
Her şeyi sorgulamamın kötümser bulunduğu yerlerden çıkan o ince iyimserliğe bakışım, bu coğrafyada yaşayan biri olarak hep sorgulanacak bir sürü şey yarattı.
Bu bölümde gri bir alanda, sıradan bir vatandaş olarak kendi kalıcı hafızamı nasıl yaratabileceğimi; sadece paylaşmak değil, gerçekten anlayarak yaşadıklarımdan hayatıma ve geleceğime nasıl etki edebileceğimi anlattım.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum. Dinlediğiniz için şimdiden teşekkür ederim.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Nasılsınız?
Bugün gerçekten nasıl hissettiğinizi sorarak başlamak istiyorum.
Çünkü konumuz biraz bununla alakalı.
Öyle ki bir gün geçmiyor ki dünyada biraz pozitif haberler duyalım, bir şeyler yolunda gitmeye başlasın ya da en azından savaşlar bitsin, siyasal kavgalar azalsın.
Belki yaşım gereği, belki de gerçekten pandemiden sonra sanki böyle bir rollercoaster'a binmişiz de çığlıklarla beraber akıyormuşuz gibi.
geliyor. Hatta çığlıklar öyle bir noktaya geldi ki sanki artık bir arkafon müziğiymiş kadar normalleşti.
Ve her gün birbirini hiç aratmayan daha da kötü haberler alarak daha fazla umutlu hissetmek zorunda kalıyoruz.
Ya da daha fazla iyimser olmaya çalışıyoruz.
Kendi kendime bunları düşünürken tam olarak bunları konuşmam gerektiğine karar verdim.
Neden umutluyuz? Neden iyimseriz?
Ya da böyle kalmaya nasıl devam ederiz?
Şimdi çok derinlerde bu konuları atomlarına ayırmak istemiyorum.
Biraz daha günlük olarak ne hissediyor?
Ama temel bir yerden başlayacak olursam insan anlam arayan bir varlık.
Ve çoğu zaman bu anlamı yaşamanın, anın kendisinden değil de geleceğe bağlı bir umudan alıyor.
Sadece iyi bir gelecek hayaliyle değil anlamlı bir gün kurma ihtiyacıyla yaşamaya devam ediyor.
Ve bence insanı insan yapan şey de tam olarak bu.
En çok anlamı sorguladığı anda en çok insan oluyor.
Çünkü anlam hazır bir bilgi değil de daha çok kurulan bir şey.
süreci ne kadar kırık çıkık olursa o kadar derinleşmeye ve o kadar özelleşmeye başlıyor.
Tabii yüklediğin anlamlar ne kadar sana ait olabilir değil mi?
Yani hepimiz önce dışarıdan öğreniriz.
Ailemizden, toplumdan, okullardan, kitaplardan sonra yaşadıklarımızla bu anlamları kırmaya başlarız.
Aldığımız bilginin gerçek hayatla uyuşmadığı ya da bizim gerçeğimizle uyuşmadığı yerde bir sorgulamaya başlarız ve orada içselleşme başlar.
Bazı anlamlar daha süslü ama daha sağlam bir hale gelir.
Birçok insan tarafından kabul edilen değil de senin içselleştirdiğin, senin içine sinen bir anlam olmaya başlar.
Ve ben bu dışarıdan alıp, yolda şekillendirip, kendimce içselleştirdiğim anlamlarla bu dünyada yaşamakta gerçekten zorlanıyorum.
Özellikle Türkiye'de 90'lı yıllar ve ardında doğanlar beni çok iyi anlıyor.
Bunu biliyorum. Bahsettiğim şeyleri birçok insan anlıyor ve anlayacak.
Ama onlar beni daha içerden bir...
yerden anlıyor. Çünkü bizim yaşadığımız kırgınlığı çok daha derinden geliyor.
Ya da benim bu taşıyamadığım umutsuzluk çok daha ince bir yerde artık.
Mesela ben artık bazı konulara karşı iyi hissetmekte ve umutlu olmakta çok zorlanıyorum.
Örneğin bu podcast'ı dinleyen ve Türkçe anlayan insanların çok iyi bildiği Türkiye'nin ekonomik, siyasi, politik durumları.
Daha önceki bölümlerimden bildiğiniz üzere ben motivasyonu yüksek ya da en azından motive olmaya karşı hevesli bir insanım.
Fakat bazı konular... da bunu kaybetmeye başladım ve bunu umudumu kaybetmekle suçlandığım yerde daha da derin düşünmeye başladım.
Neden ben iyimser olmak zorundayım?
Neden her şey geçecekmiş gibi beklemek zorundayım?
Neden hep o günün gelmesini heyecanla bekliyorum?
O gün gelince ne olacak?
O gün gelecek mi? Bilmiyorum.
Ya da artık geleceğine inanmak zorunda hissetmiyorum diyebilirim.
Belki bunu yurt dışına taşındığım için çok keyifli bir yerden düşündüğümü düşünüyor olabilirsiniz ama hayır öyle değil.
Bu düşüncenin tohumları 2021 Temmuz ayında ekildi.
Şu an bazı fidanlar verdi.
Hatta belki meyvelerini yiyorum.
Belki yangınları unutanlarınız vardır ama ben çok iyi hatırlıyorum.
Ne kadar kötü yönetildiğini, ne kadar mağdur olduğumuzu.
O yangını söndürmek için halkın seferber olduğu yerde ben kendimi ilk kez çok umutsuz hissettim.
Yani tam tersi bir his dolaşıyordu.
Aslında herkesin birbirine kol kanat gerdiği ve kendini ateşlerin önüne atığı yerde ben çok derinden bir umutsuzluk hissetmeye başladım.
Çünkü yangını söndürmek için hiçbir şey öğretilmemişti.
Hiçbir eğitimim yoktu.
Hiçbir şey yapmayı bilmiyordum.
Ama benim oraya gidip orada yardım etmem bekleniyordu.
En kötü bir su vermemi, ne bileyim bir yemek pişirmem bekleniyordu.
Çok yabancı değilsiniz yani.
Yangını hatırlayamıyorsanız depremleri hatırlayabilirsiniz.
Çünkü hiç farklı bir şey olmadı.
Ve ben bu hissi umutsuzluk olarak isimlendirip uzun bir süre kendimi umutsuz hissettiğimi düşünerek yaşadım.
Sonra fark ettim ki ben umutsuz değilim arkada.
Ben sadece artık iyimser değilim.
Ama kötümser de değilim.
Peki nesin sen? Ne taraftasın dediğinizi duyuyorum.
Yine çok ortalarda bir yerde çok karışık hisler içerisindeyim.
Ve bugün de zaten bu hislerimi sizinle konuşmak istiyorum.
Şu podcastı dinleyebilen herkesin çok iyi bildiği Türkiye'nin durumu hiç iyi değil.
Bunu bir kabul etmemiz gerekiyor.
Yani gerçekten kötü bir durumdayız.
Ekonomik, siyasal, politik olarak bitmiş durumdayız.
Eğitim hiç iyi değil. Gelişmiş ülkelerle yarışabilecek...
sanayi ya da tarım asla yok.
Aksine her gün daha kötüye gidiğimiz gerçeği çok ortada değil mi?
Peki ben neden iyimser olmak zorundayım?
Ya da neden siz benim hala polyana bir bakış açısında olmamamı umutsuzluk olarak nitelendiriyorsunuz?
Bir kere olaya bir şuradan bakmak istiyorum.
Bu kötü şeyler sadece Türkiye'de mi var?
Hayır. Özellikle Amerika'ya taşındıktan sonra birçok ırkı ve ülkeyi ilgilendiren haberlere maruz kalmaya başladım.
Önceden açıkçası pek takip etmiyordum yani.
Yaptığım şey maksimum Türkiye'deki olayla Mesela bu podcast'ı yapmak için dünyada olan haberleri araştırdım.
Klim felaketleri yüzünden yerinden edilmiş.
NASA verileri kuraklık, aşırı yağış ve sel gibi su kaynaklı hava olaylarının son 5 yılda 2 kat arttığını gösteriyor.
Şu anda dünyada deniz yüzey sıcaklıkları yüzünden %84'e yakın mercan resifi beyazlamış.
Ve bu durumda deniz ekosistemleri için felaket değil, besin zincirleri, balıkçılık ve kıyı koruma açısından da devasa bir çöküş riski var demek.
Ya da kapitalist sistemin işçiye verdiği zararlara bak.
Soma vardı Türkiye'de hatırlarsınız.
Afsin, Elbistan, kömür santralleri yılda binlerce erken ölüme sebep oluyor.
Ya da biraz da ekonomiden gidelim mesela.
Türkiye'de insanlar çok aç ya, her şey çok pahalandı ya.
Birçok Afrika ülkesinin sağlıktan, eğitimden daha çok borç faizi ödediğini biliyoruz.
Ya da Sudan'daki iç savaş sağlık sistemini çökerdi.
Okullar, hastaneler bombalanıyor.
Etnik, temizlik ve kitlesel tecavüz yaşanıyor.
Zaten savaşlar ortada.
Arkadaşlar sahte içkiden ölümler bile artmaya başlamış.
Yani hepinizin içi biraz karardıysa görebilirsiniz ki dünyada kötü çok fazla şey oluyor.
Uzun bir süre boyunca Türkiye'deki anlık olaylara anlık tepkiler vererek ve bütün kötüyü ondan ibaret zannederek yaşadım.
Ama sonra o kadar üst üste olmaya başladı ve belki de o kadar uzun zamandır bununla baş etmeye çalışıyorum ki bir tık üstünü düşünmeye başladım ve bunlar rastgele mi oluyor?
Mesela bir partinin lideri...
ne inanıyoruz? Bizi kandırmış çıkıyor.
Ya da bir ülkeyi boykot ediyoruz ama bütün eşyalarımızı o ülkenin üretimli olan markalardan kullanıyoruz.
Yani biraz önce Twitter'da gördüğüm ya da Instagram'a düşen şey bugün ve şu anda ya da dün gece mi oldu?
Yoksa 5 yıl önce kurgulanmış olabilir mi?
Belki de 2 aylık bir plan olabilir mi?
Ne bileyim iklim krizi mesela bugün farkına vardığımız ve bugün gördüğümüz bir şey mi?
Buna karşı alınması gereken önlemleri almayan ve bunun aksine yeni işler kuran fabrikalar ve işe Hiçbir şey bilmiyorlar mıydı?
Ya da siyasi liderlerin arasında geçen o kavgalar tam olarak o anda mı oluştu?
Hayır, öyle olmadı. Bahsettiğim yangınlardan sonra kendimi çok çaresiz hissediğim yerde bunları nasıl değiştirebileceğimi, nasıl dönüştürebileceğimi araştırmaya başladım.
Ve tam olarak hatırlamadığım kaynaklarda Big Boys Game, yani büyük adamların oyunu diye bir kavrama rastladım.
Kim bu büyük adamlar? Devletler, medyalar, uluslararası lobiler, dev şirketler, siyasi liderler...
Yani sadece böyle hükümet, ülke gibi düşünmeyin.
Çünkü bazen muhalefet bile kendi içinde küçük bir big boy oyununun bir parçası olabiliyor.
Yeri geliyor medya o kötü haberi nasıl vereceğini, nasıl saklayacağını, hangi dille nasıl anlatacağını çok iyi planlıyor.
Mesela silah endüstrisi, petrol lobisi.
Kriz olunca en çok kim kazanıyor?
Aklıma şey geldi pandemi zamanı maske zorunlu kılındığında Türkiye'de bir maske bulunamıyordu, bir fiyatlar falan artmıştı.
Sadece Türkiye değil ya dünyada da aynı şey.
Kim üretiyordu onları ya?
İşte ben bunların hepsini bir adım geriye attı.
Bir tarafı seçmek ya da bir şeyin karşısında olmak adına değil de sadece anlamak için düşünmeye başladığımda nasıl yaptıklarını da görmeye başladım.
Ne kadar organize, ne kadar stratejik ve ne kadar önceden planlanan şeyler olduğunu anladıkça iyimser kalmakta zorlandım.
Sonra da bu oyunları daha iyi görebilen bir yere geliyorsun.
Sadece görüp de anlayan ben çok iyi biliyordum bunu diyen bir yere değil.
Gerçekten tepkisiz. Bazı dönemler tam olarak duygularımı kontrol edemesem de çoğu zaman sosyal medyada bu konulara sessiz kalmaya başladım.
Çünkü artık bunların ne kadar oyun olduğunu görebilen bir yere geldim.
Örneğin geçenlerde Trump'la Elon Musk'ın ettiği kavga.
Ya da 2016'da Türkiye'nin yaşadığı darbe.
Boğaziçi'ne kayyum atanması, Pride yürüyüşlerinin yasaklanması, eylemlerin basılması, gazetecilerin içeri atılması.
Bir kriz bitiyor, diğeri başlıyor.
Ekonomi her gün daha kötüye gider.
gündem ahlak tartışmasına kaydırılıyor.
Ülke korkuya kitleniyor ve muhalefet darmadağın oluyor.
Ve biz bu loop'un içinde sürekli dönüp duruyoruz.
Sonunda da o kadar da olmaz ama duyuyoruz.
Ben bu cümleden iğrendim.
Artık bunu duymaya tahammül edemiyorum.
O kadarı da olmaz artık dediğimiz her şey tek tek tek oldu.
Ve biz hala o kadarı da olmaz.
Halk o zaman sokağa dökülür.
İşte o zaman görür gününü.
Bu ülkede demokrasi var diye diye dönüp duruyoruz.
Bunların hepsi olmaya devam ederken evet biz sosyal medyada, hikayede paylaşıyoruz, post atıyoruz, sokağa çıkılacaksa kesinlikle çıkıyoruz.
Ama bunların olmasına basamak hazırlayan yeni şeyler olurken hiçbir şeyden haberimiz olmuyor.
Çünkü o negatifi olan şeye ses çıkarmakla meşgul oluyoruz.
Peki günlük hayata akan ve giden şeyin karşısında duranlar kim?
Bu bilgiyi sırtında taşıyıp bunlara karşı iyimser kalmaya çalışan var mı?
Nerede onlar? Yoklar.
Çünkü onlar gerçekten iyimserler.
değiller. Onlar iyimserliği bir ego gibi üzerinde parlatarak taşıyan insanlar.
Ve ben bu insanların, diğer insanları manipüle eden halinden çok sıkıldım.
Çok küçük yaşımdan beri siyasi olaylarla ilgilenmeye başladım.
Doğduğum, büyüdüğüm yer olabilir, tamamen benim ilgi alanım olabilir, öğretmenim, ailem, amcam, teyzem, babam olabilir.
Hiç önemi yok. Sonuç olarak bunların içinden çok bilinçsiz yaşlarımda çok manipülatif bir şekilde geçtim.
Ve önceden gördüğüm o saf tepkinin yerine artık bir strateji doldurmaya başladı.
Ben bu umudu taşıma sorumluluğunu almak istemiyorum.
Neden bu umudu taşımak zorundayım?
Neden o iyimserliği ego gibi giyen ve bunu sadece kendini parlatmak için kullanan insanların umudunu ben taşımak zorundayım?
Elimden gelmeyen bir şey için ne kadar çabalayabilirim?
Ya da çabaladığım şey bir yere varacak mı?
Onun yerine ne yapabilirim?
Evet arkadaşlar çok soru soruyorum çünkü aslında bunların cevabını vereceğim.
Sadece sizin de bir kere öncesinde düşünmenizi...
İnsan neden iyimser olmak zorunda mesela?
İyimserlik kimin işine yarıyor?
Arkadaşlar bir kere iyimserlik psikolojik bir konfor veriyor.
Yani zihin o felaketle yüzleşmek, o kötü senaryoya bakmak yerine kendini umutla telkin etmek istiyor.
O umutlu bakış açısı ansiyeti bastırıyor.
Sadece toplumsal düşünmeyin.
Yani hayatınızla ilgili çok iyimser olduğunuz yerlere bir dönüp bakın.
Hatta birkaç kere hayal kırıklığına uğramanıza rağmen hala iyimser kalmak konusunda direndiğiniz yerlere bakın.
Örneğin se... Sevgiliniz sizi sürekli aldatıyor ama siz her seferinde belki bu sondur deyip yeniden barışıyorsunuz.
Bir arkadaşınız kalbinizi sürekli kırıyor ama her seferinde özür diliyor ve yeniden umutlu ona bağlanıyorsunuz.
Çok yapmak istediğiniz, başarmak istediğiniz bir şey var ama bir türlü yapamıyorsunuz.
Her seferinde yapabileceğinize inanarak tekrar başlıyorsunuz.
Neden yapıyorsunuz sizce?
Yani onun sizin beklentinizin altında bir sonuç verebileceğini, onun da o kadar olabileceğini neden kabul edemiyorsunuz?
Kabul ettiğinizde kötü. Dümsel mi olmuş olacaksınız ya da?
Birine karşı iyimser olduğunuzda sevinmek ya da umut veren moral kaynağı olarak bulunmak size çok mu iyi geliyor?
Bence bu anlamsız, altı dolu olmayan iyimserlik tamamen o kötü olanı kendine ha görememe egosundan geliyor.
Yani dönüp o sevgilinizin sizi tekrar aldatacağını kabul etmek istemiyorsunuz.
Çünkü kendinize aldatılmaya layık bulmuyorsunuz.
Ya da o arkadaşınızın size bir kere daha çok yanlış yapacağını kabul edemiyorsunuz.
Hayır onu çok sev... Çünkü kendinizi o arkadaşınızın ettiği ayıbın edilecek olan insan olarak görmüyorsunuz.
Yani o polyamlı olduğun, pozitif olduğun, çok iyimser olduğun şeye bir dönüp bakmak gerekiyor.
Ben gerçekten bu konuda umutlu muyum?
Ya da ben bu konuda umutlu olmak zorunda hissedecek kadar kendimi kötü bir yerde göremiyor muyum?
Hayır, onu başaramıyorum diyemiyor muyum kendime?
Yapamıyorum demek ki bana göre değil.
Demek ki ben bu işi başaramayacağım.
Ne zor geliyor değil mi bunu demek?
Yani bir şekilde kabul...
etmek istemiyoruz ve hala o umudu taşımak istiyoruz.
Ama aslında sadece egomuza yenik düşüyoruz.
Ya da bize toplum tarafından yüklenen o süper egoya.
Bütün iyimser bakış açısını çöpe atmak istemem.
Bence gerçekten içinden gelerek bunları taşıyan insanlar var ve zaten onlar bize onu geçiriyorlar.
O umudu onlarla beraber taşıma ihtiyacı hissediyoruz.
Çünkü gerçek umut kolektif bir umuttur gibi geliyor bana.
Ve bu konuya da birazdan değineceğim zaten.
Ama ondan önce kötümserli kısmına da bir bakmak istiyorum.
İyimserliğin altındaki egoyu buldu ama kötümser olmak da bambaşka bir ego içeriyor.
Ben gerçekleri görenim.
Sizden farklıyım. Sizden uyanığım.
Siz benim gördüğümü göremiyorsunuz.
Ben her şeyi görüyorum.
Bu da tamamen kendini o grubun dışında tutan ve yine o kolektiflikle hiç alakası olmayan, hani iyi bir şey taşımayıp kötüyü de bir de üstümüze yük diye bırakanlardan.
Bir de bunun tembellik yüzünden olanı var.
Aman evlerden ırak en sevmediğim insan zaten hiç Bir şey değişmez.
Herkes kötü. Sistem çürük.
Biz hepsini bırakalım.
Ben hiçbir sorumluluk almayacağım.
Açıkçası iyimser olanlardan çekindiğim kadar bu insanlardan korkarım.
Çünkü en tehlikelisidir.
Hani hiçbir şey için elini de taşın altına koymaz.
Bir akıl fikir de yürütemezsin ne olacak diye.
Konuyu böyle pat diye keser.
Aman sistem böyle zaten diye.
Ne bir adım atabilirsin ne bir geri gelebilirsin.
Öyle olduğun yerde kalırsın.
Muhtemelen de geri kalmış olursun.
Ne diyorsunuz şimdi beste? İyimserde ego var, kötümserde ego var, hepsinde ego var, ne olacak?
E zaten egosuz bir durum olmaz.
Ego kendimizi tanımladığımız bir şey.
Ama benim bugün kendime yol olarak bulabildiğim ve bahsetmek istediğim şey gerçek umut.
Bir sorgulamayla kötüye kötü diyebilmek.
Neyin ne kadar iyi olabileceğine ölçülebilir bir yerden bakmak.
İyimser olmayı toplumsal bir rol gibi giymeyip, saf polyanacılıkla sahte teselli vermeyen ya da kötümserlikle...
sahte bir uyanıklık yapmayan, tam tersine ortada bir yerlerde sadece paylaşmaya ve ortak bir zihniyete bağlayan bir umudan bahsediyorum.
Aslında bahsetmeye çalıştığım şey iyimser ya da kötümser mi olduğumuz değil.
Bu taşıdığımız hislerin kime hizmet edeyim?
Sadece egomuzu okşamak ve kendimizi bir gruba ait hissetmek için yaptığımız sosyal medya paylaşımından mı ibaretiz?
Yoksa birbirimize de faydamız oluyor mu?
Çünkü bence biraz önce de söylediğim gibi sadece kişisel bir umuda değil, paylaşılabilen bir umuda ihtiyacımız var.
Ve bu sadece Türkiye için değil, dünya için ihtiyacımız olan bir şey.
Ama bu paylaşılan umut sosyal medyada hikaye paylaşmak değil arkadaşlar.
E tabii ki o da kendini bu konu hakkında mağdur hisseden insanlara karşı bir umut yaratıyor olabilir.
Senin paylaştığın bir hikaye dünyanın başka bir ucunda bu acıdan müzderip insana destek oluyor olabilir.
Zaten tam olarak yapmaya çalıştığım şey hikaye atanları eleştirmek değil, başka neler yapılabileceğine bir kapı açmak.
Bir kere Paylaşılan bir umut taşıdığında bunu paylaşan insanlara karşı da gerçekten paylaşımcı bir zihniyette olman gerekiyor.
Mesela bugün yaşanan şeylerin gelecekte hatırlanması çok önemli.
Ve bunu yazan gazetecilerin, bunun için çalışan insanların, bu konuda siyaset veya politikayla uğraşan kişilerin desteklenmesi çok önemli.
Peki bu destek için kim abonelik satın alıyor?
Çoğumuz bu tarz işleri yapan insanların bunların gönüllü yapmasını bekliyoruz.
En fazla bir like atarak destek olmaya çalışıyoruz.
Ne bileyim bir abonelik ücreti satın almıyoruz.
Onlara bir bağış yapmıyoruz.
Onların çalıştığı kurumlardan özellikle destek olmak için alışverişler yapıyor muyuz?
Ya da mesela bir mektup.
Bir mesaj gönderiyor muyuz?
Bir kere benim bir olay hakkında 24 saat boyunca aktif kalacak bir hikayeyi paylaşmamın hiçbir şeye hizmet edemeyeceğini bilmem gerekiyor.
Yani bundan 20-30 sene sonra bu dünyada neler olmuş biz bunları tekrar yaşamayalım diye ders çıkaracak bir sistem benim hikayemi görmeyecek.
Tam olarak o gazetecilerin, o siyasetçilerin, o iklim aktivistlerinin, o sosyoloji uzmanlarının, o psikoloji uzmanlarının yazdığı şeyleri görecekler.
Peki biz bunları desteklemek için...
ne yapıyoruz? Bence biz bunları desteklemek için çok bir şey yapmıyoruz.
Biz aksine ben de bu umudun bir parçasıyım gibi bir hikaye paylaşıyoruz.
Bireysel imajımızı büyütüyoruz.
Hangi gruba ait olduğumuzu böyle altını çize çize büyük harflerle yazıyoruz.
Bak ben de duyarlıyım havasına girip sonra da onu paylaşmayan insanlara sen normalleştin diyoruz.
Organize olmuyoruz.
Aksine içimizde daha fazla bölünüyoruz.
Ben bahsettiğim bu 2021'deki yangınlardan sonra kendime şu soruyu sordum.
Beste, siyasetle ilgilenmek istiyor musun?
Yani eğer bu konuda aktif bir şekilde konuşmaya ve sesini çıkarmaya devam etmek istiyorsan bugün bununla ilgili bir adım at ve aktif bir rol al.
Yani sesini gerçekten duyurabileceğin, seni duyan insanların senden etkilenebileceği, alanını genişletebileceğin bir şey yap.
Ve ben istemediğime karar verdim.
Bu benim en doğal hakkım.
Buna apolitik de diyebilirsiniz, tuzu kuru da diyebilirsiniz.
Ama ben sadece gerçekçi olanı tercih etmeye çalışıyorum.
Ben siyasetle... ilgilenmek istemiyorum.
Benim sıradan bir vatandaş olarak yapabileceğim tek şey oy vermek.
Bilmem ne bakanının, bilmem ne yasasını, bilmem ne şeklinde yasakladığını bilmek benim işim değil.
Mecliste çalışan ekibi seçmek de benim işim değil.
Mecliste çalışan kişi bununla ilgili çalışmasını yapar.
Bununla ilgili çalışmasını yapacak kişiye güvenmek ya da güvenmemek bana kalmış bir şey.
Ben sıradan bir vatandaş olmayı tercih ettiğim noktada yapabileceğim tek şey oy vermek.
Yapıyor muyum? Yapıyorum.
Büyük bir mağduriyet yaşıyorum. bir eylem yapılması gerekiyorsa sokağa çıkarım.
Ama bunun dışında yaptığım şeylerin bir etkisi yok.
Ve o andan itibaren yapabileceğim tek şey araştırmak, öğrenmek, kalıcı bir bilgi sağlamaya çalışmak.
Yani sadece sosyal medyada kişilerin hikayelerinden topladığım ya da günlük postlarla yakaladığım bir bilgi birikimi değil, olayları daha geriden araştırarak bu uzun madeli yapılan planları biraz daha önceden anlamaya
çalışmak. İnanılmaz stratejik bir oyunun içinde, dünyanın bu kadar globalleştiği bir yerde, Her şeyin yıllar öncesinden planlandığı noktada benim günlük olaylara verdiğim tepkiler ne kadar bir şeyi değiştirebilir?
Benim yapabileceğim şey geleceği değiştirmektir.
Ve gelecek gerçekten benim elimde.
O yüzden bugün o geleceği değiştirebilmek için yapabileceğim tek şey bilgilenmek, olayları daha iyi öğrenmek, gidişatı anlamak ve yönümü buna göre belirlemek.
Mesela ben sıradan bir vatandaş olmayı tercih ettim.
Ne yapabilirim? Kendi yeteneklerim doğrultusunda etrafımdaki insanlara yardımcı olabilirim.
Bileyim mesela... Mesela bir arkadaşımın yemek yapmasına yardımcı olabilirim.
Fena yemek yapmam. Bir afet olduğunda oraya gidip o yangını söndüremem, o depremde çalışamam ama oraya bir koli gönderebilirim.
Orada mağdur olan insanlara düzenli bağışlar yapabilirim.
Birkaç bölüm önce bahsettiğim sürekli tüketen bir canlı olarak bunun bir sorumluluğunu alabilirim.
Kullandığım ürünleri adil olan yerlerden, desteklemek istediğim ülkelerden, desteklemek istediğim markalardan alarak yapabilirim.
Ha ben bunları yaparım ama bir şey değişir mi?
Bunu da bilmiyorum arkadaşlar. Belki de hiçbir şey değişmez.
Belki de biz sadece kendi içimizdeki huzuru değiştirebiliriz.
Ama bu huzuru artık o sosyal medyada paylaştığımız hikayelerde değil de birazcık gerçekçi bir yerde değiştirelim.
Mesela ben artık oturduğum insanlarla onları anlamaya ve anladığım yerden onlara bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.
Çünkü biliyorum ben yanımdaki bir insana onu anlayan ve kabul eden bir yerden bunu aktarabilirsem o da bir gün yanımdaki bir insana bunu aktaracak.
biz sonuç olarak toplu bir farkındalık yaşıyor olacağız.
Yani kişisel bir farkındalık toplumsal bir farkındalığa kişisel bir umut toplumsal bir umuda dönüşebilecek.
Bunu yaparken yargısız olmaya bahsettiğim gibi onu anlayarak onun değerlerinde konuşmaya çok özen gösteriyorum.
Eskiden hiç böyle değildim.
Tam olarak karşısındaydım.
İnanılmaz yargılıydım.
Ama artık bunun bir işe yaramadığını gördüm.
Çünkü benim gözlemlediğim şey şu anda yöneten pozisyona gelen ekipler, gruplar, Bunların hepsi çok iyi bir örgütlenme sonucunda buraya geldiler.
Ve biz ne kadar birbirimizi eleştirmeye, yargılamaya, birbirimizi dışlamaya devam edersek doğru olduğuna inandığımız düşüncenin gerçekleşmesi o kadar ileriye gidecek.
Ve belki de hiç gerçekleşmeyecek.
Yani senin umutlu olmak, iyimser olmak ya da kötümser olmak gibi bir sorumluluğun yok.
Ve bunu satmak gibi bir lüksün hiç yok.
O yüzden ne bunu bir görevmiş gibi taşı ne de bunu aktarmak zorunda.
Ne bileyim mesela kendine mikro bir arşiv oluşturabilirsin.
Ben darbeyi de, Türkiye'de yaşanan birçok politik ve siyasi kötü dönemi de, yangınları, depremleri, savaşları da günlük tutuyorum.
Ve o duyguları hala o günkü gibi hissedebiliyorum.
Ve bunu benimle beraber taşıyorum.
Kimseye aktarmak zorunda hissetmeden kalıcı bir hafıza oluşturuyorum.
Ve bu hafıza benim günlük hayatımdaki tüm aksiyonları etki ediyor.
Yani gidip de dışında bir tercih yapmama lüks tanımıyor.
Ve yaşadığım bu bilgilerle beraber iyi ya da kötü hissetmek tamamen bana kalmış bir şey.
Yani ben politikayla ilgilenmeyeceğimi fark ettiğim yerde sıradan bir vatandaş olmayı tercih ettim.
Ve bence sıradan bir vatandaş olmak o hikayeleri paylaşmak ya da normalleşmek ya da normalleşmemek gibi kavramları içermiyor.
Ben bir gencim ve beni umutsuz hissettiren bir sistemin içinde umudun ne olduğunu sorguladım.
İyimser bakış açımın kimlere karşı bir sorumluluk taşıdığını ve kimlerin ekmeğine yağ bal sürdüğünü anladım.
Kötümser bir bakış açısı...
Düşüncelerimin röntgenini çektim size yorumluyorum Bir sonraki bölümde görüşmek üzere huzurla kalın
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
