
Bu bölümde teknolojinin geldiği noktada ne kadar sorumlu olduğunu, sosyal medya uygulamalarının iş modellerini düşünüyor ve sizlerle paylaşıyorum. Eğer etik teknoloji hakkında konuşmak istedikleriniz varsa, buralardan benimle iletişime geçebilirsiniz:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
instagram.com/dusuncerontgeni
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''nin yeni bir bölümünde birlikteyiz.
Ben Beste. Umarım sizler ve sevdikleriniz herkes çok iyidir.
Malum 3. Dünya Savaşı'nın tam ortasındayız.
Hepimiz için bir an önce bu güç zehirlenmesinden kafayı yemiş koca çocukların ızdırabından kurtulmayı diliyorum.
Buralarda çok dolanmadan hemen konuya gelmek istiyorum.
Çünkü bu bölüm için gerçekten çok hazırlandım.
Bugün Düşünce Röntgeni Instagram sayfamdan bir hikaye paylaştım.
Eğer takip ediyorsanız gör...
Takip etmiyorsanız hepinizi sayfama bekliyorum.
Tam 11 sayfalık döküman hazırlamışım arkadaşlar.
Ve daha da hazır hissetmiyordum.
Hani bana sorsanız ben bugün biraz daha araştırıp biraz daha bir şeyler toplayacaktım.
11 sayfaya geldiğimi fark ettiğim anda dedim ki Beste daha fazla ne eklersen ekle.
Bunların hepsini anlatamazsın.
Yani daha fazla bilgiye erişince daha iyi bir bölüm yapabileceğini zannettiğin tüm bu maskenin ardında mükemmelliyetçilik var.
Bu soruya yaklaşık 5-6 senedir vakit harcıyorum arkadaşlar.
Etrafımda beni tanıyan insanlar bilir.
Ara ara sosyal medyayı kapatırım.
Ara ara açarım. Bazen farklı amaçlarla kullanmak umuduyla geri dönerim.
Fakat öyle kullanamam yine kaçarım.
Bu gitgeller benim aynı zamanda kendimi de sorgulamama neden oluyordu ve geçen senenin sonlarında 8 haftalık felsefenin temel problemleri adlı bir seminer almıştım.
Tabii benim bu teknolojiyle kavgam bitmediği için eğitim süresinde konu başlıklarında insanın kompleks yapısına baksak da ben kendime referans olarak hep yapay...
zekayı aldım. Hatta etik diye bir bölüm geldiğinde yapay zekanın ne kadar etik olduğunu sorgulamaya başladım derken bu konu beni bir şekilde hayat algoritmasıyla etik AI bootcamp'ına getirdi
ve şu anda farklı bir bootcamp almaya başladım.
Eşim bazen dalga geçiyor.
Sen podcast'ın adını manifest diye değiştir bence diyor.
Çünkü gerçekten bu podcast'ı yapmaya başlarken düşüncelerimi ve çalışmalarımı bir çerçeveye sokmak istediğimden bahsediyordum.
Bir şekilde bu çerçeve benim hayat Açıkçası böyle olmasından memnunum.
Tabii ki sadece etik yapay zeka değil, aynı zamanda teknolojinin, kullanmakta olduğumuz teknoloji ürünlerinin ne kadar sorumluluk bilincinde olduğunu araştırıyorum.
Ve bu araştırmalar biraz önce de bahsettiğim gibi kendi ilgi alanımla insanı anlamak için girdiğim bir yolda başlamıştı.
Bunun için de Johan Hari'nin Çalınan Dikkat kitabının çok büyük bir parmağı var.
Zaten bu iki bölüm podcast'te daha çok o kitaptan aldığım referanslarla yapılıyor olacak.
Eğer okumadıysanız mutlaka öneririm.
Ya da bir şeyler izlemek isterseniz de kitapta da adı geçen ve bu podcast bölümünde de oldukça referans aldığım Netflix yapımı The Social Dilemma belgeseline de bakmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Hazırsanız ufaktan başlamak istiyorum.
Teknoloji deyince aklımıza oldukça pozitif, hayatımızı kolaylaştıran, işleri hızlandıran bir...
Yapı geliyor değil mi? 2000'li yıllardan sonra hızla gelişen ve hatta pandemiden sonra hayatımızın her yerine işleyen bu teknolojik araçlar bir yandan bizim yaşamımızın bir parçası oldu.
Çoğumuzun sosyal medya uygulamasında bir hesabı var.
Çoğumuz gün içerisinde sık sık...
ChatGPT veya diğer yapay zeka araçlarını kullanıyoruz.
Peki tam olarak ne yapıyor bu araçlar?
Yani bir terzi değil ki giysimi veriyorum diksin bana geri versin ya da bir kasap değil ki benim etimi kessin bana yemeğe hazır bir şekilde teslim etsin.
Ne yapıyor bu teknoloji şirketleri?
Nasıl para kazanıyorlar?
Bize ne sunuyorlar?
Bunlara birazcık derinleşmek istedim.
Öncelikle eski ismiyle Twitter şu anda X ismiyle kullandığımız platformdan başlamak istiyorum.
Nedir Twitter'ın bizden belki?
fikirlerimizi, düşüncelerimizi hızlı bir şekilde 280 karakter limitinde beyan etmemiz veya bu şekilde beyan eden insanlara hızlı bir şekilde katılıp katılmadığımızı gösteren reaksiyonlar vermemiz.
Yani X'in iş modeli, hatta bize verdiği mesaj için hiçbir şeye uzun süre odaklanma, dünya çok çabuk yorumlanmalı ve anlaşılmalı.
İnsanların senin basitliğine katılmasından ve onları beğenmesinden daha önemli bir şey yok diyebiliriz bence.
Hatta bunu sadece X için de değil, Son zamanlarda popüler kültürde de satılan bir fikir olduğunu söyleyebiliriz.
Çoğumuz aşinadır buna. Az düşünmenin, basit fikirlerin, hızlı verilen kararların daha iyi olduğunu savunan dandik bir düşünce dolaşıyor ortalıkta ve ben de buna kapılmış gitmiştim bir dönem.
Hatta kolumda don't overthink yani çok fazla düşünme diye bir dövme bile var.
Bu dövmeyi yaptırdıktan 6 ay sonra falan anında pişman olup ya ben düşünmeyi çok seviyorum neden düşünmeyi değiştireceğim?
O zaman ben bu dövmeyi o yönde düşünme diye değiştireyim gibi bir fikir.
Fikir üretmiştim. Neyse ki yaptıramadım ve bu süreçte düşünmenin de üzerine çokça düşündükten sonra bu dövmeyi biraz daha farklı bir yerle birleştirmek hatta biraz tasarımsal bir müdahale de yapmayı planlıyorum.
Az düşünmeyi ve basitliği pazarlayan akıma karşı dimdik duruyorum ve ben tekrar düşünmeyi, re-think etmeyi teklif ediyorum arkadaşlar.
Eğer siz de çok düşünmekten müzdarip olduğunuzu düşünüyorsanız bence bu konuyu bir kere daha düşünün.
Neyse buralarda çok kaybolmadan Facebook'a geçelim.
Facebook artık biraz daha üst neslinin sık kullandığı, yeni neslinin oldukça az uğradığı bir platform olsa da aslında hepimiz oralardan geçtik.
Ve en başlarda Facebook'un iş modeli bize hayatımızı sunmayı teklif ediyor.
Yani hayatımız başkalarına sergilenmek için sunulmuş bir şey ve biz bunu ne kadar hızlı sunuyorsak, ne kadar hızlı etkileşimde bulunuyorsak o kadar önemliyiz gibi bir algıya düşüyoruz.
Hatta karşılıklı sıkı bir etkileşim halinde olduğunuz bir arkadaşı...
Çok... iyi bir arkadaş olduğunuzu varsayan bir özelliği bile var.
Ve Instagram'a gelecek olursak Facebook'tan hemen sonra popülerleşen bu platform Facebook'un fikrinin bir adım daha ötesine gidiyor.
Önemli olan hayatınızı sergilemek değil.
Önemli olan dışarıdan nasıl göründüğünüz.
Tek amacı bu. Dışarıdan nasıl görünüyorsunuz?
Bunu şöyle anlatmaya çalışacağım.
Bir dönem Instagram'da o üçlü kolonların içinde bir uyum yakalamaya çalışıyorduk.
Sanki Instagram bizim bir sunum tepsimiz gibi.
arayı bir ambiyans içinde tutmaya çalışıyorduk.
Çünkü ortaya koyduğumuz şeyin bize ait olup olmamasından veya hızlıca paylaşılmış olup olmamasından da öteye karşıda neler hissettirdiği daha önemli.
Ve asıl cherry on the top diyebileceğimiz, bu akımın sonunda popülerleşen En en en en can alıcı uygulamaya gelecek olursak TikTok.
TikTok'un mesajı şu. Düşünmene gerek yok.
Sadece kaydır. Ben senin yerine senin ne izleyeceğine karar veririm.
Sen bir şey üretmeye çalışma.
Sen sadece düşünmeden tüket.
Yaptığım araştırmalardan anladığım kadarıyla TikTok insanları daha huzurlu hissettiriyor.
Çünkü TikTok'ta üretmeyi destekleyen bir yanı yok.
Yani ortaya sunulan şeyi olabildiğince düşünmeden tükettiğimiz için ve sürekli bir kaydırma halinde düşünmeye hiç vakit ayırmadığımız için artık elimizdeki değerlendirme filtreleri de kaybolmaya
başlıyor. Ve bu bizi bir şekilde daha rahat hissettiriyor.
Şöyle düşünün düğüne gideceksiniz.
çok güzel giyinirse siz de güzel giyinme kaygısı yaşarsınız.
Ama bir de şu taraftan bakın.
Herkesin pijamayla gittiği bir düğün.
Siz de pijamayla gidersiniz ve kimsenin pijamayla gelmiş olmasını önemsemezsiniz.
TikTok bu işin tepesinde gerçekten.
Zaten algoritma modelini de araştırdığımda çok daha manipülatif bir yapısı olduğunu fark ediyorum.
Şöyle bir geri dönüp sıralamaya göre bakarsak Twitter bize diyor ki hıp hızlı ol.
Basit ol. Yüzeysel ol.
Hızlı düşün. Facebook'a geliyoruz.
Ne buluyorsan sergile.
Hayatını olduğu gibi sergile ve herkesle hızlı bir şekilde etkileşime geç.
Instagram diyor ki önemli olan nasıl göründüğün.
Hemen birazcık onu değiştir.
İnsanların senin için ne düşündüğünü öne koy.
Ve TikTok'a gelince de diyoruz ki düşünmeden.
Peki bu uygulamalar sizce bu iş modellerini geliştirirken nasıl yapıyorlar?
Bu eleştirileri lütfen onları değersizleştirmek ya da onların itibarına zarar vermek gibi bir yerden düşünmeyin.
Çünkü tam şu anda aslında bunları yaparken nasıl yaptıklarını yani bunların ispatını anlatmaya başlayacağım.
Telefonumuzdaki uygulamaların, teknoloji devlerinin birçoğu Kaliforniya Silikon Vadisi'nden doğuyor.
Ve bu şirketleri kuran insanlar da genellikle Stanford, Oxford, Harvard gibi üniversiteler.
Üniversitelerden mezun olan insanlar oluyor.
Tabii ki istisnalar var.
Ben çoğunluktan bahsediyorum ve size Stanford Üniversitesi'ndeki zihin denetimi psikolojisi dersini alan iki öğrencinin hikayesinden bahsetmek istiyorum.
Burada dersin ismini tekrar söylemek istiyorum.
Zihin denetimi psikolojisi.
Bu kelimeler bize çok fazla şey anlatıyor bence.
Bu dersi davranışçı psikolojinin önemli figürlerinden biri olan Brian Jeffrey Fogg isimli bir bilim adamı veriyor.
Kendisi çalıştığı alanın atası babası sayılabilecek Skinner'ın pekiştirme teorilerinden yola çıkarak bu dersi işliyor ve insanların davranışlarını küçük ödüller ve geri bildirimlerle nasıl yönlendirebileceğinizi
anlatıyor. Ne tesadüf ki arkadaşlar son zamanlarda başladığım köpek eğitmenliği eğitimi sertifika programı tam olarak bu yöntemden bahsederek başladı.
Yani hayvansal yanımızda kullandığımız pekiştirme yöntemini dönüp dolaşıp teknoloji firmaları ürünlerinde kullanıyorlar.
Hemen böyle basitçe bir anlatmak istiyorum bu metodun nasıl çalıştığını.
Eğer bir davranışın tekrar edilmesini istiyorsan ödül veriyorsun, davranış artıyor.
Ödülü kaldırıyorsun davranış azalıyor veya ceza veriyorsun davranışı bastırıyorsun.
Çok basit bir mantık yani köpek eğitiminde de kullanılıyor dediğim gibi.
Tabii ki Stanford'da bu oldukça basit haliyle değil çok daha kapsamlı çok daha detaylı bir yerden işleniyor.
Ve bu dersi almakta olan iki öğrenci insanların bulunduğu yerin hava durumuna göre duygu durumlarında değişimi inceleyen bir çalışmayı baz alarak ve bu pekiştirme yöntemini de kullanarak bir uygulama geliştiriyorlar.
Uygulamanın ismi Sending Sunshine yani güneş ışığı göndermek.
Adından da anlayabileceğiniz üzere uygulama birbirinize güneş ışığı fotoğrafı göndermeye yarıyor.
Bu iki arkadaşın baz aldığı çalışmanın gösterdiği üzere uzun süre kötü havaya maruz kalan kişilerde depresif bozukluklar görülüyor.
Ve tam tersine o sırada güneşli havada olan bir kişi güneşin fotoğrafını yağmurlu havada kişiye gönderdiğinde ona moral göndermiş oluyor.
Yani tamamen iyi niyetle ve güzel amaçlarla kurulmuş olan bu uygulamada çok geçmeden bir şey fark ediliyor.
İnsanlar fotoğrafları paylaşmaktan çok o fotoğraflara gelen tepkilerle ilgilenmeye başlıyorlar.
Yani beklenti, niyeti aşıyor gibi bir şey oluyor.
Amacım sana fotoğraf gönderip seni huzurlu hissettirmekken senin ne hissettiğini merak etmekle daha fazla ilgileniyorum.
Tıpkı Instagram'da olduğu gibi nasıl göründüğünü kontrol etme ihtiyacı doğuyor ve ne tesadüf ki bu Sending Sunshine uygulamasını geliştiren öğrenciler, Instagram'ı kuran kişilerin ta kendisi.
Bundan birkaç sene önce önce böyle hikayeler dinlediğimde inanılmaz ilham alıyordum ve diyordum ki ya ne kadar zekiler ve ne kadar da güzel para kazanma yöntemi geliştirmişler.
Fakat şu anda içinde bulunduğum bilgi birikimi dahilinde maalesef sadece bu taraftan bakamıyorum.
Çünkü dünyanın en iyi okullarında, en iyi hocalardan, en iyi imkanlarla ders alan bu öğrenciler tabii ki de bunların nelere sebep olabileceğini ölçebilecek bilgiye de sahipler.
Konunun çok dışına çıkmadan en temel psikoloji bilgisine gelirsem İnsan her zaman ötekinin onayına muhtaç.
Ve bizim bunu bir ürüne dönüştürdüğümüz noktada bunun nelere sebep olabileceğini ölçmek gibi bir sorumluluğumuz da olmalı bence.
Instagram sadece bir örneği arkadaşlar.
Bu dersi veren Fogg için milyoner makinesi lakabı takılıyor.
Çünkü adamın verdiği bu prensiplerle kurulan ürünler çok büyük şirketlere dönüşüyor.
Yani herkes milyoner oluyor.
Peki nasıl milyoner oluyorlar?
Yani şimdi bir soru soracağım mesela.
Instagram, Facebook, TikTok, Pinterest, X...
platformlar sizce nasıl para kazanıyor?
Bugün kendi adınıza herhangi bir hesap açabilirsiniz.
Farklı bir hesap açabilirsiniz.
Bir iş kurup başka bir hesap açıp çok güzel bir profile sahip olup etkileşim yaratabilirsiniz.
Ve hatta oradan para kazanabilirsiniz.
Ama hiçbir şey ödemezsiniz.
Örneğin ben eşimle Instagram'da tanıştım arkadaşlar.
Hiçbir şey ödemedim.
Ve benim şu anda evli olduğum insanı Instagram'da buldum.
Instagram bundan ne kazandı?
Ya da ben bugün çok uzaktaki bir arkadaşıma anında bir post gönderebiliyorum.
Bir içerik gönderebiliyorum ve bunun için herhangi bir ücret ödemiyorum.
Yani düşününce bir mail gönderecek olsam en kötü bir posta parası öderim.
Ama hiçbir şey ödemiyorum ve gönderiyorum.
O zaman bu firmalar nasıl para kazanıyorlar?
Nereden kar ediyorlar? Yani bu sistem bir şekilde nasıl devam ediyor?
Bu soruların cevabını ararken çok hoşuma giden bir cümle buldum.
Ve burada onu paylaşarak başlamak istiyorum.
Eğer bir ürün için para ödemiyorsanız ürün sizsinizdir.
Yani satılan şey...
Biz arkadaşlar bizden topladıkları tüm verileri Bize karşı satıyorlar.
Resmen organ ticaretinin yeni bir formunu yaşıyoruz.
Duygu ticareti yapılıyor ve biz buna hiçbir şey demiyoruz.
Hatta bir noktada hoşumuza bile gidiyor.
Karşımıza bizimle ilgili bir şey çıktığı için sevinip birbirimize atıyoruz.
Ne bileyim paylaşıp ay tam ben falan yazıyoruz.
Ya da karşımıza çıkan reklamlardan çok etkileniyoruz ve ay tam aradığım şeyi buldum falan diyoruz.
Fakat burada bir tekrar bakmak gerekiyor.
Hani ben almıyorum ya geçiyorum.
Algoritma zaten karşıma çıkıyor deyip önemsememek.
yerine bir derinlere dalmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Hatta bir örnekle gidelim.
Örneğin ben koşuya başlamak istiyorum ve işte koşu ayakkabısı almak istiyorum.
Ne bileyim mağazaya gidiyorum ya da internet mağazalarını geziyorum.
Fiyat araştırıyorum. Kendi ayak numaram var.
Koşu yapacağım alana göre vesaire vesaire filtreleyip bir ayakkabı alıyorum.
Ve koşmaya başlıyorum işte ilk koşuma gidiyorum, ikinci koşuma gidiyorum.
Sonra bir bakıyorum ben aslında koşmayı istemiyorum.
Şimdi burada dümdüz bakınca işte ne bileyim koşan birinin hikayesini görmüşsündür, koşan birinden etkilenmişsindir, bu yüzden almışsındır deyip kapatıyoruz ya bu konuyu.
Bence burada kapatmamamız lazım.
Sizce birileri bana koşmayı istememi sağlayacak bir yönlendirme yapmış olabilir mi?
Eğer bana sunulan seçenekleri ben seçmediysem yaptığım seçim gerçekten benim seçimim mi?
Biliyorum çok karmaşık sorular oluyor.
O yüzden yine böyle bir küçük düşünce deneyiyle devam etmek istiyorum.
Örneğin bir gün alışveriş merkezine gidiyorsunuz ve çok susamışsınız.
Bir içecek almak istiyorsunuz.
Karşınızda iki seçenek var.
Kola ve portakal suyu ve siz kolayı seçiyorsunuz.
Şimdi burada soru şu. Bu özgür irade mi?
Çünkü kolayı siz seçtiniz ama size iki seçenek sunuldu.
Su yoktu, ayran yoktu, çay yoktu.
Yani seçimi siz yaptınız ama seçenekleri siz belirlemediniz.
Ve bence sosyal medyada da benzer bir şey.
oluyor. Biz ne izleyeceğimize karar verdiğimizi düşünüyoruz ama aslında önümüze çıkan içerikleri biz seçmiyoruz.
Algoritma seçiyor. Ve biz sadece bize sunulan seçenekler arasından tercih yapıyoruz.
Sonra da bu tercihleri kendimiz seçtiğimizi zannediyoruz.
Ve burada asıl korkunç olan soru geliyor.
Eğer bir gün algoritmalar ne isteyeceğimizi bizden önce bilirlerse sizce gerçekten özgür olabilecek miyiz?
İşte konu buralara gelince bunları yaptıklarını bildiğimiz bir yerde çok daha fazla sorular sormak gerekiyor.
Bunu nasıl yaptılar? Benim koşmak isteyebileceğimi ben henüz karar vermeden önce nasıl ulaştılar ve bana koşuyu nasıl sattılar?
Tam burada biraz önce bahsettiğimiz zihin denetimi dersine dönmek istiyorum.
Şu anda Center of Human Technology'nin kurucusu eski Google çalışanı Tristan Harris de Stanford'da bu dersin öğrencilerinden biriydi ve kendisinin katıldığı son derste sınıftaki öğrenciler gelecekte
dünya üstündeki her insanın profili elimizde olsa ne olurdu?
Olurdu sorusu üzerine düşünüyorlarmış.
Bu sorunun cevabı için çalıştıklarını biliyoruz.
Ve şu anki noktada her şeyin ne kadar korkunç olabileceğini görebiliyor musunuz?
Yani yine kendi örneğimden devam etmek istiyorum.
Benim koşmaya uygun bir insan olabileceğimi benim etkileşimlerimden çoktan grupluyorlar.
Ve beste bir de koşsun ya deyip bana koşuyu satıyorlar.
Benim hiç aklımda yokken ben bir anda kendimi koşarken buluyorum.
Hatta bunun için para harcamış, belki bunun için kendimi performatif bir yere...
Yani bu en iyi örnek bu arada.
Şimdi bunu diğer taraflarda ne için kullanabilirler bir düşünsenize.
Düz mantık hepimizin hakkına siyaset geliyordur bence.
Merak etmeyin arkadaşlar olmuş.
2016 seçimlerinde Trump'ın Cambridge Analytica adında bir şirkete tam da bunu yapması için para ödediği ortaya çıkmış ve mahkemeler hala sürüyor.
Bakınız Trump Amerika'nın Cumhurbaşkanı.
Biz bu noktada siyasetçiyi kötü adam bilip sanki bunu satın alan siyasetçinin ayıbı gibi düşünüyoruz.
Oysa ki bunu kendi ellerimizle sunarken biz insanlığın geleceğine ne yapıyoruz hiç düşünüyor muyuz?
Şu an Türk vatandaşı olarak benzer yaşta olduğum arkadaşlarımın çok net görebileceği bir şey var.
Yaşadığımız ortam, bulunduğumuz siyasi durum bizim bir üst neslimizin suçu.
Zamanında bir şey olmaz, o kadar olmaz, bu kadar olmaz diye diye geldiğimiz nokta ortada.
Ve aynı şey şu anda farklı bir alanda bizim sorumluluğumuzda.
Ebeveyn olmak isteyin ya da istemeyin.
özgür iradeyle yaşamaya devam edebilmeleri için bugün bunun karşısında durmanız gerekiyor.
Çünkü burada büyük bir suç işleniyor.
Yani bize birçok yoldan zarar veriyorlar.
Mesela ilk olarak pekiştirme yöntemine dönersek bu ürünler zihnimizi sık aralıklarla ödül isteyecek şekilde eğitmek üzere tasarlanıyor.
Yani zannetmeyin ki biz kendi irademiz ve istikrarlı yapımızla bunun karşısında dururuz.
Hayır. Zaten yöntem bu şekilde çalışıyor.
Sizde olmayan bir yoksunluk yaratmaya çalışıyorlar.
Günün sonunda herhangi bir bir post veya hikaye paylaşmadığınız tamamen anonim kullandığınız bir sosyal medya hesabınız bile olsa o içerikleri görmeye, o içeriklere karşı bir şey hissetmeye ya da arkadaşlarınızla paylaştığınız
içeriklerin devamında alacağınız reaksiyonlara bağımlı hale geliyorsunuz.
Ve işin kötü kısmı arkadaşlarınıza attığınız içerikleri de siz seçmediniz.
Onları sizin duygu durumunuza göre o anda karşınıza çıkaran bir algoritma seçti.
Belki de sizin aciz yanlarınızı gözeten bu algoritma onu size attırıp Ona gelecek cevabı da bekletip sizi inanılmaz bir girdama sokuyor.
Bizi bağımlı eden bu iş modeli ne kadar beslerse beslesin, ne kadar boş vakitlerimize hitap ederse etsin, sizce bizi gerçekten besliyor mudur?
Ben burada bir kola benzetmesi yapmak istiyorum.
Kola da böyle bir şey çünkü. Bazı yemeklerin yanında çok iyi gider, arada yazları böyle buzlu bir kola içmek isteriz.
Ama içinde ne olduğu belirsiz, herhangi bir besleyiciliği olmayan bir sıvı aslında.
Ve hiçbir besleyiciliği olmadığı gibi bir de bağımlı...
neden bu içeceğe karşı bir duruş sergilemeye çalışıyoruz?
Neden aynı duruşu sosyal medyaya karşı göstermeyelim?
Yani bundan 20 sene sonra mı fark edelim sosyal medyanın da böyle bir zararı olduğunu?
Neyse, ikincisine geçmek istiyorum.
Bu sık tetiklenme hali bizi bir uyum yakalamaya çağırıyor.
Ve en az o kadar hızlı bir şekilde uygulamalar arası geçiş yapmaya, videoları yarım bırakıp geçmeye, ne bileyim mesajlaşırken bir şeyler izlemeye başlıyoruz.
Hatta aynı anda 3-4 ekran kullanmaya başlıyoruz.
Öyle değil mi mesela televizyon hep açık ama laptopta da bir şeyler yapıyoruz.
Aynı anda telefonda da bir şeyler yapıyoruz.
Yani minimum 3 ekran zaten hep açık.
Ve bu normalleştirdiğimiz hızlı geçiş halinin, düşünce sistemimize maliyetinin bir uyuşturucu kullanmak ile aynı etkiye sahip olduğuna dair birçok çalışma var.
Bir sonraki bölümde bu konulara çok daha detaylı değineceğim.
Çünkü beynimize olan maliyetlerini araştırınca bunun karşısında durmak yetmiyor.
Bir de bunun için bir şeyler yapmamız gerekiyor arkadaşlar.
Ve üçüncüsüne gelecek olursam...
Şu an birçoğumuzun kullandığı yapay zeka araçları ya da çok basit gidelim arama motorları, Google, Safari ne kullanıyorsanız onların üzerinden düşünürsek ne sorarsanız sorun saniyeler içinde bir bilgiye ulaşabiliyorsunuz
değil mi? Bu sistemler ciddi bir belleğe sahipler.
Arayacağınız böyle küçücük bir şehrin küçücük bir ilçesindeki küçücük bir heykel hakkındaki bilgiden tutun.
Güncel olarak en yaygın, en popüler içerik için ulaşabileceğiniz son bilgiye kadar hepsi hafızada ve saniyeler içinde size sunulabiliyor.
Kocaman bir a... Arşiv yani ve bu siteler sizin duygusal analizinizi öyle bir yapmış ve onları öyle güzel arşivlemiş ki sizi ne zaman kızdıracağını, ne zaman mutlu edeceğini, ne zaman harekete
geçireceğini çok iyi biliyorlar.
Tıpkı size hizmet etmesi için sorduğunuz herhangi bir soruya saniseler içerisinde cevap aldığınız gibi siz de saniseler içerisinde yönetiliyorsunuz.
Tam olarak burada duygu ticareti benzetmemi bir kere daha hatırlatmak istiyorum.
Ve dördüncüsü bence bu işin en şeytani tarafına giriş diyebilirim.
Ne yazık ki sadece giriş.
Arşivde tutulan o koca duygu kayıtları içerisinden öfkeyi bize karşı öyle bir kullanıyorlar ki ne istediğimizi düşünecek, gerçek bir hayal kuracak, ne için yaşadığımızı anlayacak bir halimiz kalmıyor.
Öfkenin dikkat becerimize zarar verdiği çoktan kanıtlanmış bilimsel bir veri arkadaşlar.
Yani şöyle düşünün. kızgın olduğunuz ve avaz avaz bağırdığınız bir anda etrafınızda ne olup bittiğini, size kimin ne dediğini duyamaz hale gelirsiniz.
İşte bu siteler de tam olarak bizi manipüle etmek için öfkeyi kullanıyorlar.
Biz hiç hissedemediğimiz ama uyuşmuş bir şekilde öfkenin içinde yüzerken ne olduğunu anlamıyoruz.
Kendimizle ilgili bir hayal kurduğumuzu zannediyoruz.
Bir şey istediğimizi, bir şeyden etkilendiğimizi, bir şeye üzüldüğümüzü zannediyoruz.
Ama aslında hiçbirini gerçekten yaşamıyoruz.
Ve beşincisi arkadaşlar bu şeytani giriş.
işin rütbelenmesi gibi düşünebilirsiniz.
Çünkü bu öfke stratejisini sadece size karşı değil, herkese karşı uyguladıklarından hepimiz kendimizi tehdit altında hissetmeye başlıyoruz.
Şöyle düşünün, bir odanın içinde herkes çok öfkeli ve net bir şekilde öfkeyi görebiliyor, hissedebiliyorsunuz.
Ne yaparsınız? Bir savaş moduna geçersiniz değil mi?
Yani size karşı her an bir saldırı olabilir diye tetikte yaşamaya başlarsınız.
Ve artık bu saldırı form değiştirdi.
Mesela sosyal medyadaki linçler ya da sarkastik espri...
bir videoyu düşünebilirsiniz ya da çok daha ciddi boyuta gelen şeyler de oluyor.
Ve bunların hepsinin bir noktada bizim de başımıza gelebileceğini bildiğimiz için hep tetikte yaşamaya başlıyoruz ve bunu da normal olan zannediyoruz.
Bu promosyon gibi dağıtılan öfkeyle birlikte toplumu bile bile ateşe veriyorlar.
Herkes her an birinden bir şey olabileceğinden şüphe duyarak yaşamaya başlıyor ve herkes bunun aksine huzurlu hissedebileceği bir yer arıyor.
Kimle konuşsam hep huzurlu bir yer arayışı içerisinde.
Fakat nereye gidersek gidelim sosyal medya artık her yerde.
Çünkü teknoloji her yerde.
Bazı ülkeler bize çok huzurlu görünüyor.
Değil mi böyle kendi ülkemizde en çok problem oluyormuş gibi düşünüyoruz vs.
Fakat böyle olmadığını size çok yakın zamanda ülke değiştirmiş bir insan olarak söyleyebilirim.
Ben buraya ilk taşındığımda olayları Türkiye ile çok benzer sadece yaşayış şeklimizin ekonomik ve kültürel sebeplerden ötürü farklı olduğunu fark etmeye başladım.
Bunu Türk arkadaşlarımla konuştuğumda tabii senin tuzun kuru, dünya böyle zannediyorsun, buradaki olay bambaşka gibi tepkiler veriyorlardı.
Fakat anlatamıyordum.
Zamanla bunu sadece Türkiye ve Amerika...
benzerliği olmadığını, tanıştığım herhangi bir İtalyan, Fransız, Dubai, İrlanda, Peru fark etmez dünyanın her yerinden insanla aynı sebepleri sayarak farklı bir ülkeye taşındığımızı fakat burada da
aynı şeyleri hissediyor olmaktan büzülüp olduğumuzu konuştum.
Ve zamanla bu algımı doğrulamaya başladım.
Çünkü daha fazla insanla tanışmaya, daha fazla hikaye duymaya başladım.
Ve içine daldıkça da nedenini daha net bir yerden görmeye başladım.
Bu kutuplaştırma her yerde ve her an Günde ortalama 2600 küsür kere dokunduğumuz ekranlar dünyanın neresine gidersek gidelim elimizdeler.
Ve bu şirketler hayatlarımıza her gün ortalama 11 milyar kesinti sokuyorlar.
Nasıl mı yapıyorlar? Mesela size sonsuz kaydırmadan bahsetmek istiyorum.
Steve Jobs için Apple işletim sistemini icat eden Jeff Ruskin'in oğlu Azar Ruskin.
Eğer The Social Dilemma Netflix belgeselini izlerseniz orada da göreceksiniz.
Daha çok küçük gençlerde silikon...
Vadisi'nin içine doğmuş ve orada büyümüş.
Kendisi de teknolojiyle oldukça haşır neşir olan birisi olarak tamamen iş verimliliğini arttırmak ve teknolojinin hızını, verimliliğini yükseltmek amacıyla sonsuz kaydırma özelliğini icat etmiş.
Başlarda amaç sadece dökümanların sayfası arası geçişi kolaylaştırmak, işte haber sayfalarında sonraki sayfaya geçmek zorunda bırakmadan devam edebilmek gibi amaçları gözetiyormuş.
Fakat çok geçmeden sosyal medya uygulamaları için de kullanılmaya başlanmış.
Ve bir gün kendisini eskiye göre %50 daha fazla sosyal medyada vakit geçirirken bulunca ne yaptığına bir kere daha bakmış.
Bugün ortalama bir insan günde yaklaşık 3 saatini telefon ekranına bakarak geçiriyor.
Düşünsenize durmadan kaydırıyoruz.
daha iyisini arıyoruz.
Hep daha fazla tatmin olabileceğimiz bir şeyi o anki izlediğimiz şeyin ne olduğunu hiç düşünmeden sürekli tüketiyoruz.
Burada TikTok'un mesajını hatırlatmak istiyorum.
Düşünmeden tüket. Tam olarak bunu yapıyoruz.
Düşünmeden tüketiyoruz.
Ve işin en kötü kısmı aradığımız şeyin pozitif, neşeli, umutlu hissettirecek olduğuna inanarak devam etmek.
Fakat koca bir öfke manipülasyonuna ve duygu ticaretine doğru kaydırıyoruz.
Tek yaptığımız şey onlara da Daha fazla veri vermek.
Bu araştırmaları yaparken rastladığım bir haber başlığını paylaşmak istiyorum.
Sonsuz kaydırma. Sosyal medyada savaşın kalbinde bağımlılığa açılan kapı.
Şimdi her zamankinden daha fazla.
Bu sisteme acilen bir ölçüt getirilmesi gerekiyor.
Çözüm bugün bu uygulamaları silmekte ve kendimize o dandik spritüel akımın yaptığı gibi sadece bize hizmet eden bir dünya yaratmakta değil.
Ve tabii ki umarsızca kullanmaya devam etmekte de değil.
Bakın bugüne gelene kadar değişmez sanılan o kadar çok şey değişti ve yapılabilecek o kadar fazla şey var ki.
Nasıl ki Azar Raskin kendi icat ettiği özellikten sonra sosyal medyada %50'den daha fazla vakit geçirdiğini fark edip bununla ilgili bir çalışma...
ve araştırma yapmaya başlıyorsa emin olun bu platformların da yapabileceği çok fazla şey var.
Ve onlara bunu yaptırmak zorunda bırakacak olan biziz.
Nasıl ki bundan 100 sene önce kadınlar iş hayatında ve sosyal hayatta çok zayıflardı.
Bugün bambaşka bir noktadalar.
Ya da eşcinsel bireyler hiçbir şekilde topluma karışamıyorlardı.
Şu an legal evlilikler yapabiliyorlar.
Bunlar da değişebilir arkadaşlar. Hepsi halkın iradesiyle başladı.
Bize geri verilmesi gereken tek şey kendi irademiz.
Bununla ilgili bir örnekten...
bahsetmek istiyorum. Amazon'da siparişlerde ciddi bir düşüş olmaya başlıyor ve bununla ilgili bir araştırmaya başlıyorlar.
Alışveriş sepetinde 100 milisaniyelik bir gecikme nedeniyle kullanıcıların alışveriş tamamlamaktan vazgeçtiklerini fark ediyorlar.
Bakın, insana 100 milisaniye verilince almak üzere olduğu, belki de sepete gelene kadar almaya çok kararlı olduğu üründen vazgeçebiliyor.
Eğer 100 milisaniyede karar değiştirebiliyorsak, sonsuz kaydırma kapatılırsa neler olabilir bir düşünün.
Ya da kitapta bahsedilen önerilerden bir tanesi de abonelik modelinin olmasıydı ve bu benim çok hoşuma gitti.
Cüz'i miktarda bir üyelik ücreti alınacak ve biz artık satılan ürün değil, satın alan tarafta olacağız.
Güç tarafları değiştikten sonra da teknolojinin faydasını kullanmaya başlayacağız.
Çünkü uygulamalar bizim için çalışmaya başlayacaklar.
Teknoloji asla kötü bir şey değil.
Yani yapay zeka asla kötü bir şey değil.
Nasıl ki tekerleğin bulunması bir devrimse bugün teknoloji üzerinde atılan her adım yeni bir devrim.
Sadece bunu yönetmemiz gerekiyor.
Sadece buna bir ölçüt gerekiyor.
Ve teknolojinin insanın üzerinden yükleri aldığı, insanın insan olmasına alan tanıdığı bir dünyada bu medeniyeti çok daha güzel bir yere taşıyabiliriz.
Örneğin ben Amerika'ya geldiğimden beri köpek bakıcılığı yapıyorum ve ilk sene neredeyse günde 2-3 kere ev süpürüp siliyordum.
Bu benim için ciddi bir rutin haline gelmişti.
Yani hem zaman hem enerji harcıyordum.
Bir senenin ardından robot süpürge aldım ve aldığım hafta köpekle yürüyüşe çıktıktan sonra eve geldim, kahvaltımı ettim derken böyle bir...
boşluğa düştüm. Çünkü bu sefer evi ben süpürmeyecektim ya da silmeyecektim.
Ve bir anda ne yapacağımı bilemedim.
Burada lütfen hemen performatif bir yerden o anı da çok verimli geçirmem lazım diye düşünmeyin.
Ben zaten böyle düşünmedim çünkü ben her zaman teknolojinin insanın faydasına gelişmesi gerektiğini savunan bir taraftaydım.
Ve o anda hemen bunu bir fırsat olarak görüp insan oluşumla ilgilenmek istedim.
Görmeye, algılamaya, düşünmeye, hissetmeye ve anlam üretmeye çalıştım ve buna hala devam ediyorum.
Bu anlamları sizlerle paylaşmaktan çok zevk alıyorum.
Çünkü bir noktada tıpkı o yapay zekanın koca hafızası gibi bizim de ortak bir hafızamız olduğuna inanıyorum.
Sadece doğup büyüdükten sonra o hafızadakileri hatırlamaya başlıyoruz ve bizim kendimize kattıklarımızla o hafızaya dönmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Geçenlerde Instagram'da paylaştığım bir sözü burada da söylemek istiyorum.
Bütünden ayrıştım, bireyselleştim ve şimdi ise bir bire olarak bütüne entegre oluyorum.
Ortaya getirdiğim bu kritikler bazen çok büyük, bazen çok zor, bazen de çok gereksiz görünebiliyor.
Fakat arkadaşlar yüzleştiğiniz her şeyi değiştiremezsiniz ama yüzleşmeden de hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.
Bir sonraki bölümde bu zalim güçlere karşı nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğine ve bu organize sisteme karşı kendi içimize nasıl bir rutin geliştirebileceğimize değineceğim.
Dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
