyi bırak ya.
Orada kahve içmeyin bir dakika bir saniye.
Hayır ben konuşacağım. Orada kahve içmeye gitmiyorsun.
Kahve aşkından ölüp gitmiyorsun ki yani.
Sosyalleşmeye gidiyorsun. Başka bir yer olsa orada sosyalleş.
Sinemada sosyalleşecekler.
Sinema biletleri uygun olsa.
Çünkü bak böyledir. Sinema bir sosyalleşme mekandır.
Tiyatro bir sosyalleşme mekandır.
Kendin geliyorsun görüyorsun.
Fuayede insanlar oyundan önce ya da oyun arasında sosyalleşirler.
Birbirleriyle kaynaşırlar.
Sinemada öyledir.
Ben mesela herhalde AVM sinemasına yani şu ömrümde toplasam 4 kere falan gitmişimdir.
5 kere gitmişimdir. Hiç sevmem AVM'de film izlemeyi.
Ben müstakil sinemaları çok severim.
Mesela Metropol'ü çok severdim Ankara'da.
Ankaralılar bilir.
Daha belki yaşı büyük olanlar bilecekler.
Metropol müthiş bir sinemaydı.
Yani Bahçesi çok güzeldi, ortamı çok güzeldi.
Oraya sosyalleşmeye gidiyorsun.
Filmden birkaç saat önce gidiyorsun.
Bahçesinde oturanlar, faizinde, kafesinde oturanlarla sosyalleşiyorsun film arasında.
Film başlamadan önce. Filmden sonra yine orada vakit geçiriyorsun kahve alıp falan.
Şimdi mesela kapandı orası.
Ve ben çok kızıyorum.
Kimlere kızıyorum biliyor musun? Yerel yönetimlere çok kızıyorum.
Yani metropol gibi bir kült yerin kapatılmasına, göz yummalarına çok kızıyorum.
Şehrin tarihini korumamak.
Şehrin tarihini korumamaktan bahsediyorum.
Yani ben sosyalleşme hakkımı orada kullanmak istiyorum.
Benim gibi çok insan var.
Ya da işte hiç bunu tatmamış insanlar da bunu deneyimlemek isteyecekler.
Senin oraya destek olup teşvik etmen gerekiyor insanların oraya gitmesi için.
Kardeş olmak nasıl bir duygu?
Kardeş olmak. Yani iyi ki bir kardeşim var.
Tek çocuk olmayı asla istemezdim.
Çünkü kardeşin olunca evde canı sıkıldığında bulaşabileceğim biri oluyor.
Kardeş olmak, özellikle küçük kardeş olmak bence güzel bir şey.
Abi olmak ister miydim?
İsterdim. Ama küçük kardeş olmanın avantajlarını da hayatımda kullanıyorum.
Yani benim bir ablam var.
Arkadaşlar bilmiyorum biliyor muydunuz.
Ablam yani...
Ablamın şu anda hali hazırda yaptığı mesleği yapmayı ben de hayal ediyorum aslında.
Ve bu noktada tabii ki de ondan etkilendim.
Maalesef gerçek bu. Yıllardır söylemiyordum bunu açıklamıyordum ama bugün açıklama vakti geldi.
Sonunda itiraf etti. Samimi itiraflar geldi Hüseyin Tükenmez'den.
Hiç anlamamıştım ama. Oyuncu olmak istemem, içerik üreticisi olmak istemem falan.
Bunlardan hiç ben çakmadım durumu yani.
İçerik üreticiliği de aslında sırf oyunculuğu besleyebilsin.
Bir şey duymuştum. Yapımcılar kaç takipçinin olduğunu soruyorlar.
Bir şey duyduğum için o yüzden biraz takipçi toplamaya çalışıyordum.
Onu da yapamadım. O sebepten dolayı yani aslında oyunculuktan başka bir hayalim yok.
Çünkü oyunculuk bana her şeyi yaptırabilecek bir meslek.
Onun haricinde bu noktada da tabii ki ailelerde önyargılar var.
Bu önyargıları birinin kırması gerekiyor.
Bu önyargıları kıran kişi benim ablam açıkçası.
Ben olsa hemen daha iyi kırardım ama o da kendince bir şeyler başardı yani.
Şaka bir yana gerçekten bu önyargıları kıran kişi.
Ben bu mesleği, ben oyuncu olmak istiyorum lafını rahat bir şekilde söyleyebiliyorsam, bu konudan dolayı tepki çekmeyeceğimi düşünüyorsam bu ablamın sayesinde.
Bu arada bizim gibi ailelerde bunlar çok zor.
Bu tür meslekler, oyunculuk gibi, içerik üreticiliği gibi, gazetecilik bile belki zor kabul edilen bir meslekken.
Bu çok... ilginç bir karar.
Hele ki ailede bir kız çocuğunun.
Daha önce örneği yok çünkü bunun.
Ne olduklarını bilmiyorlar ve buna karşı inanılmaz ön yargıları var.
Neden? Çünkü evin içindeki insanlar anne baba dışında çok baskı var.
Yani bu konuyla alakalı ve sürekli senelerce sistematik bir baskıdan bahsediyorum.
Ama iyi ki de O mücadeleyi devam ettirdim.
Çünkü hep bu bilinçteydim.
Yani insanların ne dediğinin benim için çok bir önemi yok.
Bu konuda çok tepki aldım.
Yani kardeşin de senin yüzünden böyle oldu.
Sanki ne oldu? Hepsi senin yüzünden.
Her şey senin yüzünden.
Senin yüzünden birkaç oyunda kadın olmuştum mesela.
Peş peşe birkaç oyunda hem de.
Buna biraz tepki gösterildi.
Senin yüzünden oldu falan ama ben çok mutluydum yani Hüseyin'in bu konuda.
gizli gizli fişeklemekten ve gizli gizli doldurmaktan çok mutluydum.
Ve şu an alakasız bir bölüm okusa da biliyorum ki bunu bir gün yapacak.
Ama bu çok çaba gerektiren bir şey.
Hüseyin biraz tembel biridir.
Umarım bunu kırabilir.
Ablası gibi çalışkan değil yani.
Demek ki her şeyin bir zamanı var.
Ben de buna inanıyorum.
Şaka bir yana ben Kendime inanıyorum.
Bence bu arada sevdiğim işi yaparken çalışkan olduğumu düşünüyorum ama sevmediğim bir işte dünyanın en tembel insanıyım.
En sorumsuz insanıyım. Ama hepimiz biraz öyleyiz ya.
Ben de öyleyim yani.
Bir şey yapabilmem için gerçekten birazcık bile ilgim varsa birazcık bile merak uyandırıyorsa ben de çok çalışkan olabiliyorum.
Hatta bazen biliyorsun şu an içinde olduğum durumları biliyorsun çok söyleyemiyorum ama.
Böyle alakasız işlere bir anda girip.
Ya sen kimsin?
Gençlere evlenmeyin diyorsun.
Neyse burayı kesersin.
Hayır yani şöyle çok azıcık bir merakım bile varsa ya ben bunu yaparım diyerek giriyorum aslında.
Başarısız olmak beni korkutan bir şey değil açıkçası.
Aksine başarısız olmak beni çok besleyen bir şey.
Ben bunu her yerde söylüyorum. Ama başarısız olmak çok keyifli bir şeydir ya.
Yani onun keyfini çıkarmaya başladığınızda o zaman gireceğiniz hiçbir işten korkmuyorsunuz.
Adım atmaktan korkmuyorsunuz.
Çünkü insanı engelleyen en büyük şey başarısızlık duygusu.
Öğrencilik de işte tüm bu şeyleri aldığınız, riskleri aldığınız bir dönem.
Benim hayatımda böyle bir öğrencilik dönemi olmadı bu arada.
Ben üniversite okumadım.
Ve kendi işimi kurup hayatımı orada geliştirmeyi orada öğrenmeyi tercih ettim.
Bu konuda çok mutluyum. Beni çok eleştirenler oldu daha önce dediğim gibi.
Sosyal medyada çok linçlendim bu konuda.
Ama size okumayın da demiyorum yani.
Ama ilginiz olmayan bölümlerde okumayın.
Ne kendinize ne dünyaya hiçbir faydanız olmayacak.
Buna katılıyorum.
Yani bak konservatuar okuyan bir arkadaşım.
Gerçekten bu işi seviyor.
Bölümünü seviyor. Okulunu seviyor.
Okuduğu süreçte okulda yatıp kalkıyorlardı.
Ve bundan keyif alıyorlardı.
Şimdi ben dersim bittiği anda daha hoca baktım kağıdını kalemini toplamaya başlıyor.
Ben hocadan önce montumu şapkamı takmışım.
Ben derste ayakkabılarımı çıkarırım arkadaşlar.
Ayakkabıların bağcını bağlıyorum.
Neden? Rahat olmak için.
Konya'da öyle mi oluyor? Bir sınıfa girerken şimdi terliklerimiz var.
Terliklerimizi halıya, ayağımıza basmayalım diye biz evde eğitim görüyoruz.
Tövbe. Şaka bir yana gerçekten montumu giyiyorum.
Her şeyimi topluyorum.
Derslerine not tutmuyorum.
Yani ben böyle bir öğrenciyim.
Bunu babam dinlemez mi? Bunu babam dinlemez değil mi?
Baba dinlemiyor. Şov diyor aslında.
Yani şimdi bu konuyu da geçiyorum.
Ben kahve... İle alakalı bir şey konuşmuştuk hatırlıyor musun?
Orada içimde falan söylemek istediğim bir şey var benim.
Kahve dışarıda kahve içmeyin ya da kahveye para mı verilir şu mu bu mu diyen insanların ben çok büyük bir günah işlediğini düşünüyorum.
Neden? Çünkü kahve içme ne gerek var?
Şu ya sen manyadın mı?
Dışarıda kahve iç evde kahve iç onu yap bunu yap.
Bu sadece bir öğrencinin yapmak isteyeceği bir aktivite de olmayabilir.
Herkes yatmak isteyebilir. Yani babaannem de kahve içmeye gitmek isteyebilir.
Herkes isteyebilir. Bu çok normal bir durum.
Halam da isteyebilir. Dedem de isteyebilir.
Dayım da isteyebilir. Amcam da isteyebilir.
Herkes isteyebilir. Ve kahve ne gerek var?
Kahvede içmeyi ver.
Ona da para vermeyi. E madem bu içilmeyecek bir şey Allah bunu niye yarattı?
Ne alakası var?
Ben bu ara biraz Kızıl Goncalar izliyorum da.
Orada biraz etkisinde kaldım Cüneyt'in.
Hiç alak. Cüneyt böyle düşünmezdi bu arada.
Ya bu arada şaka bir yana. Ki onda ikonik bir kahve sahnesi var biliyorsun.
Pumpkin Spice. Ramazan.
Kim o kim ya? Cüneyt böyle düşünmez.
Şöyle bir şey. Bu çok bencilce bir şey aslında.
Ya sana ne? Çünkü onun öyle bir...
Sana ne?
Ben paramı kahveye vereceğim.
Sana ne? Yani ben ayrıca gidince çay içiyorum.
Tamam öğrenci. 50 lira çünkü.
Çay da içme. Nasıl yani çay mı içiyorsun?
Çay içiyorum. Dışarıda çaya 50 lira para veriyorum.
Hadi buna da laf söyle. Sen mikrofonun içindeki buna da laf söylesene.
Kız arkadaşınla birlikte kahve içmeye gittiğinde nasıl bir rutininiz oluyor?
Ya da arkadaşlarınızla.
Hiçbirinizin parası yok ki.
Hiçbirimizin parası yok. Yani kahve içmeye işte o söylediğim 5 harfli markaya gidiyoruz.
Ucuz olduğu için. 70 lira olduğu için.
Orada tabii kahvelerimizi içiyoruz.
Şöyle yapıyoruz. Önce mesela uygulaması var.
Uygulamasından alıyoruz ki çekirdek biriktirip bedava kahve almak için.
Nasıl yani? Uygulamadan mı satın alıyorsun?
Uygulamadan siparişi veriyorum.
Gittiğinde hazır oluyor. Kasaya gitmeden aynen.
Gittiğinde hazır oluyor. O sırada da çekirdek birikiyor.
Beş kahveye bir kahve hediye ediyorlar.
Vallahi reklam gibi oluyor ama adını vermedik sonuçta.
Neyse. Hiç anlamadılar zaten.
Ama yemin ederim çok iyi. Öğrencilerin arasında bu isim vermeden de göz göze bakışarak bile anlaşılacak bir marka olabilir.
Vallahi çok iyi. Bu arada ben de diyorum ki burası niye kalabalık?
Bu arada çok seviyorum şu uygulamamı.
Evet evet. Ben çok seviyorum o markayı bak.
Ben de seviyorum. Bir de galiba Türk markası burası.
Galiba bildiğim kadarıyla.
Türk'tür tabii ki. Evet bakalım.
Neyse yani gidiyoruz oraya kahvemizi alıyoruz.
Oturuyoruz 5-6 saat orada bir kahveyle.
Ondan sonrasında kalkıyoruz eve gidiyoruz işte yani ödevimizi orada yapıyoruz.
Çalışıyoruz hani çalışma alanları oluyor.
Bir de sen çay alıyorsun yani.
Bazen çay. Şimdi bazen de kahve yani.
Bazen cebimde param alıyor.
Kıyıyorum. 20 lira daha verip kahve alayım lan diyorum.
Nasıl bir duygu bu? Kendi ülkende.
Bu arada bir kahve içelim mi ya?
İçelim. Sen mi ısmarlıyorsun?
Kahve içelim gel. Bir şey içmek istedim şu an.
Kahvelerimizi aldık. Bu arada kısa bir kahve molası verdik.
Artık yavaş yavaş bitireceğiz.
Bir ülkede öğrenci mutlu değilse o ülkenin geleceği için neler olur?
Şöyle sorayım daha doğrusu.
Ne hissediyorsun?
Öğrenci olmak bu ülkede.
Tamam her şeyi konuştuk ama genel olarak ne hissediyorsun?
Ya ben genel olarak hayata karşı çok ciddi beklentilere sahip bir insan değilim.
Çok büyük beklentilere sahip.
Büyük beklentilere sahibim de yaşadığım gün içinde böyle beklentilere sahip değilim.
Yani şunu diyen bir insan değilim.
Neden telefonum neden eski, neden arabam yok, neden işte evimdeki televizyonda şu yok falan diyen bir insan değilim.
Genel olarak hani anın tadını çıkarmaya çalışan biriyim.
Hep de böyle oldum.
Ama bıktım.
Yani sürekli bir hesap kitap yapmaktan çok sıkıldım.
Yani... Ki ben diğer arkadaşlarıma nazaran durumu biraz daha ortanın üstünde olan biriyim.
Öğrenci camiasında diyeyim yani.
Buna rağmen ben çok sıkıldım.
Bir hesap kitap yapmaktan çok sıkıldım, yoruldum.
Burada şu an bunu alırsam yarın neyi alamamı hesaplamak canımı sıkıyor açıkçası.
Bu da beni... Ben böyle olmadığını söylesem de mutsuz ediyor tabii ki de.
Kendini başka ülkelerdeki öğrencilerle kıyasladığında ne düşünüyorsun?
Kıskanıyorum. Mesela?
Kıskanıyorum çünkü en basitinden bir filmde bile izlediğin zaman.
Sana da söylemiştim dün.
Geleceğe Dönüş. Şunun ilk filmini izlerken.
Yani liseyi ben Amerika'da okumak isterdim.
O hayat. O işte hayat standartlarının daha iyi olduğu.
Çok iyi değil ama biraz daha iyi oldu.
Buraya göre çok daha iyi baktığın zaman.
En azından öğrencilerin psikolojik durumu, insanların psikolojik durumunun buradan daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Burada Türkiye'de maalesef ben Türkiye'yi çok seviyorum.
Burası benim kendi ülkem. Hep tabii ki yurt dışına çıkmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum ama bunu temelli yapmak istemiyorum.
Birkaç sene deneyim kazanmak için.
Hep dönüp burada bir şey yapma hayalim var.
Hep işimi burada Burada sürdürme hayalim var.
Ama Türkiye'deki insanların psikolojisinin bozuk olduğunu düşünüyorum.
Herkesin. Yani en tepesindekinden tut en aşağısındakine ki böyle olması bile böyle bir şeyi söylemem bile bir sıkıntı ama en
tepedekinden en aşağıdakine herkesin psikolojisi bozuk.
Yani maddi durumu iyi olan birisi kötü olanı anlamıyor.
Nasıl bir hayat olduğunu anlamıyor.
Kötü olan biri de iyi olanı algılayamıyor maalesef.
Nasıl bir şey yaşıyor?
Veya işte hayatı iyi diye hiç derdi yok.
Maddi sorunları var diye hiç maddi sorunları yok diye hiç derdi yok sanıyor.
Aşağıdaki kendisi iyi şeyler yiyebildiği için aşağıdaki de iyi şeyler yiyebiliyor sanıyor.
Yani şu bir simit mevzusu vardı bir yere hatırlıyorsun.
İnanılmaz büyük bir bencillik mesela.
Bunu söylemek. Ne?
Hülya Avşar. Yani adını söylememde sorun olmaz herhalde.
Hülya Avşar kalkıyor.
Simit yiyin şunu yapın.
Sana ne? Sen ye simit.
O gün yiyeceğin yemeğin parasını bana ver.
Simidi de sen ye. Zorunda mıyım ben?
Yani bu noktada baktığın zaman o kişinin beni anlayamadığını görüyorum.
Ve ondan uzaklaşıyorum. Ben de bu sefer onu algılayamamaya başlıyorum.
Sınıf kini yükleniyor.
Öfkelenmeye başlıyorsun aslında.
Öyle yani ne kadar dünyadan kopuk biri olduğunu görüyorum.
Gerçeklerden ne kadar uzak biri olduğunu görüyorum.
Ve yakıştırmıyorum. Hiçbir insana böyle söylemleri yakıştırmıyorum yani.
Simit yemek zorunda değil.
Bir insan kendisi için belki bunu yerken gocunmaz ama çocuğuna simit yedirirken gocunur yani.
Bunu anlamaları lazım. Böyle bir sorun var.
Neden? Bir baba. Hadi bu açıklamanın gerçek olduğunu düşünelim.
Bu açıklama yaşanıyor.
İnsanlar dediler ki evet ya bir süre simit yiyelim.
Hülya Avşar haklı.
Böyle bir sürece girdik.
Hülya Avşar'ın haklı olduğu bir Türkiye'de yaşıyoruz.
Sürekli simit yiyen bir çocuk yani kusura bakmayın da bir ay sonunda ölür.
Bir insan da ölür yani.
Sürekli simit ye. Simit sen ye o zaman.
Çocuğuna simit yedir mesela sürekli bir ay boyunca.
Sabah kahvaltısında Öğle yemeğinde, akşam yemeğinde simit yesin o zaman bu çocuk.
Bu söylemler bir annenin, bir babanın, bir insanın ciddi anlamda gururuyla oynuyor.
Bu yüzden ben bunu doğru bulmuyorum.
Çok ayıp buluyorum. Yaşadığı toplumdan kopuk görüyorum bu insanları.
Ve yaptıklarını asla onaylamıyorum.
Affedemiyorum. Bu sadece bir yavşar özelinde bir şey değil bu arada.
Bu bir örnek. Sadece örnek.
Ama bir yapıdan bahsediyoruz.
Bir düşünce sisteminden bahsediyoruz.
Ne yazık ki günümüzde artık böyle.
Birbirimizden bu kadar kopmamızın, bu kadar uzaklaşmamızın toplum olarak iki farklı kutupta olmamızın sebebi de bu.
Birbirimizi anlayamamamız, empati eksikliği, nezaket eksikliği bunların hepsi aslında ortaya bunları doğuruyor.
Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler bana neyi ortaya çıkarıyor.
Ne yazık ki böyle bir söz söylememiş bu arada.
Pasta makarna aslında.
Ama ne yazık ki gerçek bu.
O zaman işte toplum olarak mutlu olmayan bir ortamda çocuk büyütüyorsunuz, öğrenci oluyorsunuz, mesleğinizi yapmaya çalışıyorsunuz.
Bir noktadan sonra şuna dönüşüyor bu.
Ya bu ülkede ben ne yapacağım?
Geleceği görememek, günü idare etmek, hayal kuramamak.
Aslında sistem sizin o hayal kurma becerilerinizi de elinizden alıyor.
Sistem sizin bütün çabanızı, enerjinizi sömürdüğü için siz kendinize dair, çoluğunuza, çocuğunuza, geleceğinize dair bir umut kapısı bulamıyorsunuz.
İşte ondan sonra bazıları için simit yiyin o zaman.
Söylemleri çok doğru oluyor.
Ya da bir sürü söylem yani her gün bu ülkede.
X platformuna girdiğinizde hashtag reklam değil marka ismi belli oldu.
Çok absürt şeylerle karşılaşıyoruz.
Yani çok absürt bir durum yani bu.
Anlatabiliyor muyum? Nasıl ya?
Bu kadar da olmaz dediğim birçok şeyle karşılaşıyorum.
Ben bir şey platformu var ya müzik paylaştıkları, müzikle videolar paylaştıkları adını vermeyeceğim.
O çok popüler. T ile başlayalım.
K ile biten. Adını vermeyeyim ama.
Bu arada geçen gün beni kim aradı?
Kim aradı? O meşhur programda yayın yaparken bir dönem yayıncılık yapıyordum.
Orada bunu söylediğimde yani arkadaşlar çocukların da ya da insanların nerede...
Kahve içeceğine de karışmayın.
Yani bu aslında kahve açlığından doğan bir şey değil ki.
Bu sosyalleşmek için az önce konuştuğumuz şey en uygun orası olduğu için oraya gidiyorlar.
Ve orada sosyalleşiyorlar.
İnsanların da nerede ne içtiğine karışacağınıza birazcık toplumun gerçeklerini algılamaya çalışın.
Dediğim için de linçlendim mesela.
Hiç marka isim vermememe rağmen o meşhur kahveciyi övmemle beni linçlediler.
Ve şunu anladım.
Toplum gerçekten artık eğitimsizlikten mi?
Bence en büyük sebeplerinden bir tanesi bu.
Eğitimsizlik. Algılama yeteneğini kaybetmiş.
Sorgulama yeteneğini kaybetmiş.
Yani idrak etme yeteneğini de kaybetmiş.
Dolayısıyla yaptığın her şeyi çok yanlış anlayacak bir kitle var karşında.
Ne yazık ki böyle ama gerçekten çok büyük hayat mücadelesi vermeye çalışan insanların olduğunu biliyorum.
Çok büyük bir çabayla hayatlarına devam edenlerin, çocuklarını okutanların, hayatın ve toplumun gerçekliklerinin farkında olanların ve bunu kendine dert eden insanların,
kendine dert edinen insanların olduğunu da biliyorum.
Onlara şunu söyleyebilirim ki yalnız değilsiniz.
Özellikle öğrenciler nasıl bir uçurum var arada böyle?
Nasıl yani? Biz gerçekten kitap alabiliyorduk.
Şu an kitaplar çok pahalı.
Sinemaya gidebiliyorduk. Sinema çok pahalı.
Bir yerde oturup yemek yiyebiliyorduk.
Klasik bir hamburgerci mesela.
İşte lise ergenler nerede takılır ki yani?
O bile çok pahalı. Siz şimdi kahvecede takılıyorsunuz.
Bizim dönemimizde yoktu. 70 lira diye mesela biz de orada takılıyoruz.
Siz de kahvecede takılıyorsunuz.
O bile çok pahalı.
Yani birkaç ay sonra 70 lira çok gelmeye başlayacak muhtemelen.
Yani o kadar alanın daralıyor ki işte yurt dışına gezmek, yurt dışına gezmeye gitmek hayal bile edemeyeceğin bir durum.
Bu sadece senin için değil.
Halbuki öğrencilikte böyle imkanlar vardır değil mi?
En çok öğrencilik zamanında gezersin.
En çok öğrencilik zamanında dünyayı görürsün falan.
Günümüzde o da çok mümkün değil.
E nasıl olacak o zaman?
Gezmeyen, okumayan, araştırmayan, yeni kültürleri tanımayan, tatmayan bir öğrenci.
Nasıl geleceğin doktoru, mühendisi, öğretmeni, başbakanı, cumhurbaşkanı, milletvekili nasıl olacak?
İşte maalesef bu süreçte.
Özellikle son dönemde öğrenciler çok yalnız bırakıldığı için o öğrenciler mezun olduktan sonra da bu ülkeyi yalnız bırakmaya başlıyorlar.
Bu konuda haksızlar mı?
Değiller. Yani geleceğin doktora oluyor aslında, geleceğin mühendisi oluyor ama Türkiye'de olmak istemiyor yani.
Bu imkanı doktor olma imkanına eriştiği anda, doktor olduğu anda gidiyor, haklı olarak gidiyor.
Çünkü kaldığı yerde dayak yiyor.
Mesela senin de hayalin bu.
Hatta hayal demeyelim buna plan diyelim.
Hazırlıklarına başladığımız bir plan bu.
Yakın bir zamandır mezun olduktan sonra ismini vermeyeyim şimdi planlarımızı da çok açıklamayalım.
Bir ülkeye gitmeyi planlıyorsun ve hayatın orada devam etmeyi.
Orada yatırımcı olmayı.
Değil mi yani aslında orada tekrar üniversiteden mezun olup orada okumaya gitmek istiyorsun.
İlgilendiğin alanla alakalı bir okula gideceksin.
Ve orada hem okurken hem çalışmak istiyorsun hem yatırım yapmak istiyorsun.
Evet. Planların bu. Başka bir ülkede yatırım yapmak istiyorsun.
Dilini bilmediğin, kültürünü bilmediğin.
Ama bu büyük ihtimalle sana daha az korkutucu geliyor.
Türkiye'de yatırım yapmaktansa, Türkiye'de işe girip çalışmaktansa böyle mi?
Türkiye'de bir işe girip çalışabilirim.
Okuduğum bölümle alakalı bir işe girip de çalışabilirim.
Hiç zor olmaz. Mezun olurum, ertesi gün gidip iş bulabilirim kendime.
Gazetecilik biraz şöyle bir şey ya.
Notların AA olsun, ortalaman 4 olsun.
Sonuç olarak dışarı çıktığında bu meslek bazı şeyler istiyor.
Yani işte biraz kime abi deyip kime beyefendi demen gerektiğini bilmen gerekiyor bu mesleği yaparken.
Hani nasıl yaklaşman gerektiğini bilmen gerekiyor.
Birazcık su gibi olabilmek gerekiyor bazen bazı kadın...
Kapların şeklini alabilmen gerekiyor ki olayı çözebilmek için.
Onun haricinde de çok ciddi bir duruş, bir kemik gerektiriyor.
Önemli olan şey bu.
Cesaret gerektiriyor. Omurga gerektiriyor yani.
E şimdi buna sahip olmayıp, bunu sınıf arkadaşlarım yanlış anlamasınlar.
Onlar için söylemiyorum lafın meclisinden dışarı.
Ama buna sahip olmayıp notları çok iyi olan insanlar var.
Bu yeterli değil. Senin ortalaman 4.
Oo sen süpersin. En iyi gazeteci sen olacaksın diye seni alabilirler de yani.
Bence bir mesleğin baktığın zaman o meslekle alakalı bir şeyleri değiştirebilen insanlar biraz alaylılardan çıkıyor bence.
Yani. Çünkü daha dışarıdan bakabiliyorsun mevzuya.
Türkiye'de evet tamam bu işi yapabilirim.
Başka bir iş yapabilirim falan.
Tamam bunları eyvallah.
Ama yurt dışında yatırım yapmak istiyorum.
Evet. Bunun tek bir sebebi var.
Oradaki bazı imkanlardan faydalanabilmek.
Bir hayalim var.
Bu hayalin peşinde giderken bunu yapmak zorundayım.
Tabii ki benim de gönlüm istiyor ki geleyim bunu ülkemde yapayım.
Ama günün sonunda çok başarılı olup ülkeme gerçekten biri olarak gelip bunu ülkemde zaten yapacağım.
Ama bunu yapabilmek için buradan gitmem gerekiyor ilk başta.
Ama buraya geri döneceğim.
Ve burada benim hayalimi taşıyan insanların Oralara gitmesine gerek kalmadan bunu yapabilmeleri için bir şey yapacağım.
Amacım, hayalim, hedefim bu.
Bu da oyunculukla alakalı.
Çok anlatmak istiyorum mikrofonun içindekiler ama anlatırsam olmaz diye anlatamıyorum.
Anlıyorum. Bu konuda ben kızmıyorum ülkesini bırakıp gidenlere.
Aslında o bir terk ediş değil.
Mecburen gidiyorsun.
Çünkü başka çaren kalmıyor artık.
Benim elimde de şu an böyle bir imkan olsa ben de giderim.
Çünkü yapacak başka bir şeyin yok.
Evet bir doktoru düşünelim. Bu arada doktorluk, öğretmenlik falan, mühendislik, oyunculuk, gazetecilik bunlarla.
Bak bu mesleklerin hepsi aynı zorluklarda bence.
Evet başka şartlar farklı falan ama bir evlat kolay yetişmiyor bu ülkede.
Ki biz seninle işçi bir annenin ve işçi bir babanın çocuklarıyız.
Çok zor şartlarda yetiştirilmiş.
Bunu ben her yerde anlatıyorum.
Niye? Şimdi bana bazen şunu diyebilirsiniz.
Tamam anladık get doda büyüdün de tamam artık falan diyebilirsiniz ama ben bunu her fırsatta söyleyeceğim.
Başarılı olayım ya da olmayayım.
Benim gibi olan çocukların Benim gibi olan çocuklara biraz umut olmak benim amacım burada.
Evet şu an çok zor şartlar altında çocukluğunu geçiriyor olabilirsin.
Gençliğini geçiriyor olabilirsin.
Ama inan değişecek.
Ve bunu değiştirecek olan da sensin.
Ve biz gerçekten çok zor şartlarda büyüdük.
Çok zor şartlarda gençliğimizi, çocukluğumuzu geçirdik.
Hep şunu düşündüm ben. O düzende benim değerim olacak.
Biz de orada olacağız. Yani bu şehrin yoksul kesiminde büyüyen çocukların da orada olmaya hakkı var.
Ve inan biz daha zekiyiz.
Çünkü biz zorluklarla baş ediyoruz.
Bizim bir mücadele etme şeyimiz çocukluktan beri gelişmiş.
Mücadele etme durumumuz çocukluktan beri gelişmiş.
Biz her zorlukla mücadele edebiliriz.
Ve bu zorlukların içinde parasızlık en küçüğü.
Yani o kadar anlamsız ki benim için.
O kadar sorun değil ki parasızlık.
Bir şekilde kazanırsın. Çünkü biz daha zorlarıyla daha zor durumlarla mücadele ettik.
Dolayısıyla çocukluktan itibaren bununla eğitilen bununla sınanan hep zorluklarla karşılaşan gerek mahallesinde gerek evinde gerek okulunda gerek arkadaş ortamında bu çocukların
hayata çok daha güçlü tutunduklarını biliyorum.
Çünkü ben de o çocuklardan bir tanesiyim.
Ve sürekli önünüzden Lokmanızı alan bir sistem var.
Ve artık orada şu oluyor sizde ister istemez.
Hayır o lokmanın en büyüğünü ben kendi mahalleme getireceğim.
Yani sen başka yoksul çocuklar için bu mücadeleyi sürdürüyorsun.
Kendin için değil evet biraz kendin için olabilir.
Ama daha çok yoksul çocuklar için.
Çünkü orada çok büyük bir haksızlık var.
Çok büyük bir hak yeme var.
Çok büyük bir adaletsizlik var.
Orada devreye giren şeyler biraz daha farklı.
Biraz cesaret devreye giriyor.
Biraz mücadele ruhu devreye giriyor.
Biraz başka şeyler devreye giriyor falan.
O yüzden de çok mutluyum yani.
Hiçbir zaman şunu istemedim.
Daha iyi şartlarda doğsaydım keşke.
Demedim mesela. İyi ki baban milyoner değil.
Milyoneri de bırak. İyi ki baban paralı biri değil.
Yani anladın mı? İlk aldığımız arabayı hatırlıyor musun?
Hatırlıyorum. Benim ben varken.
Sen yokken mesela ben ilk aldığımız arabayı hatırlıyorum.
Mavi olandan. Yoktun değil mi?
Kırmızı ne ya? Mesela bizim evimizde hep ben anlatıyorum küçük bir ev.
Küçücük bir ev bu arada. Babamız da orada büyümüş falan.
Ve bizim için değil mi en güzel anlardan bir tanesiydi.
Hayatımın en güzel dönemleri.
Gerçekten öyleydi. Belki şunu düşünüyor olabilirsiniz.
Çocuklar yoksulluğu ne anlasın?
Varı yok ne anlasın? Hayır arkadaşlar anlıyorsunuz.
Başkalarıyla kendilerini kıyaslayabiliyorlar.
Mesela sınıfta 24'lü pastel boya seti olan kişiyle kendine baktığında diyorsun ki evet bu sınıf farkı.
Yani anlatabiliyor muyum?
O 24'lü pastel boya setim Hiçbir zaman olmadı.
Onun bir kutusu vardı ya. O zamanlar da çocuk olanlar bunu anlayacaklar.
Çok güzel gelirdi bana mesela o.
Ya da mesela şunu da söyleyeyim.
Yamaha flüt. Hashtag reklam.
Değil. Reklam değil.
Değil mi? Evet. Yamaha hashtag reklam değil.
Öyle mi dememiz lazım? Pardon.
Hashtag reklam değil. Yamaha flüt.
Ben o Kırtasiye'den müzik hocası flüt alın gelin dediği zaman ben o mavi Kızlar içinde pembesi vardı.
Hiçbir şey çalmayan, asla işe yaramayan o flüt.
Ama Yamaha, hashtag reklam değil, flüt.
Krem rengi bir flüttü.
Bez bir çantası vardı.
Yanında güzel bir çubuğu vardı içini temizlemek için.
İçinde bezi. O Yamaha flütü olan insana ben özendim.
Senin sınıfında vardı değil mi?
Vardı. Benim sınıfımda da 24'lü pastel boya seti olan kişinin çok da güzel bir kalemliği vardı.
Yine böyle açıyorsun.
Karton bir şey. Sadece kapağı olan bir kalemlik.
İçine yaklaşık 15-16 tane kalem dizebiliyorsun.
Nastikleri var falan. Bak hala en çok istediğim şeylerden biri o kalemliklerden bulamıyorum bu arada.
Varsa bana linkleyin lütfen.
Varsa beni linkleyin lütfen.
Öyle bir kalemliğimin olmasını hep çok istemişimdir.
İçinde böyle güzel güzel çünkü ben çok karalarım kitaplarımı falan.
Güzel güzel kalemlerin olduğu, dizili olduğu bir kalemlik mesela.
Şanslıysanız öğretmeniniz böyle bir ayrımı yapmaz ama o kişinin annesi hep sınıf annesi olur.
Gerçekten. Ve o kişi sınıfta her zaman ödevini yapmamış da olsa.
Teknoloji tasarım dersinde maketlerini babası yapar.
En iyi mameliği görür.
Hiçbir zaman o kız kırılmaz.
Ya da erkek neyse bizim sınıfta kızdı.
Ve her zaman o prensestir.
Gerçekten. Benim böyle ilk anladığım zaman oydu.
Burada bir sıkıntı var. Yani ben niye 24'lü pastel boyası alamıyorum anladın mı?
Neden hep küçük dörtlülerden alıyorum mesela?
O da sonuna kadar kullanıyorsun yani.
Kardeşle kullanıyorsun falan.
Bir şey anlatmak istiyorum. Bunu sen de hatırlayacaksın.
Bu bizim yıllar önce yaşadığımız bir olay.
Ben çok küçüğüm. Belki 5 yaşındayım.
Ablam da 10 yaşında.
Bir gün ulustan Evimize doğru yürüyoruz.
Yürürken bir müzik marketi gördük.
Ve içeri girmek istedik.
Yanımızda babamız. İçeri girdik.
Müzik aletlerine bakıyoruz.
İnanılmaz güzel. Çok çekici geliyor.
İkimizin de bu arada müziğe inanılmaz ilgisi var.
Hala öyle. Gıcır gıcır her şey.
Babama tutturduk.
Gitar istiyoruz. O zaman da hatırlıyorum gitarın fiyatı 80 TL.
Ama asgari ücret de 100 lira falandır herhalde.
Asgari ücret büyük ihtimalle gerçekten 300 lira 400 lira falan.
O kadar değil canım 100 lira falan olabilir yani.
Neyse 80 lira gitarın fiyatı.
O zaman inanılmaz bir para.
Yani o parayı bana babam o zaman nakit elden verse 2 sene falan hiç para almam babamdan öyle bir para.
Biraz zırladım. Normalde de bir şeyleri aldırmak için ağlayan bir çocuk değilim.
Ablam da çok istiyor. Sonrasında ablam beni dışarı çıkardı.
Babam çok arada kaldı onu hatırlıyorum.
O gözündeki ne yapacağım şimdi bakışını hatırlıyorum.
Ve çok üzülüyorum gerçekten bunu hatırladığımda.
Ben de çok kızıyorum çok ısrar ettiğimiz için mesela.
Evet sonra ablam beni dışarı çıkardı.
İçeriden dışarı çıkardı.
Tam önünde bir otobüs durağı vardı.
Otobüs durağına oturduk sadece ikimiz varız.
Ablam beni durağa banka oturttu.
Kendisi önümde dizi çöktü.
Bana anlatıyor dedi ki ablacım.
Babamızın parası olmayabilir.
İstemeyelim bak çok pahalı.
Gidelim söyleyelim. Babam almasın bunu.
Gerek yok. Ben de dedim ki tamam o zaman.
Tam döndük. Orada uzun saçlı bir beyefendi vardı oranın sahibi.
Döndük. Baba biz istemiyoruz diyeceğiz.
Adam dışarı çıktı. Babanız gitarı alıyor dedi bize.
Biz de orada sokağın ortasında çığlık attık.
Ve o gün dedim ki biz de onlarla mücadele edebiliriz.
Biz de oraya kendimizi sıkıştırabiliriz.
Bir yer bulabiliriz. Birileri başarmış.
Biz de o başaranlardan olabiliriz.
Buradan babama da teşekkür edeyim.
Anneme de teşekkür ederim. Ama gerçekten böyle bir hikayeye sahip olmak benim için çok duygusal, çok önemli.
Ama o gün hayatta bu kadar istediğin bir şeyden vazgeçtiğinde o şeye sahip olmak benim için çok önemli bir ders oldu.
Bunu da söylemek istiyorum.
Ben de o gün anladım mesela.
Onlarla mücadele edebileceğimizi.
Aslında şöyle bir şey var orada.
Babamızla annemizle bu arada hiçbir zaman ne gerek var, ne yapacaksınız falan demediler.
24'lü pastel boya seti alamadı ama dörtlü aldı mesela.
O benim için okeydi yani anlatabiliyor muyum?
Ben ona da mutlu olurdum. İlk podcastimde anlatmıştım.
İnanılmaz hediyeler alamadı ama eve gelirken bir...
Kek alıp geliyordu bana. Her akşam gelirken alıyordu.
Sende de var böyle hikayeler.
Bende de var. Çok iyi mekanlara götüremedi.
Tiyatroya götüremedi.
Sinemaya götüremedi. Operaya götüremedi.
Ama bizimle sabahları yürüyüş yaptı.
Küçücük bir bahçemiz vardı.
Her gün o bahçeyi sulardık mesela.
Her sabah neredeyse annemizle, hafta sonları babamızla.
O bahçede çamurdan evler yapardık, oynardık.
Bu çok romantize ettiğim bir durum değil.
Ama işte sağlıklı bir çocuk böyle bir ortamda da yetişebilir.
anne baba olarak inanın o çocuklar o imkanların çok farkındalar çok okeyler bu arada yani sizden istedikleri şey sadece gerçekten sevgi ve ilgi o gitarı aldık çok uzun süre ikimizde hatırlıyorsun ben
gitar kursuna gittim sen öğrenmeye çalıştım bilmem ne falan ve sonra o gitarı saklamaya başladık şu an senin odanda sen her gün o gitara bakarak uyuyorsun uyanıyorsun bunlar çok değerli çok kıymetli
anılar işte o zaman evet bende de bazı şeyler oturuyor yani Kitap alacak para yok.
Kitaba ayıracak para yok.
Ama kitap okumayı çok seviyorum.
Ama okulun küçücük bir kütüphanesi var mesela.
Minicik. Üç kişi yan yana geldiğinde kütüphane doluyor.
Öyle bir kütüphane.
Çok küçücük ya böyle küçücük bir sehpa kadar bir masası var.
Ama orada gidip ilk iki şehrin hikayesini orada okuduğumda bu bana çok daha kıymetli gelmişti mesela.
Dünya klasiklerini orada tanıdım.
Dersten kaçıp kaçıp okumaya giderdim.
Sürekli sonra bu bende ilerleyen zamanlarda da bir okuma bağımlılığına dönüştü.
Bunlar çok kıymetli şeyler.
Sonra kendi paranı kazanıp kitap almaya...
İşte şu an belki de bu yüzden çok kitap alıyorumdur.
Bilmiyorum yani. Hayatımda herhalde en çok para harcadığım şey kitaplar.
Bazen aynı kitaptan 2-3 tane alıyorum biliyorsun farkında olmadan.
Farklı yayın evlerinden.
Ama dediğim gibi o çocuğun o yoksulluk anında inan.
İstediği şey daha çok para daha çok oyuncak falan değil yani.
Çocuğun istediği tek şey gerçekten sevgi ilgi.
Nerede yaşarsanız yaşayın.
Nasıl şartlarda yaşarsanız yaşayın.
Anne baba olarak ona vereceğiniz o saf sevgi ve ilgi onun hayatını değiştirecek.
Mücadele etmeyi öğretiyor yani bu çok kıymetli bir şey.
Ve bu mücadele hayatım boyunca bitmiyor bu arada.
Şöyle bir şey de yok. Tamam ben mücadele edeceğim.
En üste çıkacağım.
En tepe platformun en tepesine çıkacağım.
En güzel yemekleri ilk ben yiyeceğim.
Ve bir mücadele orada bir çekmeyeli.
Orada da başka bir mücadele başlıyor.
Ve her zaman aslında daha çok böyle yokluktan gelen, daha çok yoksulluktan gelen, bu tür şeylerle sınanmış, hep daha azıyla yetinmeye çalışmış insanlar da bunun bilincindelerdir.
Yani kazandıkları her kuruşun, aldıkları her şeyin farkındalardır, bilincindelerdir.
Bunun tadını, keyfini çıkarmak bence daha değerli.
Evet birileri yaptı.
Ve bizden çok daha zor şartlar altında olanlar başardılar mesela.
Çok kötü durumda olanlar çok iyi şeyler başardı.
Bize de ilham olan kişiler vardı.
Mesela Shaquille O'Neal'den. Evet mesela o.
Onun güzel bir hikayesi var.
Bir gün Walmart'ta.
Adam çok ünlü bir basketbolcu.
Dünyanın en iyilerinden birisi.
Sımaç bastığımı potaları kırıyor.
Onun için NBA'de kural getiriliyor ondan sonra.
Öyle bir adam. Ve basketbolcular...
markalarla sporcularda her sporcularda olduğu gibi sözleşme imzalıyorlar yani onların sponsorları oluyor ayakkabılarını onların ayakkabısını giyiyor falan.
Bir gün Walmart'dayken bir marketteyken onların adına ayakkabılar üretiliyor.
Tabi basketbol mesela Michael Jordan'ın adına üretilen ayakkabılar var falan onun gibi ve bunlar seri olarak devam ediyor.
Bir gün Walmart'da bir tane yaşlı bir kadınla karşılaşıyor.
Adam da Amerika'da da çok sevilen bir adam.
Bu arada aileler seviyor yani bu adamı.
Çünkü yardımlar yapıyor herkese.
Yaşlı bir kadına karşı yaşıyor.
Kadın ona diyor ki işte evladım.
Güzel şak. Sen çok iyi birisin.
Seni çok seviyoruz. Ama sana kızdığım bir nokta var.
Siz basketbolcular çok pahalı ayakkabılar giyiyorsunuz.
Çok pahalı ayakkabıların reklamını yapıyorsunuz.
Ve benim torunum var.
Durumumuz iyi değil. Alamıyoruz torunumuza bu ayakkabıyı.
Ondan sonra adam bütün sözleşmelerini iptal ediyor bu olaydan sonra.
Diyor ki doğru dedin Nine.
Bütün sözleşmelerini iptal edip adam kendi markasını çıkarıyor.
Bayağı 150 dolara ayakkabıların satıldığı bir yerde kendi markasıyla çok şık gayet güzel basketbol ayakkabılarını 20 dolara çıkarmaya başlıyor.
Kendisi de giyiyor. Kendisi de giyiyor tabii ki.
Yani işte adam geldiği yeri unutmamış bir adam ve bir gün babasıyla bir hikayesi var.
Bir basketbol maçında kötü oynuyor bir süre.
Babasına da diyor ki bu baskıdan çok yoruldum.
Üzerimde çok baskı var.
Babası onu bir gün arabayla almış.
Sabahın dördüne kadar bir yerde bekletiyor.
Issız, tenha bir yer.
Sabah oluyor. Bir köprünün altı, bir çadırın içerisinden bir adam çıkıyor.
İçeride de ailesi var, çocuğu var, karısı var.
İşte baskı bu. Senin yaşadığın baskı değil.
Milyonlar kazanırken baskı hissedemezsin üzerinde.
Baskıyı bu adam hisseder.
O da mesela babasının bu sözünden de çok etkileniyor.
Yani aslında çok değerli nimetlere sahip hayatında.
Ve bunu fark ediyor.
Aileden çok önemli bir şey görüyor.
Geldiği yeri unutmuyor.
Kendi mahallesinin çocuklarına yardım ediyor işte bu adam.
Çok önemli bir şey bu. O da sana ilham oldu.
Bu da bana ilham oluyor evet.
Aynı hikayeyi defalarca kez dinliyorum ve her seferinde bana da ilham oluyor.
Benim de mesela herhalde en büyük servetim umudum diye düşünüyorum.
Bir şeylere dair çok büyük umudum var.
Bir gün olacağına dair çok büyük umudum var.
Hayallerimizi gerçekleştireceğimize ve başkalarına da destek olacağımıza dair çok büyük umudum var.
Teşekkür ederim. Bugünlük bitirelim mi burada?
Valla. Hadi bitirelim.
Neyse. Devam ederiz.
Sonra devam edelim. Devam edeceğiz konuşmaya.
Kardeşlikle ilgili konuşacaktık ya.
Evet olay nerelere geldi? Biraz tamamen doğaçlama bir konuşma oldu ama klasik bizim sohbetlerimizi dinlemiş oldunuz.
Çok keyifliydi bu arada benim için.
Teşekkür ederim. Eğlendim.
Senin de ne yaptığını falan görmüş olduk kızımız.
Ne işlerle uğraşıyor diye.
Bir bakalım dedik.
Güzeldi. Teşekkür ederim.
Mikrofonun içindekilere de çok teşekkür ediyorum.
Oradakiler. Siz de çok sağ olun dinlediğiniz için.
Benden bu kadar. Teşekkür ederiz.
Hoşçakalın. Adisyonun bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
