
21 günde 21 podcast serimin bugün 5.bölümündeyiz.Çok yazarsam kaçar mı, az yazarsam unutur mu?” ikilemini bilenler burada. Bu bölüm, kalbinizin panik butonuna basan bağlanma stillerine dair hem komik hem düşündürücü bir yolculuk.
Transkript
Ben bluetooth değilim, herkese bağlanmam.
Ama seninle aramız kızıl ötesi.
Görünmez, sıcak ve kaçınılmaz.
İlla ki bağlanacağız.
Beşinci bölüme hoş geldiniz.
Başlıyoruz. Kendime alkışlayacağım.
Ben 29 yaşında, bak çok alkış bana, 29 yaşında flört edebilme özelliğimin olduğunu keşfettim.
Hem de inanılmaz yani.
Anlatabiliyor muyum? Acayip bir özellik bu.
Bu yüzden mutluyum bunu keşfettiğim için.
Bugün biraz kalbimizi kurcalayan bir meseleden bahsetmek istiyorum.
6-7 aydır yaşadığım bir sorun bu benim.
Hatta belki daha uzun bir süredir.
Biriyle flört ediyorsun, date'e çıkıyorsun, yemek yiyorsun, neyse mesajlaşıyorsun.
Niye bağlanıyorsun abi neden?
Birileriyle bağ kurabilmek için bir şeyler yaşamak lazım.
Kavga etmek lazım. güzel anlar yaşamak lazım, birbirine zaman ayırmak lazımken ben neden bir telefon konuşmasına bir yemeğe bağlanıyorum?
Bunda bir sıkıntı var yani.
Bunu çözmemiz lazım.
İlk adımı atmak eziklik midir?
İlk adımı hep karşı taraf mı atmalı?
Yoksa biz mi cesur olup yazmalıyız?
Yazdım Allah'ım ezik miyim?
Ben değersiz miyim? Sürekli böyle şeyler düşünüyoruz ya.
Var bu çok tanıdık bir duygu yani hepimizde var.
Aslında bu sorunun kökeninde çok temel bir şey yatıyor.
İnsanın bağ kurma ihtiyacı ile gurur arasındaki çatışma.
Temelde yatan şey bu.
Bir yanımız diyor ki benim değerim var kardeşim.
Neden sürekli ben yazıyorum ya?
Niye sürekli ben arıyorum? Asla da aramayacağım.
O yazacak, o arayacak, o benim peşimden koşacak.
Ego diyoruz buna biraz da.
Ama bir tarafımız diyor ki ya beklersem ya o aramazsa.
İçimde söylemek istediğim çok şey var.
Niye tutayım ki? Yazayım gitsin.
Üç günlük dünya arayayım gitsin.
Ben hep böyle söylüyorum.
Ne olabilir ki en fazla birbirimize takipten çıkarız.
Bir daha görüşmeyiz falan filan.
Şimdi bu noktada psikolojinin bize anlattığı bir gerçek var.
İnsanın en derin ihtiyaçlarından biri ailiyet ve bağ kurma ihtiyacıdır.
Bunu bir önceki bölümlerimde anlattım.
Yani birine ulaşmak istemek, onu aramak, sesini duymak.
Aslında bunların hiçbirisi zayıflık değil.
Tamamen insani bir dürtü.
Ve bence çok güzel bir şey bu ya.
Biriyle konuşmak istiyorsunuz, vakit geçirmek istiyorsunuz.
Çok tatlı bir şey. Ben biraz ilişkilerimi, aşklarımı falan liseliler gibi yaşamayı seviyorum.
Denk gelmedik. Denk gelmedik.
Adını duyduk ama tadına hiç bakmadık.
Çocukken annemizi aradığımız gibi büyüdüğümüzde de sevdiklerimizi arıyoruz.
Biz çünkü başkalarıyla var oluyoruz.
Ama gel gör ki toplum bize başka bir şey öğretiyor.
Ararsan değerini düşürürsün, çok yazarsan ezilirsin diyor.
Bu aslında modern zamanların gurur kültürü.
Özellikle sosyal medyayla birlikte herkes sürekli ben değerliyim, ben ulaşılmazım oyunu oynuyor.
Bir de şöyle şeyler var, şöyle şeylere denk geliyorum.
Baktım, izledim, dedim ki ben nerede yanlış yapıyorum?
Şu kadar saat sonra cevap ver diyor.
Yani niye mesela?
İlk mesajına cevap verme.
Beşincisine cevap ver. Neden?
Çünkü senin peşinden koşacak diyor.
Yani çok saçma. İlişkiler ne ara böyle bir şeye döndü ya?
Bu çok absürt. Yaptık kardeşim.
Onu da yaptık. Lovebombing de yaptık.
Ghosting de yaptık. Bize de yapıldı.
Ghosting bölümünde anlattım.
Bak bunlar hiç hoş şeyler değil.
Bunlar çok sağlıksız iletişim kurma biçimleri.
Bir de kendimiz olamıyoruz ya.
Dün Mustafa ile telefonda konuşuyorum.
Mustafa benim çok... yakın bir arkadaşım.
Kendisi yurt dışında yaşıyor. Türkiye'ye ara ara gidip geliyor falan.
Çok acayip bir hayat hikayesi var ve çok başarılı bir insan.
Onunla konuşuyoruz ve bana dedi ki seni hiç sevmiyordum.
Neden dedim yani?
Niye? Seni tanıdıkça sevdim.
Bana şunu söylüyor. Sen kendin değilsin.
Mükemmel olmaya çalışıyorsun.
Abi çok doğru. Ben ilişkilerimde de böyle olmaya çalışıyorum.
Tamam mı? Yani çok mükemmel olmaya çalışıyorum.
Karşımdaki kişiyle bütün telefon konuşmalarımı planlıyorum.
bütün buluşmalarımı en ince detayına kadar kafamda planlıyorum.
Sadece bunu kendim değil, arkadaşlarıma da anlatıyorum.
Şöyle mi yapacağım, böyle mi yapacağım?
Şunu yapmaya karar verdim, bunu giymeye karar verdim.
Sohbetin akışı böyle olacak.
Abi sohbetin akışına karar veremezsin ya.
Sen karar veremezsin önceden yani anladın mı?
Ne yiyeceğine, ne yapacağına karar veremezsin.
Ne konuşacağına karar veremezsin.
Ne giyeceğine karar verebilirsin en fazla yani.
Onu da o kadar çok ben çok önemsiyorum.
Gerçekten ve bu benim için her yemek ya da her date benim için bir iş görüşmesi gibi.
Finalde bunu fark ettim.
Abi telefon görüşmesi bile yani iş için birileriyle nasıl görüşüyorsam flört ettiğim kişiyle telefonda öyle konuşuyorum.
Abi yapma sakin ol.
Şimdi bu insanları anlıyorum tamam Mustafa bu konuda benim biraz gözümü açtı.
Teşekkür ederim Mustafa.
Ben tanındıkça sevilen biriyim.
Bunu kabul ettim. Kendin olman gerekiyor.
Sakin ol. Kendin ol.
Abi ben zaten böyle biriyim.
Bir de yanlış yaptığım bir şeyler var diyorum.
Tamam mı? Ve sosyal medyadan onu izliyorum.
Adil Yıldırım'ı izliyorum.
Oradan çıkıyorum. Oraya oradan çıkıyorum.
Oraya Instagram'a, TikTok'a, TikTok tarotçuları falan.
Her şey o kadar karman çorman oldu ki.
Nasıl davranacağımı şaşırdım.
Mesaj atacağım. Atayım mı?
Atmayayım mı? Yazayım mı? Yazmayayım mı?
Gideyim mi? Geleyim mi? Ne yapayım yani?
Anladın mı? Allah kahretsin yani.
Bütün bu kaosun içinde benim hiç ilişki yaşamamam lazım.
Ki sağlıklı bir birey olabileyim.
Kimseyle yemeğe çıkmamam lazım mesela.
Çünkü eziyet ediyorum.
İnsanlara eziyet ettiğimi fark ettim.
O yüzden sosyal medyada verilen hiçbir ilişki tavsiyesini önemsemeyin.
Anı yaşayın. Tadını çıkarın yani.
Anladın mı? Yemek yemeye mi gideceksiniz?
Gidin. Ne yiyeceğine orada karar verirsin.
Ne konuşacağına orada karar verirsin.
Ne konuşacağına gerçi yine karar vermezsin.
Sohbet akar gider yani.
Buna izin vermek gerekiyor biraz.
Felsefe bize farklı bir pencere açıyor.
Mantıklı bir pencere açıyor.
Diyor ki kendi çıplak varlığınla reddedilme ihtimalini göze alarak ortaya çıkabilmek.
İlk adımı atmak.
Mesajı atmak, aramak.
Düşünsene birine seni özledim demek aslında çok büyük bir cesaret.
Çünkü ya o özlemediğini söylerse?
Bak bu riski göze alıyorsun.
Oysa sana susmak, bunu söylememek daha kolay geliyor.
Beklemek daha kolay geliyor.
O yüzden ilk adımı atmak sandığımızın aksine zayıflık değil, cesaretin ta kendisidir.
Ama burada çok ince bir çizgi var.
Eğer attığın her adımı Yazdığın her mesajı karşı tarafın onayına bağlarsan işte o noktada kendi öz değerinden uzaklaşmaya başlıyorsun.
Çünkü varlığını başkasının gözünden görmeye çalışıyorsun.
İşte bu insanı ezik hissettiriyor.
Yani sana küçük bir örnek vereyim.
Birine üç kere mesaj attın diyelim.
Cevap verdi. Sohbet akıp gitti.
Bu çok doğal, çok güzel.
Bu çok az denk gelen bir şey.
İşte kendiniz olduğunuzda aslında...
Bu durum tam olarak böyle oluyor.
Ama sen 10 kere yazıyorsun.
Karşıdan hiç ses yok.
Yine duramıyorsun. Arıyorsun.
İşte orada aslında karşı tarafı değil kendini yıpratıyorsun.
Çünkü kendi öz saygını ihmal etmeye başlıyorsun.
Bağlanma stilleri dedikleri şey var ya.
Güvenli bağlanan insanlar var mesela.
Duygularını saklamadan ortaya koyuyorlar.
Karşılık almazlarsa da kendi değerlerini sorgulamıyorlar.
Kaygılı bağlananlar var.
Sürekli arıyorlar, sürekli soruyorlar.
Karşılık gelmezse kendilerini değersiz hissediyorlar.
Bu benim. Bir de kaçıngan bağlananlar var.
Hiç adım atmıyorlar.
Hep karşı tarafın gelmesini bekliyorlar.
Ben de hep böylelerine denk geldim bu arada.
Belki de asıl mesele bu stillerin farkına varıp kendimizi tanımaktır.
Şimdi gelelim asıl soruya, adisyon dinleyicilere.
Dedim ya bu bölümün çıkmasına sebep bu oldu diye.
Sürekli aramak, sürekli yazmak eziklik midir?
Hayır. Kendinizi iyi hissedin diye söylemiyorum bu arada.
Gerçekten bunun böyle olduğunu düşündüğüm için söylüyorum.
Eziklik değildir. Çünkü sevmek, özlemek, ilgi göstermek bunlar çok değerli şeyler.
Eziklik dediğiniz şey kendini unutmak ve sadece başkalarının gölgesinde var olmaya çalışmaktır.
Aradın, yazdın, konuştun.
Bunların hiçbirisinde sorun yok.
Ama karşılık yokken ısrar etmek işte bu durum seni kendi gözünde küçültebilir.
O yüzden belki de formül şöyledir.
İlk adımı atmak cesaret ama her adımı atmak...
tek başına yük olur. Arada bir kendine şunu sorabilirsin mesela.
Ben bu mesajı attığımda kendimi küçülmüş mü hissediyorum yoksa kendimi ifade etmiş gibi mi hissediyorum?
Eğer kendini ifade etmiş gibi hissediyorsan ne güzel.
Ama küçülmüş hissediyorsan orada durmanı öneririm.
Çünkü o zaman artık sevdiğin insanı değil kendi değersizlik korkuna yazıyorsun.
Finalde şunu söyleyerek bu bölümü artık bitireceğim.
İlişkilerde mesele kimin önce yazdığı, kimin daha çok aradığı, kimin daha çok peşinden koştuğu falan değildir.
Kimin daha gerçek olduğudur.
Bazen bir mesaj bütün sahte gururlardan daha anlamlıdır.
Ve unutma cesaret daima susmaktan değil bazen merhaba nasılsın demekten gelir.
Hepinizi gaza getirdim değil mi?
Şimdi gidip o mesajı atacaksınız.
Onu arayacaksınız.
Hangi bağlanma türünden olduğunuzu falan anlamaya çalışıp bunu çözmeye çalışacaksınız.
Kendimi de gaza getirdim bu arada.
Ama hayır o mesajı atmayacağım.
O aramayı yapmayacağım.
Bunu neden yapmayacağımı da bence artık anladınız.
Adisyonun bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.
Sadece bana bağlanın.
Bağlantı kopmasın aramızda.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
