
Bugün nostaljik bir giriş yapmak istedim…
Çünkü konu arşivden kopamamak. Eski fotoğraflar, ilişkiler, bedenler, başarılar ya da sadece bir zamanlar olduğumuz “o kişi” neden hâlâ bu kadar etkili üzerimizde? Bu bölümde geçmişe özlem duymanın psikolojik ve felsefi yönlerini konuşuyorum.
Soru basit gibi: “Geçmiş daha mı güzeldi?”
Ama cevap, her zaman aynı yerde yaşamıyor.🎧
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba sevgili dinleyiciler, saatlerimiz sabah 11'i gösterirken mikrofonun başında ben Beste, sizlere sıcak bir gün diliyorum.
Telefonunuzun sesini biraz açın çünkü şimdi en içten gelen düşüncelerle programa başlıyoruz.
Bugün nostaljik bir giriş yapmak istedim.
Çünkü konumuz arşivden kopamamak ve sorumuz geçmiş daha mı güzeldi?
Bu soruların cevaplarını herkes kendi içinde tek tek arasın diye geçmişi romantize etme refleksimizi araştırmak istedim.
Özellikle Instagram'ın arşiv özelliği geldiğinden beri eski usul albüm açma günlerini dijital bir şekilde yapabilir oldu.
Belki henüz hiç bakmamış olanlarınız varsa Instagram'ın sağ üstteki menüsünde arşiv diye bir bölüm var.
Ve orada şu ana kadar paylaştığınız tüm hikayeler...
Özellikle Amerika'ya taşındığım ilk sene kendimi sürekli orada buluyordum.
Sabahları Instagram'ı açıp kim ne yapmış diye izleyeceğime ben ne yapmışım diye bakıyordum.
Ve zamanla bunun altında bir şeyler olduğunu düşünmeye başladım.
Yani daha önce hiç yapmadığım bir şeyi şu an ihtiyaç gibi yapıyor ve sürekli sürekli geçen sene, onunla önceki sene o günlerde ne yapmışım diye geçmişe gidip duruyordum.
Gel zaman git zaman bu düşüncelerimi derledim, birazcık araştırdım, okudum ve sizlere röntgenini yorumlamak için buradayım.
Ne yaşanmış olursa olsun geçmiş.
Başmışa bakmak içimizde birazcık romantik ve biraz da dramatik bir his yaratıyor.
Öyle ki yaşanmış savaşlara, soykırımlara böyle hazırlanmış videoları izlerken bile ne kadar romantize ettiğimizi fark ediyorum.
Hani çok vardır böyle bir konu hakkında video izlersiniz.
Duygusaldır. Sizde bazı duygular uyandırır.
Fakat gözünüzün dolduğu ilk damladan itibaren üzüldüğünüz şey artık o videodaki hüzün değil de kendi içinizdeki başka bir derttir.
Yani sizi aslında romantik ve dramatik bir vibe'a sokar.
E tabi günün sonunda... Empati duyan canlılarız.
İster istemez bazı şeyleri hissediyoruz ama nasıl oluyor da bu kadar hızlı izlediğimiz şeyin gerçekliğinden ziyade kendi içimizdeki duygulara üzülmeye başlıyoruz diye bir araştırmaya başladım ben bu konuları.
Ve fark ettim ki yaşanmış, bitmiş, geride kalmış bir şeyi sadece olduğu haliyle ve yalın bir şekilde hatırlayamıyoruz.
Mesela çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizi hatırladığınız an çok zor ve sert gelse bile ardından hemen böyle güzel günler, ona olan sevginiz, onu size...
olan sevgisi gibi o durumun acısını biraz olsun böyle rafa kaldırıp bizi bazı pozitif duygulara götürecek şeyler düşünmeye başlıyoruz.
Tabii sadece negatif örneklerle de gitmek istemiyorum.
Hani oldukça güzel bir günden anınıza bakarken dahi o mutluluğun yanında bir romantiklik ekleniyor.
Bence insan geçmişi romantize etmeye daha meyilli bir yerden gidiyor.
Var mı mesela hiç aklınıza gelen geçmiş bir anınız?
Şimdi tabii böyle sorunca genel oldu yani ama son zamanlarda işte Instagram arşivinin 3 sene önce bugün diye hatırlattım.
Veya işte geçen sene bugün dediği bir anıya baktınız mı yakınlarda?
Ya da eskisi kadar yaygın bir aktivite olmasa da belki aramızda hala old school insanlar vardır.
Evdeki albümlere falan bakmıştır.
En kötü telefon albümünde bir şeylere denk gelinmiştir.
Ne hissettiniz? Ben mesela bu bölümü toparlarken bir bakayım dedim.
Ve 5 yıl önce 2022'de tam bugün pandeminin ve sokağa çıkma yasağının devam ettiği ama akşam böyle 8-9'lara kadar uzatıldığı ilk zamanlarda Kadıköy'e dışarı çıkmışım.
Hayatımda ilk kez gerçekten sağlıklı beslendiğim, intermediate fasting yaptığım ve düzenli egzersiz yapmaya başladığım zamanlardı ve inanılmaz hızlı kilo vermiştim.
Seneler öncesinde aldığım o orta düşük bel pantolonumu kısa bir üst ile giymişim ve fotoğraf çekilmişim.
E tabi hemen bunu da paylaşmışım.
Hala o gün o pantolonun üzerimde öyle durduğuna inanamadığımı hatırlıyorum.
Nasıl bu kadar fit durdu, nasıl bu kadar zayıf durdu diye çok şaşırmıştım.
Ve bugün o fotoğrafa dönüp ilk baktığımda anımsattığı her şey çok pozitif.
Sadıköy'deyim, akşam dışarıdayım.
Fiziken daha güzel hissediyorum.
İstikrarlı bir beslenme ve spor hayatımın doğal parçası haline gelmiş.
Konforluyum yani bir yerde ve hemen oraya dönmeye okeyim.
Gazımı alamadım bir de geçen sene bugün ne yapıyormuşum dedim.
Hani Amerika'daydım biraz daha böyle zordur falan filan.
Tam o 7-8 ay Instagram'ımın kapalı olduğu dönemlere denk geliyor.
Sadece bomboş. Dedim tamam süper.
Yani şimdi sen hatırla bakalım nasıl hatırlıyorsun o zamanları.
Belki sana romantik gösteren şey o fotoğraflardır.
Hani günün sonunda hepimiz Instagram'a çok pozitif şeyleri koyuyoruz.
İlk aklıma gelen içeride çok zorlandığım ama dışarıya karşı da çok konforlu bir hale geçtiğim oluyor.
Artık içimde halletmeye söz verdiğim bazı karmaşık şeyler yaşıyordum.
Ama rutinim çok farklı değildi ve daha güzeldi yani daha güçlüydüm.
Şu an benim için yapması daha zor olan bazı istikrarlı şeyleri sürdürüyordum.
Kendi dünyamda, kendi içimde yaşama kararı almıştım ve fena gitmiyordu bence.
Sonra devam ettim. 2022'de aynı günde yine bir story atmışım.
Üzerini de bir güzel süslemişim.
Hemen bir story atmışım.
O besteye dair aklıma ilk gelenler daha güzel bir iş bulmuş.
Maddi anlamda biraz daha iyiye gidiyor.
Uzun zamandır istediği tüm ilgi alanlarına sarmış durumda.
Teramik dersi alıyor, pole dance yapıyor, pilatese gidiyor.
Her yere çok havalı bisikletiyle gidiyor.
Her gün yemekler yiyor, bir şeyler deniyor.
E bir de green card haberi çok taze.
Yurt dışı meselesini de halletmiş kafada.
Resmen mutluluk saçıyor etrafa.
Tabii ki de özlüyorum yani.
Hemen o ana dönmek istiyorum.
Fakat sonra bir durup o günleri romantize etme refleksimin dışına çıkıp bir de gerçeklikle bakmak istiyorum.
2020 zaten kaos.
Yetişkin hayatımın ilk dönemlerinde dünyada pandemi diye bir şey olmuş.
Resmen hayat durmuş.
Kendimce fasting yapıyorum ama benim bünyemin daha sık ve az yemeğe ihtiyacı olduğundan bir haberim.
Ve hormonlarıma yaptığımın hesabını sonra ödeyeceğim.
Yogaya ilk başladığım zamanlar her şeyi o pozları yapabilmekten ibaret sanıyorum.
Ve kaç yerimi sakatlayacağım.
bugünlere gelince kendince sistemden elimine olarak kendine ait bir yaşam kurabileceğine inanarak borunu öttürüyorsun.
Ve bir noktada kendi kendine kendi gerçeğinde yüzleşemeyeceğini fark ettiğinde kaçırdığın sistemin sana ait olan kısımlarını yakalamak için ekstra efor sarf etmen gerek.
İşin kötüsü ne o kadar vaktin ne de o kadar enerjin var.
E 2022'deki o rüya gibi tabloda da bir şeyler bulacak mısın Beste?
Hem de neler bulacağım arkadaşlar.
Tüm o verdiğim kariyer eforunun bana ödediği tutar kadar diğer şeylerle meşgul ettiğim gerçeğiyle nasıl yüzleşiyorum biliyor musunuz?
Maaşım ne kadar artarsa o kadar fazla aktiviteye koşturuyorum.
O kadar fazla dışarıda yemek yiyorum.
O kadar kokteyl içiyorum.
Başıma gelen en güzel şey olduğunu düşündüm.
Green card çekilişini kazandığım için her şeyin bittiğini sanıyorum ama asıl zorlukların yeni başladığından ve olduğumu sandığım kişiden bambaşka bir insana dönüşeceğimden bir haberim.
Şimdi bu kritikleri yaptım çünkü geçmiş sandığımız kadar da güzel değildi falan demek isterim.
Tabii ki bunu da içeriyor.
Yani geçmiş bütünüyle geçmiş, iyisiyle kötüsüyle geçmiş.
Ben biraz daha bizim yaşanmış bitmiş bir şeye karşı yaşadığımız bilgeliğin onu sadece daha romantik bir yerden gösterdiğini işaret etmek istiyorum.
Yani belirsizliklerin bittiği, sonucun ne olduğunu gördüğümüz, yaşanan her şeyin geride kaldığı hal bize en güzel halmiş gibi geliyor.
Ve burada da güzel deyince aklımıza işte olumlu, pozitif şeyler geliyor.
Ama biraz önce yaptığım kritikte de görebileceğiniz üzere o en başta güzel...
gelen şeyler aynı zamanda bu dertleri, terslikleri, sıkıntıları da kapsıyor.
Yani bence biz geçmişi daha güzel bulmuyoruz.
Geçmişin geçmiş olmasını daha güzel buluyoruz.
Ve işin dramatik yanı bunu sadece fotoğraf albümüne baktığımızda ya da Instagram'ın arşivden hatırlattığı bir fotoğrafla yapmıyoruz.
Bazen bütün hayatımızı o geçmişteki ana takılı bir şekilde yaşıyoruz.
İçimizde geçmişe koca bir özlemle bu günü yaşamaktan ve anı yaşamaktan kaçıyoruz.
Sonra biraz zaman geçince o günleri de daha güzel günler diye.
hatırlıyoruz. Oysa ki o günlerde geçmişte daha güzel günlerdi.
Paradoksa bakın yani. Her gün geçmişin daha güzel olduğunu düşünerek bu günü biraz daha eksik ve mutsuzluk hissiyle geçiyoruz.
Ve baktığınızda bundan bir müddet sonra bu günü de daha güzel diye hatırlayacağız.
Yani bir adım geri atıp bakarsak hep daha kötü ve eksik hissetmeye doğru giden bir eğride baya aşağı dönük yani dibe doğru gidiyoruz.
Ben kendimi bu paradoksun içinde fark ettiğimde aklıma hemen Volkan Agen'in mutluluğun formülü diye bir videosunda bahsettiği şeyler geldi.
Mutlaka uzunca dinleyin ama sonucunda söylediği cümleyi burada referans olarak vermek istiyorum.
Mutluluk sahip olduğun şeyin yüksekliğiyle değil hayatının gidişinin diferansiyeli yani türeviyle ölçülür diyor.
Ne kadar inişler çıkışlar varsa o kadar mutluluk hissedersin gibi bir şeye bağlıyor.
E şimdi biz sürekli geçmişi daha mutlu bulan bir yerde bugünleri daha mutsuz yaşarsak o grafik sürekli aşağı yönlü bir değer kaybında olursa baya baya mutluluğu kaçırmış oluyoruz.
E şimdi mutlu olmak nedir, mutluluğu kaçırsak ne olur falan filan bu felsefelere girmek istemiyorum.
Çünkü benim istediğim şey biraz daha huzurlu bir yaşamı anlatmak.
Kaçırmakta olduğumuz bir huzur var ve bu hemen elimizin altında.
Bu da tamamen kendini tanımaktan geçiyor.
Her bölümde zaten bunların etrafında bir şeyler anlatıyorum.
Bugün de bunun dibine biraz daha girelim istiyorum.
Çünkü biz geçmişi sadece olumlu ve güzel şeyleri hatırlayarak, onları romantize ederek yapmıyoruz.
Bazen de yaşanmış çok kötü bir olaya takılık alıyoruz.
Sonra onun hakkında bazı korkular geliştirip o durumu böyle bir takı gibi üzerimizde taşıyarak yaşamaya devam ediyoruz.
Ben bunu yaşamış bir insanım diye böyle üzerimize giyindiğimiz o acıyı kendimize katmak yerine kendimize o acıdan ibaret bir halde bu günlere katmaya çalışıyoruz.
Fakat olmuyor. O fazlalığın ağırlığı ile rahatsızlıklar oluşmaya başlıyor.
Yani resmen bedenin senin öyle yaşamana izin vermiyor.
Bir yerlerden bir şekilde kronik bir rahatsızlık...
rahatsızlık olarak çıkıyor. Belki çok ağır hastalıklar olarak geri dönüyor.
Ya da psikolojik bir rahatsızlık yaşamaya başlıyorsun.
Çünkü bedenin sana ait olmayan bir yükü taşımanı istemiyor.
Geçmeni istiyor ve bunun için çabalıyor.
Böyle bir şey okumuştum. Çok dikkatimi çekmişti işte.
Şeker hastalığı için şükretmeniz lazım.
Vücudunuz resmen size o şekerleri o kadar yemeyin diyor gibi bir perspektiften bakıyordu.
Ve birçok hastalığında zaten böyle bütünsel tıpta duygularla çok fazla karşılığı bulunuyor.
Benim gerçekten ilgimi çeken konular.
Biraz biraz böyle araştırmaya başladım.
Belki ileride bu konu hakkında da bir bölüm yapacak kadar bilgi sahibi olurum.
Fakat geçmişe takılı kalmaya dönersek söylediğim gibi arkadaşlar takıldığımız konu bizim üzerimizde bir ağırlık oluşturuyor ve bunu taşımaya devam ettiğimiz, o çağrıyı duymadığımız her anda yaşadığımız birçok rahatsızlığın
sebebi bu olabiliyor. Mesela ortak bir örnekle gitmek istiyorum.
Çoğumuz hayatımızda sevdiğimiz bir insanı kaybetmişizdir.
Bunu sadece ölüm gibi düşünmeyin.
Sevgilimizden ayrılmak, arkadaşımızla Yani sevdiğimiz biriyle beklemediğimiz bir anda yollarımızın ayrılması.
Bu aslında bir yaz süreci ve yaz süreci de geçmişe takıntılı kalmakla çok iç içe gibi geliyor bana.
Bu tarz şeyleri yaşayan ve travma haline getiren insanlardan çok fazla ben bunu yaşamış bir insanım cümlesini duyarız.
Kulağınızda bunun yankılandığı kişiler, görüntüler, konuşmalar mutlaka vardır.
Ve kimse bilemez yani onu o kadar takıntılı hale getiren, onu o kadar kitleyen şey ne?
Kimse anlayamaz. Herkesin travması kendine büyük arkadaş.
Fakat geçip devam edememe nedeni de o şey gibi görünüyor bana.
Ve ben de biraz o şeyle aramızdaki bağlamı anlatan bazı kişilerden bahsetmek istiyorum.
Mesela Sören Kierkegaard, Danimarkalı bir profesör ve psikoloji, felsefe alanlarında oldukça fazla çalışmış.
Hatta kendisi modern anlamda ilk varoluşçu filozof sayılıyor.
Daha çok inanç, seçim, kaygı ve suçluluk hatta özgürlük gibi konularla ilgilenmiş.
Ve bu kavramları da bireyin iç dünyası üzerinden ele almış.
Resmen benim için çalışmış...
Toparlamış üstadım. Ben de çok çok yeni çalışmaya başladım.
Biliyorsunuz burada dokümanlaştırıyorum.
Ve Kierkegaard'a göre geçmişteki benliğe duyulan özlem insanın özgürlük ve sorumluluk karşısında duyduğu kaygıyla ilişkilendiriyor.
Kaygı insanın özgür olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinde hissettiği bir varoluşsal durum.
Ne zamanki seçme hakkına sahip oluyoruz.
Aynı zamanda hata yapma ve kendini kaybetme riskini de getiriyor.
Bu yüzden geçmişteki versiyonumuza tutunmak bazen bugünkü özgürlük ve belirti...
Evsizlik karşısında kaygıdan kaçış da olabilir diyor.
Ben tabii ki buna katılıyorum ve kendime baktığımda benim kaygı kavramıyla tanışmam ve iç içe girmem 24 yaşından sonra başladı.
Yani ne zaman sistemin ezbere düzeninden çıktım, okul hayatı bitti, üniversite bitti o zaman e şimdi ben ne yapacağım, ben ne seçeceğim?
Şu ana kadar yürüdüğüm yol ve seçimlerin bana mı ait gibi sorularla boğuşmaya başladığım ilk zamanlar.
Özetlersem geçmişte her şey daha netti çünkü seçim çok fazlaydı ama farkındalık da bir o kadar azdı ve herhangi biri zaten seçildi.
Yani çoktan yaşandı.
Şimdi ise daha özgürüz ve bu özgürlük bir noktada korkutucu olabiliyor.
O yüzden bugün o kaygıyla baş etmek yerine geçmişe dönmek isteyebiliyoruz.
Fakat burada uyarı mahiyetinde çok popüler bir alıntı yapmak istiyorum.
İnsan kendini yavaş yavaş ve fark etmeden de kaybedebilir.
En tehlikelisi de budur.
Kaybolduğunu bilmemek.
Biraz önce bahsettiğim aşağı yönlü grafiği çizip altına bu cümleyi not almak istiyorum.
Geçmişe özlemle yanıp tutuşan ve her gün romantize edip dilinden düşmeyen sevgili arkadaşlarıma da şöyle güzel bir önerim olsun.
Peki nasıl yapacağım? Yani nasıl o grafiği zikzaklı bir hale getirmeyi becereceğim diye düşününce de ister istemez biraz daha psikoloji alanında okumalar yapıyorum.
Zaten şu an bulunduğum noktada felsefe delirtiyor.
Psikoloji beni topluyor gibi hissediyorum.
Böyle bu da benim zikzakım herhalde.
Bundan azalıyorum. Psikoloji tarafına bakınca da birden fazla ekol var.
Yani zaten artık Sosyal medyada psikoloji çok popüler bir noktada.
O yüzden bence birçoğumuz duyuyordur.
En azından bu podcast'ı dinleyenler bir tık daha ilgilidir.
Bir davranışsal terapi var, bir de biraz daha iyileştirici terapi yöntemleri var.
Ben felsefeyle iyileştirici terapi daha birbiriyle kesişen bir yerde buluyorum.
Ve bu yöndeki psikoloji ekolleri geçmişle özlemle boğuşanlara diyor ki eski ben içimizdeki bir parçadır.
Belki bir koruyucu, belki bir yaralı çocuk, belki de böyle bir başarı müptelası ve şimdiki benliğimizin bu parçayla...
ilişkisi iyileştirici olabilir.
Yani sizi sürekli geçmişe çağıran şeye odaklanarak o hissin altında bugününüze ışık olacak bir şeyler bulabilirsiniz.
Kendi üzerimden örnekle gidersem benim Amerika'ya taşındıktan sonra her sabah açıp eskiye bakmamın altındaki o mesajları daha net anlayabiliyorum.
Kendimi o kadar eksilmiş, o kadar yalnız ve zayıf hissediyordum ki zihnim bana bak sen bunları bunları yaşadın, bunları bunları yaptın ve şu an yine bunları yapabilmeyi özlediğin için aslında oradaki beste ile bağ kurmaya
çalışıyorsun diyordu. Örneğin sürekli hatırladığınız yerde çok güzel seviliyordunuz, çok başarılı hissediyordunuz ya da çok acı mı çekiyordunuz?
Bugün oraya sizi çağıran şey aslında zihninizin oluşturduğu bir düzenleme mekanizması olabilir.
Mesela kaybınızı henüz kabullenememiş, o acıyı tam çekememiş olabilirsiniz.
Ya da bugün sizi öylesine seven birine aç olabilirsiniz.
Hatta belki etrafınızda yine sizi öylesine seven biri vardır ama göremiyor olabilirsiniz.
Valla günün sonunda insanız.
Neyi bastırdık, neyi atladık ben bilemem.
Ama belli ki bazı mesajlar var.
Ne kadar yüce değil mi arkadaşlar?
Yani bazen zihnimi ve çalışma sistemini çok doğaya benzetiyorum.
Hani doğa böyle kendi haline bırakıldığında onarıyor, topluyor ve yeniden sağlıklı bir forma geliyor ya.
Tabii o süreçte çok acılar çekiyor.
Seller, fırtınalar oluyor, depremler oluyor, işler değişiyor.
Fakat sonucunda yine de dengeyi buluyor ya.
İşte insan da bence biyolojik ihtiyaçlarını bedenini dinleyerek karşılayabilmeyi başarabilse.
Kıra döke de olsun. Toparlayacakmış ve dengeyi bulacakmış gibi geliyor.
Yani baksanıza geçmişe takılı kalma halinde bile zihnimiz bize bir şeyler söylemeye, durumu iyileştirmeye çalışıyor.
Tabii girmek çok zor. Yani doğa kadar cesur olamıyoruz maalesef.
O fırtınalara girmektense kendimize sonradan türetilmiş bazı çözümler üretiyoruz.
Probleme hiç ama hiç hitap etmeyen çareler uyguluyoruz.
Sonra da böyle bir plastik gibi yok edilmesini senelerce bekliyoruz.
Resmen kendi kendine iyileşmek için çağrılar...
gönderen bedenimize ve varlığımıza yardımcı olamıyoruz.
Yapmayın arkadaşlar. Böyle konuşunca kendimi çok motivasyon konuşmacısı gibi hissediyorum ama demeden duramayacağım.
Bence eskiye tutunmak zamanın geçişini durdurma çabasından ibaret ve gerekçesi ne olursa olsun çözüp ilerlemek gerekiyor.
Üç günlük dünya yani.
Bilmiyorsun ki açtığında neler olacak.
Belki gerçekten çok güzel hatırlayacağın günleri gerçekten güzel bir şekilde yaşayabileceksin.
Çok paradik bir cümle oldu ama siz anlıyorsunuz beni.
Geçmişle bağ kurmaya...
çalıştığın şey artık yok.
Sen artık o sen değilsin.
O zamanda değilsin.
Evet bugün seni sen yapan her şey oralardan geçti ama bugün bambaşka bir haldesin.
Heraklitos'un dediği gibi aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.
Çünkü ne nehir aynıdır ne de sen.
Metaforik gidersem nehrin yukarısı geçmişi temsil eder.
Gördüğün yerdir ama geri dönemezsin.
Aşağısı da geleceği temsil eder.
Henüz görünmez ama oraya doğru gidiyorsun yani.
Durduramazsın. Ve sen tam olarak şu anda akıntıya bırakılan Bir sonraki
bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
