
Her cesur adımın bir korkusu, her korkunun da gizli bir cesareti vardır. Bu bölümde “Korku varken harekete geçmek nasıl mümkün olabilir?” sorusunu tartışıyorum.
8.bölümdeyiz sevgili dinleyici..Hazır mısın?
Transkript
Korku varken harekete geçmek nasıl mümkün olabilir?
Bölüm 9'a hoş geldiniz.
Başlıyoruz. Bugün biraz korkudan bahsetmek istiyorum.
Hani o midene çöken ağırlık var ya hissettin şu an, anladın beni.
Biliyorsun, birçok durumda sınav öncesi, date öncesi falan böyle çok...
Olan bir şey bu. Kalbin sanki bedenine sığmıyormuş gibi çarpıyor.
Ellerin terliyor. Bir adım atmak dünyanın en zor işiymiş gibi geliyor.
İşte o anlarda insan kendine şunu soruyor.
Cesaret dediğimiz şey korkunun yokluğu mu?
Yoksa korkuya rağmen atılan adım mı?
Günaydın Ankara. 9. bölüme geldik.
Vay be. Devam edeceğim.
Sabahın körü bu arada. Kahve demlemedim kendime.
Bir bölüm kaydedeceğim.
Sonra kahvemi demleyip diğer bölümü kaydedeceğim.
O yüzden sesim biraz uykulu geliyor olabilir size.
Çünkü biraz uykum var. Gece uyumadım.
Bence korku en güzel duygulardan bir tanesi.
İnsanı diri tutuyor. Ve benim için cesaret hiç korkmamak değil.
Hiç korkmamak dediğimiz şey aslında çoğu zaman körlüktür.
Çünkü tehlikeyi görmeyen, ihtimali hesaplamayan bir insan zaten korkmaz.
Ama biz... Hayatın kırılganlığını, yanlış yapma ihtimalimizi, kaybetme riskimizi görüyoruz korkarak.
Cesaret burada başlıyor.
Yani evet ben korkuyorum ama yine de deneyeceğim diyebilmekte başlıyor.
Birine sevdiğini söylüyorsun.
Elinin ayağının titrediği, reddedilme ihtimalinin beyninde çınladığı o saniyede dilinden çıkan seni seviyorum.
Aslında koskoca bir cesarettir.
Çünkü karşındaki kişi kabul etmeyebilir.
Ama sen yine de bunu söylüyorsun.
Çünkü için içini yiyor ve biliyorsun ki söylemezsen asıl o zaman kaybedeceksin.
Yani buna kaç ya da savaş tepkisi de diyorlar.
Korkun geldiğinde ya ondan kaçarsın ya da üzerine gidersin.
Cesaret işte bu ikilemin üçüncü yolu gibi.
Korkuyu cebine koymak ve onunla beraber yürümekten bahsediyorum.
Yani savaşa atılmak değil, kaçıp gitmek de değil.
Tamam korkuyorum ama bu yol benim yolum demek.
Sadece cesaret dostlarım çok büyük anlarda ortaya çıkmak zorunda değil.
Her gün küçük şeylerde de kendini gösteriyor.
Yeni bir işe başvururken kendini gösteriyor.
Ben tiyatrocuyum.
Sahneye çıkarken...
kendini gösteriyor. İlk podcastini yayınlarken kendini gösteriyor.
Ya da sırf yanlış anlaşılırım diye susmak yerine sesini yükseltmek de kendini gösteriyor.
Bunların hepsi cesaretin gündelik halleri.
En ilginç olanıysa cesareti pratiğe döktükçe korkusana eşlik eden bir arkadaşa dönüşüyor.
Ama belki de hayatta en çok ihtiyacımız olan kaslardan biridir bu cesaret.
Ne kadar çalıştırırsak o kadar güçleniyor çünkü.
Ama kası geliştirmek için ağırlık gerekir değil mi?
İşte ağırlığımız. korkularımızdır.
Yani korku aslında düşman değil.
Cesaretin hamurudur.
O yüzden bir dahaki sefere korktuğunda kendine şunu hatırlat.
Cesaret korkunun yokluğu değil, korkuyla birlikte atılan adımdır.
Belki sesin titrer, belki ellerin terler ama o adım seni olduğun yerden başka bir yere taşır.
Bir de bazen korkunun olduğu yeri fark etmek gerekiyor.
Çünkü korku bize genellikle en kaçtığımız şeyi gösteriyor.
Gerçeği gösteriyor.
Bir sahneye çıkarken korkuyorsan belki de gerçekten orada olman gerekiyordur.
Biriyle dürüstçe konuşmaktan korkuyorsan işte tam da o konuşmayı yapman gerekiyordur.
Korkunun işaret ettiği yer dostlarım çoğu zaman görevimizin, sorumluluğumuzun hatta potansiyelimizin olduğu yerdir.
Aslında korku bir düşman değil dediğim gibi bir pusula.
Sana hangi kapının ardında büyüm olduğunu gösteriyor.
Buraya girme diye bağırıyor gibi görünse de aslında tam da buradan geçmelisin diyor.
O yüzden belki de şunu düşünmek lazım.
Korkunun eşiğinde duruyorsan...
Büyük ihtimalle hayatının en doğru kapısının önündesin.
Ve cesaret dediğimiz şey, adisyon dinleyicileri, o kapıyı titreyen ellerinle de olsa açmak.
Hep deriz ya, en büyük işler, savaşlar, icatlar korkusuz olanlarla yapıldı diye.
Martin Luther, kürseye çıkarken hiç titremedi mi?
Tabii ki korktular. Ama fark şu, korkularına rağmen yaptılar.
Kahramanlar, en iyi işleri yapanlar, büyük savaşları kazananlar, korkusuz insanlar değiller.
Kahraman dediğimiz, şey korkmayan insan değil zaten.
Korkusuna rağmen adım atan insandır.
Yani tarihin en büyük cesaret hikayeleri aslında en büyük korkuların içinden çıkmıştır.
Çünkü cesaret korkunun zıttı değil.
Dediğim gibi onunla birlikte yürümektir.
Yürüyün onunla birlikte. Ben şu an öyle yapıyorum.
Telefonuma da bir bildirim geldi.
Düşünsenize yani insanlığın en büyük anları hep aynı sahneyle başlıyor.
Birinin kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyor.
Gözlerinde tereddüt.
İçinde binlerce ya olmazsa sesi dolaşıyor.
Ama o bir adım atıyor.
O adım belki bir kürsüde, belki bir laboratuvarda.
Laboratuvar. Söyleyemedim.
Belki de sadece sevdiğini söylemek için atılmış.
Küçücük bir adımdır. Ama işte o adım var ya o küçük adım dünyayı değiştiriyor.
Senin dünyanı da değiştiriyor.
Çünkü korkusuzluk diye bir şey yok.
Sadece korkuyla dans etmeyi öğrenmiş insanlar var.
Ve cesaret dediğimiz şey tam da bu.
Titren ellerle aç o kapıyı.
Şimdi sor kendine.
Sen hangi kapının önünde bekliyorsun?
Belki de hayatının en büyük sahnesi korkunun tam arkasında seni bekliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Beni takip etmeyi unutmayın.
Hoşçakalın. Bunu da bu arada ekleyeceğim artık Günel'e yani.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
