
Göçmenlikte Farkettiklerim: Eksilerek Çoğalmak
30 Ekim 2025 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölüm, eksiklik hissiyle yıllardır süren içsel mücadelemin bir günlüğü gibi… Göçmenlik süreciyle birlikte bu eksikliği örtmeye, kapatmaya ya da inkâr etmeye çalışmak yerine kabul ettiğim bir döneme girdim. Kabul edince, elimde ne var diye baktım. Yeteneklerimle tanıştım yeniden. Uzun zamandır unuttuğum becerilerimle… Farkında bile olmadığım yönlerimle. Bu bölümde, “yetersizim” derken aslında ne kadar dolu olduğumu hatırladığım bir dönüşüm sürecinden bahsediyorum. Eğer sen de zaman zaman eksik hissettiysen, belki bu bölümde bir şeyler seni yansıtır.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni kanalına hoş geldiniz.
Ben Beste. Bu haftaki bölümde daha önce de yapmış olduğum göçmenlikte fark ettiklerim başlığı altında konuşmak istiyorum.
Fakat sanmayın ki bu sadece göçmenleri ilgilendiren bir konudur.
Hepimizin içinde karşılığını bulabileceği şeylerden bahsedeceğim.
Yeni gelenler için kısacık bir özet geçeyim.
Fakat lütfen diğer bölümleri de dinlemeyi atlamayın.
Ben 2,5 sene önce Amerika'ya taşındım.
Ve bu hiç beklemediğim bir şekilde çekilişten green card kazanarak gerçekleşti.
Çoğu insan çekilişe başvuru...
Başvururken de veya o süreci beklerken de bu konuda bir umut taşıyordu.
Fakat ben bundan çok farklı bir durumdaydım.
Çünkü benim çok yakın bir arkadaşım beni başvurmaya etmişti.
Ve gelecek sene de başvuru sonucuma o bakmıştı.
Yani ben süreçte tamamen bunu unutmuştum.
Ve hiçbir zaman Amerika'ya taşınmayı da düşünmüyordum açıkçası.
Zaten hep böylelerinin başına gelir dediğinizi duyuyorum şu anda.
Neyse yani gerçekten böyle bir beklentim veya umudum yoktu.
Ve kazanınca da direkt okey dedim.
Açtım haritayı, baktım Amerika'ya.
seçeriz bir yere gideriz kervan yolda düzülür sonuçta.
Ki tüm hayatımı bu şekilde sürdürdüğümü düşünürsek o an için çok anlamlı bir düşünceydi.
Yalnız burada atalarımıza hakkını vermek istiyorum.
Çok doğru bir noktaya parmak basmışlar.
Harbiden kervan yolda düzülüyor arkadaşlar.
Yani bir şeylerin tamamen hazır olmasını beklersen o deneyime giren şey senin özünden ziyade senin teçhizatlı halin.
Yani böyle kat kat hazırlanmış bir halin oluyor.
Ve aslında deneyimleyen de kararı veren andaki sen olmuyor.
Tabii bazen hazır... Hazır olmayı beklemek iyidir ama bence çoğu zaman karşına bir seçenek sunulduğunda birini seçip devam etmek gerekir diye düşünüyorum.
Ki öyle de yapıyorum ve Amerika'ya gelirken başıma geleceklere çok hazır olduğumu sandığım bir yerden pek hazırlıksız gelmiştim.
İlk 3-5 ay tatil gibi geçti.
Biz biraz daha şanslıydık tabii.
Burada bir aile dostumuzun evine geldik.
Bütün o ilk günleri orada atlattıktan sonra Los Angeles'ta da şansımız yaver gitti.
5. günümüzde evimizi tuttuk.
7. günümüzde evimizde uyumaya başlayabildik.
Bu gerçekten büyük bir şans.
Yani etrafımdaki insanlar çok zor olduğunu söylerken ben de her gün bunun olabilmesine şükrediyorum açıkçası.
Tabii şanslıydık ama bir yandan da bu sürecin de kendi içinde zorlukları vardı.
Fakat ben onları hep sürece dahi şeyler olarak görüp bir zorluk olarak görmüyorum.
O heyecanlı günler geçip giderken bir gün uyandığımda içimde yine çok eksik bir şeyler hissetmeye başladım.
Uzun zamandır her gün bir eksik olduğundan bu hisse çok alışmıştım.
Malum taşındık, yeni bir hayat kuruyoruz, bambaşka bir ülkedeyiz, ne bileyim...
Evdeki bir eşya eksik, göndermemiz gereken bir döküman var ya da görmediğimiz bir yer var oraya gitmek istiyoruz gibi gibi birçok eksikle her gün yüzleşip her günde onları çözerken bu durum bir rutin haline gelmişti.
Fakat bu rutinin dışından bakarsam da bu benim ne ilk kez ne de son kez bu eksiklik hissiyle karşılaşmam oluyordu.
Aslında ben hep eksik hissediyordum.
Çok küçükken okula giderken çalışmam gereken eksik olduğum konular vardı.
Sonra büyüdükçe görmem gereken yerler, işte ne bileyim tatmam gereken tatlar olmaya başladı.
İş hayatına girdim zaten orada çatı hiyerarşisi var.
Sürekli bir rütbe var, sürekli bir erişmen gereken yer var.
Ve ben bunları yaşarken içimde hala eksik şeylerin biteceğine dair, bir gün tamam hissedeceğime dair bir umut taşıyordum.
Dürüst olacağım, bitecek sanıyordum.
Ve bu umutla da sürekli yeni şeyler deniyordum.
Mesela minimalist gardıroba geçişim pandemiyle birlikte başladı.
Çünkü hepimizin çok yaşadığı bu hep almamız gereken bir giysi var ya, onlarla böyle boğuşmaktan çok sıkılmıştım.
Dedim tamam abi ben bu olayı kökünden çözüyorum.
Minimalist dolaba geçiyorum ve her şey daha kolay olacak benim için.
E bitmedi. Sonra yaşım büyüdükçe kendimi enformasyon anlamında çok eksik hissetmeye başladım.
Her şeyi öğrenmem gerektiğini düşünüyordum.
Her kitabı okumam gerektiğini düşünüyordum.
Ve tabii ki de yapamıyordum.
Sonra bir aralar çok gezmek istiyordum böyle.
Dünyadaki bütün ülkeleri görmek gibi bir hayalim vardı.
Hala olsa çok güzel olur ama eskisi kadar olması gereken bir şey gibi görmüyorum.
Çünkü önemli olan bir yerde bulunmaktan ziyade orayı deneyimlemek gibi düşünüyorum.
Şu anda bulunduğum anı bile tam olarak deneyimleyebildiğimden emin değilim.
Şimdilik birazcık bu taraflarda kendimi meşgul ediyorum.
Ama hala eksik bir şeyler var.
Bak duyuyor musunuz? Hala burayı deneyimleyebildiğimden emin değilim diyorum.
Bitmiyor arkadaşlar. Ne yaparsam yapayım hiç bitmeyen bu eksiklerle karşılaştığım ve bu hikayelerin en tepesine koyabileceğim bir andan bahsetmek istiyorum.
Ben çocukluğumdan beri birçoğumuz gibi çok güçlü olmak motivasyonuyla büyüdüm.
Okuyup büyük insan olmak, iyi garanti bir mesleğe sahip olup arabanı, evini, yatını...
Çünkü öyle öğrettiler yani.
Nasıl değiştirebilirdim ki bunu tek başıma?
Yıllarca çalışkan bir öğrenci olmaya, başarılı olmaya çok özen gösterdim.
Ta ki 18 yaşlarıma doğru bana bir aykırılık bir sorgulama geldi.
Yani insanın karakterine ne yaparsanız yapın müdahale edemiyorsunuz bence.
Eğer müdahale edebildiğinizi düşünüyorsanız da o kişinin karaktersiz olduğunu bilin isterim.
Şaka şaka neyse. Yani öyle kolay değil sistemin karşısında durmak.
Belli bir güç lazım ki o da maalesef ekonomiyle bayağı kesişiyor.
Küçük yaşlarda kendimce karşı çıkabilsem de tam olarak bir şeyleri değiştiremiyordum.
Üniversiteye gittikten sonra tek başıma yaşamaya başlamıştım.
Bu zaten bana bir güç kattı yani.
Kendimi daha kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olarak hissediyordum.
Zaten okulda genel olarak başarılı bir öğrenciydim.
Ama yetmedi bir de üzerine Londra'ya gidip kendime daha fazla informasyon kattım.
Yani döndüğümde artık... beklentiler daha yüksekti.
Görüyor musunuz arkadaşlar? Kendimi sistemin istediği gibi bir insan olarak yetiştirmeye ne kadar özen göstermişim.
Aldığım her aksiyonun ardından kendimden beklentilerim çok yükseliyordu.
Etrafımdan bir kişi bile bir şey beklemesin ben kendimden çok daha fazlasını bekliyordum.
Ve bu verdiğim çabaların karşılığında kendime bir havuç koymak zorundaydım.
Londra'dan döner dönmez kendime bir plan yaptım.
Tüm Avrupa'yı trenle gezecek.
Şimdi yiğidi öldür ama hakkını ver yani.
Sonuçta başka bir plan da yapabilirdim ya da başka bir beklent...
ya da girebilirdim. Ama ben gezmek istedim.
Bence yine burada karakter dediğimiz yer devreye giriyor.
Benim arzularım bu yönde gidiyordu.
Tabii ben hemen döner dönmez bu planı yapmaya başladım.
Daha Eylül ayı falandı ve gelecek yaz için bir plan yapıyordum.
İşte ne kadar çalışmam lazım, nasıl bir para biriktirmem lazım, vize için nasıl bir koşulda olmam lazım.
Tüm süreci planlarken ailem de falan deyip geçtiriyordu.
Bence yapabileceğime çok inanmıyorlardı.
Çünkü birazcık hani zor görünüyor.
Yani trenle çıkacak Avrupa beyi gezecek, bu parayı kendi biriktirecek.
Nasıl yapacak bu kız bunu?
Hatta dediler ki sen şimdi bunu yapacağım diye okulu aksatırsın.
Dedim merak etmeyin onu da halledeceğim.
Ve gerçekten de o sene 3.93 ortalama ile okulu bitirdim.
Üzerine para biriktirdim ve o tatile gittim arkadaşlar.
Hatta bu deneyimi yaşayabilmeyi o kadar çok istemiştim ki uyuşmadığım için yola çıktığım insanları da yolda bıraktım ve tek başıma devam ettim.
Şimdi diyeceksiniz ki Beste niye anlattım bunu?
Çünkü arkadaşlar bu tatil bana çok şey kattı.
Hani dedim ya üniversiteye taşınınca tek başıma yaşamaya başladım ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir kız olarak kendimi daha güçlü hissettim.
E bir de Avrupa'yı tek başına gezen ve o deneyimleri tek başına yaşayan bir insan olarak bambaşka bir güç hissetmeye başladım.
Hatta sadece gezdiğim için değil, kafama koyduğum bir şeyi gerçekleştirebildiğim için ve gerçekleştirdikten sonra da birçok şey öğrendiğim için toplumunda bambaşka bir insan olmaya başladım.
Bu yüzden de döner dönmez ilk yaptığım plan 2019'da üniversiteyi bitirip hemen Londra'ya taşınmak.
Nasıl yapacağımı, vizeyi nasıl halledeceğimi falan çok az düşünüyordum.
Önemli olan benim ne istediğimdi ve bunu nasıl yapacağımı odaklanmaya çalışıyordum.
Bir de bence bir şeyi kaçırıyordum.
Para. Hep paraya odaklanıp daha çok çalışıp sanki parayla orada bir şeyleri çözebileceğimi zannediyordum.
Hatta bu yüzden okulumun son senesinde neredeyse hiç ders bırakmayıp hepsini önden alıp son sene sadece çalışıp para biriktirdim.
Ve hayat gerekeni yaptı.
Vizeme red geldi arkadaşlar.
Resmen bütün hayallerim ve planlarım bir anda suya...
düştü. Bütün üniversite hayatımı bu plana göre yaşadığım için ne bir staj yapmıştım ne de profesyonel bir kariyer düşünmüştüm.
Bir anda bomboş bir CV ile beraber ortada kaldım.
Hemen araştırmaya başladım.
Bir de işletme mezunuyum.
Yani hani spesifik bir alanım da yok.
Gerçekten çok geniş bir alan.
Yolunu senin bulman gerekiyor.
Benim de o sıralarda aklımda bir plan var.
Böyle gerçekleştirmek istediğim bir proje var.
Bundan birine bahsederken dedik ki işte senin aslında projeleri insanlara anlatıyorlar.
Onlar da yatırım alıyor, para alıyorlar falan filan.
Sonra bana bu ortak ofis alanlarındaki etkinlikleri söyledi.
Ben de katıldım. Yalnız güç zehirlenmesine bakar mısınız yani?
Hani kendi start-up'ımı kuracağım daha yeni mezunum.
Bir yandan olabilir. Yani neden olmasın?
Hatta bazen dönüp düşünüyorum.
Olabilirmiş neden olmamış falan diye bakıyorum.
Neyse benim orada gittiğim yerde bir yatırımcı beni çok beğendi ve dedi ki benim yatırım yaptığım start-up'lardan birinde işe başlamanı isterim.
Sonra ben başvuru yaptım.
İşe alındım ve bir anda çok güzel bir sektörde güzel bir işe başlamış oldum.
Yani yine her şey çok ters gidiyor derken bir anda çok güzel olmaya doğru evrildi.
Fakat benim içimdeki o eksiklik hissi hiç geçmiyordu arkadaşlar.
Ne yaparsam yapayım, ne kazanırsam kazanayım hep bu hisle uyanıyordum ve bu benim için bir döngü haline gelmişti.
Sonra dedim ki bütün sorun şu anda çalışmakta olduğum startupla alakalı.
Ben gideyim biraz daha konforlu bir iş bulayım.
O işi de buldum. E tamam birkaç ay geçti.
O işin gerekliliklerini yaptıktan sonra yine aynı hisle karşılaştım ve bu sefer artık 24-25 yaşlarına geliyordum.
Yani başıma dank etmeye başladı çünkü Çünkü hayat kalitemi çok düşürmeye başlamıştı.
Bir de o dönemde eşlerimin çoğu iş arıyor ya da çok mutsuz oldukları işlerde çalışıyorlardı.
Ben evden çalışıyorum, iyi bir maaşım var.
Yani şikayet etmek sanki şımarıklık gibi görünüyordu.
Sağ olsun çevremde beni dinlemek ve anlamak isteyen çok arkadaşım olsa da ben bunu konuşmayı bir ayıp gibi düşünüyordum.
Yani kendime bunu hak görmüyordum.
Eğer büyüklerimle konuşursam da senin ne sorunun var, neyi dert ediyorsun, iyi bir işin, iyi bir maaşın, evin, sevgilin, her şeyin var.
Daha ne istiyorsun gibi böyle çok...
fazla geri bildirim alıyordum.
Hatta en çok duyduğum şey sen çok düşünüyorsun ondan oluyor diyorlardı.
Sanki düşünmemek daha cool bir şeymiş gibi böyle satıyorlar ya çok sinir oluyorum buna.
Bakın buna da cool gelen şeyler listeme not aldım şu anda.
Yaşadığım bu içsel sıkıntıları konuşamamak ve bir noktada da kendime çok fazla dönmekten ötürü ciddi anlamda sağlık problemleri yaşamaya başladım.
Yüzümde kocaman lekeler çıkmaya başladı, uykularımın kalitesi çok düştü ve ben de dedim ki terapiye başlayacağım.
Bunu ilk söylediğimde herkes ne gerek var terapiye, düşünme bu kadar gibi tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyorlardı ama ben bu kararı aldım ve terapiye başladım.
İlk seansımı hala çok iyi hatırlıyorum çünkü neden buradasın, ne yapıyorsun gibi böyle çok genel sorular soruluyor.
Herhalde parasını verdim diye gaza mı geldim?
Ne yaptım ben? Bir anda döküldüm işte.
Sanki bunların hiçbirini ben istememiştim.
Sanki bulunduğum her şey bir başkasının planıymış gibi.
Mutlu değilim. Kendimi şımarık hissediyorum.
Kendimi yaşadığım hayata yabancı hissediyorum.
Ve bunlar beni hasta edecek.
Çok korkuyorum. Böyle bir anda dökülüp ağlamaya başlamıştım.
Sonra çıktığımda hala içime sinmiyor.
Yani Beste resmen şımarıklık ettin ya.
Bunlardan nasıl şikayet edersin?
Biraz şükretmen lazım.
Şükret birazcık diye böyle bambaşka bir yerden...
Kendimi de darlıyordum. Gel zaman git zaman ben bu terapilere devam ettikçe süreçte aslında kendi gerçeğimle yüzleştim ve kendime dürüst olduğum ilk anlardan biri olduğunu fark ettim.
İçinde bulunduğum her şeyi, işi, hayatı tamamen benim eforumla ve tercihlerimle yaşıyor olsam da sanki böyle beynimin en diplerinde bu tercihleri bana yaptıran başka bir şey varmış gibi hissediyordum.
Ve böyle hissettiğim için de kendimi şizofren zannediyordum.
Yani kafamın içinde sürekli eksik hisseden ve sürekli kritik eden bir şey var, bir ses var.
Ve bu sesle mücadele etmeye çalışırken kendi gerçekliğimle o sesin arasında o kadar çok gidip geliyordum ki hastayım sanıyordum yani.
Seanslara devam ettikçe aslında hasta değil çok sağlıklı olduğumu ve kendi içimdeki sesi duyabilmemin de tamamen güçlenmekle alakalı olduğunu öğrendim.
Biraz önce terapiye parasını verince herhalde bir gaza geldim dedim ya aslında çok doğru bir noktaya değiniyorum.
Gerçekten o dönemde çok güçlendiğim bir yerde ne kadar zayıf olduğumu fark etmeme sebep oldu.
Bakın o dönemde maddi olarak...
birçok şeyden doyum alabildiğim, kendi hiyerarşime göre birçok şeye konforlu bir şekilde sahip olabildiğim, iş hayatında da ışığı parlak olan bir gençtim.
Artık kimseye minnet etmeme gerek yoktu yani.
Kendime bile minnet etmeme gerek yoktu.
Ve ben ilk kez maddi olarak özgür olduğumda, bu kapitalist sistemin içinde kendime göre güçlendiğim ilk anda ne kadar zayıf olduğumu fark ettim.
Zayıftım çünkü herkesin takdir ettiği ve pozitif gördüğü şeylere erişmek için çok çabalamıştım.
En basitinden diyet yapmak.
gibi düşünün yani herkesin gözüne hitap eden bir fiziğe sahip olmak için belki de çok mutsuz bir şekilde ama çok da istikrarlı bir yerden diyet yapıyorsunuz.
Sonra gelip de ya benim niye karın kaslarım var demezsiniz yani.
Neyiniz hala size eksik geliyorsa değil.
Size eksik gelen şeyin toplum tarafından pozitif bir karşılığı varsa şikayet edersiniz.
Evet bu çok güzel ama ben bundan pek memnun değilim demek çoğu zaman pek kolay değildir.
Ve ben parasını kendim ödediğim terapide bir gaza geldim ki herhalde.
Bir anda bunları anlatıverdim.
Bahsettiğim gibi günlerce içime dert oldu.
O kadar çok vicdan azabı çektim ki hatta kendimi kandırıyor olmaktan şüphelendim.
Bir de şans ya tam o hafta ekstra bir zam aldım.
Böyle terfiye alacağımı söylediler falan.
Diyorum ben ne kadir kıymet bilmez bir insanım.
Gittim işimden şikayet ettim.
Gittim evimden hayatımdan şikayet ettim.
Birazcık şükret be falan böyle.
Kendime nasıl manipülasyon yapıyorum.
Şimdi o günlük sayfalarımı okudukça cesur olmakla ait olmak arasında bir pinpon topu gibi.
Ve oraya buraya seken besteyi görüyorum.
Tabii bu topun duvardan duvara sekmeleri bitmiyor arkadaşlar.
Green Card çıktığında da dedim ki tamam ya benim hayatımdaki tek eksik özgürlüktü.
Ve ben şimdi bunu kazanacağım.
İşte pasaportum değişecek.
Dünyanın her yerini gezeceğim.
Bu işi bırakacağım. Bir daha asla bilgisayarın karşısına oturmayacağım.
Çünkü ben işte kendi işimi kuracağım.
Çünkü ben işte bilmem ne yapacağım.
Özgür olacağım derken geldim.
Ve yine 3. ayımda o eksiklik hissinin içimi kemirdiği bir sabaha uyandım.
Hiç unutmuyorum o gün. Böyle resmen içimi kemiren bir anlamsızlık kendisine bir anlam atamam için çırpınıp duruyor.
Evimin balkonunda o güzel gün batımı renginde o hoş palmiyeyi izlerken ismini koymaya çalışıyorum.
Yani ne eksik ya benim neyim eksik?
Diyorum acaba hippie falan mı olsam böyle komünitelere katılıp elimden gelenler doğrultusunda yaşar giderim.
Ne bileyim güzel yemek yapıyorsam yemek işi verirler.
Taşıyabiliyorsam taşıtırlar falan o şekilde yaşarım.
Ya da şimdi hemen her şeyi bırakayım burada küçücük bir arazi alıp köyde yaşamaya başlayayım.
Olsa hiç bitmeyecek bu eksikler listesi.
En azından yaşamımı küçültürüm.
Tıpkı o minimalist gardıroba geçiş refleksim gibi eksik olması gereken şeyleri elimine etmek gibi düşünün.
Tabii sadece bu çil planlar geçmiyor kafamdan.
Yani diğer tarafta da diyorum ki acaba kendi işime Amerika'da mı dönsem?
Sonuçta burada çok daha iyi fırsatlar sunuluyor.
Maaşlar çok daha iyi.
Burada bir şeylere ulaşabildiğim konforu nasıl yaşarım?
Bir de besteği oradan mı tanımam lazım?
Bunların her birinde sanki bulmaya çok yakınmışım gibi gelse de bir o kadar da...
Uzakta olduğumu fark ediyordum ve hep aynı noktaya gelmekten çok yorulmuştum.
Kendimi ıslah edecek bir plan yapmaya çalışıyordum ve bir anda dışarıdan baktım olaya.
O gün şuna karar verdim arkadaşlar.
Bu his hiç geçmeyecek.
Ben ne yaparsam yapayım bir yanım hep eksik kalacak.
Ve aslında yaşama öznelleştiren harekat da tam olarak orada başlıyor.
Eksik olduğunu kabul ettiğin anda elinde neler olduğuna bakmaya başlıyorsun.
Şükretmek de tam olarak buradan geçen bir şey bence ve ben de bunu yapmaya çalıştım.
Hani bunu yapmaya daha... erken başlasaydım o işi, o hayatı, o koşulları sever miydim hala bilmiyorum.
Fakat başta da dedim ya insanın karakteri var.
Ne yaparsan yap değiştiremezsin.
Bence benim karakterim bu yolculuğu daha deneyimsel ve özgün bir yerden yaşamak istiyor.
Yani ben eksiklik hissinin yarattığı şeyi doyumsuz bir tüketme haline ya da kendini çok eksik bulup kıpırdayamayacak kadar depresyona girmek yerine elinden gelenleri denemeyi tercih ediyorum.
Zaten o yüzden de dünyanın başka bir ucunda ezbere bildiğim her şeyden ve Herkesten uzakta kendime yeni deneyimler arıyorum.
Buzduğumu sandığım her anda da bambaşka bir deneyime koşuyorum.
Bu bana çılgınca bir tüketme hali gibi gelmiyor.
Çünkü ben biraz daha bende var olanların ekseninde deneyimler elde etmeye çalışıyorum.
Zaten o yüzden de kendimi tanımakla çok ilgileniyorum.
Hani fark ne derseniz bana ait olmayan bir şeye sahip olmak için değil, bende var olan bir şeyi büyütmek ve beslemek için bu yola giriyorum.
Çok basit bir örnekle gideceğim mesela.
Ben şu anda Los Angeles'da yaşıyorum ve buranın dünyaca bilinen en popüler yeri.
Beverly Hills değil mi? Ya da işte West Hollywood.
Ama benim yeteneklerim, ilgi alanlarım veya meraklarım bu yönde değil.
Yani oradaki mekanları deneyimlemek, oradaki yerlere gitmek, orada giyinip gezmek benim çok ilgimi çeken ya da benim içimde büyütebileceğim şeyler değil.
O yüzden ben alışıla geleni yapmak ve ezbere olanı tercih etmek yerine kendi içimde karşılığını bulabildiğim şeyleri deneyimlemek yolundan gitmeye çalışıyorum.
Ha bunun bir sonu var mı? Yani bir gün duracak mıyım bilmiyorum.
Ama durmak da istemiyorum bence.
Çünkü arkadaşlar ben içimde İçten bir şekilde eksik olduğumu fark ettiğim günden beri o kadar fazla yeteneğimi fark ettim ki.
Daha fazlasını bulmak için çok heyecanlıyım.
Çünkü deneyimlediğim her şey gerçekten bana aitmiş gibi hissediyorum.
Bunun tadı bir başka yani.
Ve biraz önceki örneğimde de bahsettiğim gibi o iş ve o maaşla parasını ödediğim terapideki konuşan besteden çok daha güçlü hissediyorum artık.
Hatta geçenlerde şöyle bir şey oldu.
Çok da yeni bir şey. Çünkü bu aralar yine bir şeylerin bitişine denk geldim.
Ve bu zamanlar beni birazcık kaygılandırır.
kaygı da böyle bir şeyden tetiklenir bence.
Sürmesini istediğimiz şeyin artık öznesinde kendimizi bulamadığımızda hissetmeye başlarız.
Örneğin birinin sizi sevmeye devam etmesini isterken sizi sevip sevmediğin ya da sevdiği şeyin siz olup olmadığını tam bilemediğiniz yerde kaygı duygusu başlar.
İşte ben de tam olarak böyle dönemlerden geçtiğim için geçenlerde çamaşır katlıyorum ve bir anda bu düşünceler beni böyle esir almaya başladı.
İşte ne olacağım ben? Ne yapıyorum?
Yine neredeyim? Of puf diye böyle iki üç cümle...
geçti kafamdan ama çok anlık böyle.
15 saniye gibi düşünün.
O sırada tam böyle işte çamaşırları götürürken çalışma masamın etrafından geçiyordum ve ipler, resimler, defterler, kitaplar, çok yeni başladığım dikiş makinesi ve laptopum oradan böyle bir göz kırptı bana.
Eskiden olsa beni günlerce esir alacak bu kaygılı durum.
Bir anda yerine şu masaya bak ya, üzerindekilere bak.
Sana ne olabilir ki beste dedim.
Kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissediyorum.
Hani derler ya Allah sağlık versin gerisi hallolur diye.
olarak o kafadayım. Bu demek değil ki yarın öbür gün çok güçsüz hissetmeyeceğim.
İşte ne bileyim hiç düşmeyeceğim.
Çok düşeceğim çok kalkacağım.
Ama artık perspektifimi değiştirmeyi biliyorum.
Ve herkese ne kadar eksik olduğu ile yüzleşebileceği masum deneyimler diliyorum.
Düşüncelerimin röntgenini çektim.
Size yorumluyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Güçlü kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
