
birine kötü demek neden bu kadar zor? bu bölümde çocukken kendime sorduğum “ben kötü bir çocuk muyum?” sorusundan yola çıkıp suçluluk, utanç, saf kötülük ve ilişkilerde kendimizi kötü hissettiren döngüler üzerine düşünüyorum.
*
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Kötü bir insansın. Geçenlerde bu cümleyi duyduğum sahneleri hatırlamaya çalıştım.
Kime, neden, ne zaman, ne yaptığı için söylenmişti.
Cümledeki her bir kelimenin bu kadar basit ve sade olup anlamın bu kadar tetikleyici ve etkileyici olması çok düşündürücü geldi.
Ve ben de düşüncelerimin röntgenini çekmeye buraya geldim.
Herkese selam, ben Beste.
Düşünce Röntgeni Podcast'ın bir bölümünde daha birlikteyiz.
Bugünkü konumuz kötü insan nedir?
Kime kötü denir? Kötülük nedir?
Birazcık bunları tartışalım, birlikte düşünelim istiyorum.
Günümüzde birbirimize karşı bir eleştiride bulunmak bu kadar kolaylaşmışken yani yeri geliyor herkes herkesin duruşuna görüşüne bilmem nesine sallarken bir şekilde birbirimize karşı kötü
bir insan olduğunu söylemekten çekindiğimizi düşünüyorum.
Başlarda bunu kendi kendime yaşadığımı zannediyordum.
Fakat sonradan fark ettim ki birini eleştirirken bir şey hakkında konuşurken hep aynı cümleyle başlıyoruz.
Kötü bir insan diyemem ama ve bu cümlenin devamında belki de o O kişinin kötü olmasından çok daha kötü şeylerden bahsediyoruz ama bir şekilde kötü bir insan demekten geri duruyoruz.
Sanırım birazcık performans toplumunun getirisiyle herkesin iyi olmaya çalıştığı bir dönemde kötü olmak en büyük hakaretlerden bir tanesi oldu.
Oysa düşününce akla ilk gelen ahlak kriterlerinden bir tanesi kötü değil mi?
Daha dünyaya geldiğimiz gibi öğrendiğimiz tü kaka ı ı diye gösterilen o kötü olan davranışın aksine iyi...
yönelmeye çalışıyoruz.
Yani belki iyi nedir hiçbir zaman bilemiyoruz ama kötünün ne olduğunu daha ilk günden beri biliyoruz.
Ve bu kadar iyi bilmemize rağmen yine de bir insana karşı bu değerlendirmeyi yapmaktan çekiniyoruz.
Bunu fark ettiğim anda kötü nedir diye düşünmeye başladım.
Hatta ben kötü bir insan mıyım?
Ben bir kötülük yaptım mı?
Bu sorgulamaları kendime yaptım.
Derken aklıma kendime bu soruyu sorduğum bir sahne geldi.
9-10 yaşlarında yaz tatilinde mutfak masasında hiç sevmediğim bir köfteyi tam yarım saattir çiğneyerek plastik kıvamına getirmişim.
Aynı anda mutfak tülünün dantellerini seyrediyorum ve o desenlerden bir şey çıkarmaya çalışıyorum.
Aklımda da tek bir soru var.
Ben kötü bir çocuk muyum?
Bu soruyu kendime neden sorduğumdan bahsetmek istiyorum biraz.
Biz mahallede çok büyük bir çocuk grubuyduk ve hepimiz inanılmaz derecede bisiklet sürmeyi seviyorduk.
İnanılmaz derecede diyorum çünkü öyle dört tekerlekli bisikletlerimizle Kendi dairemiz etrafında falan dönmüyorduk arkadaşlar.
Bilirsiniz Karadeniz'de dağlar denize paraleldir ve bunun getirisiyle çok engebeli araziler vardır.
Biz de o engebeli arazilerden hiç durmadan in, kalk, dere tepe demeden sürekli bisiklet sürüyor ve artistik hareketler deniyorduk.
Bunlardan bir tanesi de merdiven inmekti.
Derken mahallenin hemen yanına yeni bir merdiven yapıldı ve bizim için yepyeni bir parkur demek bu.
Ama öyle dümdüz inmek yetmedi.
Merdiveni indiğin anda ön tekerleğin üstüne kalkıp arkayı havada çevirip böylece 90 derece dönerek yola devam edeceksin gibi bir artistik hareket deniyoruz.
Gerçekten şu an düşününce bunlar nasıl aklımıza geliyor ve bunları yapacak cesareti nereden buluyorduk bilmiyorum.
Ama arkadaşlarımın çoğu yapmaya başladı ve ben bir türlü yapamıyorum.
E merdiven bir tane senden önceki yapıyor sen yapamayınca bir tür beklemen gerekiyor.
Nereden baksan 5-6 kişi daha yapıyor ve hepsi yapıyor ya bir tek ben yapamıyorum.
Bu beni iyice hırslandırdı ve gaza getirdi.
Tabii ki her gaza gelerek giriştiğim işin sonucu gibi bu iş de çok güzel bitmedi.
Hani çiçek appasının bir transiti vardı bilmem hatırlar mısınız, beyaz renk.
İşte benim hikayemin sonu tam olarak öyle bembeyaz bir transite sürtmekle bitti.
Bu hikayeyi anlatırken bile hala gözümün önünde o bembeyaz yeni boyanmış transitin üzerinde benim bisikletimin direksiyonunun kavucuk izi var.
Çok panik yaptım. Hemen annemin yanına gittim ve durumdan bahsettim.
Çünkü zaman da eski zaman yani.
Hani onu kesin haberi olacak benim yaptığımı.
Baştan ben söyleyeyim dedim.
Bir yandan da böyle boynum önümde bükük.
Hani kendi canımda acımış gibi taklit falan yapıyorum.
Ama annem hayatta yemiyor.
Kalk dedi gidip bakalım ne yapmışsın.
Sonra oraya gidince sordu.
Nasıl girdin burada? Burada ne işiniz var?
Siz burada nasıl bisiklet sürüyordunuz diye bir soru sordu.
Bizim de mahallede böyle çok saf bir arkadaşımız vardı.
Reyhan teyze bu m... Merdemenden inip ondan sonra böyle dönüyorduk deyip bütün bir süreci anlattı.
E tabi annem buna daha çok sinirlendi.
Yani bu kadar saçma şey mi olur?
Bir ton azarladı beni. Ondan sonra da yürü hemen eve dedi.
Ve ben işte hikayenin başladığı yere döndüm.
O mutfak masasında neden kötü bir çocuk olduğumu sorguluyordum.
Hiç unutmuyorum hep yorumlamaya çalıştığım o mutfak tülünün dentelleri o gün bana korkunç suratlar gibi görünmüştü.
Sonraki günlerde kahvaltı masasında yine o dentel...
Altyazı M.K. Büyüdükçe
o ertesi güne tertemiz bir sayfayla başlayabildiğim günlerin yerine Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem diyen belgem ve hisleri esir aldı arkadaşlar.
Bazı kötülükler var bana yapılan ve bazı kötülükler var benim yaptıklarım.
Ne yazık ki onları...
Tıpkı babamın pastacılığıyla tekrar tertemiz yaptığı araba gibi temize çekemiyorum.
Bazen gerçekten çok ağır geliyor ve bu Hristiyanlıktaki ritüel var ya, papaza gidip af diliyorsun, içini döküyorsun veya sana yapılanı anlatıyorsun, bir şekilde üzerinden o yükü atıyorsun.
Çok özeniyorum yani.
Keşke bizde de böyle bir şeyler olsa ve ben de ona inanmış olsam diye düşünüyorum.
Çünkü bence kötülük yapmaktan da öte kötülüğe maruz kalmış olmak daha da can yakıcı olabiliyor.
Hadi can yak... yakmasını geçtim.
Bir yandan da her dakika bir kötülüğe maruz kalma kaygısıyla da yaşamana sebep olabiliyor.
Ama ben buralara gelmeden önce öncelikle bir kötülük nedir?
Benim için nasıl bir şeydir?
Bundan bahsetmek istiyorum.
Ben kötülüğü ikiye ayırıyorum arkadaşlar.
Birincisi çocuk kötülüğü diye bir şey var.
Hani daha iyi veya kötü diye bir ahlaki değerinin olmadığı ve sadece kendi ihtiyaçlarını gözeterek yaşadığım bir dönem vardır ya.
Bence etrafınızdaki küçük çocuklarda Bunu çok rahat gözlemleyebilirsiniz.
İstediğini alamadığında bir tane yapıştırır böyle ve onu almak uğruna kimseyi tanımaz yani.
Yeri gelir annesine bile vurur.
Yetişkinlik dilinde bencillik diyebileceğimiz bir kötülükten bahsediyorum ve ben buna saflıktan gelen kötülük diyorum.
Tabii ne yazık ki bu sadece çocukluk yaşlarında kalamıyor.
Çünkü bazı insanlar var bir şekilde belli sebeplerden ve belki de çok haklı gerekçelerle büyüyemiyorlar.
İş, güç, aile sahibi olacak kadar yaşa...
Ama bir şekilde kendi o saflıktan gelen kötülüklerini aşamıyorlar.
Ve genelde bu insanların vardıkları tüm başarılar, kurdukları tüm ilişkiler o içindeki yaralı çocuğu büyütmemek üzere oluşturdukları bir konfor alanından ibaret oluyor bence.
Ve bu insanlar bir şekilde o çocuğa hizmet etmek zorundalar.
Yani belki bir sene önceki Beste olsam of büyüyün artık be falan derdim.
Ama artık böyle düşünmüyorum.
Eğer karşımda böyle bir şeye maruz kalıyorsam bir şekilde...
Görmezden gelmeye çalışıyorum ve görmezden gelemiyorsam da uzak durmayı tercih ediyorum.
Çünkü bence çok daha kötüsü saf kötüler var.
İşte bu ikincisi o saflıktan gelen kötülüğü fark edecek tüm imkanlara eriştiği halde devam eden, bunu kendisine bir davranış paterni haline getiren insanlar var.
Resmen travmalarını kimlik edinip hepimizin hayatını karartan ve kendi istedikleri olan dünya için diğer dünyaları yok edenler.
Buradaki yok etmek kelimesi çok önemli bir şey.
kelime. Çünkü sahip olduğu tüm güçleri ve belki de tüm yara izlerini sadece karşısındakini yok etmek üzere kullanana bence saf kötü deniyor.
Körler sarırlar birbirine ağırlar bölümündeki Hepimiz Narsistiz kitabından yaptığım alıntıyı hatırlatmak istiyorum.
Bence saflıktan gelen kötülük biraz daha sağlıklı bir narsisizm.
Ama bu saf kötülük dediğim kısım var ya işte onlar patolojik narsistler arkadaşlar.
Şöyle bir örnek düşünün.
Hani saflıktan gelen kötülükte iki kişi kendisi yemek istediği için senin önündeki yemeği alıyor.
Bir şekilde kendi ihtiyacını seninkinin önüne koyuyor ama amacı seni yok etmek değil, kendi ihtiyacını görmek.
Fakat bu saf kötülük dediğimiz patolojik vaka var ya, onun hiç yemek yiyesi de yok, karnı da aç değil ama bir şekilde senin yemeği yemeni istemiyor.
Yemeği önünden alıp yere döküp üzerinde tepiniyor.
İşte ben bu saf kötülüğü görmeye, deneyimlemeye başladığımdan beri içim çekiliyor.
Çünkü öyle bir yaş... Ve biraz da şanslıyım ki bu zamana kadar yaşadığım bütün tartışmalar, kavgalar, kötülükler, bozuştuğum insanlar bir şekilde saflıktan gelen kötülüklerdi.
Hep söylediğim gibi yine söyleyeceğim.
Aman onun gözünün üstünde kaşı varmış.
Ben de gözünün üstünde kaş istemem diye birbirimize giriyorduk bence.
Fakat öyle bir dönüm noktası başladı ki yetişkin sayıldığımdan beri kurallar, sistem, her şeyin ne kadar kötüleri gözeten bir yapıda olduğunu fark etmeye başladım.
Şimdi şimdi anlıyorum o iş dünyasına girdiğimdeki ilk deneyimler, arkadaş gruplarında o anlayamadığım olaylar, vize vergi sistemindeki bu bürokratik saçmalıklar, her şeyin birbiriyle ne kadar benzer olduğunu
ve her şeyin de aslında ne kadar aynı yere ait olduğunu görmeye başladım.
Bununla birlikte oyunu kurallarına göre oynama arzusunu içimde hissettiğim her anda çok yorgun buldum kendimi.
Ve çekildim. Bu çekilmeyle beraber de biraz olaylara reaksiyon vermemeye başladım.
Şunu fark ettim. Ben aslında olaylara reaksiyon verirken insanların ne yaptığını ya da durumun...
Asıl gerçekliğini bir şekilde manipüle ediyormuşum.
Ben asıl kenara çekildiğimde o kendi kendine devam etmeye çalışan sistemi dışarıdan görme fırsatı edindiğimde işte o anda bir devrim gerçekleşti.
Ve arka fonda tek bir cümle tekrar etti arkadaşlar.
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.
İstiklal Marşı'nın 10 kıtasını ezberlediğimde ilk dikkatimi çeken dizelerden bir tanesiydi.
Belki bir çocuk olduğum için o canavar, tek dişi kalmış olmak, görselleştirebildiğin bir şey olmasaydı ama bugün anlamını anladığımda bence de bir çocuğa öğretilmesi gereken çok temel bir bilgiyi işlediğini fark ediyorum.
Mehmet Akif Ersoy bu dizede medeniyetin sözde modern ve ilerici görüntüsünün altında yatan çıkarcı, saldırgan ve yıkıcı doğasını canavar diyerek temsil ediyor.
Tek dişi kalmış olmasıysa artık eski gücünü ve inandırıcılığını yitirmiş olması, insanlığa verecek yeni ve yapıcı bir şey kalmadığını söylüyor.
Tabii ki bu eleştiri dönemi gereği batı uygarlıklarına ve işgale karşı yapılmış.
Fakat ben bunu felsefi bir kavram olarak günümüze de taşımak istiyorum.
Bugün içinde yaşadığımız medeniyeti, bu sistemi bir düşünür müsünüz?
Yediğimiz yemeklerin bize zarar veriyor olması, dünyayı hep daha kötüye götüren teknolojilerin peşinde koşuluyor olması, kurduğumuz arkadaşlık, aile ve iş yapılarının bizim insanlığımıza hiç
uygun olmaması, bizi tek iyileştirebilecek olan doğadan kopardığı gibi doğayı da yok eden bir sistemin olması.
Ve bunların hepsini bir şekilde bizim icat etmiş olmamız.
Bugün içinde bulunduğumuz medeniyeti biz yarattık.
Bu ne kadar garip gelse de bir o kadar anlamlı geliyor.
Hani biraz önce kötü nedir açıklamaya girmeden önce bir şey söylemiştim.
Bana karşı yapılan kötülükleri taşımak yeniden bir kötülüğe maruz kalma kaygısını yaratıyor içimde demiştim.
İşte bence biz kendi kötülüğümüzü öyle iyi biliyoruz ve birbirimize karşı kötülük yapacağımızı da o kadar iyi biliyoruz ki bu yüzden bize daha kötü olan bir medeniyet icat ediyoruz.
Bu bir teori tabii ki ve ben de hala bu teorimin üzerine derinleşiyorum.
Buna antitezler üretip başka yerlerden bakmaya çalışıyorum.
Şu ana kadar cevaplarım iki farklı ekolün altında ilerliyor.
Bir tanesi din felsefesi, diğer tarafsa psikoloji.
Din felsefesi tarafı çok anlaşılır geliyordur zaten.
Bu yaşamı bir sonraki yaşamdaki iyilik adına yaşadığımızı düşünürsek o Hedef olan iyiye ulaşmak adına kötüden uzaklaşmak gerekiyor.
Tabii güncel dünyamızdaki inançlı referanslara bakarsak hiç karşılığını bulamıyorum.
Fakat sorun değil. Ben dinleri ve inançları inanan kişilerle değil inancın kendisiyle öğrenmeye çalışıyorum.
Ama ikinci taraf daha çok dikkatimi çekiyor.
Çünkü kötülüğün aslında ikili ilişkilerde doğduğunu öğrenmeye başlıyorum.
Nasıl oluyor? Hani bir deyiş vardır ya bazı insanlar bir araya gelmemeli diye.
Tam olarak buna hizmet eden bir şey.
Bir şey öğrendim. Psikolojide bağlanma stilleri diye bir şey var arkadaşlar.
Kendisi apayrı bir bölüm olacağı için burada girmeyeceğim.
Fakat şöyle söyleyebilirim.
Çocukken bize bakım verenlerle başlattığımız bir ilişki kurma biçimimiz var.
Ve bu biçimler bugün yetişkinlikteki romantik ve sosyal ilişkilerimizin biçimlendiriyor diyebilirim.
4 tane farklı bağlanma stili var.
Ve bu bizim işte yakınlık kurmamız, güven duymamız ve çatışma yöntemlerimizi barındıran...
Bazı patternlere sahip.
Ve ben de uzun zamandır kendimi kötü bir insan hissettiğim ilişkileri, iletişimleri düşündüm.
O kadar benzer insanlarla aynı sorunları yaşamışım ki bunun altından zaten başka bir şey çıkamazdı.
Bu öğrendiklerimle beraber biraz daha sosyal ilişkilerimi biçimlendirmeye, kendi bağlanma stillerimin üzerinde çalışmaya başladım.
Amacım böyle bir iyilik meleği olup peri gibi gezmek falan da değil arkadaşlar.
Fakat ben insan ol...
en büyük sancısının utanç ve suçluluk duygusu olduğunu düşünüyorum.
Ve bunları hissetmenin de kötü olduğunu ya da bunların senin üzerine atfedilmesinin kötü olduğuna inanıyorum.
O yüzden elimden geldiğince bu çalışmaları yaparak o duygulardan biraz olsun arınabilmek ve potansiyelimi yaşamakta, yoluma devam etmekte biraz daha güçlü olabilmek istiyorum.
Ve bu tarz kötü hissetmelerin ya da bu tarz ilişkilerden doğan kötülüklerin bu yolda biraz daha engeller olduğunu düşünüyorum.
Ha potansiyelini gerçekleştirince ne olacak beste, dünyayı mı kurtaracaksın diyorsanız, ben bu yaşamı biraz daha değerli bulan ve olgunlaşmayı hedef alan, bu kaçınılmaz yolda yürümeyi zevkle yapmak isteyen
bir insanım. O yüzden benim için anlamlı, umarım sizin için de faydalı olmuştur.
Düşüncelerimin röntgenini çektim yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
