
Bu bölümde Hamnet'i ve ortak noktalarımızı konuştuk
Transkript
Hamlet konuşuyoruz. Bir de benden dinleyin istedim açıkçası.
Çünkü bana da sordunuz abla Hamlet'i izledin mi?
Hamlet, Hamlet. Hamlet'in bende kitabı var.
Yalnız kitabı yetiştiremedim.
Kitabı bitirip bir de ayrıca kitabı da anlatırım size.
Şimdi ben bu filmi kitap grubundaki arkadaşlarımla izledim.
Öncelikle buradan onlara bir selam göndereyim.
Bütün Bir Dünya kitap grubu arkadaşlarıma ve filmi izlediğim arkadaşlarıma buradan.
selamlar iletiyorum. Hatta gruptaki arkadaşımız Mustafa gelirken bize bir torba peçete almış.
Ağladım. Tabii ki ama çok ilginç yerlerde ağladım.
Yani genelin aksine çok farklı yerlerde ağladım.
Film güzeldi. Filmi sevdim.
Filmin atmosferi çok güzeldi.
Bence güzel işlenmişti.
Kurgusu güzeldi. Müzikleri iyiydi.
Tebrik etmek lazım yönetmeni ve bütün yaratıcı ekibi.
Oyunculuklar iyiydi.
Çok temizdi. Yani ben böyle işleri seviyorum.
Basit işleri çok seviyorum.
Ama filmi birazcık tartışalım istiyorum.
Tabii ki burada filmin tekniğini falan tartışmayacağız.
Filmin bizde yarattığı etkisi.
Yani herkes de bir şeyi tetikledi.
Klasik hikayeyi biliyorsunuz Shakespeare'in oğlu Hamlet ölüyor ve Hamlet'in doğuşu başlıyor.
İşte Hamlet öldükten sonra...
William ve karısının arasındaki bütün o kopuklukları görüyorsunuz.
Bir ailenin Yas'la nasıl mücadele ettiğini görüyorsunuz falan.
Benim böyle çok üzüldüğüm noktalar oldu.
Bence filmde hemen de konuya girmek istiyorum yani çok uzatmak istemiyorum.
Çoğunuz da bunu bekliyorsunuz biliyorum.
Bence filmde Hamlet'in ölümüyle birlikte asıl yıkılan şey dostlarım çocukluk değildi.
Anne baba kimliğiydi.
Yani Agnes. Agnes böyle okunuyor herhalde ya da ben böyle diyeceğim.
Onun yasını düşünün mesela.
Biz onun o ağlama sahnesinde, sosyal medyada da o viral olan ağlama sahnesinde niye bu kadar çok etkilendik?
Çünkü o klasik bir ağlama hali değil.
Bedenin hafızasının parçalanması.
Tam olarak bu. Şimdi psikolojide yasın evrelerini anlatıyorlar tamam mı?
İnkar, öfke, pazarlık.
Bununla ilgili film bittikten sonra da bir şeyler okudum.
Bu işin uzmanı değilim ama.
Bu hikayede yas doğru...
değil. Yaz burada çok zamansız.
Yani çocuk öldükten sonra zaman da ölüyor.
Agnes için hamlet geçmiş değil.
O hala evin içinde bir titreşim gibi.
Hala orada. Hala orada yaşıyor.
Ve birini kaybettiğimizde aslında onu değil.
Onunla olduğumuz versiyonumuzu da kaybediyoruz.
Hemen Bir sonraki bölümde bundan bahsediyorum.
Ya da iki sonraki bölümde.
Neyse yani o yayını nasıl, yayın takvimini nasıl yapacağım bilmiyorum.
Ama bundan bahsediyorum.
Biz niye birini özleriz, ayrıldığımız birini özleriz?
Çünkü onunla olduğumuz o versiyonumuzu özleriz.
Ya da olacağımız versiyonumuzu özleriz falan.
Şimdi William Shakespeare yasını çok farklı yaşıyor filmde.
Erkek yasının klasik formu diyebiliriz buna yani.
Üretime kaçış, bir şeyler yapma derdi içerisinde.
Aslında şöyle bir şey var burada.
Bu bir biyografi değil.
Bence filmdeki şey tamamen bir semboldü.
Sanat burada bir terapi değil.
Bir yeniden diriltme çabası.
Filmi izlerken şunu düşündüm ben.
Bir çocuğun ölümünü niye bu kadar sessiz anlatıyorlar dedim mesela.
Çünkü bazı acılar bağırmıyor, içe çöküyor.
Hamlet aslında dostlarımın bir çocuğun hikayesi değil.
Bir annenin içinden kopan zamanın hikayesi yani düşünsenize.
Çocuk öldüğünde sadece o gitmiyor.
Onunla birlikte geleceğinde gidiyor, geçmişinde gidiyor, şimdinde gidiyor.
Büyüyünce nasıl olurdu acaba?
Neler yapardı sorusu sonsuza kadar askıda kalıyor.
Annenin yasını izlerken benim hissettiğim tam olarak buydu.
Özellikle o ağlama sahnesi ağlama hali değildi yani o.
Babaya gelince baba acıyı başka türlü yaşıyor.
Evde kalamıyor. Yazmaya gidiyor, üretmeye gidiyor.
Çünkü bazen insan ağlayamayabilir.
Yası çok farklı yaşayabilir.
Ağlamaz ve üretir. Orada çok açık bir gönderme var aslında.
Yani William Shakespeare ve Hamlet meselesi.
Hamlet ölüyor, Hamlet yazılıyor.
Bu tesadüf değil. Bu bir dönüşüm.
Şimdi asıl soru şu.
Bir çocuğun ölümünden bir başyapı doğuyorsa bu bir iyileşme midir?
Yoksa bir kaçış mıdır?
Filmin final sahnesinde de tam olarak bunu düşünmüştüm.
Belki de sanat dediğimiz şey bunu doğru ifade etmek istiyorum.
Dayanamadığımız şeyleri güzel göstermenin yoludur.
Evet tam olarak belki de budur.
Belki de sanat dediğimiz şey dostlarım dayanamadığımız şeyleri güzel göstermenin yoludur.
Ne güzel bir cümle oldu bu ya.
Bunu ben çıktı alıp asayım.
Elif tükenmez imza.
Belki de Hamlet bir babanın seni geri getiremiyorum ama seni unutmayacağım, unutamayacağım deme şeklidir.
Çünkü onu şöyle bir filmde bir sahne var.
Nereye gitti bilmiyorum.
Yok olmadı ya diyor.
Yok olmadı ya.
Nereye gitti bilmiyorum diyor.
Bulacağım onu diyor. Belki de diyor bir yerde onu bulmamı bekliyordur diyor.
Ama beni en çok sarsan şey şu oldu aslında.
Anne acıyı bedeniyle taşırken baba acıyı metne dönüştürüyor.
Yani biri kanıyor biri yazıyor.
Tam olarak olan şey bu.
Acıyı kim daha derin yaşıyor?
Doğuran mı yoksa yazan mı?
İnsan sevdiğini kaybettiğinde ikiye bölünebilir.
Bir parçası onunla gömülür.
Diğer parçası yaşamaya devam etmek zorunda kalır.
Hayat tam olarak budur.
İçimizde bir mezarla yürümektir.
Hamlet bir çocuğun ölümü değil, bir ailenin iki farklı yaz biçimi.
Ve belki de soru şudur.
Hep soru ararız.
İzlediğimiz şeylerde, okuduğumuz şeylerde ben genelde bunu yapıyorum.
Şunu düşündüm, bunu düşündüm.
Şunu sordu, bunu sordu. Kendime bunu sordum falan diyorum.
Acı bizi mi yok eder? Yoksa biz mi acıyı hikayeye dönüştürürüz?
Ama şunu biliyorum ki yaz dediğimiz şey çok tuhaf bir şey.
Yani ölen kişi toprağa giriyor ama yaz yaşayanın içine yerleşiyor.
Bunu ancak çok yakınını...
kaybedenler, ani kaybedenler daha iyi anlayacaklar.
İnsan birini kaybettiğinde aslında şunu fark ediyor.
Sevdiğin kişi sadece bir insan değilmiş.
O senin geleceğinin bir parçasıymış.
Onunla içeceğin kahvelermiş, yapacağın kavgalarmış ya da barışmalarmış.
Hepsi bir anda siliniyor.
Hepsi bak. Ve ben burada kendi yasımı da düşünerek çok yakın arkadaşımı kaybettim ve ben mesela filmde bu Tetiklendi bende.
Bu konuyla ilgili daha önce bu arada bir podcast kaydettim.
Ama yayınlamaya cesaretim olmadı açıkçası.
Çok zor konuştuğum bir bölümdü.
Sonra tekrar konuşmaya çalıştım.
Tekrar konuşamadım.
Ben bu yaz konusunda gerçekten konuşmakta zorlanıyorum.
Ama artık bunu kabul edip konuşmak da istiyorum.
Çünkü bunu çok kaoslu geçirdim ben.
O yüzden ona inanıyorum.
Herkes yazı çok farklı geçiriyor.
Ama filmi izlerken de en yakın dostumu kaybettiğim, en yakın dostumu düşündüm.
Ve en çok buna üzüldüm zaten.
Beni tetikleyen noktalardan biri de hep bu oldu.
Özellikle final sahnesindeki o performans beni kopardı yani gerçekten.
Ve dediğim şey şuydu.
Bittikten sonra biz kızıyoruz.
Mesela ben arkadaşıma çok kızıyorum.
Erken ayrıldığı için aramızdan çok kızıyorum.
Çünkü çok planımız vardı, çok hayalimiz vardı.
Ve neden? diyorum mesela yani niye beklemedin ki yani neden böyle bir şey yaptın ki neden böyle bir şey oldu ki sürekli bu nedenler kafamın içinde dönüp duruyor geleceği ve gelecekte
yaşanacak şeylerin iyi şeylerin mutlu şeylerin kaybolma ihtimali Beni öfkelendiriyor.
O yüzden de yaz biraz da geleceğin cenazesidir diyorum ben.
Çünkü psikolojik olarak da yaz doğrusal değildir.
Yani bir gün iyisindir, ertesi gün markette onun sevdiği bir şeyi görünce dağılıyorsundur.
Ya da onun sevdiği bir müziği duyunca, dinleyince dağılıyorsundur.
Çünkü yaz dediğiniz şey, unutmak değil, bunun bir süresi yok.
Hatıranın acıtmamayı öğrenmesidir.
Ama kim? Yani gerçekten sevdiğini geri çeker ki.
Biz sadece alışmayı öğreniyoruz ya.
Yani yaz dediğiniz şey insanın ölümlü olduğunu en çıplak haliyle fark ettiğiniz an.
Ölüm hep başkasının başına geliyormuş gibi yaşıyoruz.
Ta ki evimizin içine girene kadar.
İşte tam olarak o zaman anlıyoruz.
Hayat sandığımız şey o kadar da uzun değil.
Ve hiçbir konuşma gerçekten yarına bırakılacak kadar garanti değil.
Yasın en sert tarafı da bu.
Dünya devam ediyor. Otobüsler kalkıyor.
Haberler akıyor. İnsanlar gülüyor, ağlıyor, barışıyor, evleniyor, boşanıyor falan.
İnsanlar doğuyorlar.
Böyle bir şey var. Hayatın olağan bir akışı var.
Ve sen şunu... düşünüyorsun?
Nasıl yani? Dünya durmadı mı?
Dünyanın durması gerekiyordu.
Nasıl devam edebilir? Filmde işte tam olarak bu ayrımı görüyorsunuz.
Anne için dünya duruyor ama baba için dünya devam ediyor.
Dünya dönmeye devam ediyor.
Yaz da şunu öğretiyor filmde bize.
Dünya durmaz. Sadece içindeki o an durur.
İçindeki o oda durur.
Yaz aynı zamanda sevginin de kanıtıdır.
Acı yoksa sevgi de yoktur.
Birini ne kadar sevdiysen yokluğu o kadar yankı yapar.
Yaz aslında... Sevginin de yankısıdır.
En etkileyici tarafı da şu belki de.
Hani bu geçen bir şey değil.
Şekil değiştiren bir şey.
Yani ilk zamanlar fırtına gibidir.
Belki de şok. etkisi yaratmıştır.
Belki de ilk zamanlar çok dingindir.
Süreç ilerledikçe fırtınaya dönüşür.
Ya da önce fırtınadır, sonra yağmura döner, sonra ince bir sızı olur.
Ama bu tamamen yok olmuyor.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkarlar ama varlığımızdan çıkamazlar.
Birini unutma süreci değildir.
Onu artık yokluğuyla sevmeyi öğrenme sürecidir.
Film ölümü romantize etmiyor.
Aksine ölümü sıradanlaştırıyor.
Yani Veba o dönemde sıradan bir felaket.
Ama bir annenin evinde hiçbir ölüm sıradan değildir mesela.
Hani Hamlet ve Hamlet'in ikizini düşünün.
Bu detay çok önemli. İkizlik ben ve öteki demektir.
Hamlet ölünce...
Kardeşi sadece kardeşini kaybetmiyor.
Kendi yansımasını da kaybediyor.
Filmde de o sürekli şey var ya birbirlerinin yerine geçiyorlar.
Bu arada şu an spoiler veriyor olabilirim.
Lütfen bu filmi izlemediyseniz de bu bölümü dinlemeyin.
Gerçi buraya kadar geldiyseniz zaten artık geçmiş olsun.
Dinleyin yani gidin izleyin.
Bu psikolojik olarak şu demek.
Kimliğin bir parçası eksiliyor demek.
Yani film aslında burada bize şunu söylüyor.
Bir insan öldüğünde sadece bedeni gitmez.
Onunla kurulan kimlikler de sarsılır.
Ve bazen böyle şey var.
Uzun uzun sessizlikler var mesela.
Benim ilgimi çeken şeylerden bir tanesi de buydu.
Bu bilinçli bence. Çünkü yasın sesi yüksek değil.
Yas boşluktur.
Annenin evinin içinde dolaşma biçimi.
Ne bileyim işte yatma biçimi.
O yumurta sahnesi.
Zaten o yumurta sahnesi.
Ben gerçekten bu arada çok ağladım.
Orayla alakalı ayrı bir parantez açıyorum.
Gerçekten elimi yüzüme kapatıp pıçkıra pıçkıra ağladım.
Ağladığım nokta da tam o kopuş noktamda kocasının kadına zorla sarıldığı o sahne.
Sonra şöyle bir şey oldu.
Kimse bana öfkeli ya da kırgın olduğumda, küslüğümde falan zorla sarılmadı.
Yani o filmdeki gibi kadın vuruyor, itiyor, kaçmaya çalışıyor ama ona rağmen kocası ona sarılmaya çalışıyor falan.
Kimse bana öyle sarılmadı yani.
Adamın kadına zorla tüm şiddetine rağmen sarıldığı...
O an beni kopardı.
İkinci kopuş.
Çünkü kimse bana kollarını açmadı bugüne kadar.
Öfkemi, kırgınlığımı anlamaya çalışmadı.
Ya sen ne kadar sinirli bir insansın.
Ne kadar kaoslusun. Ne kadar işte kavgacısın falan deyip arkalarına dönüp gittiler mesela.
Beni en çok öfkelendiren şeylerden biri de buydu.
Her arkasını dönüp giden insan için ben bir sonraki gelene daha çok öfkelendim.
Yani hangi açıdan bakarsam bakayım benim bir vilim yok.
çok buna üzülüyorum. Yalnızlığa üzülmem.
İnsan biriyleyken de yalnız kalabilir.
Yalnızlık bilinçli bir tercih de olabilir.
Benim bir vile ihtiyacım var.
Kollarını açıp beni bekleyen birine dehşet ihtiyacım var.
İşte belki o zaman ben de yer değiştirebilirim onunla.
Film izleyenler anladılar.
Will derim. Canım senin olsun.
Canım senindir derim.
Belki de canım senindir diyeceğim birilerini bekliyorumdur.
Değil mi? Tüm şiddetine rağmen sevilmek.
Tüm şiddetine rağmen birinin sana kollarını açması bu da bence çok Çok büyük bir cesaret.
Karşımıza o kadar da cesur birileri çıkmadı diyelim.
Ve ben mesela orada ağladım yani.
En şiddetli anlarımı, en öfkeli anlarımı hep kendim dindirmeye çalıştım.
En çok kendime kızım. Neyse devam edelim.
Parantezi kapattım.
Şimdi annenin evdeki o tavırları, o hareketleri özellikle yaz süreci ilerledikçe falan sanki eşyalarla konuşuyor.
Çünkü nesneler...
Hafıza taşıyor.
Psikolojide buna duygusal iz diyorlar.
Yani bir fincan, bir gömlek, bir kapı kolu.
Hepsi kaybın tetikleyicisi olur.
Bu arada illa birinin ölmesine gerek yok.
Bu şöyle bir şey.
Bu da samimi bir itiraf.
Bu bölüme kadar gelenler de bu konuyla ilgili bana fikirlerini yazsınlar lütfen.
Tam şu an anlatacağım şeyle ilgili.
Yani artık madem bu kadar dertleşiyoruz dertleşelim.
Neye kaldık zaten? Yeteri kadar yüz göz olduk.
Ben 10 yıllık ilişkim bittikten sonra bu son zamanlarda fark ettiğim bir şey.
Ben bu ilişkinin yasını tuttuğumu fark ettim.
Bu çok ilginçtir benim için. Hayatıma kim girdiyse bu ilişkiden bahsediyorum.
O kişiden bahsediyorum.
Ha diyorum o olsaydı şöyle yapardı.
Aa o olsaydı buna kesin böyle tepki verirdi falan.
Hayatıma giren kişiler de diyor ki bana o zaman ona git.
Ya Elif sen ne yapıyorsun?
Git onunla barış falan diyorlar.
Ay bu bana çok anormal geliyordu.
Diyordum ki ya nasıl biz ayrıldık ve ben bir şey oldu ve onu hatırladım ve anlattım yani.
Komikti yani. Onunla bir kere şunu yapmıştık, bunu yapmıştık.
Dilimden düşmediğini fark ettim ve bu ilişkinin yasını tuttuğumu fark ettim.
Ve sonra dedim ki abi çok doğru.
Çok doğru yani. Ben insanlara onu anlatarak hala onu yaşatmaya çalışıyorum.
Bu arada kolyelerimin sesi çok geliyor olabilir.
İnsanlara onu anlatarak hala onu yaşatmaya çalışıyorum.
Ve insanların tepkileri çok normal.
Bu ilişkinin yasını ben tutuyorum.
Hayattaki birinin yasını tutmak gerçekten daha zor.
Bence. Neyse bu konulara girmeyelim.
Olay bitmiştir. Büyütmeyelim.
Eski günlerin hatırına iki yabancıya dönüşmeyelim.
Bak yine aynısı oldu gördünüz mü?
Yine aynısı oldu mesela. Hani bu çok zor.
Bunu hayatımdaki insanlar anlayamazlar.
Arkadaşlarım falan anlayamazlar.
Bu zamanla aşılacak bir şey.
Orada bile mesela ben bir şey yiyorum, bir şey içiyorum.
Bugün tiyatroya gittim falan.
İstemsiz bir şekilde ona tekrar mesaj attım.
Yani birlikteyken tiyatroya gittiğimde nasıl mesaj atıyorsam aynı rutini gerçekleştirdim.
Ve sonra dedim ki oyun boyunca kafamda o vardı.
Ya ne yapıyorsun? Niye? Anladın mı neden?
Alışkanlık olmuş artık yani.
Hani sanki dışarıdan bir güç bana o mesajı attırıyor.
Ve sanki orada karşıma çıkan o kötü performans ya da ne bileyim güzel performans neyse ona haber vermem gerekiyormuş gibi hissediyorum.
Bu da yazın tuhaf bir parçası o yüzden.
Yani her ne kadar aynı şeyleri yaşasam da hala onunla gittiğim mekanlara gidip kahve içsem de işte aynı tiyatrolara gitsem de yaz mekanı da değiştiriyor.
Yani eviniz artık aynı ev olmuyor, gittiğiniz tiyatro salonu aynı tiyatro salonu olmuyor ama hatırlıyorsunuz ve tetikleniyorsunuz.
Mesela bu konuyu kapatıp filme dönelim.
Hamlet meselesinden bahsedelim.
Hamlet. Hamlet öldü, Hamlet doğdu.
Filmin başında böyle bir uyarı var.
Burada bence en çarpıcı katman şu benim konuyu değiştirme hızıma bakar mısınız?
Ama nasıl hemen değiştiriyorum.
Nasıl hemen diğer konuya geçtim.
Neyse ağladım yine sümüklü bir kız oldum.
Ben 40 dakika bölüm kaydettim ya.
Sonra yanlış mikrofondan kaydettiğimi fark ettim.
Yani Rod'u seçmemişim.
Bilgisayardan kaydetmişim.
Yine ağlamıştım. bazı şeyleri anlatıp size.
Şu an hiç ağlamaya dermanım kalmadığı için geçiyorum.
O yüzden böyle biraz hümküre hümküre konuşuyorum.
Kusura bakmayın. Neyse şimdi filmin başında böyle bir uyarı var.
Hamlet ölür. Yıllar sonra Hamlet yazılır ve William Shakespeare'in yazdığı Hamlet'in merkezinde ne vardır?
Bir baba hayaleti vardır.
Bir oğul vardır. Bir yas vardır.
Bu arada Hamlet'i tekrar okuyacağım.
Lisede okumuştum en son.
Yani çok uzun zaman oluyor.
Bu Sanki şöyle bir şey.
Gerçek hayatta kaybettiğiniz sahnede diriltmek.
Yani sanat burada terapi değil.
Sanat burada bir anıt.
Ama şunu sormadan edemiyorum.
Bir çocuğun ölümünden bir başyapı çıkıyorsa bu trajedenin anlam kazandığı anlamına mı geliyor yoksa acı hala anlamsız mı?
Şimdi Agnes.
Neyse. Kadına gelelim.
Bunu cevaplayayım bu arada. Bunu cevaplamanız için sordum.
Bu kendi kendime sorduğum bir soru ya da cevabı belli bir soru değil.
Yani gerçekten bir çocuğun ölümünden bir başyapı çıktıysa ortaya.
Bu nedir? Neyse. Agnes, Agnes.
Bak şimdi beni linçleyecekler.
Böyle söyle şöyle söyle diye.
O çok modern bir kadın aslında.
Doğayla temas halinde.
Toplumun sınırlarında onu biraz cadı gibi konumlandırmaları tesadüf değil.
Kadın Sezgisi tarih boyunca korkutucu bulunmuştur.
Biliyorsunuz yakın bir zamanda da beni cadı diye neredeyse yakıp kazağa oturtacaklardı.
Bu konuyla ilgili başıma da gelmeyen kalmadı yani.
Dediğim gibi Kadın Sezgisi tarih boyunca korkutucu bulunmuş.
Ama film şunu gösteriyor.
Sezgi kaderi değiştirmez diyor.
Sezmek engellemek değildir.
Bu çok acı bir gerçek ve...
Eğer Hamlet ölmeseydi, Hamlet yazılır mıydı?
Yani bazı büyük eserlerin arkasında büyük kayıplar mı var?
Acı bizi büyütür mü yoksa sadece sertleştirir mi?
Hamlet bir çocuğun ölümü değil.
Bir annenin susuşu, bir babanın yazışı falan yani.
Ve belki de insanın dayanamadığı şeyi sanata dönüştürme çabası.
Bunu bir daha söylüyorum. Ama şu soru hala ortada duruyor.
İsteyen gelip bunu kaldırabilir.
Acıdan doğan şey güzel olsa bile.
Ben lafımı ortaya koydum.
İsteyen gelir alır.
İstemeyen çeker gider.
Belki de hayırdır bu sorunun cevabı.
Susacaktım bak valla podcasti tam kapatacaktım.
Dedim ki devam et. Belki de hayırdır.
Yani hiçbir başyapıt, hiçbir alkış, hiçbir saniye bir çocuğun nefesini geri getiremez.
Ve belki de mesele zaten bu değildir.
Belki de mesele şudur. İnsan dayanamadığı şeyi dönüştürmeden yaşayamaz.
Yani bir anne acıyı bedeninde taşıyor.
Bir baba onu kelimelerde taşıyor.
İkisi de aynı kaybın etrafında dolaşıyor duruyor.
Asla aynı yerden bakmıyor.
Yaz insanı ikiye böler demiştik ya.
Aslında yaz bir seçimde dayatabilir.
Ya yıkılacaksın ya da kırıldığın yerden başka bir şey inşa edeceksin.
Ama şunu da dürüstçe söyleyelim.
İnşa etmek, iyileşmek demek değildir.
Bazen sadece hayatta kalmaktır.
Hamlet'in hikayesi tam olarak bunu düşündürüyor.
Abi ne kadar çok düşündürüyor, sorduruyor dedim ya.
Ama düşündürüyor yani.
Bazı kayıplar bizi büyütmez.
Büyütmüyor, derinleştiriyor.
Daha da derinleştiriyor.
Ve belki de derinleşmek her zaman güzel değildir abi.
Ama gerçektir.
Belki de bu yüzden hikayeler anlatıyoruz.
Filmler çekiyoruz. İnsanı geliştiren şey acıdır, şüphedir.
Bunlar dünyayı geliştiren şeylerdir.
Büyük filmler, o güzel kitaplar, o güzel müzikler ortaya bu yüzden çıkmıştır.
Meraktan, acıdan, şüpheden çıkmıştır.
Çünkü ölüm karşısında özellikle ölüm böyle en merak ettiğimiz şey olduğu için yapabileceğimiz tek şey budur.
Anlatmak.
Anlatmak. Ve belki de en dürüst cümle şudur.
Bazı insanlar ölür ama onların yokluğu biz yaşadıkça yaşamaya devam eder.
Dediğim gibi hamlet bir kayıp hikayesi değil.
Kaybın insanı nasıl değiştirdiğinin hikayesi.
Ve belki de hepimizin içinde adı konmamış bir yaz vardır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
