
Bu bölümde sabırsız bir zihinle geçen yılların ardından “seve seve sabretmeyi” nasıl öğrenmeye başladığımı anlatıyorum.
Planladığımız şeylerin hiç beklemediğimiz şekilde geliştiği anlarda, akışa güvenmeyi nasıl deneyimlediğimi; bazen hiçbir şey yapmadan, sadece bekleyerek bile ilerlenebileceğini fark ettiğim hikâyeleri paylaşıyorum.
Yıllar içinde değişen hız tanımım, yaş aldıkça şekillenen sabır anlayışım ve kendime koyduğum yeni sınırlar üzerine uzun bir iç dökme…
Eğer senin de içinde hiç durmayan bir “hemen olsun” sesi varsa ya da sabırla sınandığın bir dönemden geçiyorsan, bu bölüm tam senin için.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Yeni bir sevgili günlük bölümünde daha birlikteyiz.
Bu konsept sizi bana daha samimi hissettirmiş olacak ki son zamanlarda bana ulaşan kişiler oldu.
Çok mutlu oluyorum ve çok da heyecanlanıyorum.
Biraz da kendimi Güzin ablanın ablasız hali gibi hissediyorum.
Evet bu arada ablasız diyorum çünkü şu ana kadar hiç benden yaşça küçük birisi yazmadı.
Açıkçası bundan bir tık da memnunum.
Çünkü sosyal medyaya içerik üretirken beni çekindiren şeylerden bir...
Bir tanesi hatta en önemlisi gençlere pembe görünen hayaller satmaktı.
İçerik ürettiğimizde ortaya bir ürün koyuyoruz ve bu ürünü haliyle beğeniye sunduğumuz için tabii ki de kendimizce süslemek, iyi göstermek istiyoruz.
Sadece kozmetik bir güzellik algısı olarak düşünmeyin.
Sarkastik bir yerden de bir güzellik algısı olabilir.
Onu daha dikkat çeken bir hale getirmek için çabalıyoruz.
Ya da öyle olduğuna inandığımız bir noktada paylaşıyoruz.
Ve bence özellikle küçük yaşlardayken gördüğümüz şey...
çok olası geldiği bir kafadan geçtiğimizi düşünürsek ben o kitleye kibrimi aktarmaktan çok çekiniyorum.
Neden kibrim diyorum? Çünkü sonuçta süslediğim her ürün kibrimden bir parça içeriyor.
Kibir kelimesinin toplumdaki negatifliğinden sıyrılabilirseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Saklamak zorunda olduğum için görünemeyen ya da sadece kaçtığım için saklanmış sayılabilen birçok eksikliği kendi becerilerimle örtüyor, süslüyor sonra da içime sinen bir formda burada paylaşıyorum ve karşımdaki
insan da bunu bambaşka bir halde sindirip kendince yepyeni bir anlam üretip anlıyor.
Hatırlarsanız beklentilerden bahsettiğimiz bölümde bu konuyu böyle atomlarına kadar ayırmıştık ve orada da bahsettiğim bu anlam kayması nedeniyle daha doğrusu anlam kaybı nedeniyle ben hep birilerini kandırıyor
olmanın eşiğindeyim.
Bir de bunu yaşça daha küçük bir kitleye yaptığımda daha fazla çekiniyorum.
Çünkü o dönemlerde idrak hali çok filtresiz oluyor ve her şeyi çok mümkün sanıyorum.
Her gördüğüne inanıyorsun.
Hele gördüğün şeyler romantize edilmiş, boyanmış, şeffaflığını yitirmiş bir yerde olunca daha da kolay tavlanıyorsun.
O yüzden beni biraz daha olgun insanlar dinlediğinde daha konforlu hissediyorum.
Çünkü daha az kaygılanıyorum.
Hatta bu kaygımın beni esir aldığı, baya böyle kendim de sosyal medyadan uzaklaştığım bir dönem yaşadım.
Şimdi aksine tam içindeyim ve içerik üretiyorum.
Ve sizden tavsiye soran, biraz da danışan bir yerden mesajlar gelince birazcık stres yapıyorum.
Cevap vermeyi çok seviyorum.
Yani iletişim halinde olmak çok hoşuma gidiyor.
Ve bu yüzden olabildiğince açmaya, fikrimi beyan ederken bir şeyleri aşmış veya ardından konuşan biri olarak değil de tam olarak şu anda çok karmaşık bir yerde.
Belki daha da az süslenmiş de hani özeni sadece sunuma verilmiş fakat içeriği çok orijinal hissettiren bir yemek gibi kalmak istiyorum.
Çünkü ben burada terapi, hobi, kurs, cart, cürt, eğitim gibi şeyleri önermek için konuşmuyorum.
Amacım empati kurabildiğiniz, yeri geldiğiniz...
birazcık da sempati duyabildiğiniz bir içerik çıkarmak.
İster istemez kendi deneyimlerimden bahsederken birçok ekstrayı parlatıyorum.
Fakat günün sonunda beni ben yapan şeyler de o deneyimlerim.
Ama bu demek değil ki bunları sizde yapınca bendeki gibi bir sonuç olacak.
Ne iyisi ne de kötüsü.
Direkt size has bir deneyim elde edeceğiniz için bir tarif vermek çok anlamlı gelmiyor.
Ben burada bulduğum yolları, hissettiğim şeyleri konuşuyorum.
Hani bir arkadaşla oturup kahve içmek gibi düşünün.
Çünkü ben gerçekten arkadaşlarımla kahve içerken de bunları konuşuyorum.
Günlük hayat klişelerinin içinde böyle derinlere dalmak, bir arkadaş dedikodusunu bir katarsise çeviren muhabbetler yapmak en sevdiğim şeyler.
Ve bu alışılagelenden biraz farklı kaldığı için yüceleştirmeye ya da yerilmeye diğer içeriklere göre daha müsait bir konumda.
Ama bana sorarsanız bugün de giydiğim videosu çekmek kadar normal.
Çünkü benim normalim de bu yani.
Ben olmaya devam edeceğim ve bu da umarım sizi kendi hayal gücünüzle yarattığınız anlamlara yaklaştıracak.
Neyse bugünkü konumuza geldim.
Altyazı M.K.
yaparak beni terk etmeye başlayan hissime bir teşekkür ve aynı zamanda küçük bir vedda konuşması yapmak istiyorum.
Ben kendimi bildiğim bileli inanılmaz sabırsız bir insandım.
Yani aklıma bir şey mi düştü ya da bir plan mı yapıldı?
O andan itibaren sadece olacak olanı gerçekleştirmek adına yaşamaya başlıyordum.
Hiç değişmez sanıyordum bu özelliğim.
Yani çok küçük yaşımdan beri bana bakılınca görülen ilk yanımdı ve bunun çok da faydasını görüyordum.
Mesela bir ödeye mi verildi?
Hemen yapardım. Son güne işi kalanları asla anlayamazdım.
Hani yapılacak bir şey var ve sen onu yapmadan yaşayabiliyorsun.
Benim kafamın içinde herhangi bir planı park edebileceğim bir alan yoktu.
Ve gerçekten bunun değişebileceğine karşı hiçbir inancım yoktu.
Mesela bir anım var. Küçükken ip atlama oyununda hep önden zıplardım ve haliyle de ip ayağıma dolanıyordu.
Bir gün yine mahallede oynuyoruz.
Annem de orada diğer annelerle beraber takılıyor.
Bana dedi ki çok erken zıplıyorsun.
Azıcık bekle ipi gör.
Öyle atla. E azıcık beni tanıdınız şimdi.
Hani biri bana bir şey dese de yapsam diye böyle yanıp tutuşan bir insan olduğumdan annemin bana bu geri bildirimini nasıl önemsedim?
Nasıl benimsedim? Yani bakınız hala hatırlıyorum.
Hemen bir sonraki ip atlama oyununda kendimi geliştirmeye ve zamanında atlamaya başladım.
Allah'ım bu nasıl bir güç zehirlenmesi?
Bu nasıl bir dinginlik?
Hani ip atlamıyorum da sanki çimlere uzanmış gökyüzünü izliyorum.
Ne alaka diyeceksiniz değil mi?
Yani yorucu bir şey. Zıplıyorum zıplıyorum ve sonsuza...
kadar zıplıyorum arkadaşlar. Diğer arkadaşlarıma sıra gelmiyor.
Çünkü o bir şeyi bekleme ve zamanında yapabilme hissi bana o kadar iyi geldi ki.
Sakinleştim hatta belki de böyle uyuştum yani.
Çok zevk alıyordum ve şu an düşününce galiba ip atlamak benim ilk bağımlılığım olabilir.
Sonra başka bir şey daha hatırlıyorum.
Mesela halk oyunları ekibindeydim ve sallama diye bir oyun var.
Yalnız Şu an sallama kelimesinin hayatımdaki yerine bakınca çok saçma geldi.
Neden sallama? Neyse bu böyle horon gibi düşünün.
Bir sanırım yöresel bir modeli yani Giresun'da oynuyordum.
Ve şöyle düşünün 12 kız tek sıra halinde ve sürekli yaylanan hareketlerle zıplıyor.
Ellerimizi de ayaklarımıza koordine bir şekilde sallamamız gerekiyor.
Ve benim elim hep...
önden gidiyor. Yani o mükemmel bir şekilde hareket etmesi gereken yukarı aşağı hareketi benim yüzümden Meksika dalgasına dönüyor.
Hoca da kızıyor. Kızım acele etme.
Şu elin ayağınla aynı anda hareket etsin.
Ama olmuyor. Yani hadi kendi ayağınla aynı anda hareket ettiremiyorsun.
Arkadaşlarınla aynı anda hareket ettir.
Ama yok. O sırada böyle toplu bir şey yapıyoruz ya.
Yapma heyecanı herhalde.
Bilmiyorum yani. Yoksa el ayak koordinasyonum iyidir yani.
Yıllarca Hulk oyunlarında dans ettim.
Ama böyle şeylerde bir aceleciliğim var.
Olmuyor. Yani bir şekilde zamanla böyle şeyler oluyordu.
Çünkü zamanla ona karşı heyecanımı kaybediyordum.
Ve aceleciliğim de azalıyordu haliyle.
Tabii bunlar bir yandan oyunsal deneyimler.
Bir de düşünün ki kafamın içinde dört nala koşan hayaller ve planlarla bu günlere geldim.
Mesela okul başladığında ders programı belli olurdu.
Ve ben hemen kendime bir plan yapardım.
Sonra büyüyünce onun yerine ajan dağıldı.
Kendimi yeni ders programıma göre planlar.
Sonra oradaki boşluklara göre yapmak istediklerimi organize eder.
Ve yapmak istediklerimden en çok istediklerimi...
İstediklerimi önceliklendirip bütün hayatımı onun geleceği güne ulaşmak için yaşardım.
Bir noktada da şanslıydım arkadaşlar.
Çünkü planladığım çoğu şey genellikle zamanında veya revize edilmiş.
Yani bakın gecikmiş değil revize edilmiş zamanında gerçekleştiriyordum.
Bu da beni motive ediyordu böyle.
Bak hani yapıyorum her şeyi, istediğim her şey oluyor.
Ne kadar organize ve planlı olursam o kadar çok istediklerime ulaşacağım gibi bir yüz buluyordum kendimden.
İnsan kendinden yüz bulur mu ya?
Ben buluyordum arkadaşlar. Yani belki yaşımdan...
türlü belki de yaşadığım hayattan olsa gerek.
Aceleci olmamın beni geri çektiğini hiç düşünmemiştim.
Ta ki bir deneyime kadar.
Pandeminin ilk yazıydı 2020.
Uzun zaman sonra dışarı çıkabiliyor ve tatile gidebiliyoruz.
Gençliğimin baharında eve kapatılmışım zaten.
Böyle pimi çekilmiş bir bomba gibiyim.
Bir tatil planı yaptık ve böyle deniz kenarında kamp falan filan olacak.
E genciz, güzeliz, yiyip içiyoruz.
Bazen de birazcık dozajı kaçırıyoruz.
O günde tam öyle bir gündü ve kendime gelmeye çalışırken içimde bir ses sürekli hazır olmadığımı söylüyordu.
Yani şu an değil, bekle.
Şu an hazır değilsin, bekle.
Ben bunu sabahları uyanınca da yaşıyorum bu arada.
Mesela böyle aslında uyanıyorum ama bedenim biraz daha yatmak istiyor ve böyle çoğu zaman kalkıyorum.
Hatta böyle ayağa kalkınca baş dönmesi olayını çok yaşıyorum.
Çünkü pat diye kalkarım.
Ve o gün o sarhoşluk halinden ayılmaya çalışırken zihnimin içindeki ses bana resmen bunu anlattı.
Sanki hayatımdaki her yere, herkese ve her şeye hiç hazır değil.
Sanki karşıma çıkan her ihtimalle birisi için ya da sırf kendim çok merakımdan atlayıp bir şekilde üstesinden geldiğim için de başarılı bitirdiğimi yani yapabildiğimi sanmıştım.
Fakat o gün tüm o erken girişlerin üzerimdeki yorgunluğunun acısını çıkarır gibi.
Arkadaşlar yattım da yattım.
Yani görmeniz lazım her gözümü açmadığım bir saniye sanki geçmişteki yorgunluğumdan bir miktar azaltıyordu.
Aklıma öyle deneyimler geldi böyle o kadar çok flashback yaşadım ki böyle zihnim...
Bana bir rehabilitasyon merkezi açtı sanki.
Ve yaşadığım tüm acıyacı deneyimlerin üzerinden geçip hazır olmadığım için aldığım yaraları böyle bir liste yapıyorduk.
Artık hani elimde bir liste vardı.
O gün bu gerçekle yüzleştim.
Başka çarem de yoktu zaten.
Ve ardından yine o biri bana bir şey dese de keşke yapsam kişisi olarak bu sefer de zihnimin arka odalarından gelen mesajları kendime amaç edindim.
İlk 200 sene bu durumu günlük hayat deneyimlerimde baya iyileştirdim.
Ama içerideki o hadi yapalım hemen yapalım.
Bunu böyle yapalım arzusu pek azalmadı.
Sadece böyle yetişkin hayatına geçtiğim için işte maddi ve manevi statü değişimleri, o gelen güçle birlikte birçok şeyi daha rahat organize edebiliyordum.
Hani biraz önce de söylediğim gibi kozmetikte bir iyileşme vardı ama orijinali hala çok sabırsızdı yani.
İşte düzenli yoga yaptım.
Gerçekten iki sene boyunca her gün yaptım.
Meditasyon alanında çok derinleştim.
E tabi zihnimin o arka odalarından gelen sesleri duymak için de meditasyon güzel bir pratik.
Hani nasıl ki bir şeyi düzenli yapınca üzerine...
çalışması daha kolay oluyor. Terapi gibi düşünün.
Bu da öyle olmaya başladı.
Fakat hala varılacak bir şey için yaşamayı bırakamıyordum.
Bence bu çeyrek hayat krizi denen dönemle de çok ilişkili.
Çünkü tam böyle o okulun dönemi için, gelecek sene için gibi rutinlerin içinden çıkıp bir anda kendi algoritmanı oluşturacağın bir hayata giriyorsun.
E haliyle bir boşluğa düşüyorsun.
O yüzden de kendime sürekli küçük hedefler koyarak motive etmeye çalışıyordum.
Çünkü buna çok alışmıştım.
Yani ben bu kasla yaşamıştım bugüne kadar ve o olmadığında ne yapacağımı da bilmiyordum.
Her şey birbiriyle o kadar iç içe ki yani tek bir konuyu konuşmuyorum aslında.
Ben inatla bunu tam olarak değiştiremezken başıma öyle bir şey geldi ki arkadaşlar.
Madem seve seve öğrenmiyorsun bir de buyur buradan yak der gibi diyeyim ben.
Çekilişten green card kazandığımı öğrendim.
Resmen önüme yeni bir hedef koyuldu.
Hani planı var, tarihi var.
Of benden güzel yok. Zaten önümüzde düğün falan yaparız.
Çok eğlenceli zamanlar.
E kafada yurt dışı planını da hallettik.
Çok güzel olacak her şey.
İyi gidiyor yani. Derken Türkiye'nin bu ekonomik ve siyasi durumundan, bu coğrafya kaderdir mottosunun altında ezilmekten kurtulamadım.
Türk olan çekiliş talihlilerine vize görüşmesi verilmemeye başlandı.
Bu demek oluyor ki Amerika'ya gidemeyebiliriz.
E şimdi bahsettiğim bu beste kafasında bir plan yapmış, o plana göre yaşayacak.
E bu plan olmadan olur mu arkadaşlar?
Olamaz yani. İnanılmaz bir strese girdim ve kovalamaya başladım.
Gruplardan insanlarla konuşuyorum, ne yapılabileceğine bakıyorum falan filan derken o sırada...
Dosya taşıma diye bir muhabbetle tanıştım.
Dünyadaki bütün Amerikan konsolosluklarını bir Excel dosyası yapıp hangilerinin Türk vatandaşlarından vize istediğini belirleyip ondan sonra da onların hepsine mail çıkmaya başladım.
Ve hiç unutmuyorum bir gece dedim ki ya keşke Viyana'daki olsa en yakın arkadaşım da o zaman oraya taşınmıştı.
Çok güzel olur onun yanına giderim onu görürüm falan ama hani Avrupa ülkesi beklemiyorum tabii böyle bir şey.
Arkadaşlar 2-3 gün sonra Viyana'dan dosya kabulü e-maili geldi.
Yine bahsettiğim o motivasyonu yaşıyordum.
Diyorum ki yani bak işte planladım organize ettim.
Her şey tıkırında gidecek falan.
Hemen iş yerimle bir görüştüm.
Ayrılacağımı söyledim. İşte ev sahibimizle konuştuk.
Zaten kirayı arttırmak için çabalayıp duruyordu.
Ona böyle tamam rahat ol abi gideceğiz dedik.
Bayağı hazırlanıyoruz yani. Ve Schengen başvurusu yaptık.
Pasaportlar vize dolu. Yani red alma imkanımız yok diye düşünüyoruz.
Düşünsenize Amerikan konsolosluğundan davetiniz var.
Abi adamlar yine bu coğrafya kaderdiri bir kere daha hatırlattı.
Ve dedi ki siz potansiyel göçmezsiniz.
Biz size vize vermiyoruz.
Hayda yani. beni sınadı yani hayat böyle.
Sen mi plan yapıyorsun? Bak ben senden daha büyük plan yapıyorum der gibi.
Ne yapsam önümü kapatıyor.
Ne yapsam önümü kapatıyor ve o dönemlerde de evlendiğimizde balayında Likya yolunu yürümüştük.
Tabii böyle muhteşem bir yolculuk sonrası.
Tekrar Kabakoyun'a geldiğimizde.
Çok geciktirmeye gerek yok aslında.
Bu Amerika güzel bir sürpriz oldu ama eğer olmazsa buralara gelelim.
Daha küçük, daha farklı bir hayat kurarız falan demiştik.
Ben yine hemen durmuyorum.
Demek ki hayat bana bunu demek istiyor.
Hadi kalk Ege'ye gidiyoruz.
Sürekli bir plan yapmak, durumu kontrol etmek.
Bir şekilde kârla çıkmaya çalışıyordum yani.
Ve çok da acelecilik var bunun içinde.
Ama bu aceleciliğin altında da neler var görüyorsunuz değil mi?
Tabi o sırada da hani Amerika'dan Green Card fırsatına direkt elimizin tersiyle itmiyoruz.
Tekrardan Avusturya'ya bir itiraz dilekçesi yazdık.
Onu bekliyoruz falan. Ama bittiğim yani böyle hani evdeki eşyaları dağıtmaya başladım.
Kapatıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum.
Hatta ilk kez o dönemde karnım 6 aylık hamile gibi şi...
Yani direkt olarak başıma gelenleri sindiremedim arkadaşlar.
Şiştim. İnsan bedeninin yaşanılan duygulara karşı tepkileri çok büyüleyici değil mi bir yandan?
Yani tabii ki çok kötü şeyler. Umarım kimsenin başına gelmesin hiçbiri ama bu kadar da bariz bir mesaj veriyor olması çok etkileyici bence.
Neyse derken bizim itiraza da red geldi.
Tam o zaman da 27. yaş günümü yapacağım.
Sözde uzun bir süre için Türkiye'deki son doğum günüm olacak.
O yüzden böyle ne arkadaşlarımızla kutluyoruz, ailemle ayrı kutluyoruz ve ben tükenmiştim.
durumdayım yani. Pastamı üflerken dedim ki tamam anladım.
Benden büyük bir plan var.
Bunu hani yüceleştiren ya da dini bir yerden, mistik bir yerden düşünmeyin.
Beklemem gerekiyor. Görmem gerekiyor.
Yolumu göreyim ki yürüyebileyim yani.
Kendi yolumu ışık tutmaktan pilim bitti.
Hani tükendim resmen.
Dedim okey sendeyim.
Bırakıyorum. Ve böylece üfledim pastamı.
Ertesi sabah karyolası satılmış yer yatağında yatarken süreçte çok birbirimize iletişim kurduğumuz için Diyarbakır'dan bir abim beni dedi ve dedi ki Beste, Hong Kong bize kabul ediyormuş.
Abi dedim Hong Kong nerede? Yani tamam biliyorum ama yani nasıl yani?
O kadar büyük bir karmaşanın içindeyim ki zaten dosya taşımak da başlı başına zor bir iş.
Bütün sürecini farklı bir ülkenin yürürlülüğüne göre yapman gerekiyor.
Hong Kong'a dosya taşımak çok ekstrem bir fikir ama yani tam bıraktım dediğim yerde önüme gelen bir şey olunca da bunu böyle bir çağrı olarak aldım ve denedim şansımı.
Hemen dosya taşındı arkadaşlar.
Yani 2-3 günde halloldu.
Evi kapatma tarihimizden tutun işten çıkış tarihime kadar her şey cuk oturdu.
Gittik dosyamızı aldık cart curt derken bakın şu anda Amerika'dayız.
Yani arkadaşlar 27. yaş günümde kendime söz verdiğim şey sabretmeyi, beklemeyi, sürece göre hareket etmeyi öğrenmekti.
Ve bunu sadece niyet ettikten sonra başıma böyle bir şey geldi.
Her şey su gibi akmaya başladı.
Artık terslikler terslik değil de planın bir parçası gibi görünmeye başladı.
Ben bu öğretiyle yaşamaya devam ederken yani daha doğrusu...
Yaşamaya çalışırken bir sene sonra 28 yaşıma Amerika'da girdim ve üflediğim pastanın üzerinde yavaşça acele et yazıyordu.
Bu mottoyu ilk kez duyduğumda anlam karmaşası yaşamıştım.
Yani nasıl yavaş acele edilebilir ki?
İlk bakışta çok çelişkili gibi duruyor ama aslında derin ve dengeli bir yaklaşımı temsil ediyor.
Roma İmparatoru, Augustus'un bir mottosu.
Festina lente, latince kökenli bir söz.
Hızlı ol ama telaşsız, düşünerek, temeli sağlam kurarak bir iler...
Bunu anlamaya çalışırken hatta deneyimlemeye çalışırken ilk fark ettiğim şey hız tanımını değiştirmem gerektiği olmuştu.
Acele ederek hızlı olamayacağımı anladım öncelikle.
Hızlanmak için en önemli gereklilik net olmak.
Net olan hızlıdır arkadaşlar.
Kararsız olan hala ilerlemeye başlamamıştır ve o yüzden de acele etmesi mümkün değildir.
Yavaşça diye vurguladığı yerse aslında yapmakta olduğun şeyi yüzeysel değil de anlayarak, sindirerek, derinleşerek yap.
Sırf çabuk bitmesi uğruna potansiyelinin altında bir şeyler çıkarmak sadece kapitalist sistemde kurumsal hayatta bir yere kadar götürebilir.
Fakat orada da sürekli olduğu durumda patlak verir gibi geliyor.
Yani 27. yaşımda böyle bir farkındalığı sindirmeye başlayıp, 28.
yaşımda bu motto ile yaşayabilmeyi dileyip, 29 yaşımda bunu podcastta böyle anlatıyor olmam da kendime yaptığım bir şovum olsun ya.
Bakın arkadaşlar ne kadar uzun sürüyor değil mi?
Yani pandemi yazı...
2022'de başlayan bu farkındalığın hayatıma işleyebilmesi tam 5 senemi aldı.
Düşünün ki nasıl bir sabırsızdım, nasıl bir kontrol manyağıydım yani ve tabii ki de nasıl bir meraklıydım.
Hala içimde kırıntıları olsa da sanırım o azimli bir öğrenme süreci bir de yani hayatım bana yaşattığı deneyimlerle bu konuda iyi bir ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum.
Eee sonuçta öğrenme, tekrar veya yaşantı sonucu kişinin davranışından meydana gelen değişikliklerdir de bir yandan.
Buradan eğitim Psikolojisi hocama selam olsun.
Ben de bu mottoyu tekrarlaya tekrarlaya yaşantımda, davranışımda değişiklikler meydana getirdim galiba.
Bu arada yaşın da çok etkisi var bence.
Çünkü bir şeylerin olmayacağını, olmayan şeylerin yerine başka şeylerin olabileceğini, her şeyin gördüğün ve ilk anladığın haliyle gerçek olmadığını yaş öğretiyor arkadaşlar.
Yani deneyimler öğretiyor.
Değiştiğini görebilmeye başladığında bunlara karşı alanını da genişlemeye başlıyor.
Bakınca 3-5 senede buralara geliniyorsa 40-50'lerde baya güzel olacak gibi geliyor bana ya.
Çünkü çok rahatmış yani.
Sonucu ne olursa olsun üstesinden gelebileceğini bilmek.
Daha yüzlerce kez yanılacağını, istediğin gibi olmayacağını, bildiğin sandığın şeylerin aslında hiç anlamadığın şeyler olacağını fark etmek.
Artık acele etmiyorum çünkü her şeyin değişeceğini, başta benim o anki duygumun değişeceğini ve geride kalacağını biliyorum.
Ve sadece gereken kadar planlamaya çalışıyorum.
Çünkü zaten benden çıkacak olan şeyin en özenli, düzenli, bana göre en güzel halinde olacağını biliyorum.
Hiçbir şey yapmak için yapmıyorum.
Çünkü yapmak için yapılacak olan çoğu şey aslında hiç yapmasam da olabilecek olan şeyler.
Birine, bir duruma kızıp küsmüyorum.
Çünkü yarın bu duygunun da şekil değiştireceğini biliyorum.
Yapmıyorum, etmiyorum deyince de sanki yapmak istediğim hiçbir şey yokmuş gibi algılanmasın.
Tabii ki de yapmak istediğim onlarca şey var.
Ama onları istemeye devam etmem için hemen olmalarına gerek yok.
Ki zaten çok... Derinden ve özünden istiyorsam süreçte de istemeye devam ederim ki istemiyorsam da vazgeçerim.
Aklıma gelen her şeyi yapmak zorunda değilim.
Gördüğüm, duyduğum her şeye bir tepki vermek zorunda değilim.
Ve konunun en başına dönersek gördüğüm, duyduğum her şeye inanmak zorunda da değilim.
Ne kadar güzel görünürse görülsün, ne kadar çekici gelirse gelsin.
Yarınlarda hem kendi gerçeğim hem de gördüğüm şeyin gerçeğinin değişeceğini biliyorum.
O yüzden arkadaşlar net olmakta kararlı olduğum tek bir şey var.
O da kendime uygun bir hayat yaşarken etrafımdaki herkesi, deneyimlediğim acı tatlı her şeyin gerçekliğini kabul ederek yaşayabilmek.
Yani aslında ben yaşadığım anı ve oluşumu sevmekten bahsediyorum da onu anlatmak için bu kadar kelime kullanıyorum işte.
Aklıma rahmetli Engin Geçtan'ın bir sözü geldi.
Bir insanı sevmek onun gerçeklerini anlamaya çalışmayı da içerir demişti.
Hepimize yaşadığımız anı sevebilmeyi ve gerçekliğiyle tanışabilecek cesareti diliyorum.
İşte o zaman ne... sabırsızlık olacak ne de bir kandırmaca.
Düşüncelerimin röntgenini çektim.
Size yorumluyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
