
Bu bölümde, değişime karşı duyduğumuz dirençten, değiştikçe hissettiğimiz suçluluktan ve toplumsal istikrar beklentilerinin üzerimizdeki baskısından konuşuyorum.
Koşarken kendimden sıkıldığım bir anda başlayan sorgulamalar, Boş Kayık kitabındaki upeksha kavramı ve içsel dönüşümün bedelleri…
Artık kendimi tanımladığım her şeyi, gerektiğinde bırakabilmeyi öğreniyorum.
Çünkü bence:
İstikrarlı bir değişim, hakikattir.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Başladığım günden beri haftada bir salı günleri bölüm yayınlamaya çalışıyordum.
Fakat bu hafta birazcık geciktim.
Çünkü son bölümün düzenlemesini bitirdiğim anda çok uzun zamandır beklediğim güzel bir haber aldım.
Ve hayatım bir anda yoğunlaştı.
Küçük bir bahsetmek istiyorum, tatlı bir hikayesi var.
Dinleyenler bilir son bölüm sürdürülebilirlik hakkındaydı.
Bu bölümü yapmak benim listemde zaten vardı.
Fakat onu geçen hafta yapmamı sağlayan şey bir kurumla yaptığım iş görüş...
Evet, sürdürülebilir yaşamı önemseyen ve temiz teknoloji şirketlerini bir araya getiren bir kurumda fellowship'e kabul edildim.
8 hafta boyunca bir eğitimde olacağım ama yine de podcast yapmaya devam etmeyi çok istiyorum.
Çünkü tıpkı geçen hafta yaptığım gibi podcast benim kendi kendime yazdığım günlüğümün aslında dışarıya dönüşmüş sesli bir hali.
Ve ben bu süreçte yine çok şey hissediyor, yine çok şey yaşıyorum.
Bunları aktarabilmeyi çok istiyorum.
Zaten heyecanım hiç azaldı.
almıyor. Gerçekten çok garip yani her bölümün başına otururken diyorum ki artık kaç kere çektin bu sefer tek de bitirirsin.
Hiç öyle olmuyor. Neyse o zaman yeni bir bölüme yeni bir heyecanla başlıyorum ve bugünkü konumuz değişim.
Bu bölümde biraz daha iç sesimden konuşacağım.
Yani tabii ki yine bilgileri çevecek çünkü ben de kendimi bazı bilgilerle dolduruyorum.
Ama asıl yapmak istediğim şey 29 yaşındaki bestenin değişimi çok sık yaşadığı yerlerden ve çok düşünen bir versiyonundan konuşmak istiyorum.
Ben sık değişen bir insanım.
İkizler Burcu falan da değilim yani.
Baya değişiyorum. Bence tamamen yaşımla alakalı bir durum.
Tabii toplumun yapısı gereği iç...
Ben de sürekli bir değişmeme arzusu, sürekli bir şeyi bulmuş ve emin olma arzusuyla yaşıyorum.
Daha doğrusu yaşıyordum.
Çünkü bence hepimizin de hissettiği çok ortak duygular var.
Sen değiştin diye yerilen bir yeri de var.
Ya da wow ne güzel değişim gösterdin diye çok övülen bir tarafı da var.
Yani tam anlayamıyorum değişim nerede?
Hani işimize gelince övdüğümüz, hiç işimize gelmeyince gömdüğümüz bir şey mi?
Ben bugün biraz değişimi normalleştirmek istiyorum.
Ve tabii ki de bunu deşerek yapacağım.
Çünkü bence övdüğümüz değişim...
de tam olarak tanımıyoruz. Gömdüğümüz değişimi de tam olarak ne bilmiyoruz.
O zaman hadi hep birlikte bakalım.
Benim yolculuğumda değişimi çok net fark ettiğim zamanlar 25 yaşlarımdaydı.
Resmen başımı yastığa koyarken başka sabah uyandığımda başka bir insan olarak uyanıyordum ve bu dramatik değişimi ister istemez görebiliyordum.
Hatta o zamanlar erkek arkadaşım şu anki eşime ben çok değişiyorum.
Düşüncelerim, beklentilerim, hayallerim hepsi inanılmaz hızlı değişiyor dediğimi hatırlıyorum.
Bunu söylemeye ihtiyacı duymuştum çünkü Birlikte olduğum kişiye bu hızla değişen iç dünyamı açıklamak bir sorumluluk gibiydi.
Çünkü bence hepimiz bunu hissediyoruz ve biliyoruz.
İlişkilerimizde güven arıyoruz ve güvende biraz daha stabillikten gelen bir şey.
Sabit olan daha tanıdık geliyor, daha konforlu ve daha az yorucu geliyor.
Hani borsa gibi, oynak bir hisseye yatırım yapmak istemiyoruz çünkü ne olacağını bilmiyoruz.
Tabii o çok oynak olan hissenin de kendince bazı kazançları var.
Yani o dinamik yapının getirdiği bir heyecan ve o risk almanın getirdiği çok büyük...
kazançlar da olabiliyor. Ve ben bu örnekle baktığımda o yaşlardaki tatlı heyecanımın biraz daha kısa vadeli planlardan oluşmasından geldiğini görüyorum.
Çünkü yaş almaya başladıkça, bir meslek edindikçe, para kazandıkça belli yapılacaklar ve bunların da gitgide uzayan bir listesi oluyor.
Bu liste o kadar uzamaya başlıyor ki artık 20'li yaşlarındaki gibi sadece önündeki yaz tatilinin planını değil, baya 5-6 sene sonrasının planını yapmaya başlıyorsun.
Ama hayatta o kadar planlandığı gibi gitmiyor.
Hepimiz bunu biliyoruz. Hayat sen planlar...
yaparken başına gelenlerdir ya hani.
Ben de bu planları yaptıkça ve bu planlar bozuldukça katmanlı bir şekilde neden plan yapmak zorunda olduğumuzu, neden kendimizi stabil bir hale getirmeye çalıştığımızı, neden istikrarlı hayatı bir hakikat olarak romantize
ettiğimizi düşünmeye başladım.
Bence istikrarlı bir değişim hakikattir.
Gayesu bir de böyle söyler misin ya?
Çünkü geçen bölümde de bahsettiğim gibi sürekli değişen ve dönüşen bir sistemin içinde yaşıyoruz.
Yani bunun içindeyken ne kadar aynı kalabilirsin ki?
Neden aynı? kalmaya çalışasın ki.
Yani ben bu bölümde değişimin kulağa gelişini, toplumdaki yerini biraz daha normalleştirebilmek, oraları birazcık deşerek en azından zihninizde bir kapı açabilmek istiyorum.
Bu yolculuk da tam olarak kendi ihtiyacımdan başlıyor.
Her zaman olduğu gibi. Çünkü arkadaşlar ben çok sık değişiyorum.
Aslında herkes gibi çok sık değişiyorum ama bu değişimi fark ederek yaşıyorum.
Ve bu fark edişin her adımında değişmemem gerektiğini, biraz daha istikrarlı olmam gerektiğini, dünkü düşüncelerimi Sürdürmem gerektiğini düşündüm.
Yani kendimi bildiğim bileli bir fikre tutunmak istedim.
Ben artık buna inanan, bunu seven, bunu bilen bir insan olmak istiyorum diyebilmek için gerçekten çabaladım.
Sadece romantik değil, hayatımdaki tüm ilişkilerde e sen böyle diyordun denildiği yerlerde içimde hep bir huzursuzluk vardı.
Neden böyle olduğumu hala sürdürmek zorundayım?
Evet öyle diyordum ama artık demiyorum.
Değiştim ya, sadece değiştim.
Neden bu bizim ilişkimizin, arkadaşlığımızın üzerinde bir beklenti yaratıyor ki?
İş yerime... Mesela değişmiş olmanı kabul etmiyor.
Belki de seni aldığı koşullarda değilsen seni işten çıkarmayı bile düşünüyor.
Bence değişime olan bu bakış açısı en derinlerde bizi bu sistemin içinde tutmak için yapılan bir şey yine.
Bu baş kaldırmanın başladığı yere gitmek istiyorum.
Son yıllarda koşmayı çok seviyorum.
Ama böyle egzersiz veya diyet amaçlı bir koşu değil çok meditatif bulduğum için koşuyorum.
Sanki böyle düşüncelerim sürekli bir sarmal halinde ve ben koşarken o koşma eyleminde olduğu gibi dümdüz o düşüncelerin içinden çıkabiliyormuşum gibi geliyor.
İşimle, hayatımla, ilişkilerimle ilgili verdiğim çoğu kararı koşarken aldım mesela.
O yüzden müzik dinlemiyorum. Mümkünse böyle şehirden birazcık uzakta, arabaların, insanların çok olmadığı yerlerde 40-50 dakika koşmaya çalışıyorum.
Ve bir gün böyle koşarken düşüncelerimin o kadar farklı yerlerde sanki böyle bir pimpon topu gibi düşünün.
Böyle bir sağa bir sola, bir sağa bir sola gittiğini gördüm ki bir anda kendime off.
Suspeste gerçekten sıkıldım senden dediğimi duydum.
Sonra bir anda durdum ve dedim ki yani niye kendimden sıkılıyorum ki?
Sırf kafamın içindeki düşünceler farklı kritiklerden bambaşka sonuçlara çıkıyor diye kendimden sıkılmam mı gerekiyor?
Ya da şöyle baktım etrafımdaki insanlar da benden bu yüzden sıkılıyorlar mı?
Tabii o noktada hemen yine karşı taraftan bakarak sorguluyorum.
O etrafımdaki insanlar beni neden seviyorlar?
Yani uzun yıllardır arkadaşım olan bir insan neden benimle arkadaş?
Bir insanın seni neden sevdiğini sorgulamak...
Hatta çok saçma geliyor belki size ama ben yaparım böyle şeyler.
Ve durup bir düşündüm. Beni sevdiklerini söyledikleri yerlere baktım.
Nelerle bunu ifade ettiklerine baktım.
En sık duyduğum şeylerden biri bıcır bıcır.
Böyle enerjik olmam, hayata karşı motivasyonum, sorunları çözmek ve halletmek konusundaki isteğim.
Böyle şeylerden övgü alan biriyim.
Sonra bir düşündüm. Bu bahsettiğim çok dinamik, enerjik ve değişken yapının aslında sıkıldım dediğim değişken yapıdan bir farkı yok.
Yani burada bir karışıklık var.
Ve bu karışıklığı çözmek... de tam olarak benim işim.
O gün karar verdim arkadaşlar. Değişime olan bakış açımı beynimin en ücra köşelerine kadar uzanıp değiştireceğim.
Tabi bu hiç kolay olmadı.
Öyle koşarken gaza gelip evet abi ya deyip aldığım kararları uygulamak çok uzun vakit alıyor.
Hala bunun içindeyim ve hala bununla mücadele ediyorum.
Hatta o zamanki cümlelerimden yazdığım bir yazımı okumak istiyorum bugün size.
Hayatımın öyle bir dönemindeyim ki bugüne kadar konuştuğum tüm sözler, savunduğum tüm fikirler ve kavgasını verdiğim her şey sıfırlansın.
istiyorum. Şu ana kadar inandığımı sandığım tüm bilgi birikimim sanki bir çöp oldu.
Kapının kenarında atılmayı bekliyor.
Atmak büyük bir cesaret istiyor.
Çünkü büyük bir yanılgıya meydan okumaya başlayacağım.
Tutmaksa her geçen gün ağırlaşan bir yüke dönüşüyor.
Bayatlamış, çivisi çıkmış fikirlerim kokuyor resmen.
Bir zamanlar tam olarak beni ifade eden her şey şimdi bana o kadar yabancı ki istesem de taşıyamıyorum onu.
Kapımın önündeki bir çöp torbası olarak bile.
Kendi kendime şairane...
Çoğular yaparken ben. Şakası bir yana zor arkadaşlar.
Çünkü bahsettiğim değişim aslında değişmeye başlanan yerden başlayan bir değişim değil.
Biliyorum çok karışık oldu ama bence beni anlıyorsunuz.
Benim bahsettiğim değişim değişmeye olan bakış açımı en derinlerde değiştirmek.
Ve en derinlerde bunu değiştirdiğinde sana ait olan çoğu şeyi de sorgular hale geliyorsun.
Verdiğin tüm kararları, bulunduğun yeri, kimliği, insanları, her şeyi sorguluyorsun.
Yani dünden bugüne fikrini değiştirince aa ben...
Değiştim dediğinde aslında değiştiğin noktadan yine çok konforlu bir karar vermiş oluyorsun.
Ama şu anda içinde bulunduğun ve belki de değiştirmeye ihtiyacın olup olmadığını bilmediğin şeylere dönüp baktığında ve onların değişmesi gerekip gerekmediğini sorguladığında çok yorucu ve zor bir hale geliyor.
Çünkü verdiğin tüm kararlar kendi içinde çok iç içe.
Ve birini yıktığında domino gibi hepsi yıkılabiliyor.
Büyük bir yük. O yüzden o cümlemi çok iyi anlıyorum.
O çöpü atmak büyük bir cesaret istiyor.
Çünkü büyük bir yanılgıya meydan okumaya başlıyor.
Başlamamak hiç elde değil.
Çünkü bir kere gördüm. Eğer benim karakterime benzer bir yapıdaysanız bir kere gördükten sonra artık kendinizi kandıramazsınız.
Ama bu zorlu yolculuk iyi gidiyor.
Yani kendimi mi buluyorum?
Hayır arkadaşlar. Bence kendini bulmak diye bir şey yok.
Kendini aramak diye bir şey var.
Ve bence bu da tam olarak o değişime olan bakış açını değiştirdiğin yerlerden başlıyor.
Yani daha esnek bir düşünce yapısına geçtiğinde artık verdiğin kararları da biraz daha kendini arayan bir yerden veya kendine yakın olanı bulabildiğin bir yerden.
Zor olsa da böyle bir yolun içinde olmaktan memnunum.
Çünkü insanlığın evrimine bakış açım da birazcık buralardan geçiyor.
Sanki artık biyolojik olarak çok fazla ilerleyemezmişiz gibi geliyor.
Belki bazı hastalıklardan kurtuluruz, belki ömrümüz biraz daha uzar.
Ama son yıllarda modern hayata geçişle birlikte insanlar yaşarken ölmeye başladılar.
Depresyonlar, sinirsel hastalıklar, evet bedenen bu hayatlar ama anksiyetelerinden, travmalarından, bipolar yapılarından, bir türlü bu yaşamı...
Tam olarak deneyimleyemiyorlar.
Sonra da o bedenin dünyada kalarak yaşadığı acizlik ve acıdan kendilerini farklı inançlara yönlendiriyorlar.
Aslında sadece o değişime direndikleri için böyle oluyor gibi geliyor.
Yani bence değişebilmeyi ve bir şeyleri değişebildiğini kabul ettiğinde bu dünyadaki adaptasyonunda da bir sıkıntı yaşamamaya başlıyorsun.
Ve böyle sıkıntılarla herkes gibi sen de yüzleşiyorsun ama hızlı geçebiliyorsun.
Orada takılıp kalmıyorsun.
Çünkü bence takılıp kalmak, durmak, ölmek demektir.
Değişmeyen şey durmuş.
Ve duran şey de ölmüştür.
Bir önceki bölümde bahsettiğim gibi canlı olan şey form değiştirerek kendini sürdürür.
Evet bir parçasını eksiltir, belki bir ölüm vardır ama yeni bir parçaya yer açar, yeniden doğar.
Yani sürekli bir değişim halindedir.
O yüzden bırakın yani. Ailenize, arkadaşınıza, topluma karşı istikrarlı bir yapı sürdürmek zorunda hissetmeyin.
Değişiminizi normalleştirin ve o günkü halinizle hayata devam etmeye çalışın.
İnanın bu kimseye yük olmaz.
Eğer gerçekten bu kafaya gelirseniz bunun yük olacak...
bir yanı yok bence. Size bunu yutmuş gibi hissettirenler aslında kendi egolarından, kendi değişemeyen yerlerinden, kendi cesaretsizliğinden dolayı durdukları yerden ne kadar da istikrarlı bir yapıya sahip olduklarını övüyorlar
ve sizi yeriyorlar. Geçin bunları.
Yıkın bu kalıpları. Takmayın onları.
Devam edin. Değiştiğiniz halinizle yarın yeniden doğmaktan daha güzel ne olabilir ki?
Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum çünkü özellikle popüler kültürde dolaşan bazı spritüel söylemler bence değişimin karşısında çok büyük bir direnç İşte olmak, durmak, anda kalmak.
Ne yazık ki yanlış anlaşılıyorlar.
Boş kayık kitabını okuduysanız eğer orada upekşa diye bir kavram vardı.
Aklımda mutlak ilgisizlik diye kalmış.
Tarafsız kalmak. Sadece spritüelde değil aslında birçok dinde, ekolde ve yaşam biçiminde zaten ortak bilgiler var.
Ama şu anda sosyal medyada spritüelliğin çok popüler olmasından dolayı hepimiz bu kavramları biraz o taraftan duyuyoruz.
O yüzden de buradan bir örnekle anlatmak istedim.
Bir yogi meditasyona oturduğunda her şeye rağmen...
durmaz. Boş Kayık kitabında geçen Upekşa'da tam olarak aslında o duruşun nasıl bir şey olduğunu anlatıyor.
Tarafsız kalmak, değişene yapışmadan onunla kalabilmek, olan ve biten her şeyin içerisinden geçerken hiçbir şeyde takılı kalmamak, aslında durmamaktan bahsediyor.
Yani o duruş değişimle beraber değişen olmaktan bahsediyor.
Değişime direnmeden onunla birlikte dönüşebilmekten bahsediyor.
Tek ihtiyacımız olan şey değişmemek değil, değişimi sindire sindire yaşayabilmek.
Peki neden yapamıyoruz ya da nasıl yapıyoruz?
Bence şu ana kadar anlattığım şeylerden az çok o derinlerdeki yerlere dokunduk diye düşünüyorum.
Ama kısaca bir toparlarsak, değişim belirsizliktir ve beyin belirsiz olanı sevmez.
Bu yüzden de sosyal bir onay kaybı gelmeye başlar.
Çünkü diğerleri seni belirsiz bulduğu için tercih etmemeye başlar.
Tıpkı benim 25 yaşında bunu ilk fark ettiğim yerdeki erkek arkadaşıma bunu açıklama refleksim gibi, değişim birine karşı borçlu hissettirir.
Fakat ne yapıyoruz? Bu borcu sırtımızda taşımıyoruz.
Değişimimizi açıkça karşımızdaki...
ne de ifade ediyoruz ve ne kendimize ne de karşımızdakine toksik hapishaneler yaratmıyoruz.
Bir de değişim cesaret istiyor dediğimiz yerde konfor alanından çıkmak var.
Kendimizi isimlendirdiğimiz mesleklerimiz, okullarımız, memleketlerimiz, bu konulara bir önceki bölümlerde değinmiştim.
Bunların hepsini bırakmak gerekiyor.
Bırakmak demeyeyim de bunların hepsini bırakabilecek kadar cesur olmak gerekiyor.
Hatta şundan bahsetmek istiyorum.
Başladığım eğitimin ilk dersinde öğretmenimiz bize bir soru sordu.
Kendimizi yaptığımız meslekleri, okuduğumuz okulları, veya başka ait olduğumuzu hissettiğimiz o genel kavramları kullanmadan tanımlamamızı istedi.
Tabii ben hemen çok heyecanlandım.
Podcast'imin ilk bölümü aklıma geldi.
Çünkü ben aslında orada da bunu yapmaya çalışmıştım.
Sınıf arkadaşlarımdan 20 yaşında olan da var, 50 yaşında olan da var.
Yani gerçekten uzun yıllar bir meslek yapmış olan da var.
Daha sadece okuduğu okulla kendini tanımlayabilecek olan da var.
Ve gerçekten herkes çok zorlandı.
İlk kelimeleri istendiği gibi başlayan o konuşmalar bir noktada çok farklı yerlere evrildi.
İster istemez kendini meslekleriyle ya da iş yerindeki başarılarıyla ya da okulundaki bölümlerindeki deneyimleriyle anlatmaya başladı.
Zaten bunun dışına çıkmak zor.
Ben hani bunları da kırın her şeyin tersine gidin demiyorum.
Ama bunları farkında olarak yani kendimizi tanımladığımız şeyleri şöyle arada bir dönüp bakarak ilerleyebiliriz.
Onları ne kadar kendimize yapışık tutmaz, üstümüze bir giysi gibi giymez, istediğimizde çıkarabileceğimizi bilirsek o kadar konforlu bir kafa yapısına sahip oluruz.
Ve belki de benim o çok romantize edeyim evrimin bir sonraki halini biliriz.
Çünkü hayatındaki, etrafındaki her şeye ne kadar tutunmak istesen de hepsi değişiyor.
Sen de değişiyorsun. Uzun zamandır oturduğun o koca koltuk bile aynı görünüyor ama aynı değil.
Süngerleri ezildi.
Belki ilk önce tam sana göre şekil aldı ama zamanla sana hizmet etmeyen bir hale gelecek.
Ve o gün geldiğinde onu hayatından çıkarmayı, yeni şeylere yer açmayı bilmen gerekiyor.
Bitirmeden önce 2017'de internet ile yaparken yazdığım bir yazıdan küçük bir cümleme okumak istiyorum.
Hatta bu... Instagram sayfamda da post olarak var.
Sanki şu ana kadar tüm yaşamım ismini yanlış alıp yarısına kadar izlediğim saçma sapan bir filmdi.
Bir şeylerin değişmesinin şokunu yaşayan o küçük besteğe sesleniyorum.
O saçma sapan dediğim film de tamamen sana aitti.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
