
Başarısızlık bi son değil.Peki hayat yolculuğumuzda bizi nasıl etkiliyor? Bu bölümde başarısızlığın getirdiği başarıları konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, ben Elif.
Adisyonun 3. bölümüne hoş geldiniz.
Bugün içimizde bir yerlerde hepimizin yaşadığı ama pek fazla konuşamadığımız bir konuyu ele alacağız.
Potansiyelimizin farkında olmamıza rağmen niye bir türlü harekete geçemiyoruz?
Hani o hep aklımızın bir köşesinde olan aslında yapabilirim, başarabilirim, o yaptıysa ben kesin yaparım dediğimiz şeyler var ya, o ilk adımı atmakta zorlanıyoruz, en zoru zaten o.
Bugün biraz bu konu üzerinde konuşmak istedim.
Belki bu soruların cevaplarını kendim için bulabilirim.
Şimdi dürüst olalım.
Başarısızlıktan korkmayan var mı aranızda?
Ben zaman zaman korkuyorum.
Bu çok insani bir şey bu arada ama bazen bu korku öyle bir noktaya geliyor ki sizi tamamen durduruyor.
Ya başaramazsam ya rezil olursam böyle bunun gibi düşünceler içimizi kemiriyor.
Halbuki başarısızlık dünyanın sonu değil.
Aksine başarısızlık bize çok şey öğretiyor.
Denememek. Dünyanın sonu denememek bence.
İşte asıl en büyük kayıp bu.
Düşünsenize denemedikçe hiçbir şey öğrenemiyorsunuz.
Başarısızlık bir yolculuğun parçası.
Bunu da kabul etmek gerekiyor.
Ben 19 yaşında kendi işletmemi açtım.
Bunu da her yerde anlatıyorum ama benim için inanılmaz bir deneyim.
10 yıldır inanılmaz şeyler yaşıyorum.
Çok acı tecrübeler yaşıyorum.
Herhalde hiçbir üniversite...
Hiçbir okul, hiçbir yer bana bu kadar şey öğretemezdi.
Ve hep başarısızlıkla geçti.
Yakamı da pandemi, bomba, ekonomik kriz bunlar hiç bırakmadı yani.
Ankara'da Kızılay'da benim işletmem.
Burada son zamanlarda yaşadığımız şeyleri bilirsiniz.
Ve tiyatro işletiyorum.
İşin ilginç tarafı da bu.
Yani tüm bunların üzerine bu ülkede tiyatro işletiyorum.
Daha başarısız olmak için ne yapmam gerekir ki diye düşünüyorum.
Ama bu yaşımda herhalde bir orduyu yönetme gücü hissediyorum kendime bu başarısızlıklar sayesinde.
Şey hikayesi var ya bir de keman virtüözü.
Bir gün bir adam Tanrı ile konuşmak üzere yola çıkmış.
İçinde sürekli bir huzursuzluk varmış çünkü.
Hayatında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşünüyormuş.
Tanrı'ya ulaşınca sormuş.
Demiş ki Tanrım neden hayatımda ben bir şey başaramadım?
Bana niye başarı nasip etmedin?
Tanrı gülümseyerek cevap vermiş.
Demiş ki biliyor musun seni çok iyi bir keman virtüözü olarak yarattım ama sen o kemanı eline bile almadın.
Tanrı'nın bu sözleri adamın içinde bir ışık yakıyor.
Ona muazzam bir yetenek vermiş ama o bu yeteneği denemeye cesaret bile edememiş.
O an hayatta herkesin bir potansiyele sahip olduğunu ama çoğumuzun bunu keşfetmekte ya da denemekte zorlandığını düşünmüş.
Ben de... 10 yıldır bunu düşünüyorum her seferinde.
Belki ters bir örnek olacak ama tamam şu an bu başarısızlığı yaşıyorum ama buradan öğrenmem gereken şey ne?
Bana buradan bir şey öğretmeye çalışıyorsun, bir ders vermeye çalışıyorsun.
Demek ki ben akıllanmamışım ve evren aynı başarısızlıkları sürekli benim karşıma çıkarıyor.
Demek ki bunu öğrenene kadar aynı başarısızlıklar benim karşıma çıkacak diye düşünüyorum.
Kendimizi sorgulamak, o yetenekleri bulmak ve denemek için adım atmak çok önemli böyle bir süreçte.
Eğer bizler Tanrı'nın bize bahşettiği yetenekleri keşfetmezsek bu potansiyeli asla gerçekleştiremeyiz.
Ben mesela 10 yıldır herhalde sadece çalışıyorum, işe gidiyorum, geliyorum.
Sosyal hayatım yok.
Çok sosyal bir yerde çalışmama rağmen kendimi hiç vakit ayırmamışım.
Hiç tatile çıkmamışım falan.
Böyle keyfi bir iş yemeği dışında.
Keyfi bir yemek yememişim.
Kendimi harcamışım yani sadece işle.
Ve bunu keşfettim.
Ya ben konuşmayı çok seviyorum.
İnsanlara bir şeyler anlatayım.
Belki onlar da severler diye düşünerek böyle bir yola çıktım.
Ve kendimdeki bir yeteneği keşfettim.
Bu konuda mütevazi olamayacağım sevgili dostlar.
Bence bu konuda birazcık yetenekliyim.
Kabul ederim. Bu motivasyona ihtiyacım var.
Bu özgüvene ihtiyacım var.
Bu arada başarı ahkam kestirir demişti bana erkek arkadaşım.
Ne kadar doğru bir cümle değil mi?
Başarısızlık da inanılmaz bir özgüven kaybına neden oluyor.
Yani bunu da kabul edelim.
Bu anlattığım hikaye Tanrı ile keman virtüözü hikayesini hepiniz biliyorsunuzdur.
Kendimizi denememiz gerektiğini hatırlatıyor.
Bence o yüzden özel bir hikaye ve o yüzden anlatmak istedim size.
Belki de yapmamız gereken tek şey korkularımızı bir kenara bırakıp o kemanı elimize almak.
Kim bilir belki de içimizde bir virtüöz yatıyordur.
Bir de şu mükemmelliyetçilik var ya.
Her şey hazır olmalı, her şey mükemmel olmalı, öyle başlamalıyım diyoruz.
Ama işler hiçbir zaman tam istediğimiz gibi olmayacak.
Bekledikçe ertelediğimizi fark ediyoruz.
O yüzden bazen mükemmel olmayı beklemeden başlamak en iyisi.
Çünkü mükemmel olmayı beklersek hiç başlamayabiliriz.
Denedikçe, yaptıkça daha iyi olacağız.
Yani bu bir süreç, bunun farkına varmak lazım.
Bununla ilgili de bir örneğim var.
Ben böyle... Tiyatroda canıma böyle tak etti artık geçen sezon.
Dedim ki tamam yeter yani ben artık gerçekten çok yoruldum.
Benim psikolojim de bozuldu.
Ben bu işi yapmak istemiyorum artık.
Bir yere kadar doldum.
Konuşmayı çok seviyorum.
Ben ne yapayım yani insanlarla konuşayım.
Belki bana iyi gelir diyerek konuşmaya başladım ama hep kafamda böyle bir podcast yapmak, içerik üretmek vardı ama işte bilgisayarım yoktu.
Ses için işte mikrofon yoktu.
Bunun için hiçbir ekipmanım yoktu.
Hep bunu bekledim.
Bakın aylarca bunu bekledim.
Yani mesela bir para kazanıyorum.
Diyorum ki tamam kazandığım bu paranın bu kısmını bu işe ayıracağım.
Çünkü bunu yapmak istiyorum.
Ama o parayı yine gidip işime ayırmak zorunda kalıyorum.
Tiyatroya ayırmak zorunda kalıyorum.
Bir gün böyle yine gerçekten...
Temmuz'un başı mıydı neydi böyle canıma tak etti yani sezon bir aydır kapalı yeni sezonda ne olacak bilmiyorum.
Tiyatro sezonu öyledir 3 ay kapalı 3-4 ay kapalı tabi devam edenler var yazın ama bizde ne yazık ki kapalıyız yani çünkü seyirci gelmiyor.
Evde oturuyorsunuz aylarca yani.
Çalıştığınız diğer aylar evde oturduğunuz aylara gidiyor.
Sonra yeni sezona borçla başlıyorsunuz.
O sezon biraz para kazandıysanız bir önceki sezonun borcu varsa onu ödüyorsunuz falan.
Böyle karışık, karmaşık, çok stresli bir iş.
Uyuyamıyorum falan. Gerçekten artık yaşta 30'a geldi.
Hayallerim var. Film çekecektim.
Ya ben burada kaldım.
Hapishane gibi bir tiyatro salonu işletmek bu arada.
Yani akşama kadar hapishanedesiniz.
Hiç de eğlenceli değil bu arada.
Neyse telefonum var.
Yani açtım telefonu.
Ben çok film izliyorum. Çok kitap okuyorum.
Dedim ki ben bir şey anlatayım.
Nasıl anlatacağım? Instagram'a girdim.
Biraz karıştırdım Instagram'a.
Orada Reels kısmında şey var.
Ses kaydetme bölümü var.
Ses kaydetme bölümünden sesimi kaydettim.
Üzerine de bir görüntü ekledim.
Paylaştım. Ondan sonra izlediğim bir belgeseli anlattım bölüm bölüm bir dakika bir dakika sonra başka bir şey anlattım sonra başka bir şey anlattım derken ilk videolarımı falan dinlerseniz çok kötü yani konuşmayı
bile bilmiyorum resmen nasıl konuştuğumu bile bilmiyorum çok gerginim ama sonra sonra sonra sonra inanılmaz alıştım orada bir dakikalık sesler kaydedip üzerine görüntüler eklemeye ve insanlar
bunu çok sevdiler.
Şimdi o zamandan yaklaşık birkaç ay önceden bahsediyorum.
Bakın Temmuz'da çok hızlı gelişti her şey.
Bugün Ekim'deyiz.
Ekim'in ortalarındayız ve hatta başlarındayız.
Ve ben bugün iki bilgisayarla podcast kaydediyorum.
Ve önümde de bir mikrofon var.
Ekipmanım da var. Gecenin bu yarısında sizinle konuşuyorum.
Yani burada bir şeyler gerçekten...
Zor değil. Yeter ki isteyin.
Benim gibi mükemmelliyetçi olmayın.
Böyle olursanız inanın bu işin içinden çıkamazsınız.
Bırakın yani insanlar size gülmeyecekler.
O videolar için kimse bana gülmedi.
Kimse aa ne kadar kötü ses kaydetmişsin.
Olmamış bu ne kadar kötü falan demedi.
Ben elimdeki tek bir telefonla yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalıştım.
Ve internete bağlıydım.
Bu kadar. Bu kadar yani dokunmatik bir telefon ve internet beni bu noktaya getirdi.
O yüzden bu sürecin keyfini çıkarmak da gerekiyor.
Yeni bir şeye adım atmak her zaman biraz risk içerir.
Bunu kabul ediyorum. Ama hayat zaten bir risk değil mi?
Bu da çok klasik oldu ama.
Yani yarın ne olacağını hiç bilmiyoruz.
Bir iş kurmak ya da yeni bir projeye başlamak belirsiz olabilir.
Ama belirsizlik de büyümenin bir parçasıdır.
Evet her şey kesin olsaydı gelişme diye bir şey olmazdı.
Biraz belirsizliğe izin vermek ve o belirsizliğin içinde kendimize güvenmek gerekiyor.
İşte o zaman her şey daha anlamlı hale geliyor.
Bazen farkında olmadan kendimizi de baltalıyoruz bu arada yani biliyor musunuz?
Bunu çok sık yapıyorum ben.
Mesela içten içe.
Ben bunu hak etmiyorum diye düşünebilirsiniz.
Ya da başarılı olursam daha fazla sorumluluk alırım.
Belki bunun altından kalkamam gibi endişeler de zihninizi kemirir.
Bu kendimizi sabote etmenin klasik bir örneği bu arada.
Oysa başarıyı hak ettiğimizi kabullenmek ve kendimize güvenmek çok önemli.
Kendimizi şöyle bir sarsıp aynanın karşısına geçip o soruyu sormamız lazım.
Ben neden kendime bu kadar yükleniyorum?
ve başkalarına karşı nazik davranmaya çalışırken neden kendime nazik olamıyorum ve başaracağıma inanamıyorum?
Çevremizden aldığımız destek tabii ki bu inanca çok büyük bir katkı sağlıyor.
Ama bazen bir şeye başlamak istersiniz, çevrenizde size inanan birileri yok gibi gelir ya, bu his motivasyonu zayıflatır.
O yüzden bizi gerçekten destekleyen insanlara saygı duymak, Bu insanlarla vakit geçirmek, onların desteğini almak çok değerli.
Onları dinlemek çok değerli.
Çünkü doğru çevre bir işe başlamada büyük fark yaratabilir.
Eğer çevremiz destekleyici değilse o zaman bu desteği dışarıda bulmak da mümkün.
Mentörlük, arkadaş grupları, sosyal topluluklar bunlar hep bizi destekleyecek kaynaklar.
Bunlardan çekinmeyin.
Sadece şunu artık çok daha iyi biliyorum bütün bu sürecin sonunda, 10 yıllık sürecin sonunda.
Çok güzel bir söz bu ya.
Bunu nerede okudum hatırlamıyorum bu arada.
Çevrende 9 tane aptal varsa 10.sü sen olursun.
9 tane akıllı, görgülü, bilgili, kaliteli, zengin arkadaş varsa 10.sü sen olursun.
Bu destek eksikliğinin farkına varın.
Eğer çevrenizde sizi destekleyen birileri yoksa 10.
aptal olmayın. 10.
zengin. Akıllı, kültürlü insan olun.
Zaten kendinizi geliştirmeye başladığınızda çevrenizde böyle insanlar beliriyor biliyor musunuz?
Yavaş yavaş mıknatıs gibi böyle insanları çekiyorsunuz.
Hani bir dakikanız bile boş geçmiyor.
Sürekli kültür konuşuyorsunuz, iş konuşuyorsunuz ya da boş konuşsanız bile o konuşmanın bir anlamı oluyor.
Yani zaman kaybı olmuyor.
Bunun için de konfor alanınızdan çıkmanız lazım.
Meşhur konfor alanları var ya hepimizin içinde kalmaktan hoşlandığı o güvenli alan.
Yeni bir şeye başlamak konfor alanımızdan çıkmamızı gerektiriyor.
Ve bu çok zor olabilir. Ben konfor alanımdan çıkacağım.
Her seferinde geri dönüyorum.
Çünkü ayağımda zincirlerle bağlayayım o tiyatroya.
Ama çıkacağım yani.
Bu gece burada sizinle konuşmak bile, bu işi yapmak bile konfor alanımdan çıktığımı gösterir aslında.
İşin komik yanı tabii ki ama en büyük büyümeler, en büyük başarılar hep o alanın dışında gerçekleşiyor.
Yani risk almadan, konfor alanımızdan çıkmadan gerçek potansiyelimize ulaşmak pek mümkün değil.
Küçük adımlarla da olsa o alanın dışına çıkmamız lazım.
Ben adımımı attım.
Siz de bunu dinledikten sonra adımınızı atınız.
Yani toparlayacak olursam...
Başınızı da çok ağrıtmayayım.
Hepimiz bir noktada kendi potansiyelimizi biliyoruz ama adım atmakta zorlanıyoruz.
Bahsettiğim şeylerin hepsinin farkına vardıkça harekete geçmek daha kolay hale geliyor.
Belki de yapmamız gereken tek şey mükemmel anı beklemeyi bırakıp o küçük adımı atmak.
Hani derler ya en zor kısım ilk adımı atmaktır diye.
İşte o adımı atarsak geri kalanı kendiliğinden gelecek.
Beni bu gece dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Umarım bu bölüm sizi harekete geçirmeye teşvik etmiştir.
Eğer sizin de paylaşmak istediğiniz deneyimleriniz ya da sorularınız varsa lütfen benimle paylaşın.
Adisyonun bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
