
Size kısa bana uzun bir aradan sonra 3. Sezonun ilk bölümünden merhaba!
Bu bölümde memlekete gidince değiştiğini farkettiğim hislerime biraz daha değişiklik katıyorum. Yine fazlasıyla farkediş içeren bu bölümde, kaç kere “farkettim” dediğimi sayan olursa bana buralardan ulaşabilirsin :
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
instagram.com/bestekurtl
instagram.com/dusuncerontgeni
Transkript
Herkese merhaba, Düşünce Röntgeni''nin 3.
sezonuna ve yepyeni bir bölümüne hoş geldiniz.
Ben Beste. Çok güzel bir ara verdim yalnız yaklaşık 5 bölüme denk gelecek kadar mikrofonun başına gelmiyorum.
Bir tık antrenmansızım ve bu kayda 8.
veya 10. başlayışım olabilir, tam emin değilim.
Fakat bu sefer oluyor. Heyecanımı biraz olsun dizginledim ve sizinle tekrardan konuşmak için çok heyecanlıyım.
Tatilde önce İstanbul'a ardından Giresun'a ailemin yanına gittim.
Giresun... hem doğduğum hem büyüdüğüm yer hem de ailem orada yaşadığı için benim için bir evdi.
Fakat bu seferki gidişimde İstanbul da benim için bir evmiş onu fark ettim.
Dile kolay tam 10 sene yaşadığım bu şehir tüm üniversite yıllarıma, büyüme dönemime, birçok anıma tanıklık etti.
Ve şimdi geri döndüğümde Los Angeles'ın da artık benim için bir ev olduğunu görebiliyorum.
Bu durum beni birazcık geriyor arkadaşlar.
Biliyorum ev hissetmek deyince kulağa ilk duyulan şey çok romantik, çok güzel.
Fakat benim için işler bir tık daha farklı.
Çoğumuz ve ben de buna dahil olarak hep bir köklenme hissiyatıyla, hep bir yeri içselleştirmek umuduyla içinde bulunuyoruz.
Fakat ben bunu biraz daha istemiyorum.
sensizce farklı yönde yapıyordum.
Bulunduğum her yere sanki bir kamp durağıymış gibi, hani bir sonraki gidecek yerim için sadece mola verdiğim bir yermiş gibi bakıyordum.
Fakat ardından buraya yerleşmek, hatta biriyle birlikte bir hayat kurmak üzere yerleşmek, bir ev ihtiyacını, hatta köklenme hislerini çok daha farklı bir yerden çalıştırdı.
Bu konulara daha derinlemesine girdiğim şu anın eşsiz kıymetinden bildiriyorum.
Bölümünü eğer dinlemediyseniz bir bakmanızı öneririm.
Fakat dinlediyseniz benim bu his...
Derlene kadar zorlandığımı tahmin edersiniz.
Uçağa binmeden 10 gün önce falan başlayan ve uçağın kalkmasıyla iyice zirve yapan kaygılarım beni Türkiye'deyken de asla rahat bırakmadı.
Kapıyı kilitledim mi, fişi çektim mi, camlar kapalı mı, aman orayı öyle bırakmasaydım, burayı şöyle mi yapsaydım o kadar fazla şey düşündüm ki.
Sanırım bir yer ev olmaya başladığında onu kaybetme ihtimali de doğuyor.
Ya da zaten vardı da daha bir görünür olmaya başlıyor.
Neyse. Ve şükürler olsun ki her şey çok yolunda gitti.
Eve döndüğümüzde ev tam bıraktığımız gibi karşıladı.
Her şey yerli yerindeydi.
Ya kokunun tanıdık olması diye bir şey var arkadaşlar.
Bilmiyorum bir yandan da çok abartıyormuşum gibi geliyor.
Fakat 3 sene sonra ilk kez geri döndüğümde beni bıraktığım gibi bekleyen bir düzenim vardı.
Hani valizimdeki her şeyi tekrardan kurmak zorunda olmadığım, tüm eşyalarımı tekrardan bir valize sığdırmak durumunda kalmadığım bir tarz.
Ve ben bu hisle bu tarafta tanışırken diğer tarafta da çok aksi bir şey yaşadım arkadaşlar.
Ben Türkiye'yi bıraktığım gibi bulamadım.
Burada konuyu siyasi veya politik ya da ekonomik taraflara çekmeyeceğim.
Tamamen umduğum gibi bulamadığım hatta belki de umduğum şeyleri unuttuğum bir süreçten geçtiğimi fark ediyorum.
Bir kere her şeyin başında ben kış nasıl bir şeydi unutmuşum.
Yani valiz hazırlarken bunu bununla giyerim.
Çünkü bu çok iyi sıcak tutar dediğim hiçbir şey sıcak tutmadı.
Sadece 3 senedir kış deneyiminden uzağım.
Evet Los Angeles çok sıcak bir yer değil ama burada da bir kara kış yok günün sonunda.
Ve benim kış deyince direkt aklıma gelen birçok anım var yani.
Sonuçta hayatımın büyük bir kısmını kış mevsimini yaşayarak geçirdim.
Servisten inip 100 metre aşağıdaki dershaneye yürüyene kadar soğuktan dişlerimin titrediği, tayt üstüne eşofman giydiğim, kar oynadığım o kadar fazla anım var ki.
Hepsini çok net hatırlıyorum fakat o deneyimin yaşattığı...
Yani resmen kendi anılarıma sığınarak vardığım her bir varsayımımda yanıldığımı fark ettim.
Ve bunu sadece kışa karşı değil bulunduğum her yere, her ilişkiye, her iletişime, her arkadaşıma karşı da yaşadım.
Sanki bir yandan herkes ve her yer çok iyi bildiğimi sandığım bir yerden eskisiyle çok benziyorken yaşadığım her an ve her iletişim İlk kez deneyimliyormuşum gibi yabancıydı.
Farklıydı ne bileyim tanıdık değildi.
Rutin olarak bildiğim, umduğum, hatırladığım gibi olmayan şeylere karşı ambali oldum.
Tabii bu beni hemen o göçman muhabbetlerindeki işte gidince değiştiğini fark ediyorsun.
Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Herkes değişiyor sen de değişiyorsun gibi cümleler böyle kulağımın arkasından yankılanırken benim her girdiğe bir de tersten bakmak konusunda pek dirayetli olan zihnim bu konuya da tersten bakmak istedi.
Ha bu arada... da bir küçük güncelleme vermek istiyorum.
Böyle şeylere tersten bakınca ne oldu Beste yani?
Konuyu ters düz edip içine dalınca farklı bir sonuca mı geleceksin?
Sanki dünyayı baştan mı keşfedeceksin?
Diyen bir sesle karşılaşıyordum ben hep.
Bu bazen çevremdeki bir insan bazen de benim içimdeki bir ses oluyordu.
Benim buna artık bir cevabım var arkadaşlar.
Bilmiyorum size de oluyor mu?
Ben sık sık hiç beklemediğim kişilerden, hiç beklemediğim konularda ortak bir sonuca geldiğimde çok şaşırıyordum ve diyordum ki işte böyle bir şey olmalı sanırım.
Bütünsel bir bakış açısında olmamız gerekiyor.
Madem herkese ortak bir sonuca geliyor o zaman neden tek bir fikirdeymişiz gibi ya da bir şeyi savunuyormuşuz gibi yaşayalım ki?
gibi bir yerden bakmaya çalışıyordum açıkçası.
Hatta bunu bir örnekle anlatmak istiyorum.
Mesela dini inançların çoğu birbirine çok benzer yaşam stillerine sahip.
İşte bir Müslümanla bir Hristiyan birçok noktada ayrılabileceği gibi daha fazla noktada ortak görüşe sahiptir.
İşte ben bu noktada diyordum ki yani neye inandığının bir önemi yok.
Niyet belli, sonuç belli.
Fakat daha sonra bilgisine ve birikimine çok inandığım ve sürecine çok tanık olduğum bir insanla aynı sonuca geldiğimi fark ettiğim bir an yaşadım.
Kendisi... birçok konu hakkında, birçok yerde bu bilgilerle yoğrulmuş, içinden geçmiş ve benim daha dün kendimce günlük bir olayımdan yaptığım çıkarımımla ortak bir sonuca gelmiş.
Aslında çok eşsiz bir şeyden bahsetmiyorum işte.
Karşımıza sosyal medyada bir profesörün, bir doktorun ilgili konu hakkında uzman bir kişinin konuşması çıkar ve aslında sizin de düşündüğünüz şeyle çok benzer bir şeyi söyler.
Bence bunu çoğumuz sık sık yaşıyoruz.
Ve ben bu gibi noktalarda birazcık daha kendimizle övünebileceğimiz yerde durmak...
aradaki farkı görmeye çalıştım.
Şimdi kendi örneğime dönersem o insanın bana istinaden çok daha fazla bilgiyle yoğrulduğunu, çok daha farklı yollardan geçerek bu sonuca geldiğini adım gibi biliyorum.
Ve benim varsayımsal ya da dürtüsel bir yerden bu sonuca gelmiş olmamın sonucun ne olduğunun hiçbir önemi yok.
Çünkü yoğrulduğumuz süreç çok farklı.
Tabii ki de o benimle aynı sonuca gelmedi.
Sadece sonuçların aynı gibi göründüğü paralel çizgiler varmış gibi düşünün.
Ha işte o paralel çizgiler aslında aynı yerde duruyor gibi görünse de uzunlukları, kalınlıkları, işledikleri süreç her şey birbirinden çok farklı.
Ve bu noktada bir bilgiyi edinmek, bir bilgiyi içselleştirmek için verilen emekle empati kurduğum anda biraz daha transparan olduğum bir pozisyonda bu farkında layık.
Artık eskisi gibi aynı sonuca gelmiş olmanın önemli olduğunu düşünmüyorum.
Herkesin kendi deneyiminin ne kadar eşsiz ve ne kadar değerli olduğunu zaten farkındaydım.
Bu farkındalık yeni kararımla beraber çok iyi bir yol arkadaşı oldular bence.
Neyse konunun kaldığım yerine dönersem o göçmenlerin hep söylediği zaten değişecekti.
Ne bekliyordun ne sanıyordun ezberini bir kenara attım.
Ve olaya kendi deneyimimle yaklaşmak için kollarımı sıvadım.
Sağolsun İstanbul'un buz gibi titresi.
Zaten soğuk havası daha ikinci günümden bana bu farkındalığı kazandırınca kalan 17 günümü bu şekilde deneyimleme fırsatına eriştim.
Öncelikle yaşadığım bu yabancı hissetme halini bir avantaj olarak görmeye başladım.
Çünkü benim hep inandığım bir düşüncem var ve bu düşünceyi kurcalamaktan da çok zevk alıyorum.
Ne kadar yakın...
O kadar uzak. Ve bu deneyimde de aslında kendimi bildiğimden çok uzakta hissettiğim yerde aslında ne kadar yakın olabileceğimle ilgilenmeye başladım.
Örneğin çok sevdiğim bir yemeği tadarken eskiye arayarak değil de şu anki beste olarak ne hissettiğimle ilgilenme fırsatım oldu.
Mesela ben hala lahmacunu seviyor muyum?
Ya da süt ürünlerini çok nadir yediğim 5.
senemdeyim ama hala annemin sütlacını aynı zevkle mi yiyorum?
Ya da daha da zevkli ve kurcalamayı sevdiğim yer.
yerlere girersem, annem, babam, arkadaşım, komşum, bildiğim tüm insanlar ve sahip olduğum tüm ilişkiler aslında benim bildiklerim gibi değillerse ve ben şimdi yeniden onlarla tanışma fırsatını
yakalayabilir miyim? Tıpkı yeni bir ortamda yepyeni bir insanla tanışıyor gibi bakabilir miyim?
Ne bileyim mesela o insanda hoşumuza gitmeyen şeyler olur ya, ya o çok bildiğimi sandığım insanlarda da hiç hoşuma gitmeyecek şeyler varsa?
Tabii böyle söyleyince çok heyecanlı duyulsa da yıllardır oturmuş bir ilişkinin içkinin içine girip de dışarıdan bakmaya çalışmak pek kolay değil.
Hatta belki de mümkün değil.
Bilmiyorum bunun felsefesini inceleyen birisi var mı ama kesin vardır.
Ben biraz daha bağımsız bir yerden kendi deneyimimde derinleşmek istediğim için çok ilgilenmedim açıkçası ve kendimce şöyle bir yöntem belirledim.
Konuşmaktan çok dinlemeye çalıştım ki beni tanıyanlar bilir bu benim için oldukça zor.
Fakat azıcık ucundan denedikten sonra ben bunu çok sevdim ve şu anki hayatımda da güncelde de ve gelecekte de bunu kullanmayı çok istiyorum.
Çünkü şunu fark ettim.
Özellikle bizim toplumumuzda birbirimize karşı çok kapsayıcı bir duygusal iletişimimiz var.
Bu çok hoş hissettiren duygular getirse de aynı zamanda ön yargıyı da getiriyor.
Ve ön yargıların altındayken bir iletişim kurduğumuzda aslında birbirimizi o kadar da içeriden tanıyamıyoruz.
Ve ben en uzak hissettiğim yerde çok dışarıdan bir şekilde yeniden tanışma fırsatına erişmeye çalışırken toplumumun temel taşı olan ön yargıdan hatta insanlığın temel taşı olan önyargıdan ne kadar uzaklaşabilirsem
o kadar yapmaya çalıştım.
Örneğin size bir tane hikayeden bahsetmek istiyorum.
Bir gece anneannemle oturuyorum.
Herkesin ailesinde aşağı yukarı benzer hikayeler vardır işte.
Bir tane çocuk daha çok sevilir diğerlerine göre.
Anne babalara sorsak asla kabul etmezler ama dışarıda bu kadar konuşuluyorsa vardır bir şeyler diye bakıyorum ben.
Aynı hikaye bizim ailede de var ve ben de anneannemle bu konuyu konuşmak için kollarımı sıvadım.
Tabii önden bir hazırlandım.
İşte nasıl yapacağımı düşünüyorum.
Kesinlikle çok Kendimi durduracağım.
Elimden geldiğince dinleyeceğim.
Hatta bir noktada bunu podcast yapmakla benzettim.
Çünkü ben şu an bu ses kaydını kimin dinleyeceğini tam olarak bilmiyorum.
Ve elimden geldiğince kendi yarattığım beste olarak konuşmaya çalışıyorum.
Sizin gözünüzdeki beni dinleyen besteyle çok fazla haşır neşir değilim.
Çünkü sizleri o kadar tanımıyorum.
O yüzden bu deneyimi çok uzak hissetmedim.
Ve anneanneme onun torunu besteymiş gibi değil de daha çok bir arkadaşmış gibi sorular sormaya başladım.
Ve bana verdiği cevaplarda onu ne mağdur ne de mazur görmemeye çalıştım.
Bilmiyorum bunu ne kadar mümkünse o kadar yaptım.
Fakat o gecenin ardından sabah anneannemin bana ilk söylediği şey biz bu gece kızımla çok güzel sohbet ettik idi.
Bu çok güzel hissettirdi çünkü ona...
sohbet etmiş hissettirebilmek de çok değerliydi benim için.
Ve hiç fark etmez anneannem, annem, babam, abim, arkadaşım, eşim aslında hayatımdaki birçok insan hayatımda hiç olmayan birçok insanla çok benzerler.
Ve bir o kadar da farklılar.
Bu durumda onları sırf bizimle yakın ilişkileri olduğu için bir hapishaneye sokmak ya da bir önyargı kalıbının içinde dinlemek ne kadar yanlış bir şey değil mi?
Böyle düşününce direkt ergenlik zamanlarımdaki bir gönül kavgam geldi.
Benim ergenlik döneminin sonlarında böyle üniversitenin sonlarına kadar hiç bitmeyen bir kavgam vardı.
Yani böyle bir şekilde siz benim istediğim gibi olmadınız ben sizin istediğiniz gibi olmadım diye bir oraya bir buraya sektiriyordum topu.
Ve bu kesinlikle bana özel bir şey değildi.
O zamanki çevremde de şu anki hayatımda da hala böyle şeylerden şikayet etmekte olan çok fazla insan tanıyorum.
Kimsenin ailesi, eski sevgilisi bilmem nesi kimseninkinden iyi ya da kötü değil.
Ve herkes en az birinden şikayet ediyor.
Şikayet eder halde. Eğer birisi kendi ailesinden şikayet etmiyorsa ailesi kendi ailesinden şikayet ediyordur ve çocuğu da size bunu anlatıyordur gibi böyle bir bozulmayan bir denklem var.
Ve bir noktada bu denklemin ne kadar klişeleştiğini fark ettiğim yerde daha derinden bakmaya başladım.
Kimsenin ailesi kimseninkinden iyi ya da kötü değil.
Senin ailenin yaptığı şey sana göre ilk veya son da değil.
E o zaman artık onları ve durumu olduğu gibi kabul edip ilerlemeye devam etmek gerekiyor olabilir mi?
bir alkış diye bir dizi vardı.
İzlediniz mi bilmiyorum. Orada bir sahne vardı.
Ben bunu sık sık referans veririm.
İki anne karnındaki bebek hayali bir odada sohbet ederken biri diğerine travmalarını kimlik edinip herkesin hayatını mahvedeceğine diyeyim.
Kendine bir amaç edin ve onun için yaşa diyordu.
Bu sahne benim çok hoşuma gitmişti arkadaşlar ve ben bu sahnedeki bu replikleri kendi hayatımın içine öyle bir yerleştirdim ki artık bir şeylerden sonsuz şikayet eden, onları kendisine bir kimlik gibi giyen insanlar
için sadece içimden bu replikler tekrar ediyor ve kendim için de bu replikleri tekrar ettiğim çok sahnem var.
Ne zaman ki yaşanan her şeyi tam olarak olduğu haliyle kabul etme cesaretine geldim.
Hatta bu taşın altına elimi koydum diyeceğim çünkü bu çok büyük bir sorumluluk.
O zaman özgürleştim ve ailemin de özgürleştiğini görmeye başladım.
Tıpkı anneannemin onunla yargısız ve ön yargısız bir yerden konuşmaya çalıştıktan sonra özgürleşmesini hissettiğim gibi.
Bu bir yandan uzak hissettiriyor.
Bakın en başta da söylemiştim.
Ne kadar yakın o kadar uzak.
Yani siz aslında ailenize en anlayışlı ve en yakın olmak istediğiniz yerde onunla artık aile bağınızdaki rollerle değil bir yetişkin gibi bir arkadaş gibi belki de bir yabancı gibi olabilmek gerekiyor.
Ve bu çok uzak hissettirdiği için bir tık tatsız da gelebiliyor.
Fakat bence her çocuk ailesindeki bireylerin de birer insan olduğunu iyi kötü yanlarıyla var olduğunu tanışabilecek herhangi bir insan kadar gıcık, kötü belki de iğrenç insanlar olabileceğini
kabul edince büyümeye başlıyor.
Ve kıssadan hisse arkadaşlar bu Türkiye tatilini bana kattıklarını toplayacak olursam hayatımızdaki birçok deneyimin en içinde hissettiğimiz ve yaşadığımız acı tatlı her anın
tam merkezinde sandığımız her anda aslında bir o kadar da uzağındayız.
Bunu da belli bir mesafe koyduktan sonra daha iyi idrak edebiliyoruz.
Hayatımızdaki rutinlere, ilişkilerimize, alışkanlıklarımıza bir ara mesafelenmek aslında onların bizdeki yerini ve bizim de oradaki yerimizi daha iyi görmemizi sağlayabilir gibi geliyor.
Ve bunu ilişkilerden bağımsız bir yerde, tamamen hayatınızdaki alışkanlıklardan düşünürseniz aslında ne kadar basitçe varılabilecek bir fikir olduğunu görürsünüz.
Örneğin birçoğumuz sosyal medya alışkanlığının üzerinde çalışıyor ve bunu...
ilgili birçok içerik görüyor bence.
Ben kendi adıma bazen sosyal medya app'lerimin yerini değiştirmeye çalışıyorum ve elim her oraya gittiğinde ve ben o sosyal medya uygulamasını her orada bulamadığımda aslında kendi ihtiyacımın ne
kadar gerekli olup olmadığıyla yüzleşiyorum.
Diyorum ki tamam ben kesinlikle kullanmak istemiyorum o yüzden bunun yerini değiştiriyorum.
Sonra bu net uzak duruş kararımın arkasında ne kadar saçma bir anda hiç ihtiyacım olmadığında hatta bazen daha yeni kapatmışken hemen ardından tekrar oraya tıkladığımı fark ettiğim yerde
ne kadar farkındalıksız bir karar verdiğimi, aslında ne kadar kendimi anlamadığımı, kararımı anlamadığımı fark ediyorum.
Zaten bu beni çok sinirlendirirse uygulamaları siliyorum.
Hatta geçenlerde bir gün böyle bir şekilde ara veremiyorum, bir dikkatim dağılıyor.
Tatilden yeni gelmişim, düzenimi oturtmakta zorlanıyorum vs.
Sildim uygulamayı.
Hemen ardından kahvemi koyup masama yürüyeceğim arada o kadar canımı sıkacağım.
Gerçek bir düşünce aklıma düştü ki ve o düşünceyi uzun zamandır düşünmeyi o kadar çok ertelediğimi fark ettim ki.
Muhtemelen sosyal medya uygulaması hala telefonumda olsaydı kahvemle beraber masama yürürken birkaç story kaydırır veya birkaç arkadaşımla mesajlaşırdım ve o düşünceyi bir şekilde başımdan savardım.
Fakat bakın mesafelendim ve bir şeyler fark ettim.
Konuyu çok derin yerlerden çok yüzeysel bir yerlere taşımaya çalışıyorum ki anlatmak istiyorum ya anlatmak istiyorum.
istiyorum. Tamamen niyetim bu.
Eğer sizin de aklınıza bazı örnekler geliyorsa ya Beste ben de şöyle böyle bir şeyler yaşamıştım diyorsanız bana mesaj atın lütfen.
Çok hoşuma gidiyor sizinle iletişimde olmak.
Üçüncü sezonumuzun ilk bölümünü kapatmadan önce şöyle romantik bir bitiriş yapmak istiyorum.
Kış mevsimini hiç ama hiç es geçmeden büyüdüm.
Titreyerek eve koştum.
Günlerce kar oynadım.
Birçok anımı 26 sene deneyimlemiş kadar yakınım.
Fakat 3 senecik uzak kalınca nasıl giyineceğimi unutmuş kadar yabancıyım artık.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
