
Bu bölümde yaşarken de ölürken de kişiliğiyle, yaptıklarıyla, yaşadıkları ve yaşayamadıklarıyla hafızalara kazanan Prenses Diana’nın hayatının Prens Charles ile olan evliliğine kadar olan bölümünü konuşuyoruz...
Transkript
Yaklaşık bir senedir benden Prenses Diana'yı istiyorsunuz.
Prenses Diana'nın hayatını anlatmamı istiyorsunuz.
Çünkü Instagram'da ve TikTok'ta bunu çok sık anlatıyorum.
Hatta Facebook'ta da kaç milyon izlendi?
2 milyon falan izlendi herhalde attığım video.
Oradaki kitle de bunu bekliyor.
O yüzden artık dedim ki başlayayım.
Ama Diana'nın hayatı tek bir bölüme sığacak bir hayat değil.
O yüzden bu süreci bölüm bölüm.
Yani her bölümde Diana'nın bir dönemini konuşacağız.
Bir döneminden bahsedeceğiz.
Bugün girişten bahsedeceğiz.
Diana kimdir ve nasıl Charles'la tanıştılar ve Camilla'nın hayatlarına etkisi ne oldu?
Biraz ondan bahsedip ikinci bölümde artık Camilla Diana Charles ilişkisinden bahsedip biraz daha aslında daha doğrusu ikinci bölümde Camilla'yı anlatmak istiyorum.
Çünkü Camilla'yı ve Camilla'nın geçmişini bilmeden de çünkü orada değişik bir şey de var.
Büyük annesi de Charles'ın büyük babasının metresiymiş.
Mesela uzun süreli Alice Keppel Instagram'da attığım bir reelsi var.
Hatta bir bölümde Alice Keppel'ı ayırmak istiyorum.
Yani bunu böyle derinlemesine inceleyelim istiyorum.
O yüzden bölümlerimiz şöyle olacak.
Haftada bir bölüm gelecek bu konuyla alakalı.
Diana, ikinci bölüm Camilla, üçüncü bölüm Alice Keppel.
Dördüncü bölüm Diana-Camila-Charles ilişkisiyle devam edip artık Diana'nın ölümüne kadar olan süreci bölüm bölüm dinleyeceğiz.
Siz tabii bunu şey olarak dinleyeceksiniz.
Araya başka şeyler girse de bölümler girse de podcast'e girdiğinizde sıralamada ben bölüm 1, bölüm 2, bölüm 3 diye başlıkları öyle atacağım ve çok kolay bulabileceksiniz.
Artık konuya girelim. Şimdi bugün bir prensesin hikayesini anlatmayacağım.
Bugün görülmek isteyen bir kızın hikayesini anlatacağım.
Bu hikayeye biraz oradan bakalım istiyorum.
Çünkü Prenses Diana'nın hikayesi aslında çok insani ve belki de o yüzden hepimiz onu çok seviyoruz.
Belki de o yüzden tanımasak bile bizi üzüyor ve derinden yaralıyor.
Çünkü onun yalnızlığında kendi yalnızlığımızı görüyoruz.
Diana 1861'de doğuyor.
Pardon 1961'de doğuyor.
İngiltere'nin böyle soylu ama duygusal olarak donuk bir ailesinde dünyaya geliyor.
Annesiyle babası boşandığında Diana daha 6-7 yaşlarında sanırım ve onun duygusal dünyasına çok derin iz bırakıyor bu durum.
Annesi gidiyor. Aslında annesiyle yaşıyor önce ama babaya gidip geliyorlar arada ve bir gün baba çocukları nüfusunu kullanarak alıyor ve anneye karşı çok dolduruyor.
Yani anneniz sizi görmek istemiyor.
Anneniz sizi terk etti.
diye çocukları dolduruyor.
Ve Diana orada şeye başlıyor onda.
Daha küçük yaştayken annem beni terk etti.
Annem beni bıraktı.
Oradaydı ama yoktu.
Böyle çok nadir annesiyle görüşüyor.
Çok acil durumlarda.
Çok kısa süreliğine annesini görüyor.
Ve hayatı boyunca da Diana terk edilme korkusunu sırtında taşıyor.
Bence zaten ilerleyen bölümlerde duyacağınız her şeyin temelinde bu var.
Klasik bir şey gibi değil bu yani.
Çocukluğunuzda ne yaşadınız?
Sorusuna bu cevap yani bu kadın daha çocukluğunda feleğin çemberinden geçmiş zaten.
Çocukluk arkadaşının bir röportajı var diyor ki Dayan'a çok neşeliydi ama en küçük reddedilişle kabuğa çekilirdi, sevilmek isterdi ama daha çok fark edilmek isterdi.
Yani bu kadın bunu istiyor.
Hayatı boyunca da...
Mutluluğu arıyor. Huzuru arıyor.
Yani bir aile kurmak istiyor.
Kadının şeyi bu. Gerçekten istediği şey bu.
Psikolojide buna güvensiz bağlanma diyorlar.
Çocukken duygusal olarak ihmal edilen insanlar büyüdüklerinde sevilmeyi bir hak gibi değil bir sınav gibi görürler.
Diana da tam olarak öyleydi.
Aşk hep bir savaş gibi bence onun için.
O yüzden hep bir sınav veriyor.
Hep bir sınav veriyor. Yani sanki Sevgiyi hak etmiyor, ilgiyi hak etmiyor, merak edilmeyi hak etmiyor, hayatta değeri hak etmiyor.
O yüzden ötekileştiriliyor zaten.
Nazikliğinin ve bence utangaçlığının altında yatan sebep de kesinlikle bu.
Ben öyle olduğunu düşünüyorum.
Gençliğinde mesela bale yapmak istiyor ama boyu prensesliğe uygun olsa da baleye uygun değilmiş.
Bunu yapamıyor. Sürekli bir yerlere uyumaya birilerinin onayını almaya çalışıyor.
Galiba 1975'teydi.
Büyük babası sanırım vefat ediyor.
Babası kont oluyor. Diana da 15 yaşında galiba Lady ünvanını alıyor.
Lady Diana oluyor.
Babası evleniyor bu sürede.
Bir üvey annesi oluyor Diana'nın ve annesiyle gerçekten hiç anlaşamıyor.
Hatta bir rivayete göre Diana'nın düğün gününde kavga ettikleri bile konuşuluyor.
16 yaşında İsviçre'ye gönderiyorlar Diana'yı okumak için ve orada sadece 15 gün kalıyor.
Ve geri dönüyor. Uyum sağlayamıyor.
Yani okulda hiç başarılı değil.
Ders notları çok kötü.
Ders çalışmayı hiç sevmiyor ama çok aktif bir çocuk.
Kendimi bu konuda ona çok benzetiyorum.
Çünkü benim de ders notlarım çok kötüydü.
Sınıfta kalmış bir öğrenciyim.
Ama okumayı çok severdim.
Tiyatro yapardım, izcilik yapardım.
Bunu başka bölümlerde anlatmıştım.
Aktif olmayı çok severdim.
İnsanlarla iletişime geçmeyi severdim.
Bence Dayan'ın da tam olarak öyle bir şey yaşıyordu.
Onun bir ablası var biliyorsunuz.
Ablasıyla da arası çok iyi.
Yani ablasına örnek alıyor.
Ablası onun için bir rol model.
Ablasıyla çok iyi anlaşıyor.
Çok değer veriyor. O süreçte de ablasıyla Charles sevgili.
Flirt ediyorlar. Hatta rivayete göre Charles'a gizli gizli aşık olduğu söylenir.
Ablasını çok kıskandığı söylenir.
Acaba Diana ablasının karmasına girmiş olabilir mi?
Ya bence kesin birinin karmasına girdi de.
Neyse Charles 30 yaşına geliyor artık evlenmesi için.
Kraliyet ona baskı kurmaya başlıyor.
Aile diyor ki artık evlendik.
Yuvanı barkını bil. Yolunu bil.
Senin de bir ailen olsun. Senin de düzenli bir şeyin olsun.
Hayatın olsun. Sen de karınla, çoluğunla, çocuğunla mutlu mutlu yaşa.
Kraliçeni bul. Gönlünü sultanını bul falan filan.
Charles'a baskı kuruyorlar.
Daha 16 yaşındayken tanışıyor bu arada Charles'a.
Ve onun gözünde Charles bir yalnızlıktı yani.
Şöyle şeyler söylüyor. Çok yalnız bir adamdı ve ben onunla mutlu olabilirdim.
O çok üzgün görünüyordu ve ona iyi gelebilirim diye düşünmüştüm falan.
Bunlar hiçbir zaman işe yaramaz.
Böyle erkekleri böyle şey yapamazsınız.
Onların terapisti değilsiniz.
Aşk değil bir kurtarma içgüdüsüyle başlıyor her şey.
Yani ikonik olan durum şu.
O adam da kendini kurtaramıyor.
Çünkü öyle bir derdi yok.
Çünkü Charles'ın kalbi o sırada hala başka birinde.
Ve bu Diana'nın içindeki terk edilme korkusunu tetikliyor.
Neden işte Diana'nın olmasını istiyorlar?
Diana soylu, Diana güzel, Diana kibar, nazik.
Ve Charles'la tanışana kadar aslında varlıklı bir ailenin kızı olmasına rağmen çok mütevazi bir hayat yaşamayı tercih ediyor.
Arkadaşlarıyla birlikte yaşıyor.
Bakıcılık yapıyor. Temizlikçilik yapıyor.
Dadacılık yapıyor. Çocukları servise bindiriyor.
Anaokulu öğretmenliği yapıyor.
Böyle bir sürü iş yapıyor ve bu onun bence iletişim becerilerini çok güçlendirmiş.
Zaten sarayın da hoşuna gitmeyen şey bu oluyor.
Neyse bunlar nişanlanıyorlar.
Basın şöyle bir soru soruyor bir gün.
Onun röportajı da var ve ben de anlattım bunu henüz yayınlamadım.
Diyor ki gazeteciler aşık mısınız?
Diana hemen evet tabii ki falan diyor nazik nazik.
Charles diyor ki aşk dedikleri şey ne demekse?
Ya sen ne tuhaf bir adamsın ya.
Aşk dedikleri şey ne demekse ne demek?
Ne kadar kendini beğenmişti ama prens falan olabilir bu arada ama ne kadar terbiyesiz bir adam bu ya.
Çok sinirlerim bozuldu. Bu röportajı izledim ve Dayana'nın suratını görmeniz lazım burada.
Yani yüzünü görmeniz lazım.
Ve kadın aslında o an orada bir şeylerin koptuğunu hissediyor.
Yani o an Dayana gerçekten çok büyük bir hayal kırıklığına uğruyor.
Ve orada her şey kopuyor onda.
Yani bize göre bu küçük bir söz ama Diana için bir çöküş.
Sonraki yıllarda verdiği röportajında şunu söylüyor.
Yani düğünden önce ağladım artık geri dönemezdim.
Ülke izliyor. Adam seni ghostlamış zaten.
Sen düğüne kadar niye bekliyorsun ki?
Seni sürekli ghostluyor.
Geliyor bir hafta takılıyor.
3 hafta yok oluyor. 2 hafta takılıyor.
1 ay yok oluyor. Canı istediğinde arıyor.
Canı istediğinde aramıyor.
Kadın ona ulaşamıyor. Canı istediğinde tamamen ghostlanmak yani bu.
Sen o zaman bunun acısını yaşıyorsun.
Bunun sıkıntılarını yaşıyorsun.
Ağlıyorsun. Zırlıyorsun. Bilmem ne yapıyorsun falan.
O zaman ayrılsana. Düğünden önceye kadar niye bekliyorsun?
Tabii ki milyarlarca bırak bütün ülkeyi.
Milyarlarca insan izliyor yani.
Bak çok sinirim bozuldu şu an.
Artık Lady Diana değil, Galler Prensesi.
Bu arada Galler ve Edinburgh'ı görmeyi çok istiyorum.
Orada bence Diana düğününde özellikle ve bence evliliğinin bütün sürecinde evlenmeye değil, bir düğüne değil, bir sahneye...
Çünkü o evlilik onun yalnızlığına çare değil.
Bu daha da büyük bir yalnızlığa dönüşüyor zamanla.
Ve bu görev evliliği yani kesinlikle aşk evliliği değil.
O da bunun farkında. Zamanla cicim ayları bitince özellikle Dayana'nın acısı daha da derinleşiyor.
Her şey gün yüzüne çıkıyor.
Ayak uyduramamaya başlıyor.
İlk çocuğunu doğurduktan sonra da ilerleyen bölümlerde yine bunu konuşacağız ama ilk çocuğunu doğurduktan sonra da yoğun bir depresyona giriyor.
Yine işler yolunda gitmiyor.
İkinci çocuğun doğurduktan sonra da işler yolunda gitmiyor.
Doğal çok samimi bir prenses Diana ama aile bunu kabul etmiyor.
Camilla ile Charles'ın ilişkisini herkes biliyor ama Diana bilmiyor.
Aslında düğünde Bunu bildiğini söylüyor bir sonraki şeylerinde, röportajlarında.
O gün işte hatta şöyle bir şey var, beyanı var.
O gün yürürken içimde sadece bir boşluk vardı.
Çünkü kalbimde onun bir başkasını sevdiğini biliyordum.
Yani çok üzücü bir hikaye.
Zaten doğduğu günden beri kadersizmiş yani.
Hiç mutlu olduğu bir an olmamış.
Özellikle aile konularında yüzünüz hiç gülmüyorsa bence hayatınızın bir sonraki sürecini hep ona göre yaşıyorsunuz.
Çünkü gerçekten Dayan'ın yaptığı gibi terk edilme korkusuyla, umutsuzlukla, asa sevilememe korkusuyla falan baş etmeye çalışıyorsunuz.
Ve o noktada da biz gerçek olamıyoruz kesinlikle.
Gerçek olmadığımız için de gerçek olmayan bir hikayenin içinde en çok acıyı siz çekiyorsunuz.
Orada gerçek olan tek şey çektiğiniz acı.
gibi repliği gibi oldu bu arada.
Ama tam olarak bence durum bu.
Bugün Diana'nın en azından buraya kadar hayatının masal denilen kısmına kadar olan bölümünü anlattım.
Ama biliyoruz ki gerçek masallar prensesin prense kavuştuğu yerde değil kendine kavuştuğu yerde başlar.
Diana'ya taç takıldı.
Diana'ya çok güzel kıyafetler giydirildi.
Ama o hiçbir zaman kendini değerli hissetmedi.
Çünkü saray aslında onun görünmemesini sağladı.
Kırmızı palton hikayesine geçmeden önce.
Nişanlar bu arada orada hala.
Meşhur kırmızı paltoyu bir sonraki bölümde başlangıcında anlatmayı planlıyorum.
Ama hayatlarında bir Kamila gerçeği var.
Üvey annesinden kaçıyor, mutsuzluktan kaçıyor.
Bence okulda başarılı olmak istememesinin, bence isteyerek başarılı olmadı.
İstememesinin sebebi bu.
daha çok insan tanıyıp, çevresini kalabalıklaştırıp, insanlarla iletişime geçip kaldı ki bir röportajında da bunu söylüyor yani.
Charles beni sevmiyordu, benim çevremdeki ilgiyi seviyordu falan diye.
Bu da doğru olabilir. Çünkü kadın yalnızmış hayatı boyunca.
Annesi yok yalnız, büyüdüğü evde yalnız, ayrılıyor, hayatını kurmaya çalışıyor, temizlikçilik yapıyor, dadıcılık yapıyor falan.
Yalnız, nişanlanıyor yalnız, evleniyor yalnız.
Kadın dünyaya yalnız gelmiş.
Bir noktadan sonra bunu kabul etmiş ama.
Yani yalnızlığını kabul edip kendini halkına adamış.
Çünkü onun da beyanıyla ben sarayın prensesi değil.
Halkın prensesi olmak istiyorum.
Gönüllerin prensesi olmak istiyorum.
Saray hep insanlardan uzak durmasını, insanlarla çok iletişimde olmamasını ve o katı kurallara uymasını istiyor.
Fakat o katı kurallara yine bu saray uymuyor.
Neden? Çünkü Kamila var.
Çünkü Kamila'yı seviyorlar.
Kamila'nın daha ağırbaşlı olduğunu, kontrol edilebilir olduğunu.
Diana'nın ise kontrol edilemez.
Ve başına buyruk olduğunu düşünüyorlar.
Yani... Herkes için ama özellikle Diana için hatta bence Diana'nın hayatına mal olan o katı kurallar Camilla'ya şey olmamış, uğramamış bile.
Bu da sarayın ve insanların ikiyüzlülüğünü gösteriyor.
Bir sonraki bölümde Camilla'ya anlatacağız.
Özellikle düğün gününü, Camilla'nın kıyafetini, ajandadaki resimleri bunların hepsini ve Diana'yla Camilla'nın o meşhur doğum günü kavgasından.
Bu bölümde bahsetmemek için kendimi çok zor tutuyorum.
Bugünlük sadece bunu hatırlamanızı istiyorum.
Görünmek sevilmekten daha derin bir ihtiyaçtır.
Ve bazen bir kraliçenin bile görülmediği yer...
Kalbinin içidir. Ama tabii ki Dayana'nın hikayesi dediğim gibi burada bitmiyor.
Aslında tam da burada başlıyor.
Çünkü o evlendiği gün sadece bir adamla değil bir sistemle, bir gelenekle ve bir yalnızlıkla evlendi.
Ve bu yalnızlık yavaş yavaş onu içine çekti.
Ama işin ilginç yanı şu Dayana ne zaman kırıldıysa o kırgınlığından bir yol açtı kendine.
Susturuldukça daha çok şey söyledi.
Görmezden gelindikçe daha çok görünür oldu.
Kameralar onu ilk başta güzel prenses diye izledi.
Ama bizler bir süre sonra...
Sonra gözlerinin içindeki o küçük kızı fark ettik ve belki de en çok o yüzden sevdik onu.
Çünkü bu sadece bir aşk üçgeni değil.
Bu bir kadının sesini bulma hikayesi.
Adisyonun bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
