
“Kendini sevmek” sloganının altı gerçekten neyle dolu?
Çocukken zaten taşıdığımız sevgiyi neden büyüyünce dışarıdan toplamaya çalışıyoruz? Kendini süslemekle kendini sevmek aynı şey mi?
İçimizdeki güzelliğe ve kendi kalbimizle gökyüzüne dokunma cesaretine dair bir sohbet.
🎙️ Bu, Sevgili Günlük serisinin ilk bölümü.
Ben Beste. Bugün kendimi seçtim.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Renklerine hoş geldiniz.
Ben Beste. Nasılsınız?
Valla ben bu hafta küçük bir gribal durum yaşıyor gibiyim.
Sesim bir tık kötü olabilir ama yine de düzenli bölüm çekeceğim dedim ve bu haftaki bölümümü de kaydetmek için mikrofonun başına geldim.
Şöyle ki bu sezonda bölümleri her hafta düzenli yayınlamak istiyorum.
Fakat bir yandan da bölümlerin içeriğini farklı farklı denemeler yapmak istiyorum.
Yani bazı bölümlerde çok daha fazla araştırma yaptım ve bu araştırmaları...
okumalarımın, döküman haline getirilmiş versiyonu gibi bir şey çıkarırken bazı bölümlerde de bir önceki sezonun son bölümünde yaptığım kendime terapi konseptinde ilerlemek istiyorum.
Ben o bölümlere sevgili günlük diyorum.
Çünkü aslında bu podcast'ı yapma olayım da günlüklerimin toplamından çıkan bir şeydi.
Fakat bir yandan da çalışmakta ve geliştirmekte olduğum şeyler de var.
İki taraf da birbiriyle çok iç içe şeyler zaten.
O yüzden ikisini de deneyerek ilerleyelim bakalım bu sezon nasıl bir şeyler çıkacak.
O halde yeni bölüme başlıyorum.
Bu konu çok uzun zamandır hayat pratiğimin bambaşka alanlarında karşıma çıkan ve çok sık düşündüğüm bir şey.
Son olarak da şöyle bir deneyim yaşadığımda evet Beste yani bugünkü Beste olarak bu konuda bir şeyler konuşman lazım dedim.
Belki bazılarınız biliyordur bilmeyenler için ben Amerika'ya taşındığımdan beri köpek bakıcılığı yapıyorum.
Normalde köpekleri kendi evimde ağırlıyorum.
İşte insanlar tatile gittiklerinde onlara ben bakıyorum.
Fakat bu müşterim Butterscotch'uz.
Sadece yürütüyorum. Evet köpeğin adı butterscotch.
Yani bildiğimiz karamel şekeri.
Biz çok aşina değiliz karamel şekerine ama Türkiye'de kentin sütlü bonbonu vardı.
Benim aklıma hep o geliyor ve bazen böyle yürütürken canım çekiyor.
Keşke olsa da yesem diyorum.
Neyse butterscotch'ın sahipleri köpeklerinin yaşlı anne babasına bırakıyorlar.
Ve onlar da benim mahallemde yaşadığı için sadece yürümeye gidiyorum.
Çünkü yaşlı bir çiftler ve köpekle uzun yürüyüşler yapamıyorlar.
Ben de tabii böyle gide gele kapıda konuşa konuş...
Baya bir ilişki geliştirdim.
Çok tatlı bir yaşlı teyze ve amca böyle.
Çok da bizimkilere benziyorlar.
Sanırım Hispanikler böyle kültür olarak da bir benzerlik var.
Ne zamanki ben bir sohbet açtım o günden beri daha da böyle bir sıcak ilişkimiz var.
Nereye bağlayacağımı merak ettiniz.
Çok uzatmıyorum. Geçenlerde yürürken çok susadım ve köpeği bırakmak üzereyken aklımdan bir anda acaba su istesen bana su verir mi diye bir düşünce geçti.
Şimdi bu düşünce çok normal.
Tabii ki düşünebiliriz.
Ama ben o anda aslında bu düşünceyi çok...
uzun zamandır hiç düşünmediğimi çok uzun zamandır kimseden kapıdan su istemediğimi fark ettim ve bir anda böyle beni alıp o kadar uzaklara götürdü ki.
Konunun göçmenlikle hiç alakası yok bu arada.
O kadın da bayıla bayıla su verirdi.
Yani Türkiye'de isterdim burada isteyemezdim gibi bir şey değil de ben biraz daha bunun ne kadar çocukluk anısı olduğunu fark ettim.
Aklıma böyle kapısından su istediğim insanlar yani hatırlayabildiğim bazı görüntüler geldi.
Bence çoğumuz çocukken komşuları Su içmişizdir diye düşünüyorum.
Yani hele ben küçük bir şehirde ve mahallede büyümüş bir çocuk olarak nerede oynuyorsam en yakın eve gider su içerdim.
Yanında da böyle ekmeğin üstüne hemen pratik bir şey sürüp verirlerdi.
Hatta bir keresinde hiç tanımadığım bir insanın evine tuvalete girdiğimi hatırlıyorum.
Yani evet şu an için çok garip.
Şu anki dünyada çok daha farklı şeyler düşünülüyor.
Hatta ben bile bunun doğru olup olmadığını tartışabilirim.
Ama bir yandan da çok güvenli ve çok açık bir ortam vardı.
O zamanlar birinden bir şey isterken, birinin alanına girerken içimde hiçbir acaba yoktu.
Bana su vermek ister mi ya da istemem ayıp olur mu gibi düşünceler falan hiç böyle aklına dolaşmazdı.
Sınırlar çok genişti ve bir o kadar da kapsayıcıydı.
Yani çocukken içimde kocaman bir sevgi vardı.
Her şey çok okeydi ve her şey çok uygundu.
Şikayetim yoktu, rahatsız olduğum bir şey yoktu.
Kimsenin kimseyi istemediğini, sevmediğini hani böyle şeyleri düşünemezdim.
Sevdiğini mi... Onu da emin değilim.
Yani belki de sadece tek yönlü düşünebiliyordum.
Fakat bir yandan da bizzat kendi deneyimime ait olan çocukluk anımla, bir duyguyla, bir düşünceyle bugün empati kuramadığımı fark ettim.
Resmen tanıdık gelmiyor yani.
Nasıl böyle yapıyorduk ya falan diye böyle bir baktım olaya.
Düşündükçe düşündüm, düşündükçe düşündüm ve böyle farklı bir noktaya geldiğimizle yüzleştim.
Yani artık rahatsız olmayı öğrendiğimiz kadar rahatsız etmeyi de öğrendik, etmemeyi de öğrendik.
Bu bize bir yandan çok... konfor alanı sağladı ama bir yandan da sanki bizden bir şeyleri aldı götürdü.
Şimdi birazcık böyle çocukluğumdan bahsetmek istiyorum.
Ben gerçekten çok uyumlu bir çocuktum.
Ama böyle hani süt dökmüş kedi gibi bir uyum değil.
Tahmin etmeniz zor değil yani.
Baya hareketli, meraklı, konuşkan bir çocuktum.
Çoğu zaman böyle olayların ele başı dendiğini hatırlıyorum.
Oyunları ben kurardım. Planları ben yapardım.
Hep herkesi kapsayan bir dünya yaratmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Barış elçisi misin? Bestecim yani.
Ne alaka der dediğinizi duyuyorum ama gerçekten çok farklı bir reflekse sahiptim.
Yani böyle çok bütünsel yaklaşıyordum olaylara.
Hatta büyüdüğüm sitede 4 tane apartman 60 tane daire vardı.
Ve neredeyse her dairenin 2 tane çocuğu var gibi düşünün.
Oldukça kalabalık bir nüfusa sahiptik.
Tabii bunun güzel yanı çok çeşitli oyunlar oynayabiliyorduk.
Yani futbol maçı da yapabiliyorduk, voleybol maçı da yapabiliyorduk.
Çok güzel evcilikler kurabiliyorduk.
Baya eğlenceli bir çocukluk geçirdim.
Ve en çok hatırladığım şey o...
Grupça yapılan şeyler. Böyle kışları çok güzel kar yağardı ve el birliğiyle en büyük kardan adamı yapmaya çalıştığımız günü hiç unutmuyorum mesela.
Sitedeki genç uzun boylu abilerden bir tanesi beni omuzlarına oturtmuştu ve kardan adamın kafasına koyulacak havuçları falan ben koymuştum.
Çok büyüktü yani. Ben birinin omzuna çıktığımda uzanabiliyordum.
Bu duygular beni gerçekten çok besliyordu.
Hatta bununla ilgili şöyle bir şey anlatmak istiyorum.
Bu kalabalık grupta yaş ortalaması çok dağınıktı yani.
Ben küçükler vardı, benim eşitlerim de vardı, benden büyükler de vardı.
Ve yaz tatili geldiğinde bir anda hepimiz mahallede olurduk.
Tek başıma oyun kurmak ya da sadece kendi gruplarımda bir şey yapıyor olmak beni hiç tatmin etmezdi.
Böyle herkesin bir şeyler yaptığını bilmek istiyordum.
Bir yandan kontrol freeklik de var tabii ki bunun içinde ama bir yandan da iyi niyet de vardı ya.
Kendime artık o kadar kötü bir yerden bakmıyorum.
Mesela ben yaz tatili başladığında sırf bu herkesi kapsayan planlarım gerçek olsun diye yaz...
okulu açıyordum. Bayağı kendi kendime yaz okulu açıyordum ve her grup için bazı dersler yaratıyordum.
Örneğin okuldaki çarpım tablosunu ezberleyemediniz mi?
Üzülmeyin. Bu yaz ezberlersiniz.
Ya da işte çamur oynama oyunları yapıyordum.
Ağaçların yapraklarından bazı para birimleri yaratıp bütün sitenin içinde birbirimizle alışveriş döndürebileceğimiz sistem falan kuruyordum.
Küçüklere dans karagrafisi yapıp hepsi grubunun danslarını yaptırıyordum.
Herkes o gün açan çiçekler gibiyiz açılışını bilir bence.
Tam olarak bu. Bunun kareografisi tabii ki yapıldı.
Ve bunu yaptırdığım yaş grupları böyle anaokulu ya da benden 2-3 yaş küçük daha böyle hani ilkokul 1-2.
sınıflar gibi düşünün.
Ve bunun zirvesinde arkadaşlar daha da korkunç bir şey yapıyordum.
Buna biraz korkunç diyorum çünkü 9-10 yaşlarında bir kız çocuğunun bu kadar sorumluluk alması birazcık kafamı karıştırıyor.
Herkesin memnun olmasını istiyordum dedim ya hani.
Bir de yazın sonunda apartman görevlimiz Mehmet abiyle beraber çöp toplayarak bütün siteyi gezi, bütün daireleri...
yaz sonu gösterimize davet edip senenin sonunda bir gösteri planlıyordum.
Ve bunlarla ilgili bütün organizasyonları birlikte yapıyorduk ama gerçekten birçok şeyi ben yapıyordum arkadaşlar.
Yani bugün bunları sahiplenmem gerekiyor ki kendimle biraz daha iyi anlaşabileyim.
Tabii ki benimle beraber bunları yapan arkadaşlarım en az benim kadar girişkenlerdi zaten.
Ama bir yandan bunların sorumluluğunu almak, böyle şeyleri hayal etmek ve bunları bir uygulamaya geçirmek bence farklı bir şeydi yani.
Fakat şu an konu... Benim neler yaptığımı anlatmaktan ziyade bir şeye parmak basmak.
Ben bunları yaparken hep kapsayıcı olmaya çalışıyordum diyorum ya.
Hiç kimseye küsmezdim.
Kimseyi dışlamazdım.
Kimseyle kavga etmezdim.
Hep çözüm üreten ve birlikte bir şeyler yapmak isteyen bir çocuktum.
Yani herkese bir rol verir ve herkesle bir şeyler yapmaya çalışırdım.
Özellikle ilkokulda gruplaşmalar başladığında hiç anlam veremiyordum.
Fakat böyle kınayan, beğenmeyen, ay onlar yanlış yapıyor, kötü çocuklar gibi bir şey değil.
Gerçekten anlam veremedim.
Hani bunun nedeninin neden yapıldığını algılayamıyordum.
Birinin neden istenmediği ya da beğenilmediği hatta dışlandığını anlamak benim için çok vakit aldı arkadaşlar.
Ve bunun altında da tabii ki narsistik canlarımın çok böyle olgunlaşamaması vs.
onları da görüyorum. Bunları sadece olumlu bir yerden anlatmıyorum.
Fakat o kadar olumsuz da bulmuyorum.
Çocuktum yani. Çocuktum ve bence kötülük öğrenmemiş bir çocuk olmak daha iyiydi.
Ya da herkese eşit ve bütünün bir parçası.
olarak görmek. Bu değerlerin hepsi kötünün iyisiydi belki de.
Bilmiyorum. E tabi ben bu karakter olunca istersemez o bütün gruplaşan grupların hepsiyle anlaşan kişi oluyordum.
Yani benim için tek biriyle anlaşmak yoktu.
O grupla da anlaşıyordum.
O grupla da anlaşıyordum.
Yani ben ne birine dahil ne de dışında oluyordum.
Tabi ki daha çok vakit geçirdiğim, daha çok zevklerimin uyuştuğu insanlar oluyordu.
Fakat onların o konuşmadığı, sorun yaşadığı diğer gruptakilerle de ben konuşuyordum.
Eğer onlar benimle konuşmak Sen diğer gruba üyesin, sen diğer grupla daha yakınsın gibi trip atarlarsa da hiç tepki göstermiyordum.
Ve zamanla bir tarafım olmadığını fark edip yine benimle konuşmaya başlıyorlardı.
Ve ben çok mutlu oluyordum bu olduğunda.
Yani gördünüz mü bakın sorun yok.
Bence herkes kendince iyi gibi bir perspektiften bakıyordum.
Tabii o küçük dünya büyümeye başladı.
İşte sitedeki arkadaşlarımdan sonra ilkokul arkadaşlarım da mahalledendi derken ortaokul.
Bir de halk danslarına başlamıştım.
Orada bambaşka bir grup.
iyice genişleyen dünyayla beraber bu gerçekle yüzleşmeye başladım.
İnsanlar birbirleriyle gruplaşıyorlar.
Senin de bir gruba dahil ya da dışında olman lazım.
Ki bu benim için çok zordu.
Hatta ergenlik günlüğümde şöyle bir kısım var.
Kendimce bir tespitte bulunmuşum.
Bunu fark etmişim ve böyle not almışım.
Her yeni sene ya da yeni dönemde grupların dörtlü beşli şekilde başladığını ve daha sonra senenin sonuna doğru ikiliye düştüğünü, gelecek senede o farklı iki grupta kalan iki Fakirlerin yeni bir dörtlü oluşturduğunu
fark etmişim. Bunu bayağı matematik formülü gibi yazmışım böyle.
İleride beste bunu bulmuş diyecekler falan diye düşündüm herhalde.
Bir yandan bu böyle herkese uyum sağlayan, rengi belli olmayan gibi de duyuluyor.
Yani böyle de düşünülebiliyor.
Farkındayım ama ben öyle bir noktalı değildim.
Ben günün sonunda tek bir kimseyi sevmiyordum.
Herkesi seviyordum. Fakat o yaşlarda bu yanlış anlaşılmaya çok açık bir yerdeydi.
Ve ben de bence kendimi pek iyi ifade edemiyordum.
Yani ki ne kadar tanımlayabilir...
Biliyorum ki kendimi ifade edebileyim.
Çocuktum. Mesela hatırlayanlarınız vardır yani.
Bunlar çok klişe deneyimlenmiş şeyler işte.
Ayşe Fatma'ya trip atmış.
Ben Ayşe'yi anlamak için ne olduğunu sormuşum.
Fatma da şöyle haklı olabilir aslında ya demişim.
Ayşe bana küsmüş ama bana söylememiş.
Ertesi gün tekrar okula gideyim de bir bakıyorum bana küsülmüş.
Neden küsülmüş? Ben aslında o da haklı olabilir demişim.
O yüzden de bana şimdi karşı grup arkadaşı olmuş.
Böyle ne olduğu belli olmayan dallas.
falan diye şeyler geçiyordu.
Yani bence herkes bunları yaşamıştır.
Eğer yaşamadıysanız o kişi siz olabilirsiniz arkadaşlar.
Valla bugünkü beste olarak o günkü besteye dönüp sadece böyle haklısın ya çok saçmaymış.
İyi ki bir taraf tutmamışsın demek isterdim.
Ve birini sevmemeyi tercih etmek yerine herkesi sevmeyi becerebildiği için de tebrik ederdim.
Öyle değil mi yani? Bugünün şartlarında bunu yapabilmek hatta bunu gerçekten içinden gelerek yapabilmek çok zor.
Geçenlerde yapay zeka ile çocukluk fotoğrafına sarılma modası oldu.
Hepiniz belki görmüşsünüzdür ya da çoktan yapmışsınızdır.
Benim elimde 3 yaşında bir bes...
O yüzden onunla yaptım.
Fakat o sırada böyle baktığımda içimden en çok 12-16 yaşlarındaki besteğe yapmak geldi.
Çünkü tam o dönemlerde en temel kısım olacağını bildiğim an narsist yanımı iyileştirmeye, belki de birazcık büyümeye başladığım zamanlardı.
Ve yaşıtlarımdan da ayrılmaya başladığım, bir yandan da en çok sorun yaşayıp ilk kez yalnız kaldığım zamanlar.
Şimdi bakınca o sorunların tam buralardan geçtiğini görüyorum.
Neyi sevdiğini bilmek ya da...
ne tarafından sevildiğini bilmek.
Şimdi otuzlarıma yaklaşıyorum.
Üzerinden çok sularak çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum.
Hatta aklıma şu söz geliyor.
İnsan bildiğini öğrenir demiş Sokrates.
Derin ve üzerine çok düşünülesi bir söz.
Dönüp bakınca son bir iki yılda kendimle ilgili keşfettiğim çoğu refleksimin temelinin teee oralardan geldiğini görüyorum.
Yani ben bunları zaten biliyordum ve yıllarım bildiğimi öğrenmekle geçiyor belki de.
Ve ben bu karakter olarak büyümüş olmaktan şikayet ederim.
etmiyorum. Yani aksine bunu bir şans olarak görüyorum.
Evet bir çocuğun herkesi memnun etmeye çalışması doğru değildi.
Fakat bugün geldiğim yeri, tanıştığım insanı, o deneyimlerden kazandığımı biliyorum.
Yaşanmadan yaşlanmış insanlarla tanıştıkça bir de bu gibi durumların acılarını kendilerinden veya yakın çevrelerine zulüm ederek yine dolaylı yoldan kendilerinden nasıl çıkardıklarını gördükçe belki bir
şekilde herkesin mutluluğu için çabalayarak da olsa sonucunda mutlu olabilmeyi öğrendiğim için memnunum.
Günün sonunda her şey ters gittiğinde bile iç huzurumun buralardan geldiğini görebiliyorum.
Hatta biliyorum. Benim içim hep rahattır.
Başıma en ters işler bile gelse herhangi bir dini inanca veya böyle kadersel bir yaklaşıma da sahip değilim ama huzurluyumdur yani.
Ve bu benim de çevremdekilerin de çok tuhafına gidiyordu.
Şöyle bir örnek anlatayım mesela.
Amerika'ya taşındıktan sonra hayat maddi anlamda çok daha sıkı ve zor bir dönemden geçti bizim için.
Ve bunun tabii ki psikolojik bir yansıması da vardı.
Bir gün araba kazası oldu ve eşim beni aradığında iyi olduğundan emin olup hemen eve dönmesini istedim.
Eve geldiğimde arabaya baktım.
Evet maddi masrafı vardı fakat kullanılmayacak durumda değildi ki bu demek oluyor ki biz hala çalışmaya devam edebiliriz.
Yani sadece 5 dakika süren bir kontrolden sonra direkt hiçbir şey olmaz.
Canımız sağ olsun dedim ve hadi sahile gidip yürüyüş yapalım.
Ne bileyim işte gidelim istediğimiz abur cuburları, yiyecekleri alalım.
Evde film izleyelim, yatalım.
Bugün hani çalışmaya, bir şey yapmaya...
Gerek yok deyip böyle günü kapatmıştım.
Tabi o sırada benden haber almak isteyen bir arkadaşım yazdı ve hiç kafaya takmadığım için yani daha doğrusu üstesinden gelip hayata devam ettiğim için bunu garipsedi.
Yarın öbür gün benzer bir durum olduğunda da bana bunu söyledi.
Bence sen olayları geçtiriyorsun, acıları yaşamıyorsun ve hani üstünü kapatıyorsun gibi düşünüyorum.
Bazen üzülebiliriz dedi.
Ve ben bunu bayağı uzun düşündüm.
Yani ben böyle şeylere açığımdır bir de.
Biri bana bir şey desin ve onu böyle 2-3 gün düşüneyim.
hayatımda yorumlayayım. Bazen oradan bir çıkarım olsun.
Bazen başka bir yerden çıkarım olsun.
E tabi başımıza gelen son kötü şey değildi.
Birçok kez daha bir sürü terslik oldu ve benim bunu tekrar tekrar düşüneceğim çok yarım oldu.
Ne hissediyorum? Üstünü mü kapatıyorum?
Şu an hani acı mı yaşamalıyım?
Acıyı nasıl yaşamalıyım?
Bakıyorum etrafımdakiler nasıl yaşıyor?
Acaba ben acıyı yaşamayı da bilmiyor muyum?
Diye diye bayağı düşündüm arkadaşlar.
Çünkü bir şeyleri bastırıyor olabilirim ve bence bu hiç sorun değil.
Bastırarak ayakta kalabiliyorsam yine de bunu tercih ederim.
Ama onu tanımak istedim.
Ve bu düşüncelerimin sonucunda bir gün aslında kaçmak ya da bastırmaktan öte bir kabulleniş halinde olduğumu fark ettim.
Durumu daha kaotik bir dert haline getirmek yerine normalleştiren refleksimin bir kaçıştan ziyade bir huzur tercihi olduğunu fark ettim.
Huzurluyum çünkü başıma gelen herhangi bir şeyin üstesinden gelebileceğimi biliyorum.
Huzurluyum çünkü hayattayım ve yaşamaya devam ediyorum.
Olayı dert edip o derdi büyütmek yerine yaşamaya devam ediyorum.
Yapmıyorum ki zıplayalım, hoplayalım, çok eğlenelim.
Ama derdi daha da dert etmeye gerek duymuyorum.
Hani meseleleri mesele etmezsem mesele kalmaz gibi bir şey.
Tabii ki tam o değil ama bence benzer yerlerden geçiyor.
Ama önemli olan buraya nasıl geldiğim bence.
Her şeyden kaçıp kurtularak ya da sıyrılarak bu sonuca gelmiyorum.
Aksine bütün o dertle bütünleşerek, onu benimseyerek, o an, o durumu, o koşulları kabul edip kabullendiğim bir yerden bu huzuru yaşıyorum.
Huzurluyum çünkü ben bir kazadan, bir maddi masraftan ibaret değilim.
Beni bugüne onlar getirmedi, onlar olmadan da yok olacak değilim.
Yani ben bu yaşamı bugün bu durumla kazanmadım ki bunun yokluğunu da kaybedeyim.
Yaşam benim için sadece olumlu yönde giden şeyleri ifade etmiyor ki bir olumsuzluk yaşamak benim huzurumu benden alsın.
Şimdi dönüp bakarsam küçük yaşlarındaki besteye meseleleri mesele etmeden herkesin mutluluğu için çabalayıp durdukça belki çok yorulmuş.
Belki de çok yıpranmış.
Hatta böyle pedagoglara, psikologlara falan sorsan ebuz bile diyebilirler.
Fakat bir yol bulmayı, mutlu olmayı öğrenmiş.
Mutlu etmeyi öğrenirken mutlu olmayı öğrenmiş.
Herkesi kapsayan bir şeyler yaratmaya çalışırken bir seçenek yaratma olayını bir psikomotor davranışı haline getirmiş.
Bugün de bırakın da kendisi için kullansın ya.
Yaşananların içinde ben niye böyle bir şeyin içindeyim diye isyan edip, dünyayı herkese dar edip, kendi üç günlük ömrünü buna harcayacağına, gördüğü her insana ne kadar mağdur olduğunu anlatacağına, durumu kabul
edene kadar isyan etmiş ama gerçeğiyle kabul etmiş ve sonra da travmalarını kimlik edinmeden yaşamayı öğrenmiş.
Mutlu etmeyi öğrenirken mutlu olmayı öğrenmiş arkadaşlar.
Tabi o yaşlarda bunları anlamak mümkün değildi.
Bugün de bunları anlıyorum, bunlar net mi bilmiyorum ama ben artık bir noktada hislerime ve düşüncelerime güvendiğim bir yerdeyim.
Belki o zamanlar yapabileceğim tek kişisel motivasyon pratiği gelip defterime bunları yazmaktı.
Fakat bugün elimden gelen çok daha fazlası var.
Ve o yapılacakları seçmek de tam olarak kendini seçmekten geçiyor bence.
İşte hikaye de tam orada başlıyor.
Belki tamamen şans eseri bu bilgiye doğdum.
Belki ailem beni bu bilgiyle yetiştirdi.
Belki birinden bir şekilde bir yerde kaptım ya da karakterim böyleydi.
Bunun nedenini aradığım her noktada karşımdakini anlamaya çalıştığım her anda beni farklı bir sonuca getirmediğinden beri bu fikirle barışmayı seçtim.
Bu zaten benmişim.
Belki dikine giderek, belki kabul ederek, belki de yok sayarak ama bu benmişim.
Her halimle, her tercihimle benmişim.
4 sene önce terapimi bitirirken terapistim bir anda bu son seansımız olsun demişti ve kısa bir konuşma yapmıştı.
Ben o konuşmayı 3 sene sonra başka bir anda hatırladım ve söylediklerini asıl o gün anladım.
Demişti ki bir şeyleri konuşurken gözlerin uzaklara bakmıyor artık.
Kendini, hikayene sahip çıkabilmeyi ve onları taşıyabilmeyi öğrendin.
Bundan sonra tek başına da devam edebilirsin.
Ardından tabii böyle birkaç güzel söz ve kapanış.
Bir anda böyle... sevgilimle ayrılıyor gibi kalbime saplanan bir acı hissetmiştim.
Geçen bölümde bahsettiğim o anlaşılıyor olma bütünlüğünden kopacaktım ve bu oldukça sert bir şeydi.
Tabii şu an böyle olmuş olmasına şükrediyorum.
Yani bakın diyorum ki size 3 sene önce yapılan son terapi konuşmamı 3 sene sonra başka bir süreçte anladım.
Yani aslında bu 3 sene boyunca da terapi alabilirdim.
Ama benim terapistim olaylara farklı bir yerden bakıyordu ve geçenlerde de bununla ilgili bir tane riyaz çıktı karşıma.
Terapi lak lak yeri değil diye böyle...
Böyle bir realist'ı hemen girdim.
Çünkü ben terapiyi insanların narsistlik yanlarını daha fazla sürdürmek için kullandığını düşünüyorum çoğu zaman.
Bunu lütfen kişisel olarak algılamayın.
Herkesin travması ve derdi bambaşka.
Kimsenin sorduğunu küçümsemiyorum ama gerçekten terapi lak lak yeri değil arkadaşlar.
Neyse bu konuya çok dalmayacağım.
Ben böyle üzülünce nasıl yani bitiriyor muyuz falan filan yapınca terapistim bana söylemişti.
Tabii hayat bu. Başımıza daha neler gelecek ve sen ne yapman gerektiğini öğrendin demişti.
Böyle dedi. ya? Hayat durur mu?
Anında böyle efendim bir şey mi dediniz der gibi evlilik ve üstüne göçmenlik dramasına girdim.
Yani o terapiyle kol kola giden kurulu düzenin bozulduğu, o kendimi konforlu hissettiğim, açıklayabildiğimi hissettiğim yerler darmadağın oldu.
Bambaşka bir ülkede bambaşka bir kimlikle kendimi yeniden ifade etmeye çalışırken bir de evlilik kurumunun içerisinde bambaşka şeyler yaşadım.
Yaşanan o zorlu günlerin ardından bir gün fark ettim ki bir tartışmayı gözlerim uzaklara bakarken yapıyorum.
O tartışmanın ne olduğunu Onun bir önemi yok yani.
Ne ilk ne de son tartışmam.
Önemli olan ben bende değildim.
Yine kendimden kopmuştum.
Yine karşımdaki dünyaların fikirlerinde kendime yer bulmaya çalışıyordum.
Yine karşımdaki beni bir an olsun benim dünyama empati bırak, sempati dahi kurmazken ben onun dalgalarında boğuşuyor, kıyıya ulaşmaya çalışıyordum.
Çok sevgili bir dostum bir gün bana dedi ki bunları yaşarken bu kayıyı kıyıya sen süreceksin.
Başka çaren yok. Başka birinin adasında kalamazsın.
Ömrünü orada geçiremezsin.
O boğuşmada da boğulamazsın.
Daha çok başındasın.
Kendine geleceksin ve kayığı kıyıya sen süreceksin.
İşte o zaman ne istersen onu yapabilirsin.
Ve ben o gün, sanki o güne kadar yüklendiğim tüm bilgilerin, girdiğim tüm tartışmaların, bana sevgisini bir ödül gibi veren tüm insanların karşısında kendime o sözü verdim.
Terapistimin deyişiyle kendi hikayeme sahip çıktım.
Hala çok kez benzer şeyleri yaşıyorum.
Hala çok çok kez sınanıyorum.
Fakat sanki böyle yıllardır yediğim yemeklerin...
verilip vitaminlerimin kana yeni karışması gibi bir durum yaşıyorum böyle.
Faydasını şimdi görüyorum.
E tabii böyle bir tercih yapınca beni bencil bulanlar oldu.
Sen çok değiştin diyenler oldu.
Ama ben o bencil buldukları yerlere de dönüp baktığımda nasıl olur da burada ben varken sen kendini düşünürsün dediklerini görmeye başladım.
Ya arkadaşlar gerçekten size bencil olduğunuzu söyleyen biri olursa ve gerçekten öyle olmadığınızı düşünüyorsanız bir de buradan bakın tamam mı?
Bu benden size bir tavsiye olsun.
Kendinizi seçtiğiniz...
için isyan eden kişi onu seçmediğiniz için isyan ediyor olabilir mi?
Yani size diyor ki sen nasıl olur da ben varken kendini tercih edersin?
Nasıl yaparsın ya bunu diye hesap soruyor size.
Böyle bir hesabı kendinize sordurtmayın.
İşte ben o bildiğim şeyi öğrenmeye devam ederken her öğrendiğim yeni anda kendimi iyileştirmeye söz verdim.
Egomu beslediğim yeri değiştirmeye söz verdim.
Artık insanları mutlu ederek değil kendimi mutlu ederek mutlu oluyorum.
Ve bunu kimseye açıklamak zorunda hisset.
Artık kimsenin elini kolunu sallayarak hayatıma girip benim acıyan yerlerime dokunmasına, aciz yerlerimden faydalanmasına, hatta bile bile acıtmasına belki sadece tadımı kaçırmasına izin vermiyorum.
Yani belki onların deyişiyle ben fazlasıyla bencilim.
Çünkü en az herkesi sevdiğim kadar kendimi sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum.
Nasıl yapıyorum mesela? Kendimi sevmek için makyaja, estetiğe, kıyafete, eşyaya, ünvana, insana mecbur olmadığım...
hatırlatıyorum. Bunları yapmak mecbur olmaktır demiyorum.
Tersinden anlamayın.
Fakat kabul edelim ki bugünlere hepimiz oralardan geçip geliyoruz.
Saçımızın doğal halini beğenmiyoruz.
Gözümüzü eyeliner olmadan beğenmiyoruz.
Rimen sürmeden asla diyen kızlar ya da kaslı olmadığı için tişört giymeyen erkekler tanıdım ben.
Bir bir ayıklamaya çalışıyorum kendimi bu gibi mecburiyetlerden.
Ve her birinde de yeni bir yanımla tanışıyorum.
Her birinde kendime yepyeni bir açıdan bakıyorum.
Mesela üniversiteden beri eyeliner'ın büyük gösterdiği için daha güzel olduğunu zannettiğim gözümün aslında küçükken de ne kadar tatlı ve güzel olduğunu görmeye başladım.
Tırnaklarımın ojesiz ne kadar güzel olduğuyla ergenlikten tam 10 sene sonra barışmaya başladım.
Oralara buralara gidemediğim için kendimi eksik değil, kendimle kalabildiğim için daha da bütün hissetmeye başladım.
Ve bence gerçekten kendimi sevebilmeye de buralarda başladım.
Evet ben senelerdir kendimi süslerken üzerime kat kat bilgiler, eşyalar, ünvanlar, insanlar, ilişkiler, ya...
içimdeki tüm sevgiyi her birinde tek tek tek yok ediyormuşum.
Ölçülebilen, satın alınabilen değerlerle kendime sevgimi oranlıyormuşum.
Şimdi her gün aynaya baktığımda kendi gerçekliğimle yüzleşmeye çalışıyorum.
Kırdığım kalplerin sorumluluğunu alıyorum.
Kötüye gitmiş ilişkilerin kötü kalmasına izin vererek kendi gerçekliğimle el sıkışıyorum.
Mimiklerimi çok kullanmaktan kırışan yüzüme bakıyorum.
O mimikleri bana yaşatan, hissedebilen her anıma şükrediyorum.
Bu değişimler... Şimdi uzak kalmayı tercih ettiğim o insanların ardında kalan boşluklara bakıyorum ve ancak kendi sarabileceğim yaraların olduğunu görüyorum.
Hatta belki de sarmamayı yani yaralı yaşamayı öğreniyorum.
Kendimi estetik orta kalgıya hitap eden bir ürün olmaktan çıkarmaya ve olduğum halimle sevebilmeye alışmaya çalışıyorum.
Beni böyle tanıyan ve seven insanlara alan açıyorum.
Bazen zorlandığımda kendimi yetersiz, eksik, çirkin bir şekilde bir zayıf bulduğumda Mevlana'nın mesnevisinden bu beytliyim.
Hatta bunu buzdolabıma, ajandama ve telefonumun kapağına da koydum.
Yalnız ne cümle değil mi?
Hani sadece kalbinle gökyüzüne dokunabilirsin.
Böyle bir şeyinizi beğenmediğinizde içinize sinmeyen o gıcık his var ya hani başka bir şey olsaydı daha iyi olacaktı diye hissettiğiniz ve o mutsuzluğunuz...
sizi böyle esir aldığı anlar.
O anı ancak kendi sevginle geçirebilirsin diyor.
Sadece kalbinle gökyüzüne dokunabilirsin.
Sadece kalbinle o hisse ulaşabilirsin diyor.
İşte tam o sırada neyden şikayet ediyorsam, ne bileyim göbeğim, sivilcem, bilmem neyim ya da işte kendimi eksik hissettiğim, cahil hissettiğim herhangi bir şeyim onların hepsine bakıp diyorum ki ya bugün sen bunları
hissedebildiğin için bunlara sahip olduğun için bir baksana kendine.
Bir şükretsene. Başka birisinde gördüğün bir şeyi kendine limit olarak koymak ne kadar kötü.
Mevlana'nın inanç sistemine ve yaşayış biçimine yüzde yüz katılan bir insan değilim.
Fakat bu mesneviden beytler benim hayatıma çok dokundu.
Zaten bu kısmın devamını da birçoğunuz biliyorsunuzdur.
Ama ben ayrıca kapatmadan küçük besteye de şu dizelere eklemek istiyorum.
Senin görevin sevgi aramak değil, sadece kendi içinde ona karşı inşa ettiğin tüm engelleri arayıp bulmak.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşürüz.
Görüşmek üzere huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
