
bu bölümde insanın kendinden memnun olmasının ne kadar mümkün olduğu ve bu yolun nerelerden geçtiğini konuşuyorum ve sizlerle oldukça doğal gelişen bir düşünce röntgeni paylaşıyorum.
Bana ulaşmak isterseniz:
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''nin yeni bir bölümünde daha birlikteyiz, ben Beste.
Kemerlerinizi bağlayın, bu zamana kadarki en spontane bölümü çekiyorum.
En son kendime terapi başlığında kaygı-korku temalarını konuştuğum bir bölüm çekmiştim.
O da oldukça spontane gelişmişti.
Fakat bir yandan da konular çok hakim olduğum yerdendi.
Yani üzerine çok konuştuğum ve çok düşündüğüm şeylerdi.
Bugün beni buraya getiren şeyin üzerine henüz hiç düşünmedim.
Samimi söylüyorum, direkt.
buraya geldim. Öncelikle ne oldu?
Bir kısa bahsedeyim. Bugün Cuma arkadaşlar.
Pazartesi gözümüzü kapatıp Cuma gözümüzü açıyoruz ve nereden baksanız 4-5 haftadır böyle yaşıyoruz.
Bu yoğunluk eskiden olsa çok hoşuma giderdi.
Ama artık biraz daha sıkıcı gelen yanları var.
Çünkü bence son 2-3 senede kendimi gerçekten çok güzel özgürleştirdim.
Sisteme karşı İlk farkındalığımı yaşadığım güne baktığımda bugün çok farklı bir noktada olduğumu ve gerçekten düşünsel anlamda çok özgür olduğumu farkındayım.
Bu yüzden de eskisi gibi her şeyin çok yoğun olmasını, çok dipdibi olmasını, her anın daha önceden çoktan ayarlanmış olmasını sevmiyorum.
Ben zaten oturup yayan, hiçbir şey yapmadan durabilen bir insan değilim.
Burada değinmek istediğim şey her şeyin çok böyle sıkı sıkıya planlanmış ve hiçbir boşluk olmadan olmuş olması.
Ve ister istemez bu sıkışmışlık hissiyle beraber günlüğümde bir sayfa yazmaya kalkışmışken arkadan eski günlüğümü çektim.
Derken orada bir şey arıyordum ve 2023-26 Haziran'da yazdığım bir sayfaya denk geldim.
Los Angeles'a taşınalı maksimum bir hafta falan oluyor.
Önceki sayfalarda oldukça mutlu, pozitif ve hayatımda tam istediğim yere geldiğime inandığım, tam istediğim şeyleri bulduğum bir yerdeyim.
Hatta 3 senedir yaşadığımız mahalleyi o gün ilk kez gezmişiz ve...
Çok hoşuma gitmiş falan. Ama ardından bir sabah uyanıyorum ve kaygılarım devreye giriyor.
Korkularımla yüzleşiyorum derken bir sorgulamaya başlıyorum.
Memnun muyum? İlk cevabım evet ama sanki derinlerde hayır.
Hayırı açıklamak zorunda hissettiğim anda gelen şımarıklık duygusuyla baş ediyorum şu anda.
Memnun olmadığın şey ne?
Los Angeles memnunum.
Kaldığım yer idare eder.
İşim yok zaten. Eşim büyük ölçüde.
Geri kalan birçok şey için de kabullendim yazmışım.
Derken bu liste uzayıp gidiyor ve en sonunda kendim yazmışım.
Karşısı 3 nokta.
Ve devamında şöyle diyorum.
Wow! En son nasıl kendim geldi aklıma ya?
İlk olması gerekeni, olduğum alanı, hayatımdakileri düşününce başka ne var derken en son, en son kendim geldi.
Sanki şu anda yazmaya devam ettiğim her kelime, elimin yaptığı her hamle beni bu cevabı vermekten uzaklaştırıyor.
Ama hayır, vereceğim bu cevabı.
Kendimden memnun olmadığım noktalar var tabii.
Şimdi burada bir durmak istiyorum arkadaşlar.
Çünkü ben bunu okurken hemen kendimden memnun olmadığım nokta var.
Neymiş şu an onları hala yaşıyor muyum?
Onları nasıl çözebilirim diye çok reflektif bir düşünceye gelsem de bir durdum orada.
Ya beste dedim ya. Kendinden memnun olmak nedir mesela?
Sonra da buraya geldim işte.
Ve şimdi düşünüyorum.
Yani... Mesela bir şeyden memnun olmak nedir?
Örneğin elimde şu an bir kalem var ve ben bu kalemin 12'li paketini aldım.
Çünkü ben bu kalemden memnunum arkadaşlar.
Özellikle benim gibi çok gizli yazanlar böyle kalemlerinin nasıl olduğunu önemserler.
İşte bulaşmaması, kayması, kolay tutulması, rahat yazılması gibi birçok sebebi var.
Şık bir kalem değil. Çok daha şık kalemlerim oldu.
Ama bir genel cevap verecek olursam evet yani ben bu kalemden memnunum.
Memnunum ki 12'li paketini satın aldım.
Yani bir şeyden memnun olmak onun amacına hizmet etmesiyle alakalı diyebilir miyim?
Mesela müşteri memnuniyeti kelimesi çok yaygındır işte.
Ne yaparlar? İnsanlar aldıkları hizmetleri değerlendirirler.
İyiydi, kötüydü vs. derler ve bu kavramın ismi de müşteri memnuniyetidir.
Yani şu anda genel olarak bakarsak memnuniyet dediğimiz şey bir şeyin amacına hizmet etmesiyle ölçülen bir şeydir.
Eğer amacına kişinin istediği yönde hizmet ediyorsa memnun olunur, etmiyorsa da memnun olur.
Memnun olunmaz. Çok basit bir matematik değil mi?
Hani düşünüyorum hala arkada.
Var mı böyle edge case'ler hani tam aklıma gelmeyen, amacına hizmet eden ama memnun etmeyen derken aklıma...
Yine mesela yemekten geliyor.
Şimdi ben açsam doymak için bir yemek yerim.
Yemek beni doyurduğu için amacına hizmet etmiş diyebilirim.
Evet evet bu örnek çok iyi oldu.
Şu an çok iyi bir noktayı yakaladım.
Bir saniye. Örneğin ben şu anda çok acıktım ve amacım doymak değil mi?
Doymak için bir yemek yersem amacına hizmet eder ve doymuş olurum.
Ama yediğim yemeği beğenmeyebilirim.
Damak tadıma uymayabilir ve bu yüzden de memnun olmayabilirim.
Hatta bir geri dönüp düşünürsek müşteri memnuniyeti dediğimiz şey de kategori...
Söylere ayrılır değil mi? Her anlamda tek bir değerlendirme yapmayız.
İşte hızını değerlendiririz, lezzetini değerlendiririz, kalitesini değerlendiririz gibi gibi segmentlere böleriz.
O zaman amacına hizmet etmek değil de amacının ne olduğu daha önemli diyebilirim.
Yani kendimden memnun muyum sorusuna bir cevap vereceksem önce benim amacımın ne olduğunu bulmam lazım.
Ve daha sonra da amacına hizmet ettiğini düşündüğüm bir yoldaysam kendimden memnun olduğumu söyleyebilmem lazım.
Böyle basit matematik yapınca insan...
Ya insan böyle bir şey değil ki daha kompleks, kalp var, düşünce var falan diye çıkışıyor.
Ama bana sorarsanız bir şeyleri ne kadar basitleştirirsek o kadar daha derin anlamaya yol alıyoruz.
O yüzden sanki bu basitleştirme kendimi basitleştirmek ya da metalaştırmak için değil de kendimi daha derinden anlamak için güzel bir yöntem.
Şimdi bugüne gelmeden biraz daha geçmişe bakarsam 2023'te Los Angeles'a gelmiş bestenin kendinden memnuniyetine karşı verebileceği tek cevap Kendi amacına bakarak verebileceği bir cevaptı.
Neydi benim amacım? Öncelikle bir ev bulmak.
Daha sonra bir iş bulmak.
Bulduğum bu iki düzene göre bir hayat kurmak.
Bu hayatı en az Türkiye'de bıraktığım kadar bir seviyeye taşıyabilmek.
E bu amaçları da çok hızlı gerçekleştiremeyeceğimi düşünürsek uzun bir süre kendimden memnun olmamam da çok anlaşılır geliyor şimdi.
Hatta aklıma şöyle bir anım geldi.
Buraya ilk taşındığımız dönemde ister istemez hani bıraktıklarımla devam edeceğimi düşündüğüm bir yanılsama...
Yani yine tatile gideceğim yine gezeceğim zannediyordum.
Ve birkaç ay sonra çok geçmeden bu gerçek yüzümüze böyle çat diye vurdu.
Ve şu kararı aldığım günü biliyorum.
Yani bizim şu anda gezmeye ihtiyacımız yok.
Evet Amerika'da gezilebilecek çok yer var.
Ama bizim şu anki önceliğimiz burada stabil bir hayat kurabilmek.
Ve zaten şu an bizim için her yer yeni.
O yüzden öncelikle buraları gezmek de zaten bizim için bir tatil yapmak olacak.
Bunu söylediğim gün ne kadar rahatladı.
ve önümdeki süreci ne kadar kolay atlatmaya başladığımı hatırlıyorum.
Yani biraz önce ortaya attığım teorinin sağlamasını almış olabilirim şu anda.
Ne zamanki amacımın ne olduğuna karar verirsem o zaman kendimden memnuniyetimi de değiştirebiliyorum.
Peki şimdi tüm bu sorgulamalarla bugüne gelirsem benim bugün amacım ne?
Bu sorunun cevabını vermek...
O kadar kolay ve bir yandan da o kadar zor bir hal aldı ki arkadaşlar.
Çocukluğumdan beri zaten bir amacın içindeydim.
Yani işte iyi bir çocuk olmak, mahallede oyunu başarıyla oynamak, okulu bitirmek, üniversiteye gitmek, meslek sahibi olmak, o kıyafeti almak, bu eşyaya ulaşmak falan filan derken
bir sürü amacım vardı.
Ve her zaman da bu amaçları belli bir sıralamayla tek tek yaptığım bir yolda yürüdüm.
Fakat tam Amerika'ya taşınırken bu konuda...
çok farklı bir bakış açısına taşındım.
Çünkü çok değişik bir deneyim yaşadım.
Şöyle düşünün hani bir yolda gidiyorsunuz.
Arda arda tüneller var.
Ve hani uzun bir süre bir tünelde gittikten sonra bir anlık bir aydınlık oluyor.
Her yer böyle yeşillik, doğa, güneş falan.
Sonra ileride yeni bir tünele gireceksiniz.
Bir ambali oluyorsunuz değil mi?
Yani böyle bir gözleriniz batıyor.
Ne yaşadığınızı anlayamıyorsunuz.
Biraz sonraki tünele hemen girmek istiyorsunuz.
Çünkü gözünüz acıyor falan.
İşte bence ben biraz öyle bir şey yaşadım.
Tam Türkiye'de o alışılagelmiş ve su gibi akıp geçen sistemin içinden o mükemmel yoğunluktan çıkıp Amerika'ya girerken bir boşluğa denk geldik.
Ve o boşlukta benim gözüme bu ışık çok fena vurdu.
Yani belki de kör oldum ya da gerçekten görmeye başladım.
Tekrar tünele girdim. Devam ediyorum.
Hatta artık yolu daha iyi gitmek için arabamı yükselttim.
Benzinde ponful yedeğim var falan filan böyle.
Bütün metaforu sağlayıp...
bilecek kavramlara sahibim.
Ama o aydınlık sırasında gördüklerimi unutamıyorum.
Ve unutamadığım için de korkuyorum açıkçası.
İleride yine böyle bir boşluk olacak mı?
Yine gözüme o ışık vuracak mı?
Yine ben o aydınlıktan sarhoş olacak mıyım?
Yoksa sürekli tünelde mi geçecek hayatım?
Bu korkunun cevabını veremediğim her anda da ister istemez bu kaygıya yenik düşüyorum ve amacımı belirlemekle çok zorlanıyorum.
Küçük bir şehirde, küçük ekonomili bir ailede büyümenin verdiği o paraya ulaşma arzusunu kendi adıma erken yaşında eriştiğimi düşünüyorum.
Hani herkesin ihtiyaçları kendisine büyüktür ama benim ihtiyaçlarımın oldukça minimal olduğu bir döneme girdim.
Hep o ev, o eşya, o hayat olursa her şey çok güzel olacak zannederken benim için o ev, o eşya, o hayat olduğunda daha fazlasını istemediğimi fark etmeye başladım.
Ve bu noktada hayatımdaki çok önemli bir kavram değişiyor çünkü kapitalist sistemde yaşanan bir dünyada eğer size sunulan bir şeyleri almaktan vazgeçerseniz ne için çalışacağınızı şaşırırsınız.
İşte ben bu şaşkınlıklar içinde yüzdüğüm 1-2 seneden sonra biraz daha kendimi neyle motive edeceğimi bulma yoluna yaklaştığımı hissediyorum.
Ve sanırım ben bir sonraki çıkıştan çıkmak istiyorum.
Çünkü ben bu çıkışı bir kaybediş olarak görmüyorum arkadaşlar.
Durmak gibi hiç görmüyorum.
Sanki şöyle düşünün. İşte tünelden yol var ama bir de üstünden dolan başlı dağlardan yollar var.
Ve ben o dağlardan gitmek istiyorum.
Ben daha yavaş Baş varmak istiyorum.
Acele etmek istemiyorum.
Yaşamak istiyorum. Ve bunun çok cesaret istediğini farkındayım.
Bu cesareti hissedemediğimde, korku beni esir aldığında hemen altımda son model en hızlı arabayla o tünellerden yardırarak gitmek istiyorum.
Bütün teçhizatımı tamamlayıp sadece sürmek ve yolun sonuna varmak istiyorum.
Ama sonra bugüne kadar beni getiren Beste'ye, bütün bu birikimime ve bu tünelden çıktığımda gördüğüm ışığa dönüp bakınca hayır ya diyorum Beste, senin son model arabalarla bu tünelden
en hızlı şekilde... bir yerlere varmana gerek yok.
Ki zaten varılacak denen yer de yok.
Hatta burada biraz daha böyle felsefik bir şey söyleyeceğim.
Yani herkesin kendi yaşam doğrusunu başlangıç ve son olarak düşünürsen iki günlük yaşayan da başlangıç ve sona sahip.
Yüzyıllık yaşayan da başlangıç ve sona sahip.
Ve herkes kendi hayatının içinde bir başlangıç sona sahipken biz neden sona varmayı daha fazla gitmeyi birbirimizle yarıştıran ve ölçen bir yere taşımaya çalışıyoruz.
Herkes kendi başını ve kendi sonunu yaşıyor.
Herkes kendi yolundan yürüyor.
Ne kadar ortak gibi gösterilmeye çalışılıp bu kadar kopyalanmış hayatlar sunulsa da bize aslında herkes kendi deneyimini kendi içinde yaşıyor.
Asıl cesaret isteyen şey o yoldan gidebilmek, o dolan başları geçebilmek.
Ve bunun içinde şanslı olduğumu hissediyorum çünkü hayatımdaki insanlar da bu yoldan gitmek istiyorlar.
Kendimi yalnız hissetmediğim, etrafımdaki insanlarla beraber yürüyebileceğimi hissettim.
Bu kararı vermem gerekiyor ki bir sonraki çıkıştan çıkabileyim.
Ve şimdiden o dolambaçlı dağlı yollara yürümek için hazırlanayım.
Bak yine Atene'ye geldi konuya.
Evet evet bu muhabbet güzel oldu.
Şimdi önümüzdeki çıkıştan çıkmak için hazırlanan bestenin o yolları yürüyebilecek güce ve cesarete hazırlanması, bunun için kendi yeteneklerini ve kavramlarını geliştirmesi, aynı zamanda da
yeri geldiğinde durmayı bilmesi gerekiyor.
İşte kendinden memnun olmak da kendi amacına hizmet eden bir yolda olmaktan geçiyor.
Tünelden gitmek kolaylık demek değil.
Ki zaten kolay olanı yapmak yaşamak demek de değil.
Bir yere daha değinmek istiyorum.
Bu kendini bulmak, kendine yönelmek, kendini anlamak, kendinden memnun olmak gibi eylemlerin arayışı sanki insanı bir noktada çok kendileştiren ve öznelleştiren bir yapı gibi duruyor.
Fakat son zamanlarda şunu fark ediyorum.
Bence kendini anlamak denen şey kendine odaklanarak ve kendine bakarak olan bir şey değil.
Ben ne kadar kendimi genişletir, ne kadar çok insanla konuşur, ne kadar çok empati kurar, ne kadar çok anlamaya...
çalışırsam o kadar kendime yaklaştığımı fark ettim.
Yani o koca kalabalıklar, anlamaya çalıştığım insanlar, hissetmeye çalıştığım duyguların hepsi bir noktada benim kendimi anlamama yardım etti.
O yüzden şu anki popüler kültürde kendini anlamak için kendini yalnızlaştıran, sadece meditasyonlar yapıp kendisiyle ilgilenen, kişisel gelişim kitaplarıyla sadece kendini yorumlayan kişilerin yaptığı
eylemlerin pek bir anlamı olduğunu düşünmemeye başladım.
Eğer gerçekten kendi yolundan yürümek istiyorsan o dağlardan geçebilecek bir şey.
Yani ne kadar çok çiçek görürsen, ne kadar çok ağaca rastlarsan, ne kadar çok derenin yanında durursan, ne kadar çok kaybolursan o kadar çok kendini bulursun.
Ama ne kadar herkesin yaptığı ve en kolay olan o tünelden gidersen, en çok kendi kendine hissettiğin o karanlık tünelde aslında hiç kendinde olmazsın.
Sadece öyle sanarsın.
En azından bana öyle geliyor.
Daha da fazla uzatmadan bu konuları da iyice dallandırıp budaklandır...
Şu an bence çok alakalı yerlerde birbirlerine yakın kaldılar.
Ve böyle düşünmeye de davet eden bir kapısı var.
O yüzden burada bırakmak istiyorum.
Düşüncelerimin röntgenini çektim.
Size yorumluyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
