
oldukça fazla bilgi içeren bu bölümü sindire sindire dinlemenizi ve bilgileri zihninizin eşlemesine izin vererek öğrenmenizi tavsiye ederim.
eğer sizin de hayatınıza kattığınız rutinler varsa, stat ışıklarına destek olmanız açısından paylaşmanızı rica ederim.
Bana buralardan ulaşabilirsiniz:
dusuncerontgeni@gmail.com
instagram.com/dusuncerontgeni
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''nin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben Beste. Umarım herkes çok iyidir ve her şey çok yolundadır.
Beni soracak olursanız ben bir tık daha iyiyim çünkü bu bölüm bir önceki bölümün devamı olacak.
Son zamanlarda bölüm çekmekte çok zorlanıyorum.
Sizin dinlediğiniz 30 dakikalık bölümü kaydetmem neredeyse 2-3 saat alıyor.
Neden bilmiyorum ama yakın zamanda kırılacağını umuyorum.
Neyse, buralarda çok dolanmadan hemen bölüme başlamak istiyorum.
Eğer bir önceki bölümü dinlediyseniz bu bölüm...
Dikkat etmek, dikkatli olmak, dikkat vermek gibi birçok söylem günlük hayatımızda.
Bir iş yaparken, karşıdan karşıya geçerken ya da birinden bir şey rica ederken sürekli bir dikkat talep ediyoruz.
O yüzden öncelikle bir dikkat nedir üzerine birazcık giriş yapalım ve benim gibi görsel düşünen kişiler için bir resim oluşturalım istiyorum.
Dikkat neye odaklanacağımıza, neyi görmezden geleceğimize ve aslında neyi gerçeklik olarak deneyimleyeceğimize karar veren bir mekanizma.
Ve bu işlemler beyinde gerçekleşiyor.
Peki beyin bu işlemleri nasıl gerçekleştiriyor?
Yani neye odaklanacağına, neyi görmezden geleceğine nasıl karar veriyor?
Bunlardan da kısaca bahsetmek istiyorum ki bölüm boyunca takip edeceğimiz ve sık sık dönüp hatırlayacağımız referans ve bilgi birikimimiz olsun.
Beyin aslında günlük yaşamımızda sandığımız gibi sadece düşünmeye, hatırlamaya ya da öznel konulardaki karmaşıklıkları çözmeye yarayan bir uğraştan daha geride çok temel öncelikler etrafında çalışıyor.
Beynimizin önceliği yaşamamızı devam ettirmek ve bunu en tasarruflu şekilde yapmak.
Ve bunu da birkaç temel prensiple yapıyor.
Beyin için en önemli şey tehlike var mı?
Aç mıyım? Açıkta mıyım?
Yani güvende miyim?
Hayatta kalabiliyor muyum?
Bunu en temel ihtiyaçlarımızı önceleyen bir sistem gibi düşünebilirsiniz.
Örneğin etrafımızda ani bir ses duysak hemen oraya döneriz.
Tehlikeli olabilecek şeyleri fark ederiz.
Bu bilinçli değil aslında otomatik işleyen bir sistem.
İkincisi ise yenilik ve değişim.
Çünkü arkadaşlar beynimiz yeniliğe ve değişime karşı hassas.
Yeni bir ses, yeni bir yüz, yeni bir olay.
Bunların hemen dikkatini çekiyor.
Evrimsel taraftan bakarsak da oldukça mantıklı zaten.
Doğada yeni olan şey daha önemlidir.
Çünkü bir tehdit... ya da bir fırsat olabilir.
Yani belki ben onu yiyebilirim ya da o beni yiyebilir.
Üçüncüsü ise duygusal önem arz etmesi.
Aldığımız her bilgi eşit bilgi değil.
Çünkü beynimiz aynı zamanda yüksek uyarım olan şeylere karşı daha duyarlı hareket ediyor.
Bir şey bizi korkuttuğunda, öfkelendirdiğinde, meraklandırdığında, heyecanlandırdığında bu olayları daha değerli bir bilgi olarak almaya başlıyor.
Bunu şu şekilde anlayabilirsiniz.
Negatif bir haberi aldığımız anı çok iyi hatırlarız.
Ya da bizi çok duygulandıran bir filmi hiç unutamayız veya onu çok sevdiğimizi düşünürüz.
Hakkı bunlarda olduğu gibi beynimiz duygusal bir eşleşme yaptığı bilgileri diğerlerine kıyasla daha iyi saklıyor.
Ve dördüncüsüne gelince bu üç tane bahsettiğim konunun bize ne sunduğu yani ödül beklenti mekanizması.
Bununla ilgili detaylardan bir önceki bölümde birazcık bahsetmiştim.
Fakat burada da kısaca anlatmam gerekirse, beyin sadece o ödüle sahip olmakla değil, o ödüle sahip olabilme beklentisiyle de ilgileniyor.
Yani konu sadece ödüle erişmem değil, o ödülü kazanma ihtimalim de benim için çok değerli bir uyaran.
Belki yeni bir şey vardır, belki bu şey benim işime yarayabilir, belki bu şey beni mutlu edebilir, belki bu şey beni heyecanlandırabilir diye düşünen beyin de bu belki hali oldukça güçlü.
Ve beşincisine gelecek olursak da enerji tasarrufu.
Burası çok kritik çünkü beynimiz aslında zor olanı değil en kolay olanı seçiyor.
Bunu yaparken de bu zamana kadarki bilgi ve deneyim birikimini, etrafında gördüklerini, alışkanlıklarını, otomatik davranışlarını kullanarak sezgisel bir tercih yapıyor.
Yani toparlayacak olursak uyaran bir şey olduğunda beynimiz tehlikeli mi, yeni mi, duygusal mı ve ödül var mı diye sorguluyor.
Eğer cevap evet ise en tasarruflu.
en kolay olanı seçerek dikkat vermeye meyilleniyor.
Eğer cevap hayırsa da yok sayıyor.
Yani beynimizin bizim için önemli olanı bulmak üzere evrimleştiğini buradan anlayabiliyoruz.
Fakat bugünkü sorumuz gerçekten hala bizim için önemli olanı mı aramaya devam ediyoruz yoksa etrafımızda önemli olduğunu hissettiren şeylerin peşinde mi koşuyoruz?
Malum medeniyet ve kapitalizm birlikte gelişmeye devam etti ve günümüzde birçok ihtiyacımızı oldukça kolay bir şekilde halledebiliyoruz.
Zınklimalı alanlarda sıcaktan kaçınabiliyoruz.
Kışın sıcacık tutan çeşit çeşit giysiler ve ısıtıcılarla donatıyoruz kendimizi.
Avlanma ihtiyacımız kalmadı bir de üzerine çeşit çeşit yiyeceğe çok kolay bir şekilde erişebiliyoruz.
Bakınca bir komüniteye dahil olma ihtiyacımız bile o kadar değişti hatta basitleşti ki istediğimiz anda yalnız kalıp istemediğimiz anda da koca bir partiye gidip bir evente gidip arkadaşlarımız varmış
gibi eğlenebiliyoruz.
Yani diyeceğim o ki artık çok daha kolay sürdü.
Ve bu sebeple bahsettiğim prensipleri daha mı az kullanıyoruz?
Yani beynimiz uyaranlara karşı daha mı az bu tepkiyi göstermek zorunda kalıyor?
Çünkü daha konforlu bir yaşam mı sürüyoruz?
Hayır. Oluşumuz ve biyolojimiz gereği ne olursa olsun hala karşımıza çıkan herhangi bir uyarana karşı bu otomatik sistemi çalıştırmaya devam ediyoruz.
Ve tam olarak bu yüzden belki de hiç olmadığı kadar sık tetikleniyoruz.
Çünkü uyaranlar eskisi gibi doğal...
Ortamın şartlarına uygun değil.
Hemen bir önceki bölümde bahsettiğim sık kullanılan sosyal medya uygulamalarının tabiri caizse nasıl duygu ticareti yaptığını bir hatırlayalım.
Neydi? Duygu ticaretini özellikle öfke ve korku üzerinden yaptıkları için sürekli olarak tehlikede hissediyorduk değil mi?
Yani zihnimizin otomatik tetiklediği tehlike var mı tuşuna basılı kalmış durumda.
Yeniliğe gelince de doğada yenilik zaten sınırlıydı.
Yeni bir canlının ortaya çıkması, yeni bir bitkinin olması için yüzyıllar geçmesi gerekiyordu.
Hele ki şu an içinde bulunduğumuz medeniyetleri düşünecek olursak yani o bina hep orada, o yol hep orada, çoğu şey birbirine oldukça benzer halde olunca biz de çok alışılagelmiş bir sistemin içinde neredeyse
sıradan bir hayatı yaşıyoruz.
Fakat buna rağmen nasıl daha sık tetikleniyoruz?
Tabii ki de içinde bulunduğumuz medeniyet dolayısıyla arkadaşlar.
içerik çıkararak, yeni bir moda, yeni bir akım üreterek bizi sık sık tetikliyor.
Sonsuz kaydırmayı hatırlayalım.
Her kaydırışta belki bu sefer yeni bir şey bulurum, belki bu sefer hoşuma gidecek bir şey bulurum umuduyla kaydırmaya devam ediyorduk değil mi?
O yüzden yenilik var mı sorusunun da tuşuna basılı kalmış diyebiliriz.
Ödül beklentisine gelince de sürekli beklediğimiz mesajlar, sonsuz kaydırmanın bir sonraki videosunun bize hizmet etmesi ihtimalini kovalamamız, beğeniler, yorumlar her açıdan bir uyaran olmuş durumda.
Bu işin en hain tarafıysa ne zaman geleceğini hiç bilmediğimiz oldukça spontane bir sistemin içindeyiz.
Ve bağımlılığın sürekli maruz kaldığımızda değil, yoksunluk kaygısını da hissettiğimizde geliştiğine dair birçok çalışma var.
Örneğin slot makinesini düşünelim.
Ne zaman geleceğini hiç bilmeden ya gelirse...
Belki gelirse ihtimaliyle oynamaya devam ediyoruz ve kumar bağımlılığı diye bir şey var.
Ne yazık ki ödül arayışı tuşuna da basılı kalmış diyebiliriz.
Ve son olarak bahsettiğimiz beynimizin en tasarruflu formu tercih etmesi kısmını burada biraz daha aşarak anlatmak istiyorum.
Aslında beynimiz iki farklı eğilim arasında çalışıyor.
Birincisi enerji tasarrufu sağlamak.
Yani kısa vadede en kolay olanı seçmek.
Ki hayatta kalma dürtüsü için de oldukça önemli bir tercih değil mi?
İkincisi ise yaşam boyunca gelişmek ve adapte olmak.
Doğal hayatta bu ikisi dengedeydi.
Günlük yaşam zaten çok zordu ve hayatta kalmak ciddi bir efor gerektiriyordu.
Fakat artık efor gerektirmeyen seçenekler çok fazla ve bence iyi bir enerji tasarrufu sağlıyoruz.
Bu durumda beynimizin ikinci eğilime yani gelişmeye ve adapte olmaya yönelmesi gerekmiyor mu?
Ve biz sürekli kolay olanı tercih etmek gibi bir otomatik seçime sahipsek sizce gelişiyor muyuz?
Yoksa sadece hayatta mı kalıyoruz?
Dürüst olmak gerekirse bu soruya cevap ararken oldukça derin yerlere gittim ve kayboldum.
Boyumu aşan yerlerde konuşmak istemiyorum.
O yüzden olabildiğince basit örneklerle ne düşündüğümü ve neler bulduğumu aktarmaya çalışacağım.
Gelişime örnek olarak yine bize ait ve biyolojimize uygun bir örnekle gidelim istiyorum.
Mesela vücut geliştirmeyi düşünelim.
Ne yapıyoruz? Kaslarımızı büyütmeye çalışıyoruz.
Ve kas nasıl büyüyor? Bir uyaran olduğunda yani ağırlık veya direnç kullandığınızda stres altında kalıyor.
dolayı mikro yırtıklar oluşuyor ve sonrasında vücut kendini onararak daha güçlü bir forma geliyor.
Yani aslında kas gelişiyor ve yeni haline adapte oluyor.
Tıpkı beynimizin ikinci eliminde olduğu gibi.
İşte tam olarak bu örnekte kasta olduğu gibi zihin içinde durum çok farklı değil.
Zihin konforlu ve kolay olanla değil zorlandığı anlarda gelişiyor.
Peki biz nerelerde zorlanıyoruz?
Her şeyin hazır ve kolay olanını tercih etmeye meyilli otomatik sistemimize karşı zorlanmayı hissedebiliyor muyuz?
Bu soruya cevap ararken bu otomatik seçim eğiliminin başrolündeki ve tüm kararlarımızın, arzularımızın arkasındaki dopamin ihtiyacımızdan bahsetmek zorunda kalıyorum.
Farkındayım fazla bilgi yüklenmesi gibi oluyor ama sonucunda hepsi birbirine bağlanacak arkadaşlar.
Lütfen dinlemeye devam edin.
Dopamin ihtiyacı çoğu zaman mutlulukla ilişkilendiriliyor.
Evet mutlu olduğumuzda salgılanan bir hormon fakat aslında mutlu olma ihtiyacını hissettiğimiz yerde tetiklenen bir ihtiyaç gibi düşünebilirsiniz.
Biraz önce bahsettiğimiz beynimizin uyaranlara karşı sorduğu 5 soru aslında dopamini tetiklemek için soruluyor.
Bir uyaran arıyor, bir ödül istiyor, belki bir belirsizlikteki heyecanda dopamin salgılama etkisini merak ediyor.
Ve biz dopamin salgıladığımızda bir tatmin hissediyoruz.
Bu tatminler de ikiye ayrılıyor.
Birincisi yüzeysel tatmin.
Anında geliyor fakat kısa sürüyor.
Ve bu sebeple de tekrar istiyoruz.
Adı tatmin ama aslında tatmin etmeyen bir tatmin diyebiliriz.
İkincisi ise derin tatmin.
tatmin ilkinin aksine daha geç geliyor ve daha uzun sürüyor ve tekrar ihtiyacı da yaratmıyor.
Hızlı dopamin bizi sürekli yeni bir dopamin arayışına iterek meşgul eder ve başka bir şey düşündürmezken derin tatmin bizi dönüştürmeye ve geliştirmeye başlıyor.
Çünkü o uzun süren salgılama sırasında öğrenmeye, bağ kurmaya ve dönüşmeye ve aynı zamanda gelişmeye başlıyoruz.
İşte şimdi baştaki sorumuza dönecek olursak sürekli kolay olanı, sürekli olarak yüzeysel tatminatı tercih ederek gelişmemiz pek mümkün değil.
Evet hayatta kalıyor olabiliriz fakat benim şahsi görüşüm buna gerçekten yaşamak diyemeyiz.
Şu anda Hamlet okuyorum ve kitapta geçen bir cümleyi bu kısımla ilişkilendirdim.
Diyordu ki Hamlet, bir insana insan mı denir?
Bütün işi yemek ve...
Bunu günümüz dünyasına ve bu konuya adapte edersem bir insana insan mı denir?
Bütün işi yüzeysel tatminat aramak olursa yalnız.
Bunun üstüne birazcık düşünelim ve siz düşünürken ben de dikkat becerimizi nasıl geri kazanabileceğimiz ve zihinsel gelişimi nasıl destekleyebileceğimiz üzere topladığım bazı önerilerden bahsedeceğim.
Öncelikle zihnimizin sürekli maruz kaldığı bu modern dünya ve uyarıcı teknolojiye karşı ilk bahsetmek istediğim...
ihtiyacımız uyku arkadaşlar.
Tabii ki nasıl, ne zaman, ne kadar uyuduğunuz oldukça önemli.
Biliyorsunuz uzmanlar 7-8 saat uykunun oldukça yeterli ve önemli olduğunu söylüyorlar.
Fakat sabaha karşı uyuyup da 8 saat uyuyorsanız bunun bir işe yaramadığını bilmeniz gerekiyor.
Çünkü biyolojik saatimiz dediğimiz beynimizdeki ana saat gözümüzde ışığı algılayan özel hücreler sayesinde uyarılıyor.
Ve buna bağlı olarak da akşam olduğunda melotenin yani uyku hormonu salgılamaya başlıyor.
Ve aynı şekilde sabah gün ışığı ile birlikte kortizol yani uyanma hormonu salgılıyor ve uyanmayı sağlıyor.
Yani biz televizyon karşısında ya da telefon ekranına bakarak uyuyakalmaya çalışırken aslında bu mükemmel çalışan sisteme bir çomak sokuyoruz.
Özellikle beyaz ışık kullanmak ya da akşamları ışıkları sonuna kadar açık tutmak, ekrana çok fazla bakmak, tam tersine gündüzleri karanlık odalarda uyanmak da aynı şekilde bu hormon salınımını ve zihnimizin düzenli
çalışmasını engelliyor.
Ayrıca bu süreçte öğrendiğim...
ve hayran kaldığım bir olaydan da bahsetmek istiyorum.
Sadece derin uyku sırasında açılan beyin omurilik sıvısı beynin tamamına yayılıyormuş ve toksik proteinleri söküp dışarı atmak üzere kara ciğere taşıyormuş.
Yani eğer derin uyuyabiliyorsak bir de üzerine temizlik promosyonundan faydalanıyoruz ya.
Muhteşem bir şey. Ve aksine uyuyamıyorsak da sempatik sistemimiz bunu acil bir durum olarak algılıyor ve kan basıncını her an olabilecek bir kaçışa hazır tutmak için arttırıyormuş.
Yani biz bir şey izlerken ve bölümüz Sonuna kadar uyanık kalmaya çalışırken aslında beyniniz bir kaçışa hazırlanmak için hormon salgılıyor.
E böyle olunca da ne oluyor? Uzun vade için ayırdığı kimyasal kaynağını tüketmeye sebep oluyor.
Ve organlarınız da daha fazla çalışıyor.
Çok basit bir matematik yani.
Uyuyun arkadaşlar ya. Kendi ritminize ve biyolojik ihtiyacınıza göre bir ortak noktayı bulun ve uyuyun.
Hiçbir şey kaçmıyor yani.
İkinci bahsetmek istediğim şey ise ne yediğinizi bilmeniz.
Hızlanan dünya, çalışma saatleri, aynı zamanda performatif hale gelmiş...
vücut şekilleri nedeniyle hepimiz beslenme olayını çok ihmal ediyoruz.
Bakın benim burada bahsetmek istediğim şey kalorisi yüksek, yağlı, şekerli gibi ayrımlar değil.
Sağlıklı olduğunu zannettiğimiz düşük kalorili protein değeri oldukça yüksek olan ürünlerin içerisinde kullanılan koruyucu kimyasallar o kadar büyük zararlar veriyor ki şu ana kadar bahsettiklerimden tüm olayın
kimyasal denge ve hormon salınımı ile ilgili olduğunu anlamışsınızdır.
Düşünün ki bu sisteme hiç uygun olmayan hatta zararlı olan kimyasallar yasallar giriyor.
Ehaliyle sistem bozulmaya başlıyor.
Burası başlı başına bir bölüm çıkaracak kadar detaylı bir konu fakat bahsetmeden de geçmek istemedim.
Söyleyebileceğim en temel şey ne kadar güçlü bir vitamin takviyesi, ne kadar güçlü bir paketlenmiş gıda almış olursanız alın hiçbir şekilde o yemeği dokunarak, koklayarak, hissederek, çiğneyerek
alacağınız besin değerini alamıyorsunuz.
O yüzden pratik olsun diye vitamin takviyesi tercih etmek ya da hazır yemek tercih etmek yerine mümkün olduğu önce pişirdiğiniz yemeği sevmeye ve yemeğe çalışın.
Ne yazık ki sahip olamadığımız o çiftlik ve üretemediğimiz o taze besinlerden ötürü marketlerden satın almak zorundayız.
Bunu ben de yaşıyorum ve çok iyi anlıyorum.
Ne kadar temizlersek temizleyelim, sirkeyle de yıkasak, karbonatta da beklesek, UV ışıkların altında saatlerce de bıraksak o kimyasalları yiyoruz arkadaşlar.
Burada kişisel olarak alacağımız önlemlerden de öte bence karşısında durmamız gereken büyük firmalar var çünkü onların bir şeyi değiştirmesi gerekiyor.
Daha fazla kar etmek için kullandıkları kimyasalları kafalarına göre ekleyememeliler mesela.
Bunlar için ciddi bir araştırma ve geliştirme yapılmalı.
Testlerden geçmeli ve amaç sadece kendi karlılıklarını değil bizleri, insanlığı da gözetmeli.
Üçüncü tavsiyem bir önceki bölümle de konuşuyor aslında.
Bir önceki bölümde hatırlarsanız bahsettiğim sosyal medya uygulamalarının bizden beklediği kısa anlatım, kısa video, kısa içerik, hızlı anlama aksine uzun uzun yapabiliriz.
Altyazı M.K. insan
için yaşanabilir hale gelmiş.
Siyahların da insan olduğunu, eşcinsellerin de aşık olduğunu, kadınların da özgür iradesi olduğunu fark ettiğimizde medeniyet genişlemiş.
2026 hedeflerimden bir tanesi daha sık kitap okumak.
Hatta ayda en az bir kitap bitirmekti.
Şu ana kadar çok iyi gidiyor ve gerçekten düşüncelerimdeki etkisini, değişimini görebiliyorum.
Ben hep sabahları çok erken kalkan bir insandım ve bu yüzden hep hayatın başlamasını beklerdim.
Hatta bir video vardı şu an.
Tam hatırlamıyorum ama hadi uyanın artık hayat başlasın diyordu.
Ben tam olarak o çocuğum arkadaşlar.
Ve genellikle çok sıkılırdım.
Diğerlerinin uyanmasını, işe gideceğim saatin gelmesini beklemek zulüm gelirdi.
Bu yüzden uzun bir süre spor yaptım.
Fakat artık sabahları o kadar spor yapmak istediğim zamanlarda değilim bence.
Dedim o zaman ben kitabı sabahları okuyayım ve bunun ekstra bir faydasını gördüğümü düşünüyorum.
Çünkü güne başlarken gün ortasına ya da geceye ziyaden daha boş bir zihinle başlıyoruz.
Ve o boşlukta biraz önce bahsettiğim etkileri tetiklemek günümün daha anlamlı ve güzel geçmesini sağlıyor bence.
bu rutini oturtmakta zorlanıyorsanız Pelin Dilara Çolak'ın Kollektif 06 ekibine katılabilirsiniz.
Çok tatlı bir komüniti ve sabahları önce meditasyon ardından kitap okuma yapıyorlar.
Ben ne yazık ki Amerika'da yaşadığım için katılamıyorum çünkü saat farkından ötürü benim için geceye denk geliyor.
Fakat bu rutini oturtmak için oldukça keyifli ve motive edici olabileceğini düşünüyorum.
Dördüncü olarak iki ayrı konudan birlikte bahsedeceğim çünkü bence ikisi birbiriyle oldukça iç içeler.
İlki popüler kültürün sahip olunması gereken en önemli özellikmiş gibi satılan multitasking yani aynı anda birden fazla işle meşgul olmak.
İkincisi ise zihin gezinmesi.
Şimdi bölümün başında da söylediğim gibi sık sık referans alacağım dediğimiz yeri tekrar hatırlayalım.
Beynimiz neye dikkat vereceğini belirleyen filtreler aracılığıyla çalışıyordu.
Neydi onlar? Tehlikeli mi?
Yeni mi? Duygusal mı?
Ödül var mı? Ve tasarruflu mu?
Peki beynimiz bunları yaparken nasıl yapıyor?
Yani dikkatini vereceği eylem seçerken beyinde neler oluyor?
Beyin sürekli aktif olan ve kendini yeniden organize eden bir yapıya sahip.
Ben gözümde böyle bir hareket eden kas metaforu canlandırdım.
Hani kalp animasyonları izleriz ya onun gibi bir şey düşünün.
Bir yazı yazarken sağ tarafta bir kasılma oluyor.
İşte bir şey görürken solda oluyor.
Kokladığınızda arkada oluyor gibi hayal edebilirsiniz.
Ve biz aynı anda iki işi birlikte yapmaya çalıştığımızda beyin aynı anda ikisini çalıştırmıyor da bu iki görev arasında geçiş yapıyor.
Ve biz ne kadar farklı yerleri tetikleyecek görevleri aynı anda beynimize yüklersek o kadar fazla geçiş maliyeti ödüyoruz.
Örneğin bilgisayarda bir iş hallederken telefonunuza bir mesaj geliyor ve iki saniye eline ekrana bakıp sonra tekrar bilgisayara dönüyorsunuz.
Bu sırada beynimizin yeniden şekillenmesi gerekiyor.
Yani hem telefona odaklıyor daha sonra tekrar kaldığı işe devam etmek için de ekstra bir efor sarf ediyor.
Ki yapılan çalışmalara göre kaldığı işe normalde devam edeceği şey yok.
daha yavaş bir şekilde devam etmeye başlıyor.
Yani multitasking aslında performansı düşüren de bir şey.
Çünkü beynimizin yeniden şekillenmesi için geçen sürede hem enerji hem de zaman kaybediyoruz.
İkinci maliyet ise IQ düşmesi.
Bu geçişler sırasında IQ seviyemiz kısa vadede yaklaşık 10 puan düşüyormuş arkadaşlar.
O yüzden zaten yapmakta olduğumuz şeye döndüğümüzde kesintisiz yapacağımız halimize göre daha yavaş yapıyoruz.
Hatta bu 10 puanlık değerin anlamını daha iyi anlatmak için verilen örnekte bizi uyuşturan bir madde aldığımızda dahi bu düşüşün yarısı olduğunu söylüyor.
Yani daha verimli olacağız diye aslında algılama seviyemizdeki düşüklük nedeniyle daha verimli olamıyoruz.
Ay çok karmaşık oldu ama siz anladınız.
Ve bu iki geçiş maliyetinden ötürü yaratıcılığımız azalmaya başlıyor.
Öncelikle yaratıcılık nasıl ortaya çıkıyor birazcık bahsetmek istiyorum.
Biraz önce kitap okuma örneğinde arttığını söyledim fakat nasıl olduğunu biraz daha iyi anlatabilirim.
Zihnimizin gördüğümüz, işittiğimiz ve öğrendiğimiz şeyler arasında yeni bağlantılar kurabilmesiyle daha yaratıcı bir zihne sahip oluyoruz.
Fakat zihnimiz bu bağlantılara ayıracağı işlem zamanının büyük bir bölümünü, görevler arası geçiş yapmaya, aynı anda televizyon izlerken telefon oynamaya, bir yandan telefonla konuşmaya harcadığında çağrışın bağlantıları
için enerji kalmıyor ve yaratıcı bir zihne sahip olamıyoruz.
Yaratıcılık kavramının birçok kişi için tabu haline gelmiş olduğunu fark ediyoruz.
Fakat sanki bazı insanlar doğuştan yaratıcı ve bazıları da değilmiş gibi bir ayrım var.
Ben buna katılmıyorum çünkü insan oluşu gereği anlamaya ve her an yeni bir anlam üretmeye mecbur bir canlı.
Yani biz oluşumuz gereği yaratıcıyız.
İşte bu bahsettiğim günlük hayatımızın ta kendisi olan sebepler bizi yaratıcı olmaktan daha da uzaklaştırıyor.
Çoğumuz hiçbir şey yapmıyor. geçirdiğimiz zamanlardan huzursuzuz.
Bir yürüyüşe çıkacaksam podcast dinleyeyim ya da işte markete yürüyeceksem telefonla konuşayım, yolculukta kesin kitap okuyayım gibi sürekli boş sayılan ama aslında hiç boş olmayan zamanları sisteme daha anlamlı gelen aktivitelerle
doldurmaya çalışıyoruz.
Fakat yapılan çalışmalar gösteriyor ki zihin boş kaldığında kaybolmuyor ya da daha verimsiz zaman geçirmiş olmuyoruz.
Aksine üretmeye başlıyoruz.
Default Mode Network ismi verilen bu boş zamanlar herhangi bir işe odaklı olmadığımızda yani tabiri caizse bomboş dururken geçmişi ya da geleceği düşünmeye, senaryolar kurmaya ve kendimizle
ilgili düşünmeye başlıyoruz.
Tabii ki bu hal, bu mod uzun süre aktif olursa aşırı düşünme, kaygı, geçmişe takılma gibi sorunlar çıkarabiliyor.
Fakat günümüz dünyası bu bildirimlerle yapılması gerekenle, varılması gereken şeylerle aman vermiyor ki bu olsun.
Aksine bu moda, bu hale o kadar kısa süre tahammül edebiliyoruz ki İlk düşünce, ilk benzerlik, ilk basitlikten çıkmaya çalışıyoruz.
O yüzden yüzeysel düşünceler artmaya, herkes birbirinin kopyası haline gelmeye ve bununla birlikte de insanın kendisiyle bağlantısı azalmaya başlıyor.
Çünkü ne kadar hızlı bir şekilde diğerinde gördüğümü yaparsam o kadar kendimden uzaklaşırım ve o kadar otantik kişilik azalmaya başlar.
Burada ilk bölümüm klişelerin içinde otantik bir yaşama dönmeyi isterdim ama inanın ben de ne dediğimi hatırlamıyorum.
Yani arkadaşlar, yaratmak için beynimizin içinden yepyeni bir şey çıkarmamıza ya da yepyeni bir şey eklememize gerek yok.
Aksine hali hazırda var olan şeyler arasında daha önce kurulmamış bağlar kurmak gerekiyor.
Ve bu da zihin gezinmesine ne kadar izin verirseniz o kadar mümkün hale geliyor.
Örneğin sizinle bir zihin gezinmesi deneyi yapalım.
Şu anda beni dinlerken kullandığım kelimelerin sizinle olan ilişkisini düşünüyorsunuz.
Bir sonraki kelimemin ne olabileceğini düşünüyorsunuz.
Söylediklerim bir yere varacak mı yoksa...
çelişkilerle dolu boşa bir dinleme mi olacak diye düşünüyorsunuz.
Sonra bir anda bir çocukluk anınız ya da sesimi benzettiğiniz bir insan geliyor aklınıza.
Belki de tam olarak şu ana benzer bir deneyim yaşatan birine gittiniz.
Ve tam olarak bu dikkat dağınıklığı gibi anlatılsa da siz beni dinlerken kaybolmuş hissetseniz de aslında doğru bir dinleme ve anlama bu şekilde oluyor.
Siz zihninizin gezinmesine ne kadar izin verebiliyorsanız o kadar etkili dinliyorsunuz.
Çünkü eşliyorsunuz.
Sizdeki bilgilerle duygu...
duyduklarınızı, gördüklerinizi eşliyorsunuz.
Ve bu da yaratıcılığınızı çok büyük oranda etkiliyor.
Tabii ki bu etkili eylem hali her şeyde mümkün değil.
Daha önce başlamadan önce başlayan şeyler bölümünde bahsettiğim akış teorisini hatırlatmak istiyorum.
Adını söylemesi oldukça zor olan Mihai Çiksen Mihai tarafından keşfedilen akış teorisi bir işe tamamen kapıldığın, zamanın akışını unuttuğun ve yüksek odak, derin tatmin hissettiğin zihinsel
bir durumdur. Hemen akışın 3...
ana bileşenini hatırlayalım.
Birincisi açık seçik tanımlanmış bir hedef seçmiş olmak gerekiyor.
Bakın arkadaşlar bir hedef seçmiş olmak gerekiyor.
Çünkü Mihai çoklu görevin akışı öldürdüğünü ve aynı anda 2-3 iş yapmaya çalışılan birinin akışa hiç ulaşmadığını keşfetmiş.
İkincisi bizim için anlam taşıyan bir şey yapıyor olmamız gerekiyor.
Çünkü tam olarak bunlara dikkat gösterecek şekilde evrilmişiz.
Sonuç olarak bir kurbağa yiyemeyeceği bir taşa göre yiyebileceği bir sineğe çok daha Uzun süre bakacaktır.
Biz de az çok benzer yapıya sahibiz.
Üçüncüsü ise becerilerimizin sınırında duran ama ötesine de geçmeyen bir şey yapıyor olmamız gerekiyor.
Çünkü hedef çok kolay olunca otomatik pilota geçiyoruz ve ikinci bir şey arama arzusu da tam olarak orada tetikleniyor.
Çok zor olunca da tedirgin oluyoruz ve dengemiz bozuluyor.
Yani ne çok zorlayan ne çok kolay olan bizim için önemli bir şeyi tercih etmemiz gerekiyor.
Ve akışın amacı adı üzerinde akışı devam ettirmek.
Yani tıpkı yüzeysel tatminatta olduğu gibi bir doruk veya ütopya aramak.
değil. Aksine akışın içinde kalmak.
Ve arkadaşlar mihai dikkat dağınıklığından çıkışın tek yolunun akışınızı bulmak olduğunu savunuyor.
Sanırım bu aralar podcast kaydetmek benim için biraz daha fazla zorlayıcı.
Ama akıştayım ya.
Baktığınızda 4 saat bir şeye harcamak da kolay değil yani.
Ve tüm bu farkındalıkları bir öneri gibi sunarken bir konuya değinmeden geçmek istemiyorum.
Kitapta karşıma çıkan ve beni çok etkileyen bir kavramdan bahsetmek istiyorum.
Zalim iyimsel. Evet biz kendi adımıza birçok şey yapabiliriz.
Bu bahsettiklerimi yapabiliriz.
Ekstra olarak uygulamaları silebiliriz.
Televizyonları kaldırabiliriz.
Sadece organik pazarlardan beslenebiliriz.
Ekran süremizi takip edip en iyi eğitim veren okullarda okur ya da okuturuz.
Fakat bunların hepsi bu büyük güçlerin karşısında tüm sorumluluğu halktan yani bireysel olarak bizden bekleyen zalim iyimserliğe çıkıyor.
Biz birçok şey yapabiliriz ve eminin faydasını görürüz.
Fakat sistem değişmediği ve ölçü getirdiği...
tüm çabayı kendimizden beklememiz de performatif toplum yapısının bir kolonu olur.
En mindful insan olmak, en teknoloji uzağı insan olmak, en şöyle olmak yine aslında aynı yere çıkıyor.
Kitapta Johan Hari zalim iyimserliği sahici iyimserliğe taşımaktan bahsediyor ve ben bu kısımdan çok etkilendim.
O yüzden bu bölümü bitirmeden önce son bir metafordan bahsetmeyi kendime bir görebiliyorum.
Daha okuduğum anda görseli kafamda canlandı ve elimden geldiğince...
Çizmeye çalıştığım bölüm kapak resmimin hikayesinden bahsedeceğim şimdi.
Kitabın yazarı Johan Harry kitap sürecinde James Williams isimli eski Google çalışanı ve şu anda filozof ve yazar olarak çalışmaya devam eden James Williams ile görüşüyor.
Modern Amerikan psikolojisinin kurucusu Williams James'in ortaya attığı spot ışığı kavramını geliştirerek dikkati 3 farklı başlıkla inceliyor.
Evet arkadaşlar yanlış duymadınız birinin adı James Williams diğerinin adı William James.
Tatlı bir tesadüf, dikkatin ilk katmanını spot ışığı olarak isimlendiriyor.
Bu biraz daha anında ve dolaysız eylemlere odaklanma katmanı gibi düşünebiliriz.
Mesela şu an bu podcast'ı dinlemek veya dinlerken bir kahve demlemeye karar vermek gibi odağınızı tek bir şeye ve daha yakın vadeli bir eyleme doğru daraltmak.
Ve eğer spot ışığınız arızalanırsa bu tür yakın vadeli eylemleri gerçekleştiremez oluyorsunuz.
Sosyal medyada sık sık karşımıza çıkan ADHD videoları bu konuya romantik.
Aslında trajikomik bir örnek olabilir diyebiliriz.
Dikkatin ikinci katmanı ise yıldız ışığı.
Bu katmanı ise daha uzun vadeli hedefler ve projeler için kullandığımız odaklanma biçimi gibi düşünebilirsiniz.
Örneğin bir iş kurmak istiyorsunuz.
Ya da ne bileyim anne baba olmak istiyorsunuz.
Ya da işte farklı bir yerde yaşamak istiyorsunuz.
Daha uzun vadeli ve yaşamanızın yönünü belirleyen bir plan yapıyorsunuz.
Hani tıpkı yıldızların yön göstermesi gibi bunu yıldız ışığına benzetiyorlar.
Ve diyor ki yıldız ışığınız şaştığında uzun vadeli...
uzun vadeli hedefler kaybolmaya ve ne tarafa gittiğinizi unutmaya başlıyorsunuz.
Dikkatin üçüncü katmanın ismi ise güneşi.
Bu katmanda biraz önce yıldız ışığında bahsettiğimiz uzun vadeli hedeflerimizin neler olduğunu bilmemizi sağlayan bir odaklanma biçiminden bahsediliyor.
Tamam iş kurmak istiyorsunuz da nereden biliyorsunuz?
Ya da iyi bir anne baba olmak istemenin ne demek olduğunu tam olarak nereden biliyorsunuz?
Yani hangi yıldızı takip edeceğinizi nereden biliyorsunuz?
Bunu anlamanıza yardım...
yardımcı olacak bir odaklanma biçimi.
Bu tarz nedenleri ancak gün ışığında, her şey çok daha berrak olduğunda görebiliriz.
Ve dikkatimiz gün ışığını kaybedecek kadar kaybolduğunda kim olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi, nereye gitmek istediğimizi bile anlamayabiliriz.
Bu da bizi daha küçük hedeflere takılı hale getirir ve sosyal medya bildirimleri gibi basit sinyallerle dağılabilir oluruz.
Burada bir kısa kendi hikayemden bahsetmek istiyorum.
Türkiye'de yaşarken hem yaşığım hem o zamanki bilincim gereği böyle kafamda bir yıldız belirlemiştim ve onun yolunda gitmek konusunda pek bir problem yaşamıyordum.
Bir anda green card kazanıp Amerika'ya taşınınca bir de üzerine evlenerek taşınınca bildiğim ve alışık olduğum her şey birden değişti.
Ve ben ciddi anlamda elinden telefon düşmeyen, sürekli hedefleri değişen, hem gıda hem de ilişki anlamında hiç iyi beslenemeyen bir paradoksa düşmüştüm.
Metafor üzerinden gidersem karanlık ve üstünde bulutlu bir havada yıldızımı bulmakta çok zorlanıyordum.
Elimdeki spot ışığını bir oraya bir buraya çeviriyordu.
Tabii yaş olarak ve göçmenlik de üzerine gelince bunların çok normal sayılabileceği dönemlerdeydim.
Fakat ben bununla pek baş edemedim arkadaşlar.
Oldukça zor zamanlardan geçtim.
Sürekli düşünmem ve nedenini sorgulayan yapım gereği bir noktada sosyal medyayı kapatma kararı aldım.
Tabii bu popüler kültürde ikinci bir tercih olduğu için bir yandan da çok klişe bir şey yapıyormuş hissediyordum.
Hani verimli olacağından tam emin değildim.
Yani bir şekilde beni oraya çeken şeyle mücadele etmem gerekiyordu ve ben böyle Böyle bir yöntemi seçtim.
İnanır mısınız 8 ay boyunca sosyal medya kullanmadığımda o bulutlar kalktı, yıldızları görebilmeye başladım.
Gündoğdu neler istediğime daha detaylı bakma fırsatı yakaladım.
Yeniden gece oldu, yıldızımı seçme cesareti buldum.
Şimdi dönüp baktığımda bu farkındalığın neden o zamana denk geldiğini bana astrolojiden çok daha iyi açıklayan bu kitabı okumak da yıldızlarımdan bir tanesi oldu.
O yüzden kitabın yazarı Johan Harry'nin dikkat katmanlarını eklemesi olan stat ışığını bahsetmek istiyorum.
Stat ışığı yazarın kendi tanımıyla birbirimizi görme, işitme ve kolektif hedefler oluşturup bunlar için savaş verme becerimizi tanımlıyor.
İşte tam olarak bu kitabı okuduktan sonra size bunları anlatma motivasyonum ve arka planda attığım adımlar bu stat ışığını açık tutmak için verdiğim çabadan ibaret.
Çünkü eğer stat ışıklarını açık tutabilirsek birbirimizi görmeye, dünyanın bizden fazlasına ev olduğunu bilmeye, dokunabileceğimiz bir gelecek olduğunu hatırlamaya başlıyoruz.
Modern dünyanın ve kapitalist sistemin bizi hapsettiği narsizmi arkamızda bırakıp belki biraz büyüyeceğiz ve derin bir tatminat yaşayabileceğimiz bir yaşama erişebileceğiz.
Bunun herkes için mümkün olmadığını bilecek kadar hayalperest değilim.
Fakat bir insan duyar, birine söyler.
Söylemezse de bir gün gördüğü şeyin ne olduğunu hatırlayacak bir anı kalır.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Sesim hafiften kısılmaya başladı bile.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Yaşadığınız farkındalıkları, kendinize kattığınız...
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
