
Bir Dişi Kedi ve Yenilginin Felsefesi: İsmet Özel’le Varoluşa Bakmak
22 Mayıs 2025 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde İsmet Özel’in Waterloo’da Bir Dişi Kedi şiirine yakından bakıyoruz. Bir kentin ismiyle başlayan ve bir kedinin bakışıyla biten bu şiir, aslında büyük bir yenilgiyi, kadim bir yalnızlığı ve insanın kendine karşı savaşını anlatıyor olabilir mi? Şiirin satır aralarında dolaşırken, hem tarih hem de bireyin iç dünyasıyla karşılaşıyoruz. Waterloo bir savaş mı, yoksa içimizde defalarca kaybettiğimiz bir alan mı? Gelin, bu şiiri birlikte çözümleyelim; hem sözcüklerin hem sessizliklerin izini sürelim.
Transkript
Silik aynalarda şaşırdığım pis yüzüm.
Daha çok insanlara benzeyen ve onlara hırçın çalgılar yansıtan yüzüm.
Uykularım upuzun bir geçmişi yaktıkça ve o külle yıkandıkça ben durmadan utançla uçturduğum yüzüm.
Zengin dul dişi bir kedi seviyor ya kucağında.
Belki bu insanlara güvenimi doğuruyor durmadan.
Ellerim bağlı da ondan bu belki.
Yaşlı adamlar artıyor haykırışımdan.
Kanatlarını bembeyaz çırpıyor kuşlar.
Bir kadın vuruyor kuşlara kendini.
Vuruyor, vuruyor, vuruyor kanatıyor belki.
Sonra da güneşin gövdesine yorgunluktan.
O silik, eski, yalnız aynalarda, kısaca insanlarda yani, kuşları eskiten kan kurusun.
Gürültülü bir intihar başlasın akşamla.
Dinsin sen soyundukça geceye karışan hüzün.
Dinsin, dinsin benim çağdaş olmayan iğrenç yüzüm.
Ayın parçalanışını bir dişi kedi gördü.
Waterloo'yu gördü bir asker, bir kahraman.
Ama bizim için ne Waterloo?
Ne yağmur öncesi hüznü bir aptalca büyü uğraştırıyor bizi durmadan.
Bir şey bir kahkaha sabahın karşısında ve yüzüm o deşilmiş o iğrenç yara artık kendine yürüyor kalkıp onlardan.
Bak sevdim ben bu şiiri.
Güzel bir şiirmiş bu.
Artık her hafta bir şiiri inceleyeceğiz.
Felsefesini inceleyeceğiz.
Psikolojisini inceleyeceğiz.
Güzel bir cümle bu bu arada.
Yüzüm insanlara benzedikçe daha iğrenç oldu.
Hoş geldiniz. Bu arada gerçekten şiir okuyamam.
Umarım güzel okumuşumdur.
Hele ki bu şiiri biliyorsanız, İsmet Özel'i biliyorsanız falan.
Umarım beni takipten çıkmazsınız.
Bugün sizi çok steril olmayan bir şiirin içine çağırıyorum.
Yüz yıkamakla geçmeyen bir pislik hissine yani.
Yüzümüzü buruşturan o tanıdık utancı hemen hissediyoruz.
Hoş geldiniz tekrar.
Çünkü buradaki mesele yüz değil.
Buradaki mesele yansıma.
Ve o yansımanın insanlara benzemeye başladığı anda...
Seni iğrendiriyor olması.
Bugün seninle biraz karanlık bir yolculuğa çıkacağız.
Hepimizin biraz korktuğu ama bir o kadar da ilgisini çekebilecek bir konu.
İnsan yıkıldığı zaman aslında ne hisseder?
Şiir dediğimiz şeyin gücü de burada işte yani bir duygunun en yoğun hali.
Çok basit ama bir o kadar da...
Derin bir şekilde dile dökülüyor.
Bu şiir yalnızca bir kaybedişin değil aynı zamanda varoluşsal bir çatışma ve kimlik arayışının simgesi.
İlk satırlarından itibaren kimlik ve parçalanma temasına bir adım atıyoruz bence.
Bir anlamda bize ait bir şeyleri anlatırken aslında özgürlükten ve kendi varlığından ne kadar uzaklaştığını hissediyoruz.
Dişi kedi şiire giren ilk figürlerden biri.
Peki bu kedi neyi temsil ediyor Elif?
Bunu soruyorsunuz. Konformizm mi?
Aydınlanma mı? Bence kedinin dişi olması evrimsel bir anlam taşıyor.
Kadın figürü burada hem fiziksel hem de psikolojik bir yıkımı simgeliyor.
Çünkü dişi kedi yalnızca bir hayvan değil bir varoluş hali.
Yıkım ve kendi kimliğini kaybetmişlik hali de burada başlıyor.
Kedi bir yandan zarif ve güvenli görünüyor ama içsel dünyasında boşluk var.
Bir anlamda da güçsüzlüğün ve çaresizliğin simgesi.
Ve şiir dediğimiz şey varoluşçuluğun derinliklerine inerken Bir yandan da zamanın geçici olduğunu hatırlatıyor bize.
İsmet Özel'in bir kaybın ardından Waterloo'ya gönderme yapması elbette büyük bir yıkım anlamına geliyor.
Ama sadece bir kayıp değil aynı zamanda geçmişle yüzleşme ve gerçeklik arayışı da var burada.
Waterloo Savaşı'nın aslında insanın içindeki o yenilgiyi simgelediğini söyleyebiliriz burada.
Sadece dışsal değil aynı zamanda içsel bir meydan okuması.
Meydan okumadır diyeyim daha doğrusu okuması doğru bir cümle olmadı.
Bir başka deyişle de yine İsmet Özel burada varoluşsal bir çelişkiyi keşfediyor.
Yani insanın benlik arayışı ne zaman kimlikten ve geçmişten sayılmak isterse o zaman bir hiçlikle yüzleşmesi gerekir.
Ve hiçlikle yüzleşmek en korkutucu olandır.
Çünkü varlıkla var olmayan arasında kalan bir boşluktur bu.
Ve şiir boyunca geçen imgelerde bir felsefi derinlik taşıyor.
Yani kadın ve kedi varoluşun parçalayıcı yüzlerini simgelerken kan ve yıkım teması tüm bu yüzleşilen boşluğun sonucu.
Ve kedi figürü çok ilginç bence yani içsel bir boşluk içinde yuvarlanan bir kedi figürü var şiirde.
Ama kadın ve dişi kedi imgesi burada çok farklı bir anlam daha taşıyor.
Kadın az önce söylediğim gibi yani evrensel yıkım ve acıya tekabül ederken dişi kedi de onu izleyen soğuk kanlı.
Gizli bir huzur içinde acıyı yansıtıyor.
Bütün bu yıkımın ardından kendisini korumaya çalışan bir figür ama gerçekten korunuyor mu?
Bunu sorgulamamız lazım.
Şiirin sonunda kan teması devreye giriyor ve yıkımın ve kaybın.
izini bırakıyor bize. Çünkü kan acıyı ve aynı zamanda gücü de simgeler.
İnsan doğası gereği hem güçlü hem de kırılgandır ya bu şiir hem acının hem de gücün iç içe geçtiği bir dünyayı anlatıyor.
Belki bu yüzden sevdik yani bu yüzden güzel buluyoruz bunu ve bu yüzden bu kadar popüler.
Bu iç içe geçmişlik neyi gözler önüne seriyor biliyor musunuz?
Özgürlüğün ve sevgiyi bulma çabasının arkasında yatan bunu nasıl anlatabilirim ki?
Karanlık gerçekliği gözler önüne Ve finalde şunu söylüyor.
Yıkım her zaman geçici olsa da onu kabul etmek bir insanın içsel bir devrimidir.
Yıkımın ve kaybın ardından gelen bu kabullenme vardır ya kabul edersiniz.
Artık yapacak hiçbir şeyiniz yoktur.
Anın tadını çıkarmak istersiniz.
Aynı zamanda yeni bir doğuşun da başlangıcıdır.
En büyük yıkımlar. Lisede bir öğretmenim bana böyle söylemişti.
O da İsmet Özel'i çok severdi.
Ve benim kitap okumama izin veren tek öğretmenimdi bu arada.
Ben çok kitap okurdum lisede.
Derslere odaklanamazdım kitap okumaktan.
Bu ilkokulda da böyleydi.
Bunu bir podcastimde bir bölümümde anlatmıştım.
Okulun bir kütüphane kolu vardı.
Ve kütüphane kolunda görevliydim.
Çok küçük minicik bir kütüphanemiz vardı.
Üç kişi yan yana gelince yürüyemiyordunuz.
Ben orada kitap okumaya alıştım.
Daha sonra bu lisede devam etti.
İlk fotoğraf makinem Canon 1100'de babama zorla aldırmıştım.
Fotoğraf çekerek para kazanıyordum.
O zaman çok popülerdi bu.
Bunu bilenler hemen anlayacaklar.
İnsanların fotoğraflarını çekiyordunuz.
4 fotoğrafı 80 liraya falan çekiyordum.
Hiç unutmuyorum. Ve hemen gidip Olgunlar'dan kitap alıyordum.
Ankara Olgunlar'dan. Ara ara gider Olgunlar'da kahve içerim bu arada.
Seviyorum orayı. Ve sürekli kitap okuyordum derste.
Ve derslerim çok kötü.
Sınıfta kalmışım. İşte ailevi sıkıntılar var falan.
Başka bölümlerde bunlardan bahsettim.
Bir gün öğretmenim bana böyle söyledi.
Yani coğrafya öğretmenim dedi ki artık...
Artık gidebileceğin başka hiçbir yer kalmadı.
En diptesin. Sadece yukarı çıkman gerekiyor.
Klasik bir cümledir.
Ama lisede bu cümleyi duymak beni çok mutlu etmişti.
Yani sen havuza bastırılan plastik bir top gibisin.
Elimizi çektiğimiz anda, hayat elini çektiği anda yukarı fırlayacaksın.
Yani sen o kadar bastırılıyor ki sana o dipte.
Hayat senden elini çekince yukarı fırlayacaksın demişti.
Başka bir çaren yok.
Artık ne sağa gidebilirsin ne sola gidebilirsin.
Ne öne ne arkaya. Sadece yukarı çıkacaksın Elif demişti.
Ve o beni çok motive etmişti.
Çünkü ailem daha doğrusu babam kitap okumama izin vermiyordu.
Çok sıkıntı oluyordu benim için kitap okumak.
Aldığım kitapları saklıyordu falan.
Bu arada böyle bir hikaye benden bekliyor muydunuz bilmiyorum.
Ama bu durum böyleydi yani.
Hep kendi harçlıklarımla aldım kitaplarımı.
Sadece annem bana. Bak annemin bana aldığı ilk kitap.
Gorki'nin Anası. Çok küçüktüm o zaman.
O ilk kitap duruyor hala benim kitaplığımda.
Ve ilk okuduğum kitap da Fadiş'ti.
Gülten Dayıoğlu. Dört kere falan okumuştum.
Neyse ben okumayı çok seviyorum falan.
Ve öğretmenim demişti ki bana yani...
Bazıları da böyle başarılı olacak.
İlla akademik kariyer yapmana gerek yok.
Okumak çok kıymetlidir.
Böyle bir alışkanlığının olması çok kıymetlidir demişti.
Ve bu bana çok şey gelmişti yani çok anlamlı gelmişti.
O yüzden zaten işte okuyarak o yıkımın izlerini daha da azaltmaya çalışmıştım.
O günden sonra daha çok okumuştum.
Daha çok tiyatroya sarılmıştım.
Daha çok işte dergi okuyordum.
Ne bileyim bulabildiğim her şeyi okumaya çalışıyordum.
Yani benim için gerçekten ona erişmek çok zordu.
Belki de o yüzden bu kadar kıymetlidir.
Her şeyin sonunda mesela bu şiire bakıyorum şimdi tamam mı?
Böyle bir bölüm yapmak istedim.
Daha doğrusu böyle bir seri yapmak istedim.
Hemen arkasından bir şiir daha kaydedeceğim şimdi.
Bu hoşuma gitti. Lisede bunu dinlerdim diye düşündüm açıkçası.
Şiire baktığınızda her şeyin sonunda bir yenilik ya da değişim arayışına da girmiyor şiir bu arada.
Her şeyin yaşadığı bu yıkımı benimseyip onunla barışmayı seçiyor.
Bu çok ben ya. İsmet Özel sen beni mi tanıyordun ne yaptın?
Gerçekten sanki benim duygularım buraya yazılmış gibi.
O yüzden onun son satırları bize bunu düşündürüyor.
İçsel boşluğumuzla ne kadar yüzleşirsek...
Dünyayı gerçekten o kadar anlayabiliriz.
Yıkım ve kayıplar bizi biz yapan şeylerdir.
Bunları kabul etmemiz gerekiyor.
Bunlardan kaçmamamız gerekiyor.
İşte İsmet Özel'de bu şiire dönüşmüş.
Ben de bu tiyatroya ya da işte ne bileyim podcast'e dönüşmüş falan.
Başkasında başka bir şeye dönüşürüm.
Kendimi kıyaslamam yok mu?
Ben bu arada kıyaslamayı severim iyi anlamda.
Ve bu kayıplara ve yıkımlara yaklaşıp kabul ederseniz belki de gerçek özgürlüğünüzü yakalayabilirsiniz.
Tamam mı? İşte o zaman hayatta...
para kazanmanın ya da kazanamamanın, ilişkileri yürütüp yürütmemenin hiçbir önemi kalmıyor.
Bilmiyorum bu tanımı bilir misiniz?
Ama düşünmenizi çok isterim.
Ben de düşünmeyi severim bunları.
Düşünmeye de devam edeceğim.
Yani adeta zamanı durduran bir anlam taşıyor bu şiir.
Özellikle şu bölümü var ya, yüzüm o deşilmiş, o iğrenç yara.
Artık kendine yürüyor kalkıp onlardan.
Bak bu dizeleriyle hepimizin içine hapsolduğumuz o kimlikler var ya, o kimlikleri, başkalarının bize biçtiği maskeleri bir kenara atma cesaretini veriyor.
Şiir bir yıkım değildir arkadaşlar.
Şiir yeniden doğuşun ilk adımıdır.
Kendi acısıyla yüzleşen, kendi yüzüne kabul eden, en sonunda gerçekten kendine yürüyen bir insanın simgesidir şiir.
Çünkü yıkım sadece bir son değil başlangıçtır.
İsmet Özel aslında bize şunu anlatmak istiyor.
Gerçek özgürlük en karanlık yıkımda bile kim olduğumuzu bulmamızda saklıdır.
O silik aynada gördüğün pis yüzü bir düşman gibi değil bir dost gibi kabul edebilmektir.
İşte bu insanın en büyük başarısıdır.
Ve gerçekten özgür olabilmenin, kimliğin ve varoluşun anlamını çözmenin yoludur.
Bir de bence şiir, bilmiyorum bu tanımı sevecek misiniz?
Her zaman bir ağrının yansımasıdır.
Ama bu ağrı bir gün içsel bir arınmaya dönüşür.
Bunu ona dönüştürün, dönüştürmeye çalışın.
Çok mutlu olacaksınız. Daha doğrusu huzurlu olacaksınız.
İsmet Özel her zaman zor olanı söyleyen, her zaman gerçekle yüzleşmeye zorlayan bir şairdir.
Ve biz de onun dediği gibi bir kez daha şunu iyi anlıyoruz.
Yüzümüz deforme olsa da her yaradan sonra yeniden doğarız.
Ve sonunda yıkımın içinde saklı olan başka bir güzellik var.
Onun da dediği gibi. Kendimize doğru yürümek.
Bilmiyorum bu tanımı bilir misin?
Bilmiyorum. Ama bunu düşündüğünde belki, belki bir dişi kediyle bir Waterloo'da daha az korkarsın.
Adisyonun bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bu arada gerçekten çok güzel şiirmiş ya.
Bir şey, bir şey, bir kahkaha sabahın karşısında ve yüzüm o deşilmiş, o iğrenç yara artık kendine yürüyor kalkıp onlardan.
Ben bunu biraz daha okurum.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
