
Yeni bölüm geldi!
Kendimi en çok sorguladığım ama sonunda en çok konuştuğum yer burası oldu.
Toplum dediğimiz şey ne?
Ve biz onun neresindeyiz?
Bu bölümde çarkın tam ortasından sesleniyorum size.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni kanalına hoş geldiniz.
Ben Beste. Nasılsınız?
Ben çok heyecanlıyım.
Konuşmak istediğim o kadar çok konu var ki, hangisinden başlasam, nasıl ilerlesem bir yol oluşturmaya çalışıyorum.
Bazen bir akış olsun istiyorum, bazen de çok random ilerlemek istiyorum.
Yani tam olarak bir karar veremesem de yolda şekillenecek görebiliyorum.
İlk üç bölümde benden sıkça toplum, diğerleri, sistem gibi kelimeler duydunuz.
O yüzden farklı konulara geçmeden önce bu kelimelerin bendeki anlamını aktarmak, de bunlar üzerine birlikte düşünelim istedim.
Yani bu bölümde toplum hakkında konuşmak istiyorum.
Fakat diğer bölümlerden farklı olarak biraz daha referans bilgileri ekleyeceğim.
Çünkü bazen düşüncelerimi ifade etmek istediğimde kelime acizliği yaşıyorum.
Ne kadar çok okusam ya da dinlesem de yetmiyor.
Bazen bir kelime bulsam bile belli ekollere ait olabiliyor ve duyulduğu gibi olmasından öte hikayesi olabiliyor.
Örneğin bir önceki bölümlerde kendine yabancılaşmak üzerine konuşmuştum.
Bu kavram çok alışılagelmiş olsa da incelendiği alana, girilen derinliğe göre bambaşka anlamlar ifade edebiliyor.
Mesela psikolojide genellikle sosyal beklentiler ve kimlik bunalımı gibi nedenlerle insanın kendinden uzaklaşması, arzularından uzaklaşması gibi bir anla.
Ki ben birazcık bu yönde konuştuğumu düşünüyorum.
Ama sosyoloji tarafından girecek olursak bambaşka bir yerde sistemin getirdiği kurallar çevresinde kişinin kendine yabancılaşmasını ifade ediyor.
Yani bu örnekle anlatmak istediğim şey aslında bazen Bilgi vermek, bazen referans vermek size daha iyi bir şey sunmama yardımcı olabilir.
Fakat ben baştan da söylediğim gibi sadece bilgi veren bir içerik üretmek istemiyorum.
Biraz daha bilgileri kendi perspektifimden yorumlayan, sizlerle sohbet eden bir yerde olmak istiyorum.
Yolda göreceğiz artık. E hadi o zaman başlayalım.
Öncelikle hakkında konuşmak istediğim toplum benim için bir bakıma medeniyet içinde bulunduğumuz sistem diyebilirim.
Toplum kelimesi kafamın içinde bazen çok olumlu, bazen de çok rahatsız edici duyguları tetikliyor.
Yani hem ait olduğum, kendimi birlikte, güvende hissettiğim bir grup hem de özgürlüğümü elimden alan, beni sürekli eksik hissetme acısında bırakan bir yapıymış gibi.
Bu hislerim hiç ezber bilgiye dayanmadan genç olarak yaşadıklarıma bakarak gördüğüm şeylerdi.
Fakat daha sonra ilimle, bilimle tanışmaya, konular hakkında derinlemesine düşünen insanları dinlemeye başladığımda aslında ne kadar da sebebi olan düşüncelermiş bunu gördüm.
Örneğin Sigmund Freud'un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabını okumuştum.
Zihnimde görselleştirebildiğim ilk okumam olabilir.
Aklıma gelen o iki zıt düşünceden pek de farklı bir şey söylemiyordu.
Freud'a göre uygarlığın amacı yaşam içgüdüsü Eros ile ölüm içgüdüsü Thanatos arasındaki çatışmayı dengelemek.
Yani hem yapıcı, üretici ve bağ kurucu bir enerjimiz var.
Hem de yıkmak, tüketmek, yok etmek isteyen bir enerjimiz var.
Ve bizim toplum, medeniyet diye gördüğümüz şey aslında tam olarak bu ikisi arasındaki dengeyi sağlamaya çalışıyor.
Peki bunu niye yapıyor? Ben bunları sorgularken kendimi anarşist bir düşüncenin karşısında olan, oraya karşı konuşan bir yerden göstermek istemiyorum.
Kendimi hep bir nokta olarak düşünürüm ve girdiğim bilgileri de bir halka olarak görüyorum.
Yani tam ortadan o halkanın içinde baktığım her açı aslında bir noktada karşımda.
Ama ben onu karşıma almak değil aslında ona bakmak istiyorum.
Yani o halkanın içindeyim.
O yüzden lütfen toplumu, medeniyeti ya da bundan sonra olabilecek birçok şeyi sorguladım da beni onun karşısında değil de...
Daha çok onun içinde gibi hayal etmeye çalışın.
Şimdi ben oraya bakmaya başladım da tarih diyor ki şu an içinde bulunduğumuz toplum yapısı en çok sanayi devrimi döneminde şekillenen bir kapitalizmin tasarımı.
Çalışma saatleri, tatiller, aile düzeni, kanunlar gibi çoğu alışageldiğimiz rutinler aslında çok uzak tarihe ait değiller.
Yani düşününce ilk 5 gün çalışma kuralı 1926'da Henry Ford tarafından gelmiş.
Evet arkadaşlar yani daha 99 sene 100 bile değil.
Birliş amacı üreten insanı, çalışanını desteklemek, şartları iyileştirmek adına atılan bir adım gibi görünse de birçok açıdan tüketimin desteklenmesi de planlandı.
Yani artık çalışan kazanan insanların harcayabileceği boş zamanlar, tüketebileceği alanlar eskiye göre daha fazla vardı.
Ve o günden bugüne çok şey değişti.
Değişmeye de büyük bir hızla devam ediyor.
Bazen dünyanın hızlanmış bir geçiş sürecine denk gelmiş olmak içimi ürpertiyor.
Sonra da diyorum belki de filmin en keyifli yerleri buralardır.
bu hızlı değişimin içinde çok stabil giden ve değişmeyen yapılar da var bence.
Düşünsenize bizden 1-2 nesil önceki insanların inşa ettiği bir sistemin içinde hala benzer giden şeyler var ve biz bunların içinde yaşıyoruz.
Ben buna sorgulamadan direkt yaşamakta çok zorlanıyorum.
Kendimden sadece 10-20 yaş büyük insanlarla bile pek çok noktada ciddi fikir ayrılıkları yaşıyoruz ve bu tamamen büyüdüğümüz dönem beslendiğimiz şeylerle alakalı.
Buradaki beslenmekten kastım yemek değil.
Yani bizden çok Daha geçmişte bize göre belli açılardan çok daha kısıtlı imkanlarla yaşamış insanların kurduğu bir yapının günümüz dünyasında birebir sürdürülmesi bana pek anlamlı gelmiyor.
Fakat insanlar değişmeye karşı da bir direnç gösteriyor.
Yani dur şimdi başımıza yeni bir icat çıkarma deriz bilirsiniz.
Mesela ben ilk iş yerimde 2019'da çalışırken yaptığım işin çok evde yapılabilir bir iş olduğunu fark etmiştim.
Sabahları o metroya binmek, o kadar yol gitmek, o kadar zulümdü ki benim için patronuma gidip direkt sormuştum.
Ben bu işi evde de yapabilirim.
Yani gelmeyeyim bazı günler bu işimi evde yapayım.
Gereken günlerde de ofise gelip sizinle çalışayım.
Çok anlamsız bulmuştu.
Yani iş iş yerinde yapılır demişti.
Buraya çalışıyorsan tabii ki buraya geleceksin.
Zaten bir yere çalışıp para kazanmak o işe gitmekten geçer gibi düşünmüştü.
Kendi değerlerinde ve alışa geldiği sistemde haksız değildi.
Ama sonra pandemi başladı.
Benimki de nasıl bir manifestse bir anda herkes evde çalışmaya başladı.
Şimdi geriye dönüp... baktığımızda bir dönem imkansız olan bir şey şu anda bir tercih haline geldi.
Yani şu an çok değişik ya da imkansız görünen şeylerin bir noktada olamayacağını kim söyleyebilir?
Hem biliyorum ki toplum sürekli bir ilerleme halinde.
Yani insanlık ne yapıp ne edip bir yolunu buluyor.
Size bir anımdan bahsetmek istiyorum.
Geçenlerde buradaki büyük müzelerden birine Los Angeles Country Museum of Art'a gideyim de kocaman bir şehir planı maketi görmüştüm.
Büyük gökdelenler, küçük evler, aralardan geçen yollar olan bir maket hayalet.
Oyuncak tren rayları gibi birçok yol geçiyor aralarından.
Ve arabaların yokuş aşağı inişiyle oluşan kinetik enerji aslında hiç durmadan dönen bir sistemi sağlıyor.
Karşısına geçip uzun uzun izledim.
Yani wow ne güzel maket yapmışlar demedim.
Tabii ki kendince güzeldi.
Ama beni etkileyen kısım ben bu sistemin içindeyim diye düşündüm.
O arabalar bizdik, benimki, seninki, başkasınınki.
Mesela bir an vardı iki araba bir şekilde tıkandı.
Tam da böyle yokuşun indiği yerde ve ilerlemiyor.
Arkasına çok fazla araba birikmeye başladı.
Dedim herhalde bozuldu bir teknik ekip gelecek halledecek.
Hatta böyle parmağımla dokunup açsam mı diye bile düşündüm.
Ama sonra arkada o kadar fazla araba birikti ki bir noktada orası açıldı.
Olmaz sanıyorsun çözmek için ne yapabilirim diye bile düşünüyorsun.
Ama o güvenemediğin koca yapı bir şekilde yolunu buluyor.
Yani sürekli bir ilerleme ve bunun içinde gerekirse de dengeleme halinde.
O küçücük tıkanmayı açacak kadar arkasına biriken koca bir yığınla da olsa açıyor.
Aklıma hemen kitapta Freud'un söylediği geliyor.
Uygarlık Eros'u destekler, Thanatos'u bastırır.
İşte o sürekli dönen çak tam olarak bu ikisinin gerilimiyle çalışıyor.
Sorunlar ve çözümler.
Tabii bu sorunlara sorun diyen de, çözümleri çözüm bulan da yine aslında aynı sistem.
O yüzden en başlarda hep şöyle düşünüyordum.
Toplum bana ne yapmam gerektiğini söylüyor.
Ne giymeliyim, nasıl davranmalıyım, neye inansam kabul edilir olurum.
Ve hayatımın bir dönemini bu konuyu karşıma alarak bir nevi...
Gözümü dönerek geçirdim.
Sosyal medyayı bırakmak, insanlardan biraz asimile olmak ya da işi bırakmak gibi kararları çok destekledi.
Şimdi gerek var mıydı diyenler çok oldu.
Kapatınca mı anlaşılıyor, bırakınca mı göreceksin kendini?
Evet anlıyorum onları ama herkes konular hakkında farklı bir yerden derinleşiyor bence.
Ben net bir sonuç çıkmayacağını bilsem de anlamaya çalışmaktan, içine girip düşünmekten zevk alıyorum.
Ve bu sürecin sonunda fark ettim ki toplum dediğim şey aslında benden, senden, ondan, hepimizin düşüncesi.
Düşüncelerinden oluşan kolektif bir yapı.
Yani bana dışarıda dayatılan bir engel gibi önümde duran bir şey değil.
Aslında bir sürü benden yani sizlerden ve bizden süzülerek çıkan bir topluluk düşüncesi.
Ve bu düşüncelerin şekillendiği toplumu da inşa etmenin çok belli yolları var.
Mesela birincisi dil.
Seni diğerleriyle anlaşacak bir iletişime getiriyor.
İkincisi aile. İlk sosyalleşme alanı.
Kişisel değerlerini burada oluşturmaya başlıyorsun.
Üçüncüsü okul. Resmen bu koca toplumun içinde nasıl uyumlu bir birey olacaksın?
Hatta bunlara da habitus deniyordu sanırım.
Öğretilmiş ama doğalmış gibi hissettiren.
Sonra medya var. Önceden biraz daha yetişkinlik döneminde aldığımız ama şu an çok küçük yaşta maruz kaldığımız bir şey.
Medya bize sürekli kim olmak istediğimizi, nasıl görünmek istediğimize dair kalıplar sunuyor.
Hatta bence komşuculuğu, kültürü de eski usul bir medyadır.
Yani onlar da hep bir karar verirdi ya bizim nasıl olmamız gerektiğine.
O akrabalar falan. Ve en sonuncusu da yasalar, kanunlar.
Bu çatının tepesine koyulan ve seni buranın içerisinde diğerleriyle birlikte eşit haklara sahip yaşatmaya çalışan sistem.
Ne kadar eşit olabiliyorsa tabii.
Ve bu sistem bazen bizi biz yapan şeyleri pekiştiriyor ama bazen de bizi biz olmaktan inanılmaz alıkoyuyor.
Çünkü sonuçta verilen tüm bu veriyi alan kişi de kendine has bir alma şeklinde olduğundan ve bu insanlar da aynı sistem içinde yaşamaya başladığında sürekli bir şekil değiştiriyor.
Aklıma bir önceki bölümde bahsettiğim gezegenler metası.
Staforum geldi. Hatırlayanlar beğendi.
Yani inanılmaz bir veri çokluğu ve her verinin de birbiriyle kesişiminden oluşan daha da artan bir veri çokluğu.
Bazen çok korkunç geliyor.
Bazen de çok yüce. Ve bu hepimizin geçtiği yolun ortak kazanımları var.
Yani mesela güvenli hissediyoruz.
Sınırlar var, kurallar var, belli bir düzen var ve kendimizi her an saldırıya açık bir yerde hissetmeyip medeniyetin içinde yaşayabiliyoruz.
Ya da mesela doğduğun evle beraber aldığın bir kimlik, paket halinde gelen bir kimlik.
Ki yine bir önceki bölümde bunu tek başına inşa etmeye çalıştığında ne kadar zor olduğundan bahsettim.
Sonra işbirliği halinde gelen bir üretim hali var.
Yani sürekli bir şeyleri üretmek zorunda değiliz.
Birçok şeyi hazır alabiliyoruz ve bence bu da çığırı aşmış bir noktada.
Tabii bunlar güzel şeyler.
Sonuçta bir elin nesi var?
İki elin sesi var denmiş.
Yani birlikten kuvvet doğar denmiş.
Anlıyorum, güzel. Ama her getirinin bir götürüsü de var bence.
Mesela spontane yaşama, karar verme özgürlüğünü alıyor elinden.
Sana paket halinde bir kimlik veriyor ama gerçek benliğin oraya mı ait?
Bunu düşünmene hiç yer bırakmıyor.
Yani okuldan mezun oluyorsun, başka bir hobiye, kursa başlıyorsun.
Belki okurken aynı zamanda belli bir spor alanında uzmanlaşmaya çalışıyorsun.
Evet bu sosyal aktiviteler seni sistemin içinde çok başarılı bir birey olmaya hazırlayabiliyor.
Ama bir noktada da bence kendimizi bazı şeylerle meşgul ediyoruz gibiyim.
Ve bu sistem hiçbir şekilde eleştirel düşünceyi kabul etmiyor.
Yani farklı olanı işin içine...
Mesela Amerika'daki evsizler konusu buna çok iyi bir örnek.
Amerikan kültüründe bireycilik çok yüksek.
Hatta en kutsal buldukları değerlerden bir tanesi başarı.
Nasıl ki bizde iyi bir insan olmak, mümin olmak, milliyetçi olmak gibi kavramlar var.
Burada da başarılı olmak diye bir şey var.
Tabii bu düşüncenin geldiği birçok etik var.
Zaten protestan düşüncesi çok çalışmayı erdem, tembelliği de bir günah olarak görüyor.
Yani bu asıl beyaz Amerikalı protestan kitlesinin kendini çok üstün ve göçmenlerin...
yükün ısıtılanan bir yerde görmesi biraz buralardan geliyor.
Sonra hepimizin kulak aşinalığı olan o American Dream, yani Amerikan rüyası.
Herkesin sunulan fırsatları eşit erişimi olduğunu savunuyor ve başarısız olanların da kendi suçuymuş gibi düşünüyor.
Ama buradaki başarının tanımını maddi refah, mesleki statü, toplumsal itibar ya da çalışkanlık üzerinden tanımlıyor.
Toplumun var olan düzenini sorgulamadan, bu kriterleri sağlamanın nereye varacağını çok düşünmeden kişi...
bu düzene uymadığı için kusurlu sayılıyor.
Aslında amacım size sadece Amerika'yı anlatmak değil ama dünyada yaşanan kültür birazcık Amerikan kültürü olduğu için bence hepimiz buna biraz aşinayız.
Yani şu anki toplum yapımız bir performans toplumu ve bu performansı gösteremeyenlerin de kaybeden olarak isimlendirildiği bir yerdeyiz.
Dışlıyoruz, tercih etmiyoruz, arkadaş bile olmuyoruz.
Hatta işte buradaki gibi evsiz olmaya kadar varabiliyor ucu.
Düşünsenize koca bir toplum tarafında Başarısız kaybeden olarak bulunuyorsunuz.
Sırf bazı kriterleri sağlayamadığınız için.
Bu suçlama çok ağır ve bunu taşımak çok zordur diye düşünüyorum.
Hatta toplum tarafından dışlanan pek çok evsiz insan ileri derecede uyuşturucu bağımlısı.
Belki de hissettikleri bu ağır yükü bir an bile taşımaya dayanamadıkları için böyle bir yol seçiyorlardır.
Bu çok sert bir gerçek.
Ve bazen bazı evsizlerle denk geldiğimde bunları düşünmeden geçemiyorum.
Kendimi onu kurtaracak bir yerde bulmuyorum.
sorumluluk hissetmiyorum. Sadece kurulmuş bu oyunun kurallarını hala sürdürmeye çalışarak onları daha fazla mı geride bırakıyoruz diye düşünüyorum.
Çünkü bazen içimden şu geçiyor.
Bu bir kaybediş değil de bir tercih olabilseydi.
Herkes istediği yolu seçip yaşayabilseydi.
İstediği yol derken yani bir meslek seçmekten, bir kıyafet seçmekten bahsetmiyorum.
Çok şükür ki tüketmek istediğimiz şeyler için fazlasıyla seçeneğimiz var.
Benim bahsettiğim şey bu sistemin dışında da bir hayat mümkün olabilmeyi Ve bunun adı kaybetmek olmamalıydı.
Ama sonra görüyorum ki bu çarkın kendi içinde öyle güçlü bir dinamiği var ki orada sana tercih diye bir alan bırakmıyor.
Çünkü asla durmuyor.
Son zamanlarda çok gördüğümüz her şeyi bırakıp köye yerleşenler bile influencer oluyor.
Zaten o yüzden görüyoruz.
Gördüğüm o ki birçok şey değişiyor.
Yapı yepyeni bir şekil alıyor.
Biz değişiyoruz. Ama bir gerçeğimiz var ki ne olursa olsun değişemiyor.
Hala birbirimizin değerleriyle ayakta kalıyoruz.
Ve bundan... Kış yok gibi geliyor artık.
Peki illaki sisteme göre mi yaşamak gerekiyor?
O toplumun beğendiği, onayladığı, sunduğu imkanları en iyi şekilde mi karşılamak gerekiyor?
Yani herkesin bir iz bıraktığı, ortak zihinden gerçekten sana ait bir yol nasıl çizilir?
Gerçekten sana ait bir tercih nasıl yaparsın diye çok sordum kendime.
Cevabı buldum mu bilmiyorum. Fakat artık benim yapmaya çalıştığım şey kaçmak ya da kavga etmek değil, fark etmek.
Çin'den geçerken fark etmek.
Nerede bastırıldığımı değil, nerede direnci...
Nerede tam olarak dönüşmeye seçtiğimi fark etmeye çalışıyorum.
O yüzden de işte klişelerin içinde otantik bir yaşam diyorum.
Çünkü neyi seçersen seç, ne kadar değiştirmeye çalışırsan çalış.
İstersen ilk yapan sen ol, istersen bir devrim başla.
Arkandan seni takip edecek bir sürüyle birlikte yaşayacaksın.
Yani klişelerin içinden kaçamazsın ama içinde kendi direncini fark ettiğin yerde, o sıradanın rutinin içinde kendi gerçeğini bulduğun yerde kendi tercihini bulabilirsin.
Yine bir referans vermek istiyorum.
Freud'un süblimasyon, yüceleştirme teorisi.
Bu teori bana gitgide daha anlamlı gelmeye başlıyor.
Freud'a göre insanlar içlerinden gelen bastırılmış dürtüleri doğrudan ifade edemezler.
Ama bu enerjiyi başka yollara yönlendirebilirler.
Ve bu yönlendirme genellikle sanat, felsefe, bilim, üretim, yaratıcılık gibi alanlara doğru olur.
Bazen yüzümü döndüğüm olaylardan çıkardığım düşüncelerin ve hissettiğim duyguların yaratıcılığa dönüştüğünü izliyorum.
Kaçmıyorum. Altyazı M.K.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
