
onu mu yapsam, bunu mu seçsem, biraz daha mı baksam derken bazen karar vermenin kendisinden yoruluyoruz. bu bölümde seçim paradoksundan karar yorgunluğuna, seçenekler arttıkça neden daha mutlu değil de daha huzursuz olduğumuza ve verdiğimiz kararlara güvenmenin özgüvenimizle nasıl bir ilişkisi olduğuna uzanan bir düşünce zincirini anlatıyorum. belki de mesele mükemmel kararı bulmak değil; yeterince iyi olanı seçip yoluna devam edebilmektir.
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Onu mu yapsam, bunu mu yapsam?
Aslında çok da içime sinmedi şunu mu yapsam?
Ya ben birazcık daha bakacağım herhalde.
Of bir türlü karar veremedim.
Diye diye kendinizi tüketiyorsanız tam olarak bunları konuşacağımız bir bölüm yapacağım arkadaşlar.
Düşünce Röntgeni Podcast'in bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Geçenlerde uzun bir aranın ardından sonra çok eski bir arkadaşımla bir araya geldik ve up uzun bir sohbet ettik.
Bu sohbet sırasında ister istemez yıllar önce gördüğün, hatırladığın, bildiğin insanın ne kadar çok değiştiğini fark ediyorsun.
Aslında çok iyi bildiğini sandığın o eski arkadaşın bir noktada bambaşka bir insan olmuş oluyor.
Ve sen bu bambaşka insanı yeniden tanırken de ne kadar farklı bir insan olduğunu fark ediyorsun.
Hani yeni bir insanla tanışmak kadar eğlenceli bir aktivite bence.
Eski arkadaşlarla buluşmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Çünkü bir yandan da işin en eğlenceli kısmı kendimin de ne kadar değiştiğini fark etme fırsatım oldu.
Yani o zamanında her şeye çok fazla reaksiyon veren, işte tercihlerini hep dünyaya karşı alan bestenin ne kadar ehlileştiğini, durulduğunu, biraz daha kendi yolundan yürümek gibi
bir belki de ilizyona kapıldığını görmeye başladım.
E tabii bu benim için oldukça üzerine düşünülecek ve konuşulacak bir hale geldi.
Tahmin edersiniz ki bu konunun üzerine de çok çok çok düşündükten sonra şöyle bir kanıya vardık.
Galiba insan büyüdükçe yeni seçenekler yaratma veya denemeye karşı heyecanını kaybetmeye başlıyor.
Örneğin kendi stiliniz oluşmaya başlıyor ya da işte yaptığınız işin gereklilikleriyle ilgili bazı hobileriniz olmaya başlıyor ya da yaşadığınız şehrin işte ülkenin stiline
göre bir yaşam stiliniz olmaya başlıyor gibi gibi bunu örneklendirebilirsiniz.
Yani içinde bulunduğunuz hayat belki sizi siz yapıyor ama bir noktada da Bulunduğunuz hayata sizin tercihleriniz, sizin hayatınız yapıyor.
Ve belki de bu hayata karşı bağlılığımızın gitgide daha artması ya da bulunduğumuz hayata karşı biraz daha mecbur hissetmemiz sebebiyle tercihlerimiz de artık o yönde olmaya başlıyor.
Tıpkı algoritma gibi düşünebilirsiniz aslında.
15 yaşındaki bir genç kızın sosyal medyada gördüğü içeriklerle 55 yaşındaki yetişkin bir kadının içerikleri birbirine hiç benzemiyordur.
Çünkü şu ana kadar içeriklere verdikleri reaksiyonlar da birbirine hiç benzemiyordur.
Fakat burada konumuz o algoritmaların nasıl oluşması ya da oluşup oluşmamasından ziyade belli bir yaştan sonra ya da benim tanımıma göre büyüdükçe o algoritmanın değişimine karşı gösterdiğimiz
direncin artması. Belki tamamen kendi yolunu belirlemek, belki daha güvende hissetmek, belki de bir huzur arayışı sebebiyle bir şekilde kendimize benzer tercihleri yapmaya başladığımız bir
patern oluşturmaya doğru bir eğilim gösteriyoruz.
Yalnız şu an şunu fark ettim.
Burada size arkadaşımla konuştuğum örnekleri veremediğim için yani resmen ikimizin sohbetinin dedikodusunu burada yapamadığım için çok resmi ve seçici kelimeler kullanmaya çalışıyorum ve bu da durumu
oldukça resmi bir hale getiriyor.
Gerçekten bunu sık sık düşünüyorum.
Çünkü ben podcast'ı tamamen hayatımda deneyimlediğim anlardan üretiyorum.
Ve bazen yaşadığım olayları anlatmak istediğimde anlatamıyor olmam.
Ama anlatmaktan başka çaremin olmaması beni çok sıkıştırıyor.
Ve artık arkadaşlarımla böyle KVKK imzalar gibi şey yapmak istiyorum.
Aramızda yaşanacak herhangi olumlu ya da olumsuz durumların bestenin değerlendirmesi sonrası düşünce röntgeni podcast kanalında bir konu haline gelmesini kabul ediyorum.
İmza kaşe falan böyle.
Komik olurdu baya.
Neyse konumuza dönecek olursam işte bu bahsettiğim konuşmanın sonunda vay be büyücük diye böyle oldu falan diye bir karar verdik ya.
Tabii ki benim hayat yine karşıma bu sohbeti bambaşka bir yerden çıkardı ve yaşı benden çok büyük olan bir insanın da aynı problemi yaşadığını gördüm.
O anda anladım ki işler büyüdük diye böyle olmuyor arkadaşlar.
Yaşın kaç olursa olsun hayatının herhangi bir döneminde belki de çok haklı sebeplerle, belki de tamamen bu konuda kendini geliştiremediğin için yani seninle de alakalı olabilir ama seçim
paradoksu yaşıyorsan bunu yaşıyormuşsun.
Nedir seçim paradoksu?
Eminim herkesin başına geliyordur.
Yani bazen bir karar verecek olduğumuz an o karar içimize sinmez ve başka seçeneklerin varlığı ihtimalinde boğulmaya başlarız.
Bazen de mecburen karar veririz ama verdiğimiz karar içimize o kadar sinmez ki o kararın peşinden gidemeyiz.
Ben bunların her bir varyasyonunu sık sık yaşayan ve deneyimleyen bir insan olarak bu konuda konuşabilecek son insandım.
Ama ne yaptım? Gittim bunun için okudum, araştırdım, çalıştım ve onlarla geldim arkadaşlar.
Eğer dinlediyseniz bilirsiniz Ayva Reçelsiz Olur Mu diye bir bölümüm vardı ve tam olarak bu paradoksun içinde hissettiklerimden bahsetmiştim.
Eğer dinlemediyseniz de bu bölümden sonra mutlaka dönüp bakmanızı tavsiye ederim.
Keza ben de dönüp bakacağım.
Aslında bu bölümü hazırlarken bir dönüp bakmayı düşündüm.
Açık olacağım çünkü daha tutarlı konuşmak ve belki de sizin eleştirilerinizden kaçınmak istedim.
Ama sonra dedim ki Beste hayır yani tam tersine sen de kendini bu dinleyici perspektifinden değerlendirmelisin ki zaten podcast'in amacı da tam olarak bu değişimi kaydetmek değil mi?
Neyse konuyu çok saptırmayacağım deyip sürekli konunun içinden farklı konulara açılıyorum.
Ama hemen geri dönüyorum.
Arkadaşlar bu karar yorgunluğu yüzünden neler yaşadım ki neler yani.
Hatta en sık başıma gelen yer yemek siparişi verme anı.
Bazen çok aç olduğum için ve evdeki malzemeler tam da istediğim gibi olmadığı için ya gidip bir yemek söyleyeyim diyorum.
Tabii Türkiye'deyken bu çok kolaydı.
İki lahmacun, bir tavuk şişle bütün meseleyi bitirebiliyordum.
Ama Amerika'ya taşındığımdan beri yemeklere karşı verdiğim reaksiyonlar olsun.
Yediğim şeylerin tadını çok beğenmiyor ve fazla şekerli buluyor olmam olsun.
Bir şekilde bu konuda daha kararsız olmama sebep oldu.
E bir de tabii uygulamaların promosyonları var işte.
Giriyorsunuz bakıyorsunuz sonra diğerine bakıyorsunuz.
Ondaki seçenek daha cezbedici geliyor.
Söylemişken onu da kullanmak istiyorsunuz falan filan derken ben her seferinde yemek söyleyemeden bu yemek söyleme işinden vazgeçiyorum arkadaşlar.
Ve bir bakıyorum mutfakta elimdeki malzemelerle bir şeyler yapmaya çalışırken Ne yiyeceğimi asla bilmediğim, hatta acıkmaktan yorulduğum için ne istediğimi de tam olarak anlamadığım, belki
de hissedemediğim bir hale gelmişim.
İşte ben bu konuyu çalışırken bu örnek var ya cuk oturdu.
Çünkü benim orada yaşadığım şey tam olarak karar yorgunluğu.
Tıpkı çok yürümekten bacak kaslarınızın yorulması ya da sürekli iş yapmaktan belinizin ağrıması, işte ne bileyim ellerinizi kullandığınız bir şeyden dolayı bileklerinizin ağrıması gibi aynı şekilde
karar vermeye çalışırken çok fazla düşünmekten ötürü beyniniz yorulmaya başlıyor arkadaşlar.
Biz zannediyoruz ki böyle çok küçük kararları şak diye veriyoruz.
Sanki hani otonom bir cevabımız var ya da biraz önce bahsettiğim o algoritmik benzerlikten ötürü bir eğilimimiz var ya, o eğilim karar veriyor zannediyoruz.
Keza bir noktada böyle de oluyor.
Fakat o kararı verirken yine de ne kadar küçük olursa olsun bir enerji harcıyoruz.
Ve düşünün ki sırf daha iyi bir karar verebilmek için her karar vermediğimiz anda, beklediğimiz, yeni bir seçeneğin daha iyi olma ihtimalini düşündüğümüz ya da yeni bir kararı değerlendirdiğimiz
her anda çok fazla bir enerji harcamaya başlıyoruz.
Eğer böyle olunca ne oluyor?
Yorulmaya başlıyoruz.
Yorulduğumuzda ne oluyor? Performansımız düşüyor.
Böyle olunca ne oluyor? Aslında en başta daha iyi karar vermek için çok düşündüğümüz ve girdiğimiz bu yolda...
Muhtemelen daha kötü bir karar veriyoruz.
Çünkü karar verme sürecinde kaldığımız her anda hatta geç kaldığımız her anda zihin kapasitemiz düşmeye başlıyor ve başta verebileceğimiz o daha bilinçli kararın
yerine daha düşük bir bilinçle, daha düşük bir enerjiyle bir karar veriyoruz.
Ve sonucunda da muhtemelen düşen enerjiden dolayı daha az memnun olacağımız bir karar vermiş oluyoruz.
Hatta tam da bununla ilgili yapılmış bir çalışma çıktı karşıma.
Harvard'da psikolog Daniel Gilbert tarafından yapılan bir çalışmada öğrencilerinden çektikleri fotoğraflar arasında seçim yapması bekleniyor.
Çalışma iki gruba bölünerek yapılıyor ve ilk gruba tercihlerinin son tercih olacağını ve değişiklik yapamayacakları söylenirken ikinci gruba isterlerse fotoğrafları değiştirebilecekleri söyleniyor.
Şu an herkes ikinci grupta olmayı hayal ediyordur diye düşünüyorum.
Fakat maalesef ki ikinci gruptaki öğrenciler kararlarından daha az memnun olarak ayrılıyorlar.
Çünkü beyin... bir kararı son karar olarak kabul ettiğinde o kararı yüceltmeye başlıyor ve o kararla memnun olmaya çalışıyor arkadaşlar.
Yani düşündüğümüzün aksine daha iyi bir tercih yapabilme potansiyeli bizi daha fazla memnun eden değil, daha az memnun eden bir hale geliyor.
Hatta Profesör Gilbert bu ilk grupta kararıyla memnun olan kişilerin yaşadığı mutluluğu sentetik mutluluk olarak isimlendiriyor.
Şimdi sentetik biraz kırıcı oldu Gilbert Bey ama ben ne demek istediğinizi anlıyorum.
Şakası bir yana arkadaşlar.
Hani başta da söyledim ya insan kendi algoritmasını oluşturuyor ve kendisine benzer kararlar alarak ilerliyor çünkü belki de daha huzurlu hissettiriyor diye.
İşte tam olarak aslında bu çalışma da bunun bir cevabı.
Yani bence huzuru aramak, Gilbert Bey'e göre de sentetik mutluluğu yaşamak bence yaş aldıkça daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir şey haline geliyor.
Çünkü bir şekilde artan sorumluluklar, kaygı, yaşam mücadelesi, kendini garantiye almak gibi şeyler o kadar yorucu olmaya başlıyor ve enerjin o kadar düşmeye başlıyor ki artık
yepyeni seçenekler yaratıp kendini daha fazla yoracağın yollara girmemeye başlıyorsun.
Ha bu demek değil ki o yollar kayboluyor yani artık yeni seçenekler olmuyor.
Tam tersine hayat her gün yepyeni seçenekler sunmaya devam ediyor.
Fakat biz kendi birikimimize göre tercihler yapmaya belki de bir şekilde o tercihlerle daha huzurlu hissedeceğimiz için o tarafa doğru eğilmeye başlıyoruz.
Ve bu benim sandığım gibi pek de büyümekle alakalı değil biraz daha yargı kasını büyütmekle alakalı bir şeymiş.
Yargı deyince bizde biraz daha böyle yargılamak, yargı reis falan gibi duyuluyor ama aslında karar aksiyonunuzu yöneten bir yargı mekanizmanız var ve buraya karşı güveninizin
artmasıyla o kasın güçlenmesini sağlıyorsunuz gibi düşünebilirsiniz.
Yani siz karar verebildiğinizde, kararlarınıza sahip çıkabildiğinizde aslında özgüveniniz de artmaya başlıyor.
Özgüveniniz artınca da kendi yolunuzdan yürümeye karşı olan inancınız da artmaya başlıyor.
Haliyle bu yolu korumaya karşı da bir refleks geliştirmeye başlıyorsunuz.
Yani biz karar veremeyip kendimiz için daha iyi bir kararı kovalarken aslında kendimiz için çok daha kötü şeyler yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş.
Peki bu büyüyünce olmuyorsa nasıl olacak derseniz herkesin karar verememesinin altında öznel sebepleri olduğu gibi bence herkesin de öznel çözümleri var.
Fakat insanoğlunun her birinin birbirinden bu kadar ayrı olduğu kadar bu kadar da benzer olmasının getirdiği iki temel şeyden bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Birincisi limitlerini belirlemek, ikincisi de önceliklerini.
Her ne karar alacak olursanız olun eminim o konu özelinde bazı limitleriniz var.
Bu işte bir eşya almaksa bütçe gibi bir şey düşünebilirsiniz.
Ve bazı da öncelikleriniz vardır.
Tamamen sizin onu almaya karşı çıkan motivasyonunuzla alakalı şeylerdir.
Daha iyi anlatmak için bir örnek vermem gerekirse mesela bir laptop alacaksınız ve işte laptopun büyüklüğü, şekli, taşınabilir olması tamamen sizin gündelik yaşamınızı nasıl yaşadığınızla
alakalı şeylerdir ve bazı öncelikleriniz mutlaka vardır.
E haliyle bu önceliklerin size çizdiği bazı sınırlar vardır.
Onlar da sizin limitleriniz olur.
Tabii ki bunun dışında dış limitleriniz de vardır.
Mesela bütçesi gibi vesaire bunları da düşünebilirsiniz.
Yani bence... En iyi karar limitlerinizle önceliklerinizin kesişim kümesinde olan karardır.
Ve bu süreçte kesinlikle unutmamanız gereken en önemli şeyi söyleyeceğim şimdi.
Mükemmel seçim yoktur arkadaşlar.
Mükemmel karar diye bir şey yoktur.
Çünkü mükemmel diye bir şey yoktur.
Mükemmel altı doldurulamayan.
ne olduğu ölçülemeyen, oldukça öznel ve duruma göre değişken bir şeydir.
Bu konuda konuştuğum ve hala tüm acemiliğine rağmen en favori bölümlerimden biri olan başlamadan önce başlayan şeyler bölümüne bir bakmanızı mutlaka tavsiye ediyorum.
Fakat şu anki konumuza dönecek olursam basitçe şunu söyleyebilirim.
Mükemmel yoktur, yeterince iyi vardır.
Ve sizin de o kararların peşinden gitmeyi ya da gitmemeyi ya da yepyeni bir kararı vermeyi ya da vermemeyi sağlayabilecek yeterince iyi bir tercih yapabilecek birikiminiz var.
Hani bir söz var ya en kötü karar kararsızlıktan iyidir diye.
Bence onu bu toplam konuşmanın sonucunda şöyle çevirebiliriz.
Yeterince iyi bir karar kararsızlıktan iyidir.
Hatta bu bana bu sene okuduğum Hamlet kitabından bir sözü hatırlattı.
Oldukça etkilenmiştim.
Zaten kitaptan baştan sona çok etkilendim.
Böyle okurken kendimi sanki bir romanda yaşıyormuş gibi hissediyordum.
O kafiyeli dünyalar çok hoşuma gidiyor.
Şöyle diyordu kitapta Hamlet, iki işten birini seçemez olunca ikisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim.
Hamlet'in kendini ve kararlarını gerçekleştirememenin getirdiği kahırdan öldüğünü düşünürsek, Bunun pek de iyi bir şey olmadığını buradan da çıkarabiliriz.
Sonuca gelecek olursam amaç seçimleri tamamen ortadan kaldırmak, en hızlı kararı verip de bir karar vermiş olmak değil arkadaşlar.
Amaç biraz daha karar vererek yakaladığımız o sentetik mutluluğu ya da benim deyimimle huzuru, belki de sevinci yakalamak.
ve kararlarına sahip çıktıkça gelen o özgüvenle beraber yeni kararları heyecanla, hayretle karşılayabilmek.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Eğer bu kanalı dinlemekten hoşlanıyorsan abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutma.
Ve benimle iletişime geçmek istersen Düşünce Röntgeni Instagram hesabımdan her zaman ulaşabilirsin.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
