
Anda kalmanın kabullenişle ilişkini fark edişlerimi konudan konuya geçerek anlattığım doğaçlama bir bölümden, aklından geçenleri bana yazmayı unutma!
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''nin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben Beste. Bir sevgili günlük bölümünde daha birlikteyiz ve ben bu konsepti çok seviyorum.
Sanki böyle sizinle muhabbet ediyormuşum gibi oluyor.
Güncel olarak duygu halimden ve yaşadığım fark edişlerden.
Farkındalık demeyeceğim ya, bunların adı fark ediş.
Çünkü sanki farkındalık olduğu anda artık o bir şey olmuş gibi duruyor.
Hani böyle fark ediş deyince hala olmakta olan bir şeymiş gibi geliyor benim kulağıma.
Son zamanlarda biraz... felsefe dersleri alıyor olabilirim sanki.
Neyse gerçekten felsefe eğitimi bana çok iyi geliyor.
Uzun zamandır aradığım şeyi bulmuş gibi hissediyorum.
Bunu böyle hiç profesyonel bir yere taşımak tarafından düşünmüyorum.
Çünkü zaten ben felsefenin kendisiymişim gibi hissediyorum.
Ve bu podcast yaparken de çok faydasını görüyorum.
Çünkü hep çok derin düşünen bir insanım ama o derinlikte kaybolabiliyordum.
Şimdi biraz daha o derinlikleri böyle iki elimde tutup nereyi nereye koyacağımı, nereye nereden bakacağımı oturtuyorum gibi oluyor.
Yani benim kişisel yaşamıma çok...
faydasını gördüm. İlgilenenlere tavsiye ederim.
Ve bugünkü bölümü çekme kararım da aslında bir fark edişin üzerine başladı.
Bu sabah günlüğüme yazarken e dedim ben zaten sevgili günlük bölümü çekiyorum.
Bu yazdıklarımı podcast'te anlatmam lazım.
Ve şu anda çalışma köşemde kalkan uçakları izlerken size bu podcast'i çekiyorum.
Mahalleye ilk taşındığımda bu uçak sesi beni çok rahatsız ediyordu.
Fakat bir müddet sonra beynim onu İgnor etmenin karşılığını bulamadım yani reddetmek diyeceğim ama reddetmek de değil aslında alışmaya başladı.
Evet yani beynim bu sese alışmaya başladı ve artık rahatsız edici gelmiyor.
Hatta tam tersine çalışma masamın camı o kadar büyük bir çerçeveden bakıyor ki gökyüzüne kalkan uçakları izlemek falan çok hoşuma gidiyor.
Küçükken yaşadığım şehirde havalimanı yoktu.
O yüzden çok daha az uçak geçerdi.
Ve ben uçak geçerken çok heyecanlanırdım.
Zaten birçoğumuz çocukken uçak görünce heyecanlanırdı belki ama o uçakları görmek ve izlemek çok romantik ve derin bir andı.
Hani nereye gidiyorlar?
Ne için gidiyorlar?
Ne yaşıyorlar? Ben sık sık zaten böyle şeyler düşünürüm.
Uzak bir manzaraya ya da daha dışarıdan bakabileceğim bir köşeye geçip dünyada dönen binlerce düşünceyi ve olayı düşünüp kendi düşüncemin ne kadar biricik, büyük bir özne halinde olduğunu hem de ne kadar
küçük olduğunu o ikili karşıtlık arasında kendimi böyle çok konforlu hissederim.
O yüzden uşaklara bakmak da çok hoşuma gider yani.
Ne için gittikleri, nereye gittikleri derken düşündüğüm her şey beni alıp bambaşka bir yere götürür.
Zaten ben gitmeyi de çok severim arkadaşlar.
Çocukluğumdan beri gitmek benim için böyle hem çok heyecan verici hem de çok huzur veren bir aktivitedir.
Şimdi heyecanla huzur nasıl yan yana oluyor diyorsunuz.
Anlıyorum. Ama benim için öyle.
Ben heyecandan huzur bulan bir insanım.
Yani bazen düşünüyorum şöyle hani macera perest insanlar var ya benden de öyle bir şeyler çıkabilirmiş.
Hani anlamsızca dağlara tırmanan, işte windsurfing yapanlar falan böyle çok benlik şeylermiş gibi geliyor.
Ama ben artık yaşayışta sadece...
Adelik düşüncede ihtişamı seçmiş bir insan olarak o heyecanı düşüncelerimde yaşıyorum.
Ama gitmek konusuna döneceğim şimdi.
Çocukken aklıma gelen bir anımdan bahsetmek istiyorum.
Bir şey oldu ne olduğunu hatırlamıyorum ama 7-8 yaşlarında olduğumu o zamanki sırt çantamdan hatırlıyorum.
Böyle pembe sürgülü bir çantaydı.
Bir de bir şemsiyem vardı. Evde bir şekilde tatsız bir şey oldu ve ben çoktan Avrupa Çocuk Hakları Mahkemesi kozumu oynadığım için artık onun işe yaramadığı yerlerdeyim.
Evi terk etme kararı aldım.
Ne alaka neden aldım?
Hani şimdi bunun psikolojik derinliğine inersek giderek ne olacağını zannediyordum bilmiyorum.
Ama yağmurlu bir günde çantamı toparlayıp şemsiyemle ayakkabılarımı bağladığım anı hatırlıyorum.
Bir de şimdi nereye gideceğimi de bilmiyorum.
Küçük şehir hani bir komşuya bile gitsem olur ama gitmek de istemiyorum.
Aslında istiyorum ki bana dur kal gitmeden sin.
Çünkü varlığımdan ibaret sandığım o dünyayı ben gidince duracak sanıyorum ya.
Birileri bana durdurma bu dünyayı desin istiyorum.
Ayakkabımı yavaşça bağlıyorum.
Sanki evde bir şey unutmuşum.
gibi geri dönüyorum. Of işte yağmur yağıyor.
Şemsiyemi almam lazım falan filan yapıyorum.
Hani o sahneleri çok iyi hatırlıyorum.
Fakat bir noktada da gidecek olmaktan çok mutlu olduğumu hissediyorum.
Bu ailemi sevmediğim onlardan gitmek istediğim için değildi arkadaşlar.
Ben her zaman gitmekten çok heyecanlanan bir insandım.
Çok küçük yaşına da zaten gezmeye başladım işte.
Bulunduğum Hawkeye'lere ekibiyle festivallere gidiliyordu.
İnanılmaz heyecanlanıyordum.
Sonra üniversiteye gider gitmez kendim sır çantasıyla bir yerlere gitmeye başladığım sırt çantasıyla Avrupa'yı gezdim.
Yani gitmek, bir yerleri görmek, yeni şeyler keşfetmek bana çok haz veriyordu.
Fakat tabii ki o gün gidemedim.
Hatta o gün annemin güzel bir un helvası yapmasıyla bitti arkadaşlar.
O yağmurlu günde un helvasını yediğimi hatırlıyorum.
Belki de gitme kararı annemin bana baştan un helvası yapmaması olabilir.
Çünkü böyle şeyler de yaşandı.
Evet ya o da aklıma geliyor arkadaşlar.
Ben un helvasına bayılırdım.
Ve ergenlikte de biraz etlendiğim bir dönem var.
Böyle kilo aldım şiştim falan.
Hepiniz oralardan geçmişsinizdir.
Çok da ders çalışıyorum. Sabah akşam ders çalışıyorum.
Bir anda bir açlık geldi işte.
Beyin şeker yakıyor diye öğrettiler yani.
Böyle bir şey var mı ya?
Neyse o zamanlar gittim anneme.
Anne bir un helvası yapsan da yesek dedim.
Annem de dedi saçmalama bu saatte un helvası mı yenir?
Zaten baban daha yeni meyve tabağı yaptı.
Bir de un helvası mı yiyeceksin?
Yürü yatmaya git falan.
Böyle evde bir kaos çıktı.
Ben ağlıyorum niye yapmıyorsun?
Derken o gün de o un helvası...
yapıldı ve yendi. Şimdi dönüp bakınca anneme çok hak veriyorum bu arada.
Yani gerçekten çok fazla abur cubur yiyordum ve bir şekilde kontrol edilmem gerekiyordu.
Ki günümüzde de tam olarak bunları çözmek için birçok şeyle uğraşıyorum.
Neyse böyle doğaçlama olunca konu çok dağılıyor.
Gitme konusuna dönmek istiyorum.
Hani dedim ya hep gitmek isterdim.
Sanki gidince daha güzeline gidiyormuşum gibi gelirdi.
Son yıllarda bunun tam aksine bir farkındalık yaşıyorum.
Belki de tamamen çok kalmam gereken şartlarda yaşadığımdandır.
Buradaki do- Dosya sürecim için en az 5 sene burada kalmam lazım mesela.
Bir yandan da zaten maddi ve manevi bir düzen oturtmak için de kalmam gerekiyor.
E bunlar bana biraz kalmayı öğretti arkadaşlar.
Daha önceki bölümlerde bahsetmiştim ben.
tane falan ev değiştirdim ve son iki seferdir uzun uzun yaşıyorum ve mesela bu evde bir aksilik olmadığı sürece bu şehirden taşınana kadar kalmak istiyorum.
Geçmişimle hiç tanıdık olmayan bu arzular da bana ait yani ben çok değişiyorum ve bu çok zıttına değişen düşünceler bence güzel çünkü oradaki farkı ve senin değişimini de daha net görebiliyorsun.
Mesela ben artık neden gitmek istediğime ve neden kalmak istediğime daha derinden bakabiliyorum.
Bu sabah da tam olarak o kalma haliyle ilgili.
gibi bir fark ediş yaşadım. Sabah uyandığımda önümdeki planıma kadar tam 3 saatlik bir boşluğum vardı ve güzel bir sabah zaten.
Kaliforniya'yı biliyorsunuz güneşli, neşeli.
İşte bir yürüyüş yaptım, geldim, kahve içtim derken ne yapacağımı bilemedim.
E dedim bir yoga yapayım, birazcık esneyim falan.
Hemen kuruldum işte her zamanki yerime.
Hareketleri yaparken aynadan kendimi görüyorum ve böyle gözüme bir şeyler batıyor.
Yani bir şekilde işte ay göbeğimin katlanan yerini görüyorum.
İşte kolumda bir iz çıkmış ona bakıyorum.
amda tüy çıkmış buna bakıyorum derken en son yoga pozisyonları gereği ayağına çok baktığım bir durumda oluyorsun ve ayaklarıma tutuldum arkadaşlar.
Ben yaklaşık 2-3 senedir oje sürmemeye çalışıyorum.
Çünkü gerçekten çok uzun bir süre oje sürdüm.
4. sınıfta falan başladım buna ve hayatım boyunca oje sürdüm.
Üniversitede bordo ojeler falan sürüyordum.
Daha sonra biraz daha sadeleşmeye başladım işte rakı beyazı nude renkler derken ya dedim neden oje sürüyorum ki?
Ne maksadı var? Yani tam olarak Ben istemiyorum aslında oje sürmeyi ve meşakkatli de bir şey.
Çıkıyor, yenilemen gerekiyor.
Biraz da hayatımın daha doğallaşmaya doğru gittiğim bir tarafındayım.
Dedim ben sürmeyeceğim artık oje.
Çok özel bir isteğim olursa işte, bir kıyafetimle kombinlemek istersem, canım sıkılırsa sürerim hani.
Sürmeyeceğim diye katı bir kuralım da yok ama içimden gelmiyor sürmek.
Bu yüzden de içim çok rahat sanıyordum.
Sanıyordum diyorum çünkü yoga yaparken bir anda acaba oje sürmeli miyim?
Ayaklarım böyle çirkin mi görünüyor?
Ojelerim... olsa daha mı iyi olurdu?
Gibi gibi düşünceler gelmeye başladı.
Kafamın içinde de tam tersine diyorum ki yani hayır sen aldın bu kararı.
Niye böyle bir şey istiyorsun ki?
Yani bu kararı düşünün. İstersen de sürersin ayrıca.
Hani içeride çekmece de o cevap.
Ama böyle bir kendimle uğraşmaya başladım yani.
Hani niye böyle bir beklentiye giriyorum?
Ne yaşıyorum ben şu anda?
Sonra tabii yoga yapmaya devam edemedim.
Dikkatim dağıldı falan. Dedim işte o sırada madem meditasyon yapayım çünkü hani iyi olmam lazım ya.
O toplumca iyisi sayılan şey neyse hemen orayı yakalamam lazım.
O sırada da düşünceler böyle saçma saçma geliyor ki zaten meditasyonun doğasında da vardır bu yani.
O düşünceler gelir. Ama ben böyle bir huysuzlaştım yani arkadaşlar.
Aldım defterimi tekrardan.
Sabahki sayfanın altına bir çizgi çektim.
Başladım yazmaya. Belki bu da size bir iyi hal yakalama dürtüsü gibi gelebilir ama yazmak benim için gerçekten sıradan bir eylem.
Kağıt bulamadığımda avcumun içine bir şey yazmışlığım vardır.
Ve çok kolay tahmin edebileceğiniz üzere...
toplumsal normlara, bu kültürün bize bunda yatmasına, içimdeki bu düşüncelerin nereden geldiğine falan odaklanmaya başladım.
Mesela önce şunu düşündüm.
Neden kusur olarak görüyorum oje sürmemeyi?
Hatta arttırdığım bir de üzerine sanki ojeyi sürmek bir kusur değil midir arkadaşlar?
Yani zaten doğalda var olan bir halin üstüne ekleme yapıyoruz.
Ve sonra da o boyanmış haline daha estetik, daha şık, daha temiz, daha bilmem ne diye bir anlam atıyoruz.
Oysa ki o anlamların hepsini üreten bir...
Hatta yıllar öncesinde sürülen ojeler ya da yapılan makyajlar şu anda cringe gelebiliyor mesela.
Ama yıllar önce de onlarda o güzellik algısı.
Fakat hepsini kaldırırsak hepimizde aynı tırnak var.
Farklı şekillerde belki ama benzer renklerde, benzer biçimlerde.
Yani doğal olanı, var olanı bir kusur olarak görmemiz çok absürt geliyor.
Ve bu kadar içime sinerek mantıklı bir yerden bu sonuca gelmeme rağmen hala içimde kalan bu toplumsal beklentiyi kıramamak çok canımı sıkıyor.
Bununla ilgili... bir hikayemden bahsetmek istiyorum.
Yıllar önce bir düğün organizasyonunda çalışıyorum.
Bir tane kız var. O kadar güzel dans ediyor ve o kadar neşeli bir tip ki böyle dışarıdan enerjisi hepimize geçiyor.
Çok büyük bir burnu var.
Hatta böyle gargamelin burnu gibi arkadaşlar.
Ciddi büyük ve ciddi bir şekilde kırıkları var üzerinde.
Ben de o yaşlarda ister istemez o burnu görüyorum yani.
Onun farklı oluşu gözüme çarpıyor.
Çünkü biliyorsunuz artık toplumsal bir estetik burun algımız var.
Ve o kızın burnu bunun çok dışında.
Ama kız Biraz inanılmaz neşeli, inanılmaz enerjik, inanılmaz tatlı bir insan.
Ve böyle kendi içimde bunları düşünmeye başladım.
Ya bak kız hiç kafaya takmıyor.
Ne güzel hani. Çok eğleniyor.
Çok güzel görünüyor. Ne kadar farklı bir güzelliği var.
Kendimce düşünüyorum. Sonra bizim işimiz bitti işte.
Odada tekrar kızlarla bir araya geldik.
Ve bir baktım o gün benimle çalışan kızlar o kız için şu cümleleri söylüyordu.
Ay hiç utanmıyor mu? Benim öyle burnum olsa dışarı çıkmam.
Bir de oynuyor. Şok olmuştum ya.
Bana bu kadar güzel ve farklı...
farklı gelen bir şey nasıl oluyor da bu insanların daha çok yereceği ve dalga geçebileceği bir şey haline geliyor?
Benim gördüğüm şeyi onlar neden göremiyor?
Şimdi onlara bunu anlatmaya başlasam beni anlayacaklar mı?
Çünkü daha önce böyle şeyler olmuştu.
Örnek veriyorum bir kız arkadaşımın sevgilisi yeni biriyle beraber ve kız bence çok güzel diyordum.
Gıcık oluyorlardı bana. Neresi güzel?
Şunun ağzına bak, şunun yüzüne bak, şunun şurasına bak.
Ama kendi içinde çok güzel geliyordu bana herkes.
Nadirdir gayana gelip böyle ay çirkin, salak.
tipe bak falan dediğim. Genellikle ben herkesi kendi bütünsel güzelliği içinde gören bir insandım ve hala da öyle görüyorum.
Ama şu anda bulunduğum noktada bu düşünceleri biraz daha derinleştirdim arkadaşlar ve bence toplum tarafından kusur olarak görünen şeylere sahip olan insanların bunları değiştirmeye çalışmadığında daha cesur ve daha
kendileri olabildiğini görmeye başladım.
Aslında bunun tam tersi bir akım satılıyor.
Çoğunuz duymuştur ki estetik yapılınca özgüvenim yerime geldi.
İşte kendimi çok rahatsız hissediyordum.
çözdüm gibi şeyler söyleniyor.
Ve ben de yakın çevremde estetik yaptıran insanlar da aslında benzer değişimler hissediyorum.
Fakat bugünkü düşüncelerimle daha derin bir yerden bakıyorum ve bambaşka bir şey görüyorum.
Bence kişi kendisinde toplum tarafından kusur sayılan şeyin var olduğunu kabul ettiğinde ve karşıdaki kişinin de onun o kusurunu görerek onunla iletişim halinde olduğunu bildiğinde bir kere bir şeyi örtme
telaşından ve çabasından kurtuluyor.
Bununla ilgili çevremde de bir örnek var.
Kendisi uzun zamandır Yine toplum tarafından kusur sayılan.
Bunu böyle bir sıfat tamlaması olarak kullanmak istiyorum.
Çünkü bunlar kusur değiller.
Toplum tarafından kusur sayılan şeyler.
Ve etrafımda bu kusur sayılan şeye sahip olan arkadaşım uzun zamandır bunu bir kusur olarak görmekten vazgeçti.
Şöyle çok basit bir şeyden gidelim mesela.
Bıyıklarını almıyor artık.
Ve bunu da artık bir kusur olarak görmüyor.
Çünkü doğalında diyor benim diyor bıyıklarım çıkıyor.
Bu benim biyolojimin bir parçası ve ben de bıyıklarımı almayacağım deyip reddediyor.
Ki bunlar çok fazla var artık biliyorsunuz.
Ve ister istemez karşısındaki insan da iletişim halindeyken o bıyıklara bakıyor.
Ve bunu o kişi de biliyor. Ama onu reddettiği noktada o kişiye bir güç gelmeye başlıyor bence.
Hani evet sen şu anda ona kusur olarak bakıyorsan ben onu bir kusur olarak görmüyorum.
Hadi bana bak. Hadi benimle konuş.
Bak onu geçeceksin şimdi.
Şimdi bana odaklanacaksın gibi bir yerden yaklaşıyorlar sanırım.
Çünkü bahsettiğim bu kişinin hayatında çok güzel gelişmeler görüyorum.
Kendini ifade edişi çok değişti.
Sorunlarla baş etme şeklinde çok ciddi değişimler var.
Yani uzun yıllardır hayatımda olan birisi ve bambaşka bir forma bürünmeye başladı.
Bu durumun bir etkisi olduğuna inanıyorum.
Ve kendime de aynı şeyi yapmaya başladım.
O sırada döndüm aynaya baktım, kendimi izlemeye başladım.
Kırışıklıklarıma baktım, çıkan tüylerime baktım, yüzümdeki sivilcelere baktım, saçımdaki kırıklara ya da işte ne bileyim ne kusur geliyorsa yani bu estetik halkı da fiziksel olarak ne kusur geliyorsa hatta
daha ötesine gittim. Huylarıma baktım, gıcık yanlarıma baktım.
İnsanların beğenmediği ve rahatsız olduğu davranışlarıma baktım.
Ve onların ne kadar ben olduğumu, benliğimin bir parçası olduğunu anladım.
Şimdi hazırsanız konunun başıyla bağlıyorum.
Ben şu anda hiçbir şeyi iyileştirmeden, değiştirmeden, olduğu haliyle tam olarak bugünkü ve şu anki halinde kabul ettiğimde aslında bu anda kalabilmiş oldum.
Ve o zaman işte o bir şeyleri iyileştirme, değiştirme, güzelleştirme, estetikleştirme gibi eylemlerin metaforu olarak saydığım gitmek, varmak, ulaşmak gibi bir çabayı arka plana attım.
Şu anda olduğu haliyle tam olarak ben bu şekildeyim ve bu anı bu şekilde yaşıyorum.
Bütün şartlar bu şekilde ve ben bunları kabul ediyorum dedim.
Bakın lütfen burada şuna dikkat edin.
Bunları pozitif eden bir yerden yapmadım.
Ay kaşım şöyle ama o da bana güzel.
Ay burnum böyle ama o da bana güzel gibi bir yerden değil.
Evet burnum böyle. Bu da bana ait.
Bunun güzel ya da çirkin olduğuna bir başkası karar veremez.
Bir ilişki halindeyken davranışlarımızın birbirine karşı durumlarını birlikte konuşabiliriz.
Ama toplumca oluşturulmuş sanki bir makineymişiz de hepimize fit olacakmış gibi çıkan bu akımların hiçbiri benim güzelliğimi ya da çirkinliğimi belirleyemez.
Ve ben onlara varmak için yaşayamam.
Ben bu anı bir daha yaşamayacağım ki.
Ben şu ana bir daha dönemeyeceğim ki.
Hangi estetik müdahale, hangi giysi, hangi düşünce, hangi seminer bana şu anımı geri verebilir?
Hiçbiri veremez. Ama aksine hepsi beni daha fazlasına götüren yollara sokabilir.
Yani ben bugün burnumu yaptırınca...
yarın dudağımın üstünün çizgisi farklı gelmeye başlayacak.
Göbeğimi eritsem sırtımdaki yağ gözüme batacak.
Heyecanımı değiştirsem sakinliğim bana uymayacak.
Ki bir noktada zaten ben hiçbiri de değilim ki tek başına.
İnsanız arkadaşlar ya.
Değişiyoruz. Her gün bambaşka bir forma giriyoruz.
Her gün ölüme doğru yaşadığımız bu hayatta o kadar çok form değiştiriyoruz ki ve buna rağmen herkesin tıp atıp aynı olmaya çalışması o kadar varoluşumuza aykırı ki bu düşüncenin dışında
Dışına çıkıp bunu durdurabildiğimi zannettiğim bir saniyeyi yaşadığım anda dedim ki evet ölmeden önce aklıma gelecek sahnelerden bir tanesi bu an olacak.
Çünkü gerçekten yaşadığımı hissettim ve herhangi birinize bu bir saniyeyi yaşatabilirsem çok mutlu olurum.
Benim anlatmaya çalıştığım şey aynaya baktığınızda onu bir kusur olarak gören yanınız var ya o anda kendinize bakın ve bir yarım var mıyım diye düşünün.
O varılacak form, güzellik, algı, eşya her neyse onların hangi...
Hangisi sizi size o an bunu kabul etmekten daha çok yaklaştırabilir bir düşünün.
Ama burada çok ince bir detayı atlamak istemiyorum.
Lütfen pozitif eden bir yerden yapmayın.
O kusru, o kötülüğü, o eksikliği her neyse öyle kabul edin.
Bakın o a böyle de güzel değil.
evet böyle diyerek kabul edin.
Ve bunu bir zayıflık olarak değil bir güç haline getirin.
Evet benim buramda bir eksik var.
Evet benim şuram senin estetik algının dışında.
Ama bak burada ben varım.
Kendi gerçekliğinizi ortaya koymak için bir fırsat gibi görün bunu.
Ve gerçekten sizi görmek isteyen insanlar görecektir inanın.
O zorbalayanlar, sizi daha kötü hissettirenler zaten olmasınlar hayatınızda.
Onlara bir şey ispatlamak zorunda değilsiniz ki.
Günün sonunda sizi gerçekten tanımak...
isteyen ve gerçekten sizinle bağ kurmak isteyen insanlar yanınızda kalacak zaten.
Sizi güzelliğiniz ya da dışarıda takdir gören davranışlarınız konumunuz yüzünden yanınızda olanlar bir gün onlardan bir tanesi bile eksilse uzaklaşacaklar.
O yüzden onu bunu boş verin.
Önce kendiniz için bunu yapmaya başlayın.
Bir saniye bile olsa tüm gerçekliğinizi hiçbir şeyi pozitife etmeden olduğu haliyle kabul edin.
Yarının olmadığını bilerek bir dakika sonrasının belirsizliğinde şu anı sevin.
Bir şeylere var Parmak gitmekten öte şu anın içinde kalırken nelere sahip olduğunuza bakmayı deneyin.
Bir de üzerine şöyle bir şey eklemek istiyorum.
Bunu çok samimi bir yerden yaptığımda artık varoluşumun zaten bu kabulleniş halinde olduğunu fark ediyorum.
Ve bu sadece kendime uygulayabileceğim bir şey olarak kalamaz.
Çünkü zaten her şeyi olduğu haliyle olduğu gibi kabul etmek, hani her şeyin hakkını vermek gibi bir yerden.
Bunu sadece kendine yaşatırsan adil olamazsın ve o adalet kavramı bozulur.
O yüzden etrafınızdaki...
Onlara da bu gözle bakmaya çalışın.
Sevdiğiniz insanlara bir dönüp bakın.
Onları olduğu gibi kabul ediyor musunuz?
Yoksa her gün onların değişmesini beklediğiniz yanları mı var?
Eğer öyleyse belki çok kırıcı gelecek ama sevginizi bir sorgulayın.
Bir şeyi sevememekten dolayı kendinizi rahatsız hissetmeyin.
Her şeyi sevemeyiz ve her sevdiğimizle olamayız.
Çünkü bazen o gerçekliği kabul ettiğimizde birbirimizden uzak kalmamız da gerekebilir.
Örneğin benim yüzümde çok fazla sivilce var diyelim ve ben bu gerçekliği kabul ettim.
artık çikolatayla araba mesafe koymam gerekir.
Ama çikolatayı çok seviyorum ama mesafe koymam gerekiyor.
Ya da örnek veriyorum tam zıttı bir yerden gidelim.
Su içmeyi hiç sevmiyorum ama cildimde çok kuruluk problemi yaşıyorum.
E o zaman hiç sevmediğim halde su içmeyi öğrenmem gerekir.
Yine Engin Geçtan'ın sözünden bir referans vermek istiyorum.
Bir şeyi sevmek onun gerçeklerini kabul etmeyi içerir.
Tamamen iyi niyetle iyileştirmek ve değiştirmek için verdiğimiz bir çaba bile olsa o artık onu o haliyle sevmediğimizin ispatıdır.
Tam tersine kendi kafamızdakini sevmeye çalışmamızın çabasıdır.
Ve bu tam karşımızdaki insana, eşyaya, hayale bile bir zulümken kendimize de bir zulümdür.
Koca bir hayal kırıklığı demektir.
Senin kafandaki beklentiyi bir şeyin üzerinde gerçekleştiremezsin.
Ve bunu kabul edemedikçe de o şeyi sevemezsin.
Konu nerelerden nerelere geliyor ama umarım benimle aynı derinlikte bir şeyleri yakalıyorsunuzdur.
Ana kalmak denen şeyin sadece bir meditasyondan ya da fiziksel bir duruş halinden ibaret olmadığını biliyorum.
Kabullenişin kafamdaki formu yaratıp kendi hayal gücümdeki o pozitif şeye bağlanmak olmadığını biliyorum.
Tam olarak şu anın gerçekliğiyle önce kendimi kabul etmeye çalışıyorum.
Ki bu gerçekten zor.
Benliğimin ne kadar büyük bir dönüşüm olduğunu görüyorum.
Ki bu çok rahatlatıcı.
Ve tüm hayatıma bu lensle bakmak istiyorum.
Şu anın eşsiz kıymetini hepimizin...
en derinden hissedebilmesi dileğiyle düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
