
bazen yaptığımız işin değerini başkalarının bakışında arıyoruz ama ya emek, kimsenin onayına ihtiyaç duymadan da değerliyse? bu bölümde işten utanmak, kendi gerçeğini yaşamak ve emeğine sahip çıkmak üzerine düşünüyoruz.
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Herkese merhaba, Düşünce Röntgeni Podcast'ın bir bölümünde daha birlikteyiz.
Ben Beste. Farkındaysanız son zamanlarda düzenli bölüm paylaşıyorum.
Çünkü bir dönüp baktım ve son bir senedir kendi kendime yani resmen bir self-discipline ile podcast yapmaya devam ettiğimi fark ettim.
Ve bunun da verdiği yetkiye dayanarak artık bu işi biraz daha ciddiye almaya karar verdim.
E tabii ki bu kararımı destekleyen çok önemli bir etken daha var.
Ben bu işi seviyorum arkadaşlar.
Hani bir söz var ya herkes sevdiği işi yapsa dünya çok daha güzel bir yer olurdu diye.
Çok katılıyorum. Neden?
katılıyorum biliyor musunuz?
Çünkü ben Öncelikle sevginin çok kapsayıcı olduğuna inanıyorum.
Günün sonunda insanız tabii ki.
Bazen çok seviyor, bazen hiç sevmiyormuş gibi hissediyoruz.
Çok motive olup bir anda inanılmaz demoralize olabiliyoruz.
Fakat zaten sevgi de bu estetiğe sahip olduğunda olabilen bir şeymiş gibi geliyor.
Çok uzak kalmak istediğinde dışına çıkabildiğinde ya da çok içinde boğulmak istediğinde onu doyabildiğinde.
Yani her iki halde de bir şekilde onu kabul edebildiğinde gerçek.
seviyormuşsun gibi. Ve ben şimdi dönüp kendi geçişime bakarsam ömrüm boyunca bir şekilde yazmaya, anlatmaya, öğrenmeye hep hevesliydim.
Bunları kullanarak bir şekilde anlamlandırmaya çalışıyordum.
Bazen çok azdı, bazen çok fazlaydı ama günün sonunda hep vardı.
Öğrenmekten vazgeçsem yazmayı seviyordum.
Yazmaktan vazgeçsem merak etmeye devam ediyordum.
Hani birini kaybetsem arkadan diğeri onu bir şekilde destekliyordu.
E hal böyle olunca bu yaşama refleksimin çeşitliliği benim bir şekilde karakterimi inşa etmeye başladı.
Yani şimdi başındaki konuya tekrar dönüp bir düşünürsek kişinin kendisini yaşayabildiği ve yetenekleriyle onu güçlendirebildiği, deneyimleriyle kendisiyle bütünleştirebildiği bir yerden bir
iş çıkardığında ve bunu iyi amaçlarla topluma hizmet verebilmek için yapıyorsa nasıl kötü bir şeye sebep olabilir arkadaşlar?
Ben bu sözün sağlamasını aldım.
Herkes sevdiği işi yapsa dünya daha güzel bir Tabii yine burada fazla polyanla kalan yanıma şunu sormadan geçemiyorum.
Buradaki herkes gerçekten etik değerlerle ve etik bir şekilde bu işi yapmaya, sevmeye, hakkını vermeye devam edebiliyor mu?
Çünkü kişinin kendi yeteneklerini güçlendirerek diye bir tamlama kullandım farkındaysanız.
Fakat bazı insanlar severek çalışmaktan bunu anlamıyor.
Hatta düzeltmem gerekirse severeki anlamıyor belki de ya da sadece çalışmayı anlamıyor.
Ve bu iki anlamadığıyla birlikte ortak bir değer yaratamıyor.
Çok karışık oluyor gibi geldi şimdi.
Birazcık temize çekeceğim ve örneklerle anlatacağım.
Biliyorsunuz arkadaşlar ben 3 sene önce Amerika'ya taşındım.
Ve buraya herhangi bir iş, okul, evlilik gibi sebeplerle kurulu veya anlamlı bir düzene gelmedim.
Tamamen çekilişten kazanarak çok spontane bir şekilde taşındığım için hiçbir planım ve hatta hiç de bir birikimim yoktu.
Gelir gelmez birçok göçmenin yaptığı gibi servis...
Ve hemen uygulamalarda hesap açmaya başladım.
Nedir bu uygulamalar mesela?
Türkiye'de kuryecilik veya taksicilik diyebildiğimiz iş modellerinin daha özgür bir şekilde yapıldığı ve herhangi bir iş başvurusu gerekmeden hesabını kurduktan hemen sonra çalışmaya başlayabildiğin hızlı
gelir kapısı modelleri diyebiliriz.
Bence özellikle para birimi bizim gibi güçsüz ülkelerden çok güçlü olan modellere göçtüğünüzde mükemmel bir iş fırsatı ve ekonomik anlamda da çok rahat.
Ve ben de daha taşındığımın birinci ayında falan böyle tanıştığım göçmen bir arkadaş grubunda planlarım hakkında konuşurken bunlardan bahsediyordum.
İşte şuradan şu kadar kazanırız gibi duruyor.
Buraya da bu kadar harcanır gibi.
Böyle tamamen göçmen telaşesini içeren ve o telaşenin içerisinde böyle dışarıdan destek almayı bekleyen bir konuşmayı hayal edin.
O sırada grup içerisinde bir arkadaşım beni takdir etti ve bunları söylemekten çekinmediğimi, bu işi yaptığımı sesli ifade etmemin çok gurur duyulacak bir şey olduğunu falan söyledi.
Ve ben açıkçası ilk önce bir ambalo oldum çünkü neden gurur duyulacak bir şey yaptığımı anlamam gerekiyordu öncelikle.
Ve ardından da neden bunu saklama ihtiyacının doğduğunu, herhangi birinden para çalmadan ya da kimseye kötülük etmeden, tamamen çalışarak kazandığım bir paranın utanılacak bir iş modeli olarak...
sayılmasıyla karşılaştığım ilk seferdi.
Üniversite boyunca o kadar farklı işlerde çalışmıştım ki hatta İstanbul'da Beşiktaş'ta bir kafede çalışıyordum ve çok seviyordum orayı.
Garsondum ve iş sorumluluklarımın içerisinde günlük tuvaletin temizlenmesi de vardı.
Hiçbir zaman bundan çekindiğimi hatırlamıyorum.
Fakat tuvaleti temizlerken acaba şu anda utanılacak bir şey mi yapıyorum diye bir ezber kulağımın arkasından konuşuyordu tabii ki.
Belki bir savunma mekanizması olarak geliştirdim ama hayatım boyunca Yaptığım hiçbir işten utanmadım.
Tuvaletin kapısında diğer kızın tuvaletten çıkmasını beklerken sıra bekleyen kızla muhabbet ediyordum.
Ya kusura bakma senden önce hemen halledeyim bak şanslısın ha temiz tuvalete gireceksin deyip şakalaşıyordum.
Belki bir savunma mekanizması olarak yapıyordum bilmiyorum.
Çünkü tabii ki de ben de Ütopya'da yaşamıyorum arkadaşlar.
O tuvaleti temizleyenlerin filmlerde dramatik bir şekilde işlenmesini ben de biliyorum.
Ya da bu işin daha aşağılık bir iş olarak görülmesini ben de biliyorum.
Fakat hiçbir zaman benim emek vererek orada bulunduğum ve hatta ondan para kazandığım bir şeyi kimsenin bana karşı utandırmak için kullanabileceğini hayal edemiyorum.
Sonuç olarak başımı yastığa koyduğumda uyuyan da benim güne umutlarımla uyanan da benim.
Yani bu hayatı bir şekilde idame ettiren ve bu hayalleri planları yapan benim.
Benim bu hayatı nasıl idame ettirdiğim ve nasıl yaşadığıma nasıl olur da dışarıdaki bir gözün bir kararın değerlendirmesi bu kadar.
etkili olabilir ve ben yeri geldiğinde bunu bir yalan söyleme mekanizması olarak kullanmak zorunda hissedebilirim.
Bu bahsettiğim hikaye Amerika'ya taşındığımda belki de bunu ilk kez duyduğum yerdi.
Fakat Amerika'da üçüncü senemdeyim ve hala tanıştığım insanların yaptığı işler konusunda yalan söylediğini ya da bir şekilde doğruyu söylemek istemediklerini görüyorum.
Ve artık o kişilerin neden yalan söylediğiyle ilgilenmektense neden yalan söylemek zorunda olduğu ile ilgilenmek.
Hatta bana sorarsanız ikisiyle de ilgilenmek istemezdim ama şu an okumakta olduğum bir kitabın bu konuya o kadar güzel bir yerden değinen bir cümlesini okudum ki bir anda bütün düşünceler kafamda
belirmeye başladı ve ben de düşüncelerimin röntgenini çekmeye hemen mikrofonun başına geldim.
Birçok insan davranışlarının değerini kendisiyle değil de bu davranışın nasıl kabul gördüğü ile ölçüyor.
Rollo May'in Kendini Arayan İnsan kitabında geçen bu cümle biraz önce konuşmuştum.
Birçok konuya cevap veriyor aslında mesela biraz önce bahsettiğim iş modelini araba sürmekten nefret ettiğim için değil de toplum tarafından utanılacak bir iş sayıldığı için bırakmış olsaydım.
Bu cümleye cuk oturan bir örnek olurdu değil mi?
Yani davranışlarımın değerini kendi değerlerimle değil toplumun değerleriyle belirlemiş olduğum için yalan söylemeyi ya da belki de çalışmaktan vazgeçmeyi de seçebilirdim.
Burada yapmak istediğim şey kendi davranışımı parlatmaktan daha da ötede bir örnek vererek konuya başka bir perspektiften bakmayı sağlamak.
Ne yazık ki günümüz dünyasında o hizmeti alan kişinin aslında en pasif olan yerde olmasına rağmen bir şeyi başarı...
başarılı ya da başarısız kılabilecek bir güce sahip olmasını sağladık.
Öyle değil mi arkadaşlar? Yani sosyal medyayı düşünsenize bir.
Tuvalette oturup işini görürken kaydırmakta olan bir arkadaş gelip senin yaptığın, emek verdiğin, belki de bilgileri bir araya getirip çekerken çok zorlandığın bir videoya gelip bir like atarak
ya da bir demoralize edecek yorum atarak başarılı ya da başarısız kılabiliyor.
Yani oldukça pasif pozisyondaki bir insan senin tüm çabanı, emeğini değerlendirebilecek bir güce sahip.
Ve bu belki de bizim karakterimize işledi.
Benim hayatımdaki aldı verdiğinin içinde hiç olmayan, benden ne alacaklı olan ne de bana işveren olduğu için bir ödeme yapması gerekmeyen bir kişi gelip benim hangi işi yaptığımla ilgili bir değer yargısına
ulaşabiliyor. Ve sonra da bunun bir şekilde benim utanmamı ya da bunun hakkında yalan söylememi gerekmiyor.
bir ortam oluşturabiliyor.
Ve bu ortamın içinde kaç insan ezilip bükülüyor ya da kaç insan yaşadıklarını eğip büküp çevirip anlatmak zorunda kalıyor.
Ya bir kere şöyle düşünüyorum.
Bence iş hayatı ikinci bir ev hayatı gibi.
Yani iş hayatında yaşadığımız şeyleri konuşmak o kadar önemli ki ve düşünsenize işiniz hakkında bir yalan söylemek zorunda kaldığınızda hayatınızın büyük kısmıyla ilgili bir yalan söylemek zorunda kalmış oluyorsunuz.
En çok derdinizi paylaşmanız gereken konuyu belki de konuşamıyorsunuz.
En çok ortak hislere ihtiyaç duyduğunuz yerlerde bir sır gibi saklanmak zorunda kalıyorsunuz.
Ve bunu tamamen sizinle hiçbir aldı verdisi olmayan o pasif kişilerin değer yargıları yüzünden yapıyorsunuz.
Bunu değiştirmemiz lazım.
Nasıl yaparız tam bilmiyorum ama yine de kendi hayatımdan kafamda birleştirdiğim bir örnekten bahsetmek istiyorum.
Daha önce bahsetmiştim.
Ben Amerika'ya taşındığımda tamamen hobi olarak yapmakta olduğum el örgü Ve en başlarda tamamen kendi kendime YouTube'dan öğrendiğim ve Pinterest'ten gördüğüm şeyleri yapıyordum.
Fakat çok geçmeden bana bir gaz geldi ve kendi tasarımlarımı yapmaya, kendi modellerimi çıkarmaya cesaret ettim.
Bunun için uğraştığım bir haftanın ardından ilk satış yapacağım günün bir gece öncesinde inanılmaz heyecanlıyım.
endişeliyim. Artık gecenin ilerleyen saatleri geldi ve bir an böyle elime aldım şapkayı, baktım.
Ya ben bunu çok beğendim ya dedim.
Yani çok beğenerek yaptım, çok düşünerek yaptım.
Sök baştan yap, sök baştan yap.
O kadar uğraştım ki benim için oldukça değerli olan bu parçayı ertesi gün deneyip beğenmeyecek.
Belki de tamamen kafasına, onun kafasının şeklinden dolayı ya da benim yaptığım hatadan dolayı oturmayacak.
Ya da ay şurası şöyle olsaydı, burası böyle olsaydı daha iyi olurdu.
olurdu diye kişisel yorumlarını katacak herhangi bir insanın yaptığı herhangi bir yorum bu değeri düşüremez.
Tabii ki de bir hizmeti topluma sunuyorsan geri bildirime de açık olman gerekiyor.
Ve tabii ki de geri bildirimleri alarak kendini geliştirebilir ya da değiştirebilir, dönüştürebilirsin.
Fakat bu demek değil ki senin verdiğin çabayı, senin ortaya koyduğun emeği değersizleştirsin.
Süreçte herhangi bir rolü olmayan o pasif kişinin yani alıcı pozisyonunda bakarsak o kişiye yapabilir.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
en güzelini seçerdim.
Çünkü biliyordum ki benim evime doğum meyvelerin en güzel seçilmişini gelmesini isterim.
Ya da bazen bir sipariş oluyordu mesela.
Anlıyorsun yani. Bu gece bir spagetti gecesi var.
Tam takım bütün malzemeyi söylemiş ve içindeki çok önemli bir parça eksik.
Eğer sadece kendi tarafımı gözetmem gerekirse hemen ürün yok deyip sürecimi hızlandırıp acilen siparişi teslim edip bir sonraki siparişe geçmem lazım değil mi?
Fakat ben alıcı ile iletişime geçiyordum.
İşte bak bu malzeme var onun yerine şunu alsan aslında böyle bir şey de yapabilirsin diye konuşuyordum.
Yaptığım işi bir şekilde seviyor ve o işle kendimi ilişkilendiriyordum.
Ve ilişkilendiremediğim noktaya geldiğimde de işi kötülemek, işten nefret etmek...
ya da o işi daha kötü yapmaktansa işi bırakıyordum.
Bu çoğu insana çok kolay olanmış gibi geliyor.
İşte beğenmedim çık, istemedim bıraktım gibi böyle duyulabiliyor.
Fakat aksine bir işi bıraktığınızda kurulu düzeni bırakmış oluyorsunuz arkadaşlar.
İş ne olursa olsun yeni bir şeye geçmek her zaman zordur.
Ve ben sevmediğim bir şeyin içerisinde, ilişkilenemediğim bir işin içerisinde her gün kendimi kaybetmektense işi kaybetmeyi ve yeni ilişkilenebileceğim bir şeyi aramayı tercih ediyorum.
Buna daha da uç bir yerden hatta ilk örneğimizle bağdaştırarak bakarsak da kendimi yalan söyleyecek duruma sokmaktansa kendi gerçeğimi yaşamayı tercih ediyorum.
Son zamanlarda sık sık bu konuya değiniyorum.
Bence siz de artık fark ediyorsunuzdur.
Hatta hatırlarsanız bireyselleşmek ve bireyleşmek arasındaki bir farka değinmiştim.
Özellikle çocukluk döneminden ergenlik dönemine geçerken toplumdan ayrışarak ve belki biraz da yalnızlaşarak kendimizi keşfetmeye başlıyoruz.
Yani bireyselleşiyoruz.
Bu dönemin nasıl ve ne kadar uzunlukta ya da ne kadar derinlikte yaşanmasına bağlı olarak kendimizi tanımaya, yeteneklerimizi anlamaya ve karakterimizi inşa etmeye başlıyoruz.
Keşke bunun bir yaş tarifi olsa ama maalesef öyle değil arkadaşlar.
Etrafımızda 40-50 yaşlarında hala çocuk belki de hala ergen olan çok fazla insan var.
Fakat bir şekilde tamamlayabilir ve yetişkin olma cesaretine erişebilirsek o noktada topluma geri dönüyoruz ve bir şekilde toplumun içerisinde kendimize bir yer...
ediniyoruz. Jung buna bireyleşme diyor.
İşte bence bir noktada ben o kafede çalışırken en çok tatlıyı satan garson olurken ya da işte ne bileyim tuvaleti temizlerken düğün organizasyonlarında çalışırken bir gün yerin altında bağcılarda bir salonda
ertesi gün İstanbul'un en lüks otelinde en lüks düğünde çalışırken ya da dijital ürünleri üretip bir şekilde yazılım ekiplerinde teknoloji şirketlerinde çalışırken ya da buraya gelip market siparişlerini yaparken barda
çalışırken seramik dükkanında insanlar Altyazı
M.K. Huzurla
kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
