
Bu bölümde sürdürülebilirliğe sadece çevresel bir kavram olarak değil, bir yaşam refleksi olarak bakmaktan bahsediyorum.
Tüketmek zorunda olduğumuz bu dünyada, neyi nasıl sürdürebileceğimiz hakkında konuşuyorum. Zamanı, ilişkiyi, üretimi, düşünceyi…
Kimi zaman eksilen, kimi zaman taşan ama hep bir denge arayan taraflarımızla tanışıyoruz.
Sürdürülebilirlik bir seçim olabilir mi?
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Bugün son zamanların çok popüler bir kelimesi olan sürdürülebilirlik hakkında konuşmak istiyorum.
Ne yazık ki dilimiz bu tarz popüler konularda çok hızlı asimile oluyor.
O yüzden sustainability olarak da duymuş olabilirsiniz.
Bu konu için araştırma yaparken fark ettim.
Ben bu ekolü benimseyeli neredeyse 10 sene oluyor.
O yüzden kendimi en azından bildiklerimi paylaşacak kadar hazır hissediyorum.
Sürdürülebilirlik deyince aklımıza direkt olarak tüketim ürünleri...
Fakat artık bambaşka bir noktada bir ekol haline geldi ve bir düşünme biçimi diyebiliriz.
Yani artık sadece plastik pipet kullanıyor muyuz diye bakmaktan öte düşüncelerimizi, hayatımızı, günlük yaşamımızı nasıl sürdürülebilir bir hale getirebiliriz.
Bunları fark etmekten geçiyor.
Peki nedir bu sürdürülebilirlik?
Kelime anlamı adı üzerinde sürdürmek fiilinden geliyor.
Yani bir şeyin devamlılığını sağlayabilmek.
Fakat burada küçük bir fark var.
Sadece bugünü düşünerek değil, yarını da düşünerek.
Bu tanım ilk kez 1987'de Brundtland raporunda geçiyor.
Or common feature, ortak geleceğimiz raporuyla yayınlanıyor.
İlk ortaya çıktığında doğayla birlikte insanı, kalkınmayı ve geleceği bir bütün olarak düşünüyordu.
Yani bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama hakkını tehlikeye atmadan bir kalkınma anlayışı geliştirmekti.
Bunlar üç farklı başlıkta değerlendirildi.
Çevre, ekonomi ve toplum.
Çevre deyince doğal kaynakları tüketmeden.
isteme zarar vermeden kalkınmanın yollarını bulmak.
Yani sadece çevre krizini çözmek için doğal sorunlarına bakmak değil, insanlığın ortak geleceği için oraya bakmak.
Fakat bu tam olarak yapılabiliyor mu bilmiyorum çünkü gördüğünüz üzere birçok marka bunu bir pazarlama aracı olarak kullanmaya başladı.
Yani sürdürülebilirlik etiketleri art ama gerçek çevresel dönüşümde o kadar yolunda mı evin değilim?
İkinci başlıksa ekonomi.
Kalkınma ve ekonomik büyümenin çevreye zarar vermeden sürdürülebileceğini göstermek.
Yani fakir ülkeler kalkınmalı ama bu kalkınma doğayı mahvederek olmamalı.
Fakat maalesef bunun da çok iyi çalıştığını söyleyemem.
Çünkü hala kar odaklı sistem fazlasıyla baskın.
Çoğu şirket sürdürülebilir görünmeye çalışsa da yeşil ambalaj ile tüketimi daha çok teşvik ediyorlar.
Ya da herkesin en az bir kere kulak aşinası olduğunu düşündüğüm karbon ayak izi konusu var.
Şirketler karbon salınımını azaltmak yerine karbon kredisi satın alıyorlar.
Bu da hiç planlanan gibi hareket etmiyor bence.
Yani ekonomiyi çevreyle en...
İntegre bir şey olarak değil, çevreyi yönetilecek bir risk gibi görüyorlar.
Doğru bir bakış açısı değil bence.
Ve üçüncü başlıksa toplum.
Eşitsizliği azaltmak, insan haklarını gözetmek ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını da hesaba katarak sadece bugünün toplumunu değil, yarının insanlarını da koruyacak bir düzen kurmak istiyor.
Bence kulağa çok hoş geliyor.
Fakat yine gerçeğine gelmiş olursak, iklim krizinden en çok yoksullar etkileniyor.
Sürdürülebilir ürünler genellikle çok pahalı ve erişilemez bir noktada.
Çevre ve ekonomi arasında adil bir...
Bir sistem sağlanamıyor bence.
Ama neyse ben bunları eleştirmek ve neden yapılamadığını konuşmak değil bizim neler yapabileceğimizi konuşmak istiyorum.
Çünkü bence bu üçünün ortak faydasını gözeten bir sistem kurmak için kişisel bir sürdürülebilirlik bilincine geçmek gerekiyor.
Yani biz birey olarak sürdürülebilir miyiz?
Kendimizi ne kadar sürdürebiliyoruz?
Üretimimizi, bedenimizi, ilişkilerimizi, işlerimizi, duygularımızı.
Bugün biraz bunlara bakalım istiyorum.
Ben bu konularla ilgilenmeye başladıkça, yaş aldıkça ve kendi...
Benimle tanıştıkça insanın ne kadar tüketici bir canlı olduğu ile tanıştım.
İnsan öncelikle bir zaman tüketicisidir.
Zaman nedir peki? Zaman yaşamı, enerjiyi, kaynakları, duyguları, seçimleri, bütün bu kavramları kapsayan görünmez bir çerçeve gibi bir şey bence.
Ve biz o görünmez çerçevenin içindeyken sadece anı değil, onunla birlikte her şeyi tüketme eğilimindeyiz.
Kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman da bilinçli şekilde ama sürekli olarak tüketiyoruz.
Ve tüketmek kelimesi kulağa kötü geliyor.
Fakat ben iyi ya da kötü olduğunu düşünmüyorum.
Belki yararlı ve zararlı bir tüketim şekli olabilir.
Ve bu da yine kişiden kişiye göre değişir.
Çünkü senin yapmakta olduğun tüketici bir davranış bana zarar verirken o sırada sana fayda sağlayan bir şey olabilir.
Bunlar birçok açıdan çok farklı perspektiflerden değerlendirilebilir.
Ama sürdürülebilirlik konusu olduğu için burada önemli olan tüketmek ya da üretmek değil bu eylemin ardından ne kaldığı.
Bir davranış sadece bugün işe yaradığı için...
Çünkü üretmek, devam edilmek veya paylaşmak bir sistemin içinde diğerlerine de yer açmak.
Üretilen her şeyin bir tüketicisi olması bu sürdürülebilir döngüyü mümkün kılıyor.
Ve bu da bizi sürdürülebilen bir düşünsel varoluşa götürüyor.
Şimdi çok derin ve böyle kavramsal şeyler kullanınca açıklama sözü vermiştim.
O yüzden yine bir örnekle gideceğim.
Mesela bir evde 2-3 kişi yaşıyorsunuz ve tam uyumadan önce biraz su kaldığını fark ediyorsunuz.
Su tadınız ve su içmeniz gerekiyor.
Ama siz içerseniz başka hiç su kalmayacak.
Ve diyelim ki suya ulaşabilecek bir kaynak yok.
Yani bir sipariş veremezsiniz, çeşmeden içemezsiniz.
Yani gerçekten kendinizi o suya mecbur hissettiğiniz bir noktadan düşünün.
Ayrıca bu acizlik senaryosu çok uzak gelse de gerçekten o kadar uzak da değil böyle devam edersek.
Neyse örneğimden devam edersem ne yaparsınız?
Suyun tamamını içer misiniz?
Ya da arkadaşlarınızın da suya ihtiyacı olabilir diye düşünün.
Hatta birazcık içine kötü senaryolar sokalım.
Ya gece boğazına bir şey takıldığı için uyanır ya da sadece keyfi bir yerden pek de keyfi olmaz ama çok susadığı için uyuyamazsa öyle ki arkanıza bir yudum su bıraksanız siz de sadece o kadar su içseniz
ikinize de bu gecelik yetebilir.
Özellikle çok basit bir örnek veriyorum.
Lütfen başımıza gelmez diye düşünerek örneği manipüle etmeyin.
Tamamen öyle bir senaryoda düşünün ve o bir yudum suyu bırakmanın ne kadar değerli olacağına bakmaya çalışın.
Çünkü sürdürülebilirlik tam olarak bu sonunu tüketmemek bilincinden geliyor.
Yani demek değil ki artık tüketmesi gerekmeyecek, yine tüketilecek.
Sürdürülebilirlik o tüketime yer açan bir tasarruf bilincidir.
Senin ardından onu tüketecek olan ihtiyacı düşünme bilincidir.
Bence bir noktada hepimiz bunun içine doğduk.
Çünkü ben hatırlıyorum yani evde eşyalarımızı yeniden kullanırdık.
Bir büyük abimizin, kuzenimizin kıyafetlerini giyerdik.
Mesela ben Giresunlu'yum.
Tındığın kabuğunu fışları yakıt olarak.
Tabii ki tek yakıt kaynağımız o olmazdı ama sonuç olarak direkt çöpe atmak diye bir kavram yoktu.
Her zaman tasarruf etmek isteyen bir yapı vardı.
Tabii bu bizim bir üst neslimizin kıtlık bilincini çok yaşamış olmasından da geliyor.
Fakat o kıtlığın ardından üretimin ve sanayileşmenin çok hızlanması, seçeneklerin artmasıyla bir bolluk bilincine geçildi.
Ve bu dönemde doğan çocuklar belki de onları hiç hissetmedi.
Bir noktada yeni nesil daha iyi bir dönemde yaşamış olsa da bu bilinçten çok uzakta kaldılar ve...
Artık onlar için sürdürülebilirlik bir zorunluluk değil, bir opsiyon.
Bu yüzden de greenwashing denen bir kavram var.
Bence yeni nesilde ve özellikle sosyal medyada bu kavramla çok eskarşılaşıyoruz.
Türkçeleşmiş hali boyama, yani böyle şekilcilik gibi diyebiliriz.
Yani biraz önce bahsettiğim gibi şirketlerin üretimi azaltmak yerine daha fazla karbon kredisi satın alarak bunu kağıt üzerinde yapıyor olması tam olarak bir greenwashing'dir.
Ya da mesela son yıllarda birçok ürün doğa dostu.
Geri dönüştürülebilir.
Eko amblemleriyle satılıyor.
Peki gerçekten öyle mi? Yoksa sadece daha fazla tüketmemiz için yeşile boyanmış etiketler olabilir mi?
Bence hepimiz cevabı tahmin ediyoruz.
Fakat yine burada duruyorum.
Çünkü bu sadece şirketlerin suçu değil.
Her bireyin içinde bir tüketici yatıyor ve hepimiz bazen daha çok almak, daha kolay olanı seçmek istiyoruz.
Bu iç sesle nasıl baş edeceğiz?
Gerçekten çok zorlanılan alanlar var.
Ben kendi adıma sürdürülebilirlik ekoyunun hayatıma bu kadar etkisi olabilir miyim?
Çünkü günlük hayatımda yaptığım çok fiziksel görünen o pratikler bir noktada benim düşünsel boyutumda yaşamıma çok büyük bir etki sağlamaya başladı.
Hatta şimdi bunları konuşmak için de biraz heyecanlıyım.
Çünkü belki seneler sonra bunları dinlediğimde geldiğim nokta bundan çok daha farklı bir yerde olabilir.
Ama kesinlikle daha fazla benimsemiş ve daha çok içine girmiş bir yerde olacağımı düşünüyorum.
Ve bu beni çok heyecanlandırıyor.
Ben nasıl başladım? Biraz onlardan, biraz hikayelerimden bahsedeceğim ve daha sonra da...
kişisel sürdürülebilirlik konusuna gireceğim.
Aslında çoğu insan gibi giysi kullanımımı azaltarak, çöplerimi geri dönüştürerek, yemekleri yetece kadar pişirerek gibi günlü tasarruflarla başladım.
Zaten büyüdüğüm yer, aile, yaşayış şeklim biraz önce de söylediğim gibi hep bunun içindeydi ve ben bunları fark edebiliyordum.
Yani gereksizse ışıkları söndürmek, ürünleri tekrar kullanmak, bir şeyleri çöpe atmadan ben bununla ne yapabilirim diye düşünmek.
Tabii burada bir istifçili konusu da var, dikkat etmek lazım.
Ama bunlar hep ya üst nesle ait, Tasarruf bilinci, belki de cimrilik bilinci diye geliyordu.
Ya da fazla duyarlılık gibi gösteriliyordu.
Yani ne yazık ki Türkiye'de bunu çok günlük hayat pratiğinde görememiştim.
2016'da Londra'ya dil okuluna gitmiştim ve orada günlük hayatta modern insanların bu ekolu bir şekilde uygulamaya çalıştıklarını gördüm.
Ve benim de deneyimleme fırsatım oldu.
Marketlerde plastik atıklar yerine daha kolay dönüştürülebilen atıkların kullanılması, çöp kutularının gerçekten geri dönüşüm ve normal çöp olarak ayrılmış olması.
herkesin kendi suyunu taşıyıp daha fazla plastik tüketmiyor olması gibi gibi birçok basitçe yapılabilecek olan ama ne yazık ki Türkiye'de o dönemde benim henüz deneyimlemediğim şeyler vardı ve hayatıma dahil
edim. Açıkçası ben bunu yapmayı da sevdim.
Daha sonra Türkiye'ye geldiğimde bunları anlatmak ve uygulamaya devam etmek istedim.
Burada konuyu biraz dağıtarak bir yere girmek istiyorum ama sonra döneceğim.
Biliyorsunuz dönerim bağlarım.
Şimdi ben 21 yaşında Londra'da bu farkındalıkları yaşayan bir genç kız olarak Ülkeme döndüğümde bunu anladığım insanlar dünyayı bitirdiler, sömürgelerine baksınlar, önce oralara el atsınlar gibi şeyler söylüyorlardı.
Ve benim anlatmak istediğim şey hep bir duvarla karşılaşıyordu.
O dönemde şunu fark ettim ki siz ortaya bir şey koyduğunuzda onu bozmak, onu yermek, onu eleştirmek için bir şey koyan insanlar zaten böyle bir ekoli yaşamaktan çok uzaklalar.
Yani demiyorlar ki aa öyle mi yapılıyormuş bak biz de öğrenelim yapalım.
Onun yerine onların yaptığı şeyi yermek ve...
kendilerini yine hiçbir şey yapmamış halleriyle yüceltmek istiyorlar.
Çünkü hiçbir şey yapmak istemiyorlar.
Hep yarış halindeler.
Ve senin bir şeyler yapıp onların önüne geçmenden çok korkuyorlar.
Ve bu hiç sürdürülebilir bir yaşam şekli değil.
Biraz sonra bahsedeceğim kişisel sürdürülebilirlikte ilişki konusu var.
Lütfen bu ilişkilerde dikkat edin.
Hele ki bir şeylere inanmakta zorlandığınız, kendinizi çok cesur hissetmediğiniz, deneyimlemekten çekindiğiniz bir noktadaysanız o aklınıza düşen ilk şıt olu planı yok et.
İşte o değişim de bence tam olarak bu iyi şeyleri paylaşmaktan geliyor.
O yüzden siz bu adımları atarken, siz bu paylaşımları yaparken sizi anlamak, dinlemek ve belki sizinle beraber daha fazla genişlemek isteyen insanlara anlatın.
Çok basit bir yerden başladım.
Günlük hayatta en sık tükettiğim şey yemekti.
Ve gerçekten çok fazla çöpe giden yemeğim vardı.
İlk adım yemeklerime haftalık pazar alışverişlerine giderek oradan yiyeceğim kadar almaya başladım.
Hem böylece ne yiyeceğimi planlıyordum ve ne kadar tüketeceğimi de biliyordum.
Yaklaşık bir sene kadar bunu düzenli yaptım.
Kendi yemeğimi hazırlıyor olmak.
yediğim şeyin bana ait olması ve onların tüketimini yönetmek kendime kattığım en iyi özelliklerden birisiydi.
Ve bunu başlatan şey fit bir genç olmak, işte sağlıklı beslenmek, pazar alışverişi yapan bir grupta olmak gibi bir yerde değildim.
Tamamen tükettiğim şeyin dünyaya zarar vermediğini, neyi tükettiğimi bilmek, küçük işletmeyi desteklemek, kalan yemeklerin çöpe gitmediğini görmek.
Bu gibi motivasyonlarla aslında bir taşta iki kuş vurdum.
Sonra giysi tüketimine geçmeye karar verdim ve gerçekten...
çok zorlandım. Çünkü biliyorsunuz ki Türkiye'de giyim çok önemli.
Yani diğer ülkelerde önemsiz demiyorum.
Türkiye'den bahsediyorum.
Gerçekten çok önemli.
Kendimizi kimliklerimizle değil daha çok giysilerimizle ifade ediyoruz.
Ve 20'li yaşlarının başında imkanları çok yeni genişlemiş bir genç kız olarak gerçekten çok zorlandım.
Hatta ara ara elimde poşetlerle gardırobumun önünde daha fazla almak istemiyorum Allah'ım neden alıyorum diye ağladığım bir an geliyor.
Bir şekilde oturtamıyordum.
Çünkü Onu almak sanki bir fırsatmış gibi görünüyordu.
Fakat yine de bunun çok zarar veren bir yanı olduğunu bildiğimden sürekli de bu konuyla bir savaş halindeydim.
Kendinle savaş halinde olma falan demeyin.
Böyle konular için lütfen kendiniz de biraz savaş halinde olun arkadaşlar.
Beni bu konuda değiştiren şey o dönemde çalıştığım bir firmada yöneticimin söylediği bir cümle oldu.
Harcadığın her para için kaç saat çalıştığına bak demişti.
Yani 100 TL olan bir tişörtü 50'ye aldım diye heyecanla ve gururla.
Bunu duyurmaktansa o 50 TL'yi nasıl kazandığına odaklanmaya başladım.
Ve belki motivasyonumu tam olarak çevreci olmak, sürdürülebilir olmak tarafından almamış olsam da ne kadar tükediğim, neden tükediğim bilincinden bulmuş oldum.
Bence zaten ikisi çok iç içe şeyler.
Daha sonra toplumsal bir paylaşım tarafına geçmeye başladım.
İkinciye kıyafetler satmaya.
O dönemde çok fazla alışveriş yaptığım için o kadar fazla kullanmadığım kıyafetim vardı ki onları satmaya başladım.
Daha sonra ben de ikinciye kıyafetler almaya başladım.
ve hatta bazen tek kullanımlık özel etkinlikler için aldığım şeyleri döndürmeye başladım.
Bunları para kazanmak amacından değil gerçekten döngünün içinde olmak motivasyonundan yaptım.
Sonra yine toplumsal olarak bu işin bir parçası olan çöp geri dönüşümüne girdim.
Kadıköy'e taşınmamla birlikte haftada bir kere gelen çöp geri dönüşüm arabası olduğunu öğrendim ve benim sokağımdan her çarşamba geçiyordu.
Evde çöplerimi ayırmaya başladım.
Bu konuda tam emin değilim ama sanki ben yapmaya başladıktan sonra apartmanda diğerleri de yapmaya başladı.
Çünkü bunu şuradan fark ettim.
Bir müddet sonra insanların oraya koyduğu çöp poşetleri artmaya başladı.
Yani en başlarda böyle ben ve bir daire yapıyorduk ama daha sonra orada çarşamba günleri 8-10 poşet çöp olmaya başladı.
Bu beni mutlu etmişti. Ve ben bu süreçte adım adım nasıl tükettiğimi değiştirerek kendime alan açmaya başladım.
Bu gerçekten çok önemli bir kısım.
Çünkü biraz önce de bahsettiğim gibi biz bir zaman tüketicisiyiz ve zaman aslında bu eylemlerimizi içeren bir çerçeve.
Ben tükettiğim alanları bilinçli bir...
yere getirdiğimde artık o çerçevenin içinde bana çok fazla alan kalmaya başladı.
İşte tam orada işler değişmeye başlıyor.
Bunu belki ispatlayamam ama size duygularımı çok derinden ifade etmeye çalışacağım.
Gerçekten ben bu eylemleri yapmaya başladığımda düşünsel olarak ve duygusal olarak kendi üzerimde çok büyük bir değişim hissetmeye başladım.
Bence bunları zaten ben yapmasam zaten yapıyorlar diyenlerin anlamayacağı aşikar.
Çünkü bu içsel bir dönüşüm.
Yani tıpkı egzersiz gibi düşünün yine.
Ben 150 kilosu yapanı anlamıyorum değil mi yani?
Çünkü ben yapamıyorum. O hissi, o deneyimi ben yaşayamıyorum.
Bence bu tarz günlük pratiklerini yapmayanlar da o düşünce yapısını anlayamıyor.
Bunu kendimden biliyorum ve buradan söylüyorum.
Çünkü tabii ki bu süreç içerisinde çok kez dışına çıktığım, çok kez boşverdiğim, çok kez aman ben yapmayayım ya bu sefer de o çöpü oraya atmak için beklemeyeyim dediğim oldu.
Ve o dönemlerde düşünsel olarak hayatımdaki üreticilik seviyelerinde de değişiklikler olduğunu gördüm.
Örneğin Amerika'ya gelip Uzun zamandır sahip olması zor olan çoğu şey çok kolay ulaşılabilir oldu.
Ve bu süreç beni çok zorladı.
Hatta küçük bir hikaye anlatayım.
Ben Green Card başvurusunu kendi isteğimle yapmıyordum.
Çok sevgili bir arkadaşım yıllardır bana sürekli söylüyordu ve ben hep boşluyordum.
Diyordum ki asla Amerika'ya gitmem.
Bana çok tüketici görünüyorlar, çok bilinçsiz görünüyorlar.
Ben daha entelektüel bir yerde yaşamak istiyorum.
Bir kere daha bahsetmiştim.
Benim yurt dışına taşınmaktan beklentim maddi imkanlar değil.
Daha çok o farklı kimlikleri deneyim.
Ve Amerika benim o kurmaya çalıştığım kimlikten çok uzak görünüyordu.
O dönemde de Türkiye çok kötüye gidiyor.
Böyle çok tatsız haberler var, yangınlar bir şeyler oluyor.
Kendimi gerçekten çok umutsuz ve mutsuz hissettiğim bir dönemdeydim.
Dedim başvurayım ya. Bir sene sonra beni aradığında öğrendiğimde tabii ki aklıma bu kelimelerim geldi.
O dönem kazanmayı büyük bir fırsat olarak görsem de gerçekten yine yeniden bu konuyu bir düşündüm.
Yani yapabilecek misin Beste Amerika'da?
Çünkü olmak istediğim bir kimlik ve yaşam...
Yaşamak istediğin bir hal var ve orada bunu yaşayabilecek misin?
Sonra tabii daha derin araştırınca işte Kaliforniya'nın bunun için daha uygun olduğunu gördüm vs.
Ama bir noktada da kendime bunu bir challenge olarak gördüm.
Yani bir mücadele. Dedim yani dağda derviş olmak en kolayı.
Gel bir de Amerika'da çevreci ol.
Tabii ki sadece bu yüzden gelmedim.
Bu da yolculuğun içinde kendime dahil ettiğim bir parçasıydı ve çok zorlandım.
Yani öyle ki sistem tamamen tüketmek ve daha fazla tüketmek üzerine kurulu.
Hatta bazı ürünler o kadar çok kalitesiz ya da çok çabuk tükenen bir halde ki sırf yenisi alınsın diye yapıldığını düşünüyorum.
Mesela burada Türklerin en çok şikayet ettiği duyduğum şey makinelerin çamaşırları çok yıpratıyor olması.
Gerçekten benim senelerdir giydiğim, Türkiye'den getirdiğim giysi...
Burada 3 ay daha mahvoldular.
Ve bu durumda yeniden alman gerekiyor.
Bambaşka bir ülkede çok hızlı bulamıyorsun o nereden alacağını, nerenin etik olduğunu ki maddi olarak da zorlanıyorsun.
Türkiye'deki gibi pazar alışverişi burada yapamıyorum mesela.
Çünkü farmers market denen o pazar burada çok pahalı.
Yani yeni bir göçmen olduğunuzda öncelikle marketten alıyorsunuz.
Fakat süreçte şunu gördüm.
Sen bu düşünce yapısını karakterize ettiysen o bulunduğun kava göre şekil alıyor.
Yani belki pazara gidemiyorsun.
Marketten... ona göre tüketmeye başlıyorsun.
Ya da kıyafetlerin çok hızlı tükendiğini fark ettikçe sadece ikinci el alışveriş yapmaya başladım ve çok güzel ikinci el giysiler var.
Tabii ki orada maddi performansı bir sorguluyorsun.
İşte bunu alacağımı şunu alayım ya da ben de moda olan şeyi giyeyim.
Ama içsel olarak çok derinden gelen bir bağım var benim bu konuyla.
O yüzden tercihimi her zaman bu taraftan yapıyorum.
En azından yapmaya çalışıyorum.
Ve o kadar da zor değil arkadaşlar.
Yani ihtiyacın kadar alarak gereksiz alışverişten Özellikle bu indirim tuzaklarına dikkat etmek gerekiyor.
İkinci el ürünleri tercih edebilirsin.
Kıyafet, mobilya birçok ürünü ikinci el olarak bulmak mümkün.
Artan yemekleri değerlendirmeyi öğrenebilirsin.
Sebzelerin çok çabuk bozulmaması için su dolu bardaklara koyabilirsin.
Ya da mesela en çok bildiğimiz bayat ekmekle köfte.
Gerçi artık sağlıklı besleneceğiz diye köfteye ekmek de koymuyoruz ama yani bir şekilde sizin de kendi tüketim alışkanlıklarınıza göre bulabileceğiniz şeyler vardır.
Hatta çok tüket... Bir
de elinizden geldiğince tek kullanımlardan kaçının ne bileyim bir tane Hani su mataranız olsun, işte kahve mataranız olsun.
Gerçekten onu kullanabilmek için kafelere de teklif edebilirsiniz.
İlla kahvenizi evinizden götürmenize gerek yok.
Ya da market poşeti. Yani çeşit çeşit renk renk model model var.
Hatta benimki böyle büyük şeydi.
Yanımda taşımaya çok üşeniyorum diye sonra böyle küçücük paket haline gelen bir şeyi çantama aldım.
Böylece yanımda her zaman bir poşet opsiyonum olmuş oldu.
Yani gerçekten çok küçük hareketlerle ve değişikliklerle sürdürülebilir yaşamın bir parçası haline...
Bana sorarsanız pek de uzağında değiliz.
Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın kendi içinde bir döngüsü var.
Ve her şey sürekli bir denge içinde gidiyor.
Örneğin hava çok ısınırsa kuraklık oluyor ya da seller.
Doğa ne kadar bastırılırsa o kadar aşırı tepkiler veriyor.
Çünkü o dengeyi arıyor.
Ve aynı şekilde biz de bazen çok tüketebiliyor, bazen çok israf edebiliyoruz.
Fakat ardından avaz avaz bağıran o denge arayışını da duymamız gerekiyor.
Duymakta ne kadar gecikirsek tıpkı doğanın bize veren...
verdiği aşırı tepkiler gibi günlük yaşamımıza yansıyan aşırı olaylar olmaya başlıyor.
Nedir bunlar mesela? Yoruluyoruz, tıkanıyoruz, üretemiyoruz.
Sanki o ana kadar çok şey yapmışız da artık hiçbir şey alan kalmamış gibi hissediyoruz.
Motivasyon kaybediyoruz.
Bir şeyleri sürdürecek takat bile bulamıyoruz bazen.
İlişkilerimiz tükeniyor.
İşlerimiz tükeniyor. Ve işte bu sırada kişisel sürdürülebilirlik devreye giriyor.
Kendimizi sürdürmek. Ama bu öyle slogan gibi bir şey değil yani.
Derinliği... Başka, nasıl beslendiğinizden tutun, nasıl ilişki kurduğunuza, hangi hayalleri hala taşımaya devam ettiğimize kadar.
Hepsi bize bir yük olabilir ya da bizi yeniden var eden bir kaynağa dönüşebilir.
Yani biraz önceki örneğimizdeki gibi bugün yapmakta olduğun şeylerden yarınki sana enerji, alan ve umut bırakmak.
Bunu da yine ayrı başlıklar altında incelemek istiyorum.
Mesela fiziksel sürdürülebilirlik.
Bedenimiz uykusuzluk, sürekli yorgunluk, stres gibi sinyaller veriyor ve bunlar çoğu...
zaman tüketim alışkanlıklarımızdan geliyor.
Yeme ve hareket etme ve bence çok önemli olan ekran süresi.
Bedenimizin ritmini etkiliyor.
Yani spor, diyet ve güzel görünmek, estetik gibi alanlarda sonuç odaklı yaklaşımlar bizi sürdürülemez hedeflere götürmeye başlıyor.
Ne yapmamız lazım mesela? Kendi bedenimize uygun olanı bulmamız lazım.
Herkes aynı şekilde beslenemez.
Herkes aynı egzersizi yapamaz.
Sürdürülebilir rutinler kurmak lazım.
Vücudun bir şeyi sadece başarması ya da yapması değil, onu uzun Süre yapabilir halde kalması gerekiyor.
Yani bir önceki bölümde başlamanın mikro adımlarında da söylemiştim.
Her gün 10 dakikalık yürüyüşler yapmak haftada bir kez zorla spor salonuna gitmekten çok daha iyidir.
Veya TikTok, Instagram gibi yerlerde trend olan sporları, diyetleri uygulamak yerine bireysel olarak kendini tanıyıp hep devam edebileceğin bir rutine girmek olabilir.
Bu zaten bir noktada zihinsel sürdürülebilirliği etkileyecek.
Çünkü sağlam kafa sağlam vücuta bulunur.
Nedir zihinsel olan?
Bazen yorgun hissetmiyoruz.
zaman çok doluyuz yani.
Sanki kafamızın içinde sürekli bir uğultu var.
Düşünceler, planlar, endişeler hepsi üst üste geliyor ve biz sadece çok meşgulüm diyerek geçiştiriyoruz.
Ama belki de meşgul değiliz ya da belki de bize hizmet eden şeylerle meşgul değiliz.
Hep çalışan ama hiçbir şey üretmeyen bir zihinle yaşıyoruz ve bu hiç sürdürülebilir değil.
Ve bu zihinsel alan tamamen duygusal ve ilişkisel yerlerden besleniyor.
Bastırılan duygular birikmeye ve içimizde bir ağırlık yaratmaya başlıyor.
Bazı Bu duygular o kadar tüketici bir hale geliyor ki mesela bir insana kırıldığında ama dile getiremediğinde, bir yerde artık sevilmediğini hissettiğinde ya da kendine bir şeyi anlatamadığında içten içe bir şey seni
kemirmeye başlıyor.
Ve bu duygular söylenmedikçe, anlaşılmadıkça, bakılmadıkça büyüyor.
Ve bu duygusu olarak sürdürülebilecek bir şey değil.
Duygularımızı tanımak ve ilişkisel olarak da sürdürebildiğimiz insanlarla paylaşarak içsel bir denge kurmamız gerekiyor.
Peki nasıl sürdürülebilen ilişkilere sahip olacağız?
Sürekli veren, anlayan, kadanan tarafta olmak mesela hiç sürdürülebilir bir ilişki değil.
Biraz önce bahsettiğim o tüketen insanların karşısında ne kadar sürdürülebilir bir ilişki oluşturabilirsiniz ki?
Mesela uzun süreli arkadaşlıklarınıza bakın.
Biz ne kadar kendimizi ifade edebilirsek, ne kadar duygularımızı yaşayabilirsek sağlıklı bir zihne ve bedene de sahip oluruz.
Gerçekten hepsi birbiriyle inanılmaz iç içe şeyler.
Çünkü iki farklı insanın iki bambaşka dünyadan gelip de bir arada devam etmeye çalıştığımızda Gerçekten çok zor bir şey.
Bu sadece duygusal, romantik ilişki için değil.
Arkadaşlık, iş, aile ilişkileri için de geçerli.
Ortada bir ilişki olduğunda artık birden fazla insan olmuş oluyor.
Ve enerjilerin değiş tokuş halinde olduğu bir iletişim başlıyor.
Kimi zaman biri çok veriyor, kimi zaman diğeri.
Ama günün sonunda bir denge oluşuyor.
Ki bu denge oluşmuyorsa zaten bir taraf tükeniyor.
Çünkü ilişki dediğimiz şey canlılık isteyen bir şey.
Yani sadece o dengeyle devam edebil...
mesih etmez. Onda bir can olması gerekir.
Bir empati olması gerekir.
Bir alan olması gerekir.
Ve bence sosyal varlıklar olduğumuz için en önemli nokta konuşabilmektir.
Yani duygularınla, ihtiyaçlarınla, sınırlarınla var olabildiğin ilişkiler kurduğunda ve sen kendini ifade edip o dengenin içinde kendini canlı hissedebildiğinde duygusal olarak da sürdürülebilir hissedersin.
Ve bu senin zihinsel olarak motivasyonunu, planlarını, endişelerini etkiler.
Kendine geri kazanma bir niyet gerektirir ve bu niyet tıpkı doğaya zarar vermemek için çöpümüzü ayrıştırmamız gibi kendimize de iyi gelmeyen ilişkileri, duyguları, fiziksel aktiviteleri ayıklamaktan geçer.
Ve kendini açtığın bu alanda bu eylemlerle yeni bir şeye girmiş olursun fakat bunu devam ettirmek de ayrı bir zorluk getirir.
Tıpkı biraz önce çevreci bir harekete devam etmenin farklı koşullarda, farklı alanlarda, farklı insanlarla farklı zorluklar içermesinden bahsettiğim gibi.
Bence devam etmek için önce bir bazı Bazen yavaşlayıp bazen de yön değiştirmek ama kendine sadık kalmayı kabul etmek gerekiyor.
Yani bazı dönemler gelir içinden hiçbir şey gelmez.
Ne yazmak istersin, ne koşmak istersin, ne konuşmak istersin, ne bir ilişkide kendini ifade etmek istersin ve sorgulamaya başlarsın.
Acaba artık bunlar olmuyor mu?
Fakat bence cevap olup ya da olmamak değildir.
Ben buna biraz daha metaforik yerden bakıyorum.
Sanki bir ağaçmışsınız ya da bir bitkiymişsiniz gibi düşünün.
Bazen meyve veririz ama bazen de yaprak döküyoruz.
Ama hep devam eden bir döngünün içindeyizdir ve bence buna inanmak, buna sadık olmak gerekiyor.
Böyle devam edebilmek için kendine karşı dürüst olmakla başlayabilirsin.
Bir dön bak, sürdürülebilir bir ilişkiye sahip olmak için, sürdürülebilir bir işe, sürdürülebilir bir motivasyona sahip olmak için hangi pratikleri yapıyorsun?
Neleri sürdürebilmeye çalışıyorsun?
Belki de hiç sürdürülebilir olmayan şeyleri sürmeye çalıştığın için tükeniyorsun.
Çünkü bence ne yaptığımızı bilmeden ve ne...
Neden yaptığımızı bir kere bile sormadan, unutarak zaman harcıyoruz.
Ve sonra da dönüp hayatın neden bu kadar boş hissettirdiğini sorguluyoruz.
Sorunu bulunduğumuz mekanlarda, iş yerlerinde, insanlarda ya da hep o şirketlerde arıyoruz.
Oysa ki onların içinde olmayı tercih eden biziz.
Ve hiç sorgulamıyoruz. O yüzden de yapılabilecek birçok pozitif aktivite bize boş geliyor, gereksiz geliyor.
Ama aslında bu tarz hedefler koyarak yarınlara gidebiliyoruz.
Bu farkındalığı size atarabilmek benim kişisel olarak...
Kendi özgür irademle yüklendiğim bir sorumluluğumdu.
Çünkü biraz önce bahsettiğim zamanlar bana kaldıkça kendimi bu tarz bilgilerle doldurdum.
Belki belli konularda uzmanlaşmadım ama çok renkli deneyimlerden geçtim.
Bir müddet kendimi açıklayamayacak kadar zayıf ve yetersiz istesem de aslında o beklediğim gücün hiç gelmeyeceğini fark ettim.
Uzanabildiğim kaynaklardan alabileceğim şeyleri almaya devam ediyorum.
Ve yeni şeylere yer açabilmem için biraz da vermem, paylaşmam gerekiyor.
Çünkü ben de artık... Artık bu sürdürülen sistemin bir parçasıyım.
Ne fazlamla devam edebilirim ne de azla yetinebilirim.
Neyi fazla neyi azaldımsa tamamen benim tercihim.
Düşüncelerimin röntgenini çektim.
Size yorumluyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
