
Bu bölümde, merak duygumun ıslah olmayan hâlinin bana yaşattığı şeylerden ve inanç kalıplarının bazılarına anlatacağıma günlüğüme yazdığım dertlerimden bahsediyorum.İki haftada bir tekrar eden Sevgili Günlük serisini takip etmeyi ve her çarşamba yeni bölümü dinlemeyi unutma.
İki haftada bir tekrar eden Sevgili Günlük serisini takip etmeyi ve her çarşamba yeni bölümü dinlemeyi unutma.
Eğer aklımdan geçenler, aklındakilerle kesişiyor ya da çakışıyorsa bana ulaşabilirsin:
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Selam, Dişince Rentgeni'nin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bir sevgili günlük serisinde daha beraberiz.
Bu bölümleri hazırlamak benim için hem çok kolay hem de birazcık zor oluyor.
Yapma aşamasındayken çok severek yazıyorum, konuşuyorum, kaydediyorum.
Fakat paylaşmaya gelince bir tık zorlanıyorum.
Çünkü kendimi biraz çıplak hissediyorum yani.
O kadar çok içerilere giriyorum ve bunu resmen sonu olmayan bir platforma koyuyorum.
Bir tık rahatsız edici olabiliyor.
Bir de işin kötü yanı ben oversharing yani fazla paylaşma konusu.
Altyazı M.K. diye
sık sık uyarırdı. Fakat ben hep böyle anlatma hevesiyle bir anda çok derinlere gider ve bazen paylaşılmayacak şeyleri de paylaşırdım.
Fakat son yıllarda artık insanlara güvenmediğim için değil, biraz da kendi düşüncelerime eskisi kadar güvenemediğim için bunu anlamaya başladım ve daha az yapmaya çalışıyorum.
Kendi düşüncelerime güvenmemeyi biraz açmak istiyorum.
Ben insanın kendine hiçbir zaman %100 transparan olabileceğini düşünmüyorum.
Hani buradaki podcastı bırakın, kendi günlüğümde bile böyle bir şey mümkün değil.
Eğer gün tutanlarınız ya da en azından bir gün hislerini bir sayfaya dökmüş olanlarınız varsa bir şey sormak istiyorum.
Siz de dönüp okuduğunuzda oradaki hislerin nedeni konusunda kendinizi kandırdığınızı, görünen bir şeyi görmezden geldiğinizi düşünüyor musunuz?
Ben sık sık bunu yaşıyorum.
Şu anda bildiğim şeyleri o zaman bilememe nedenimin aslında o zaman görmek istemediğim bir şeyler olduğunu fark ediyorum.
Sık sık diyorum çünkü nadir önde olsa görmeyi anlamaya hazır olmadığımız şeyler de vardır ve o geçen süreçte onları idrak edecek kapasiteye ancak gelmişizdir.
Ama genelde insanın kendini bile bile kandırdığı da oluyor.
Hani olur ya birini tanırsınız, içinize sinmeyen bir şeyler vardır ama bir şekilde bir sebeple görmezden gelirsiniz.
Fakat zamanla ortaya çıkar hatta belki bir drama yaşanır.
Ardından da zaten hep şöyleydi böyleydi deriz ama şöyle böyleyken hiçbir şey dememişizdir.
Bence herkesin başına en az bir kere böyle bir şey gelmiştir.
Eğer gelmediyse o kişi sizsinizdir demek istemiyorum ama tutamıyorum.
Ya bu o kişi sizsinizdir tespitleri her şeye uyuyor.
Tabii bir yandan da sadece insan ilişkileriyle ilgili konularda da değil.
İnsan genel olarak kendini kandırmaya meyilli bir canlı bence.
Doğal olarak bir şeylerin sebebi olduğuna inanmak istiyor.
Yani bu hayatın bir anlamı olmalı.
Başıma gelen şeylerin bir anlamı olmalı.
Bunların bir nedeni olmalı ki ben bu gece başımı yastığa koyduğumda mışıl mışıl uyuyabileyim.
Günlük hayatımızda yaşadığımız küçük bir terslikte bile mesela bir eşya alıyorsunuz ve umduğunuz gibi çıkmıyor.
Bir sonraki seferde daha iyisini alabileceğinize, bir sonrakinde daha iyisini bulabileceğinize.
Yani sorunun belki de sadece eşya Ne
yapayım?
Tabiatım böyle.
Ve ben çok meraklı bir insan olarak her şeyin nedenini bulmaya öyle açtım ki arkadaşlar.
Çok küçük yaşta herkese ama herkese soru sormaya başlamışım.
Ki bence erken konuşmamın sebeplerinden biri de acilen sormam gereken sorular olmasıydı.
Tabii büyüklerim için bir tık zor olmuştur yani.
Bıdı bıdı sürekli konuşan bir çocuk.
Fakat bazıları da çok severdi.
Özellikle iletişim konusunda yalnız olanlar uzun uzun tutarlardı beni.
Mesela bir akrabam vardı. Kimseyle iyi iletişim kuramazdı böyle.
Çekirdek ailesiyle de pek anlıyordum.
Ve hep benimle sohbet ederdi.
Ben o kadar çok soru sorardım ki anlattıkça anlatır, durmadan cevaplar verirdi böyle.
Yaptığı iş hakkında, düşünceleri hakkında, her konuda bir soru sorardım çünkü.
Hatta hatırlıyorum da ailede çoğu insan onunla iletişim kuramadığı için ben onunla konuşunca o, onun kankisi Beste falan derlerdi.
Şimdi oraya dönüp bakınca biraz kalp kırıcı detaylar fark ediyorum.
Ne kadar yalnız olduğunu, ne kadar kendinden bahsetmeye, hislerini aktarmaya aç olduğunu görüyorum.
Benim onu dinlemem iyi gelmiştir mutlaka.
Ama bence asıl anlatmak istediği kişi ben değildim.
Neyse ki bu çok konuşan meraklı yanımın bazı insanlara iyi geldiğini düşünüyorum.
Ya da mesela bir arkadaşımın evine yatıya gittiğimde topluca bir yemek yerdik ve ben annesiyle, babasıyla ya da evdeki yaşlı anneanne, babaanne falan o kadar uzun sohbet ederdim ki arkadaşlarım beni odaya çağırıp eskide bize mi geldin, annemle
konuşmaya mı geldin diye isyan ediyorlardı.
Ve gerçekten zevk alıyordum.
Yani büyükleri dinlemek, düşüncelerini anlamak, bir şeyleri bildiğini varsayan yerlerinin derinlerine dalmak çok önemli.
Önceden bunun sebebini biraz daha büyüklerin gözüne girmek, onlara kendimi sevdirmek ya da yetişkinlerle anlaştığımı düşünmek gibi çok basitçe değerlendiriyordum.
Fakat sonraları kendimle tanıştıkça tüm motivasyonumun meraktan geldiğini görmeye başladım.
E tabi insanın başına ne gelirse ya meraktan ya da meraktan diyerek bugün merak duygusunun başıma çıkardığı hisler ve düşünceleri konuşmak istiyorum.
Evet arkadaşlar ben her şeyi çok merak eden bir çocuktum, gençtim ve şimdi de bir yetişkinim.
Hatırlar mısın? Eğer dinlediyseniz kendime terapi bölümünde bazı düşüncelerin yarattığı duygular, o duyguların tetiklediği hisler, korkular gibi bir circle'dan bahsetmiştim.
Ve bu merak duygusunun bende yarattığı hissi yutkunmaya benzedim.
Yani resmen bir şeyi anlamaya açım ve her anladığımı sandığım anda bir lokma yutmuşum gibi hissediyorum.
Yani doyuyorum. Her merakımı giderdiğim yerde bir doyum yaşıyorum.
Of yine 2 dakikada 3500 tane konuya değindim.
Geçen bir arkadaşım senin bölümlerinde iki kelimeler...
geçtiğin yerlerden bir bölüm çıkar Besteciğim dedi ve bir düşündüm gerçekten çok haklı.
Neyse vakit var. Hepsine döner döner baştan gireriz.
Ne diyordum? İçimde ezelden beridir kor bir alev gibi yanan anlama çabası var.
Ooo Beste Hanım ne kadar da edebileştiniz bir anda.
Tamam yani birazcık basitçe anlatmıştım ama süslenmiş hali de böyle bir yerden geliyor.
Gerçekten her gün gözümü açar açmaz bugün neler olacak heyecanıyla uyanıyorum.
Mesela böyle yatakta uyandığım anda bir daha uyuyamıyorum.
Çok yorgun olursam belki nadiren.
O yüzden birinin evinde kalmayı çok tercih etmem.
Çünkü uyandığım anda yatak batmaya başlıyor böyle.
O göz açıldıysa o yataktan kalkılacak.
E tabi bir de erken uyandığımı düşünürsek tahmin edersiniz ki beraber kaldığım insanlar bu durumdan fazlasıyla müzderip oluyorlar.
Ve genelde Allah aşkına sabah sabah bu konuşma enerjisi, bu yaşama hevesi nereden geliyor diye şikayet ediyorlar.
Neden böyleyim gerçekten bilmiyorum.
Yani gözümü açtığım anda hadi uyanın artık hayat başlasın sloganlarıyla gezmeye başlıyorum.
E tabi birlikte yaşadığım ve bir ev paylaştığım insanlarla pek de kolay olmuyor.
Genellikle bu durumdan çok rahatsız oluyorlar.
Sadece birlikte kaldığım değil çevremdeki insanlar benim bu hayat, yaşama hevesimle ilgili hep böyle bir geçmesi gereken bir şeymiş gibi bahsediyorlar.
Ve ben de bu yüzden geçmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ve bir noktada sorgulamaya başladım.
Acaba ben neden bu kadar meraklı ve heyecanlı bir insanım?
Neden bu kadar acele ediyorum?
Acaba ben tüketmek, bitirmek mi istiyorum?
Ki bunu yaptığımda çok oluyordu ama cevap tam orada değildi.
Hani acele etmemeyi öğrendim.
Sağ olsun hayat bir şekilde öğretiyor.
Ama yine meraklıyım. Bu sefer de yavaş yavaş merak ediyorum.
Gel zaman git zaman fark ettim ki bunun geçmesini umanlar.
Benim için hiç olmayacak bir şey istiyorlar.
Hem de neden böyle bir şey istiyorlar yani?
Ben daha durağan, daha sakin, daha merak etmeyen, daha bulduğunu sanan bir insan olunca ne olacak?
Bakın bulduğunu sanan kelimesinin altını çiziyorum.
Kusura bakmayın ama hepimiz ölmeye doğru yaşayıp giderken her gün dünyayı yeniden keşfetmek isteyen bu kızı neden durdurmaya çalışıyorsunuz?
Bırakın o merakla heyecanla yaşasın ne yaşıyorsa.
Bırakın sorsun, kovalasın, debelenirken yorulsun.
Yoruldukça durulsun, duruldukça anlasın.
Neyin daha doğru olduğuna, neyin en iyi ya da kötü olduğuna kim nasıl karar veriyor ki bana bunu tavsiye edebiliyor?
Biliyorsunuz yerleşik hayata geçildiğinden beri bazı inanışlar geliştiriyoruz.
İşte dinler oluyor, inanışlar oluyor, yaşam...
biçimleri oluyor. Son zamanlarda da işte doğu ilmi böyle biraz daha yaygınlaştı ve spritüeller var etrafımıza.
Bu tarz öğretilerin çoğu bize bazı şeyler söylüyor.
Mesela bize dur diyor. Oku, anla, dinle gibi merakı destekleyen emirleri de var ama sadece benim sana cevabını verdiğim kadarını merak et gibi bir limiti de var.
Yani bilmeye yakın bir yerde dur ve orada inan.
Aklına gelen cevapsız soruların cevabı bir şekilde bende var.
Yani nereden bakarsan oradan görürsün.
O yüzden sen gel, buradan bak ve buradan gör.
Çünkü doğru, iyi, güzel olan bu.
Buna inan ve bunu yaşamak iste ki benim elimin altında benim istediğim gibi davran ve ben de kendimi daha güçlü hissedeyim.
Ve bunu baya cool bir yerden satıyorlar.
Yani zaten şu cool kelimesine tutuğum baya altı inanılmaz boş geliyor.
Hatta telefonumda cool sandığımız ama olmayan şeyler diye bir not listesi açtım.
Günlük hayatımdaki sohbetlerde cool kelimesinin geçtiği sıfatları not alıyorum.
Bununla ilgili de bir bölüm hazırlamak istiyorum.
Neyse bu spritüel ama dindar ve dindar Olmayan kesim çok hul biliyorsunuz.
Her şeyi bildiğini sanıyorlar.
Bildiğine inanırken hiçbir şüphe yaşamıyorlar.
Eğer şüphe duyarsan da seni cahil veya yeteneksiz görüyorlar.
Birbirinin sırtını sıvazlayarak dünyayı kurtarıyorlar.
İnsanlığın başına gelen en iyi güruh bize diyor ki dur cevap orada.
Gör, onları bil ve inan.
Ben yapamıyorum. Bunu yapamadığım için en başlarda birçok açıdan eksik hissediyordum.
E sonuçta küçük bir şehirde bir İslam ülkesinde doğduğum için önceleri bu eksiklik biraz daha ahlaksız, kafir gibi terimler.
ile eşleşiyordu. Ben de okudum, araştırdım.
Üzerimden bu sıfatları atacak kadar eksik yanlarımı güçlendirdim.
Sonraları bunun evrimleşmiş bir modeli gelip bize farkındalık eksiği dediler.
Yani üçüncü gözümüzün kapalı olduğunu ve olayları idrak edemediğimizi söylediler.
Başlarda bir acaba dedim.
Tabii bir de yaş olarak da o dönemlere denk geliyordu.
Hemen o tarafları da araştırmaya, öğrenmeye başladım.
Ve süreçte sorduğum soruların o kadar farkındalıklı bir yerden olduğunu gördüm ki bunu da aştım.
Okey dedim. Burası da benim için çürütülmüş.
bir tezdir. Derken şimdi de bu evrimleşen modelin tepesinde seçilmiş insan muhabbeti var.
Yani bir dakika arkadaşlar bugüne kadar anladım.
Tamam bazı kitaplar var dendi, bazı gruplar vardı.
Kendimizi bir gruba ait hissetmek belki de doğduğumuz yerde olduğu için bazı duygusal karşılıklar buluyorduk.
Ama bu seçilmiş insan muhabbeti artık bu işin daniskası.
Bu kavramla ilk tanıştığım yer bir meditasyon kampıydı.
E şimdi meraklı bir insan olarak her yerdeyim biliyorsunuz.
Açığım yani öğrenmek, deneyimlemek, bir şeyleri keşfetmek yolunda gidiyorum.
Bir şeyi reddeden bir yerde değilim.
Ve orada da çok güzel şeyler deneyimledim öğrendim.
Kampın ikinci gününde böyle bir grup sohbet ediyorduk.
Herkes işte kendi düşüncelerini, inanışlarını, hislerini paylaşıyor ve birçok konu hakkında ortak noktalarda buluşuyoruz.
Gruptan bir tane arkadaşım benimle olan muhabbetinde herhalde etkilenmiş olacak ki numaramı istedi ve sonrasında da iletişimde kalmak istediğini söyledi.
Kamptan sonra bana bir tane video gönderdi.
Bu video şu an ismini tam hatırlayamadığım oldukça ünlü bir kişiye ait ve kitapları da video...
Onları da dünyada en çok gizlenenler içerisinde.
Kendisi seçilmiş insandan bahsediyor.
Sağ olsun sevgili arkadaşım beni de o kafileye dahil etmiş, seçilmiş bulmuş ve birlikte bir seçilmişlik farkındalığı yaşamamız için bu videoyu göndermiş.
Kötü niyetli hiçbir şey yok ama ben de benim işte kendisine nazikçe fikrimi beyan ettim.
Evet arkadaşım biz seninle çok güzel bir derinlikte, çok güzel bir sohbet ettik ve çoğu hissiyatımız birbirine benzer değerlerde çıktı.
Sen İslam dinini benimseyen, inanan, spritüel öğretileri yaşayan, inançlı bir insan.
Ben herhangi bir dine inanmayan, arayışta olan, spritüel öğretileri zihinsel ve bedensel ihtiyaçlarım için kullanan şüpheci bir insanım.
Ve seninle çok iyi anlaştığımızı, anladığımızı düşündüğümüz bu değerleri birbirinden iki zıt ideolojide yaşayabiliyorsa, birinin seçilmiş olduğuna kim karar verebilir?
Eğer ben ve sen aynı anda seçildiysek, hani seçilmişlik denen şey varsa, herkes seçilmiş olsa gerek.
O tecavüze eden sapık da seçilmiş, sokak hayvanlarına saldıran manyak da seçilmiş.
Bu seçilmiş kişiyi neden pozitife ediyoruz?
ki diye sorduğumda arkadaşım da dedi ki evet negatif şeyleri yapan insanlar da seçilmiş.
Çünkü onlar da dengenin bir parçası.
Ben de sordum tabii şimdi sen pozitif şeyleri yapmak için gelmişsin.
O negatif şeyleri yapmak için gelmiş diyorsun yani.
Evet dede bazı insanlar kötü ruhlardır.
Bazı insanlar iyi ruhlardır.
Vay anasını dedim yani gittin o insanı dışladın.
Kendini yücelttin ve şimdi bunu rahatça söylerken benimle ortak noktaya geldiğin tüm evrensel bakış açısının altını darmadağın ediyorsun.
Bakın bu içerik hazırlamaya başladığım için olsa gerek ya da artık herkesin algoritmasında en az bir Matrix insanı vardır diye de olabilir.
Karşıma bir Instagram postu çıktı.
Başlığı, ruh görevini hatırlayanlar dünyanın titreşimini değiştiriyor.
Bu cümlenin altında katılabileceğim, çok uzun bir konuşma yapabileceğimi görebiliyorum.
Yani insanın kendini tanımasıyla kapasitesini farkına varması ve bu yönde yaşaması tabii ki de çevresinde en az bir başka insana fayda sağlar.
Çünkü birisi sevdiği ve kendine uygun olan bir şeyi yapmaya başladığında bunun toplumsal faydası kaçınılmaz bir getiridir.
Tabi bu post bu açıdan bakmıyor yani bambaşka bir inanışa bağlıyor bu felsefi teorinin altını ve diyor ki ruhlu bedenler ve ruhsuz bedenler vardır.
Tıpkı o arkadaşımın söylediği seçilmiş iyiler ve seçilmiş kötüler ve seçilmemiş olanlar gibi.
Ruhu olanlar için yıldız tohumlarıdır diyor.
Okey yani muhtemelen hepimiz yıldız tohumlarıyız ama hani bilim kimyadan da uzaklaşmıyor ve bu bedenler dünyaya sadece kendi tek hamülleri için değil aynı zamanda kolektife hizmet...
Çok güzel. Hoş geldiniz.
İyi ki geldiniz.
yaşamak için yaşayan boş kabuk diyorlar ya.
Çok kırıcı. Böyle insanlar varlar.
Ben yok demiyorum. Gerçekten bir şeylere merak dürtüsü az olan, bir şeyleri aramak istemeyen çok insan var.
Fakat onlara ruhsuz demeniz, kendinizi yüceleştirirken diğerlerini değersizleştirmeniz, sonra da ama yok onlar da denge için varlar ya diye romantize etmeniz çok ama çok kırıcı.
Ve birini kırarken kendinizi nasıl bütün olarak tutabileceğinizi düşünüyorsunuz.
Kendisine hiçbir değer aramadığını iddia eden bu inanış kalıplarının.
hepsi ben bir hiçim.
Onun emrinde ona doğru yaşayan bir hiç gibi romantik cümlelerle egolarından sıyrıldığını sanıyorlar.
Fakat şöyle bir şeye parmak basmak isterim ki kendini ilişkilendirdiğin şeyi yüceleştirip kendini hiç saydığında ciddi bir karmaşaya girmiş oluyorsun.
Hatta buna tasavvuf paradoksu deniyormuş yani.
Böyle bir kavram varmış.
Cuk oturuyor gerçekten. Bu insanlar başta da söylediğim gibi birbirlerinin sırtınızı vazlayarak narsist yanlarından kopamayan egolarını okşuyor.
Ve dünyaya dört bir yandan dağılmaya başlıyorlar.
Korkutucu bir hal alıyor benim için.
Çünkü konu inandıkları şeyin gerçekliği değil.
Belki de gerçek. Kim bilebilir?
Ben bilemem. Ben şüpheyle yaklaşır, hakikati ararım.
Fakat bu yolda ayrımcı yaklaşırsam hakikati değil, aradığımı bulurum.
Ve bence hakikati aramak denen şey bulmaya varabilen bir şey değil.
O yüzden bulduğunu sanan insanların da biraz kendini kandırdığını ve bu inanması güç durumu daha yalnız başına sürdürmenin zorluğundan ötürü modern tarikatlar yaratıp hep birlikte inanmayı tercih ettiklerini düşünüyorum.
Baya şartlı koşullu bir düşünceden bahsettim.
Farkındayım ama bu kadar spesifik inançlar geliştiren bir yapıya karşı çok düz bir hayır demek istemedim arkadaşlar.
Ne kadar ekmek o kadar köfte.
Bakın günün sonunda ruhlu beden tanımındaki çoğu fitreye uyan bir insan olduğumu düşünüyorum.
Ve beni seçilmiş bulanlara ya hepimiz ya da hiçbirimiz demeyi tercih ediyorum.
Bahsettiğim bu meraklı bestenin inanış sorgulamaları çok küçük yaşlarda başladı.
Hatta o kadar basit şeylerle başladı ki televizyona neden televizyon demişiz de buzdolabı dememişiz.
Niye bunu buzdolabı diye...
kabul etmişiz? Niye buna toplumca okey olmuşuz gibi basit kritikler yapıyordum.
Ardından tabi dinler, inanışlar, siyaset ve toplumsal kalıplar derken bugün geldiğim herhangi bir günlük sohbetimde insanları iyi veya kötü ölçüde olmadan ikiye ayırmaya başladım.
İnanmak isteyenler ve istemeyenler.
Bunu bir kriter olarak hayatıma sokma kararı aldıktan sonra günlük hayatımda çok basit sohbetlerde pratik etmeye başladım.
Ve kendisiyle ilgili bir hayalinde, kafasındaki bir planla ya da iş yaparken herhangi bir şeye karşı inanma refleksi eğitmemiş kişilerin tercihlerini ve geldikleri noktanın ne kadar farklı olabildiğini gördüm.
Bir tanesi yaşadığı her şeyin sebebi olduğuna, başına gelen olayların öyle olması gerektiğine ve hatta dibine inersek kaderci diyebileceğimiz bir düşünce sistemine ait.
Diğeri ise her şeyin tesadüflerden oluştuğuna, başına gelen olayların bu zamana kadarki tercih ve yaşayış biçimlerinin birikiminin sebep olabileceğine ve bundan sonrasının da kendi tercihlerinin yön vereceğine bilen bir düşünce
sistemine ait. Birine determinizm yani kadercilik denir ki diğerine interdeterminizm yani özgür irade deniyor ki ikisi birbirine o kadar çok noktada ayrılıyor ki bu yüzden bir arada yaşamak mümkün fakat
birlikte bir yol yürümek çok zor görünüyor.
Lütfen bu bahsettiğim şeyleri böyle sadece Allah'a inanmak, bir dine mensup olmak gibi ideolojilerle basitleştirmeyin.
Farklı iki şeye inanan insanlar birlikte uzun bir yol yürüyebilirler.
Fakat inanan ve inanmayan iki insan ancak birlikte yaşayabilir.
Birlikte bir yol yürümekten kastım birlikte bir şeyler inşa etmekten geçiyor.
Mesela bir ilişki... İlişki inşa etmek, bir arkadaşlık kurmak, bir evlilik kurmak ya da bir iş kurmak gibi de düşünebilirsiniz.
Ve şüpheci bir insanla inanmak isteyen bir insanın birlikte bir şey konuşmak, birlikte bir şey yapmak istediğinde konunun o kişinin inancını sorgulamaya çıkmaması mümkün değildir bence.
Kaçınılmazdır yani ve bu tehditin altında da birlikte bir yol yürünemez.
Herkes kendi yolundan yürür, dışarıdan bakınca birlikte gibi görün.
Ve ben bu tespitlere diyeceğim çünkü bunlar bir noktada tespit artık.
Hayatımdan ilk kez insan çıkarmaya başladım.
Ben ki her şeyle herkesle orta yolu bulup, hatta belki onların yollarında kendimi bulmaya çalışan beste, artık hayır, bu bana göre değil diyebiliyorum.
İnanmayı tercih edenlerle bir dünya paylaşıyorum, birlikte yaşıyorum.
Fakat aynı yolda yürümüyorum.
Günün birinde herhangi soyut veya somut bir ideolojiyi bir inanç olarak benimser miyim bilmiyorum.
Necip Fazıl gibi bir hayat hikayem de olabilir yani neden olmasın.
Yoldayım, hakikati arıyorum ama bulmak denen şeye de henüz inanmıyorum.
Her gün yeni bir şeyler öğreniyor, hayata baktığım gözlüğümün camlarını daha...
berrak bir hale getiriyorum.
Anlamaya, öğrenmeye, idrak etmeye hiç doyamıyorum.
Hani diyoruz ya ama yol güzel diye.
Tam olarak onu yaşıyorum. Yol nereye gidiyor bilmeden tercihlerimin farkındalığını yükseltiyor ve yola güveniyorum.
Bunları dinleyen ve anlayanlarla birlikte bir yol yürümekten çok zevk alıyorum ve siz de onlardan birisiniz biliyorum.
İşte ben buna inanıyorum. Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
