
Beklentilerden, yanlış anlaşılmalardan ve “senin yerinde olsam” diye başlayan cümlelerin yarattığı o görünmez baskıdan bahsettiğim bir bölümle karşınızdayım.
Eylül’ün içsel maratonu, yeni başlangıçlar ve o hiç bitmeyen “daha iyi versiyon” çabasıyla kendimizi nereye kadar taşıyoruz?
Kendi deneyimime, beklentilerime ve insan olarak varoluşumuzdaki karmaşık döngülere samimi bir sesli günlük bıraktım.
Sen benim yerimde olamazsın ama kendi yerinde neler yapabileceğini hatırlamak istersen, buyur dinle.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Herkese merhaba, Düşünce Röntgeni''nin yeni sezonuna hoş geldiniz.
Ben Beste. Uzun bir aradan sonra öncelikle şu soruyu sormak istiyorum.
Nasılsınız arkadaşlar? Nasıl gidiyor?
Yaz tatillerinizi yaptınız, bol bol eğlendiniz diye umuyorum.
Ve Eylül ayının son günlerinden size küçük bir geriye bakma bölümü yapmak istiyorum.
Birçoğumuz benzer mottolara sahiptir diye düşünüyorum.
Eylül ayları hep çok farklı değil midir?
Tabii bu sene 1 Eylül'ün pazartesiye gelmesiyle birlikte ekstra bir motive ediciydi.
Daha istikrarlı, daha girişimci, daha kararlı girerim.
Etrafımdaki insanlarda da benzer etkileşimleri fark ediyorum.
Düşününce yaz biter, renkler solar, o güneş ışığının altında capcanlı görünen her şey bir anda daha solgun, daha dramatik bir hal almaya başlar.
Yağmurlar başlar ki ben çok severim ve çok özlüyorum.
Kış gelir, besinler azalır, baya baya solmayı, bitişi, ölümü içeren bir şeydir Eylül.
Son kez bahar gelir ama her sonun bir başlangıcı olduğu gibi diye başlayıp böyle yeniden doğmak speküler.
Ama yok arkadaşlar henüz o kıvama gelmedim.
Ben aksine yeniden doğmaya karşı beklentilerimizden konuşmak istiyorum.
Öncelikle Eylül ayının bende neden böyle hisler çağrıştırdığına dönüp baktığımda aklıma ilk gelen şey okul sezonu oluyor.
Okulda bizim için bu dünyaya geldiğimiz sistemin içinde ailemizin dışına çıktığımız ilk yerde level atladığımızı gördüğümüz yeni bir ben olma heyecanıyla bir sonraki seneyi beklediğimiz olabilecek potansiyellerimizin
böyle hediye paketi gibi önümüze koyulduğu ilk pratiklerden birisi.
Çoğumuz 5-6 yaşına kadar okula ne zaman başlayacağımız heyecanıyla büyürüz ve etrafımızdaki tüm insanlar, ablalar, abiler, teyzeler, amcalar, herkes bize ne zaman okula başlıyorsun diye sorarlar.
Hatta çocukluk döneminde yaşımızı söylediğimizde kaçıncı sınıfa gidiyorsun yani gibi bir eşleme sorusu vardır.
Yani seni kaçıncı sınıfa gittiğin ne tanımlarlar.
Hepimizi birbirimize benzer paydalarda buluşturmaya çalışan kolaylaştırılmış bir gruplama eylemi bir anda kendi farkımızı ortaya koyma çabası Bunun içinde beklentilerin havada uçuştuğu bir hal alır.
Ne cümle oldu değil mi? Yani kısacası Eylül bize hayatımızın ilk sosyal statüsünü kazanma hazdını veriyor bence.
Tabi bu haz kişinin gıyabında çok farklı sonuçlara sebep olabiliyor.
Kimine dert görünüyor bu başlama.
Kimine de tıpkı benim gibi sadece heyecan katıyor.
Ben bir şeylere başlamayı çok severim arkadaşlar.
Yani yeter ki yeni bir şeye başlansın.
Hiç fark etmez daha önce deneyimlenmiş olsun bir kere daha başlansın.
Sürekli yakıp yeniden doğmak denen şey bende çok iyi çalışıyor.
Zaten dikkat ediyorum etrafımda yakınımdaki insanlar bir şeye başlamayı hiç sevmezler.
Hani birbirimizin enerjisini dengelediğimizi düşünüyorum.
Hatta en başlarda hep başlamaya ikna ediyorum çünkü ben çok ısrarcı bir insanım diye düşünüyordum.
Fakat daha sonra fark ettim ki yeniden başlamanın umut satan bir yanı da var.
Yani bir önceki gibi olmayacak.
Geçen senekinden daha iyi olacak.
Bu sefer daha iyisini yapabilirsin gibi gibi umutlar yeşerir içimizde ve bir öncekin ağırlığını da atarız bir yanda.
Yani o geçmişteki...
eksik ya da kötü hissettiğimiz deneyimi unuturuz belki de.
E tabi bir de romantik tarafı da var.
Teoman ve Bülent Ortaçgil'in Eylül Akşamı şarkısını dinledikten sonra Eylül aylarını biraz daha sevmiş olabilirim.
Peki sizin Eylül ayınız nasıl geçti?
Yani bu konuştuğumuz şeyleri yaşadınız mı?
Kendinize yeni planlar, rutinler oluşturduğunuz mu?
Kendinizden yeni beklentileriniz var mı?
Ya da belki Eylül ayının sonundan sorduğum için hani azıcık ucundan girdiğiniz bir rutin vardı da istikrarlı bir şekilde onu devam ettirebiliyor musunuz?
Eğer olmadıysa üzülmeyin çünkü Aralık ayı da pazartesi başlıyor ve 2026'nın hemen öncesinde böyle bir hazırlık ayı gibi hissedersiniz süper olur dermişim ama demeyeceğim.
Yok arkadaşlar ben bunu demeyeceğim.
daha farklı şeylerden bahsedeceğim.
Sonra isterseniz siz romantize edersiniz.
Artık 10 bölüm oldu. Beni az çok tanıyorsunuz.
Bir şeylerin gerçeğiyle yüzleştikten sonra o şeyleri romantize etmeyi tercih ediyorum.
Çünkü o yüzleştiğim gerçekliklerde belki daha üzücü ve olumsuz şeyler oluyor ama romantizm de sanki o dramalardan daha iyi çıkmıyor mu?
Mesela en romantik filmler, en romantik şiirler, çoğu bazı acıların içinden geçmiş insanların ürettiği şeyler oluyor.
O zaman bugünkü bölümümüze girmek istiyorum.
Ben bugünkü bölümde beklentilerden ve üzerimizde yarattığı amansız hadsizlikten bahsetmek istiyorum.
Evet, bazen kendimizden, bazen de karşımızdakinden öyle beklentilere giriyoruz, o kadar ölçülemez ve o kadar yersizler ki bunun adına amansız diyemezdim de başka ne derdim?
Öncelikle beklentiden başlayayım kendimce.
Hatta dur, kendimce başlamayacağım.
Direkt bir beklentinin tanımıyla başlamak istiyorum.
Beklenti bir olayın, davranışın ya da sonucun...
Belirli bir biçimde gerçekleşeceğine dair zihinsel bir hazırlıktır diyor internet.
Tabii ben şimdi bir örnekle oturtarak gitmek istiyorum.
Çok basit bir yerden. Daha önce gittiğin bir restorana gidip daha önce yediğin bir yemeği sipariş ettiğinde o yemeğin aşina olduğun tatla benzer olmasını bekliyorsun.
Elinde tanıdık bir veri var ve o veriyle beraber benzer bir beklentiye sahip oluyorsun.
Bir de hiç tanıdık olmayan, senin için yepyeni bir deneyim elde etme örneğinden gidelim.
Mesela hiç sahneye çıkmadın ve ilk kez sahneye çıkmak istiyorsun.
bir plan var ve biliyorsun ki diğer insanlar sahneye çıkarken heyecanlanırlar.
O yüzden sen de heyecanlanıyorsun.
Yani beklenti için bir öngörü refleksinden oluşan, durumdaki belirsizliği azaltmaya çalışan, kendimizi daha güvenli hissetmemiz için bunu yapan, baya baya hayatta kalma refleksi diyebilirim.
Tam olarak bir kavram ismi de veremiyorum çünkü çok katmanlı bir hali var.
Bazen bir eylem, bazen bir düşünce, bazen bir anlam, bazen de böyle bedensel bir karşılık gibi.
Hani kimyasal da bir yandan.
Bizde bazen duygular ortaya çıkarıyor.
Gerginlik yaşıyoruz, sabırsız hissediyoruz, tetikte hissediyoruz, midemize öküz oturuyor.
Bunlar da bilinçli ya da bilinçsiz beklentilerin bedendeki karşılığı oluyor.
Ve bu katmanların kendi içinde de döngüsel bir örüntüsü var.
Çoğu zaman kendini sürekli yeniden üreten bir yapı hali.
Bir düşünceyi doğuruyor, sonra o bir duyguyu tetikliyor, o bir davranışı şekillendiriyor.
Ardından yeni bir sonucu referans alarak yeni bir beklenti kuruyor.
Yani beklenti sürekli döngüsel bir halde devam ediyor.
Peki bu sarmalın İçinden çıkmak mümkün mü?
Yani beklentisiz bir deneyim mümkün mü?
Hepimizin diline çok düşmüş olan Athena'nın Ben Böyleyim şarkısından bir kesim vardır.
Şarkı baya cool yani.
Hepimizin ergenlik döneminde kimlik sancısının böyle zirvesini yaşarken ben böyleyim diye vaz vaz bağırmak istediği zamanlarda olmak istediğimiz bir sesten geliyor.
İçimize hitap eden bir sesten geliyor.
Ve beklentiler sadece üzer dediği için de biz beklentisiz olmayı bekliyoruz.
Hatta burada böyle bir paradoksu görün istiyorum.
Beklentisiz olmayı bekliyoruz.
Bazen kendimizden, bazen karşımızdakinden, bazen de bir eşyadan bekliyoruz.
Ki haksız da değiliz. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki saniyeler...
içerisinde binlerce insan tarafından çok farklı anlamlar üretiliyor.
Yepyeni limitler belirleniyor.
Yepyeni şeylere heves ediliyor ve sürekli olarak yayılmaya devam ediyor.
Mesela ben şu an sana anlattıklarımla senin kendinde yeni bir şeyler beklemene sebep oluyorum belki.
Bunu direkt tetikleyen kişi ben olmasam bile sen beni dinlediğin ve sindirmeye çalıştığın her bilgide yeni bir anlam üretiyorsun ve kendi belleğindeki fitrelerine göre bambaşka beklentilere giriyorsun.
Ve bu oldukça doğal.
Ben artık o şarkıdaki gibi ku...
kişi olmanı beklemiyorum. Yani beklentilerden kurtulmak denen şeyi deli saçması bir uydurma görüyorum.
Beklentisiz olmak denen şeyin sadece ölmekle mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Hatırlayanlar için İstikrarlı Değişim Hakikattir bölümünden bir tekrarı düşeyim.
Yeniler içinde bir bölüm hatırlatması olmuş olur.
Duran şey ölmüş şey demektir demiştik ya hani orada da.
Bence beklentisiz şey durmuş bir şeydir ve duran şey de ölmüş demektir.
Çünkü beklenti bahsettiğimiz o çok katmanlı halin bir tanesinde de bir eylemdir.
Deneyimlenen her anda bir algılama oluşuyor.
Bu algılamalar kişinin kapasitesi dahilinde bir veriye dönüşüyor.
Sonrasında bu veriyi bir girdi gibi düşünün.
Her girdiğinde bir çıktısı var.
Yani burası kaçınılmaz bir formül.
Düzen böyle. Sen o veriyi sokarsan senden de bir şeyler çıkacak.
O çıkışın adı da anlam.
Anlamanın karşılığı da beklenti.
Şimdi birazcık hızlı ve karışık oldu.
Daha detaylı açıklayacağım.
Adım adım gidiyoruz. Adam ya adam ya.
Şöyle hayal edelim. Her deneyim aslında bir algılamadan oluşuyor.
Yani gözümüz bir sahneye...
görüyor, kulağımız bir sesi duyuyor, içimiz bir hisse kapılıyor ve bunların hepsinin toplamında zihinsel sistemimize giren tam bir veri oluşuyor.
Ve her kişinin kendi kişisel kapasitesi o veriyi işliyor.
Ve bu kesinlikle kişiler arasında aynı değil.
Yani senle ben farklı şekillerde işliyoruz.
Her bireyin kendine ait geçmiş deneyimleri, travmaları, kültürü hatta o anki ruh hali gibi birçok faktörle bu girdilerin nasıl işleneceğine karar veriliyor.
Ve aynı olay farklı kişilerde farklı veriler haline geliyor.
Hemen bunun ardından da biyolojik yapımız gereği aldığımız ve işlediğimiz tüm veriler bir çiftliğe dönüşüyor.
Bu bazen bir davranış oluyor, bazen bir konuşma oluyor, bazen sadece hiç fark etmediğimiz bilinç dışı bir yönelim olabiliyor.
Ama bu süreç hiçbir zaman nötr bir halde kalmıyor.
Her girdinin kendi içinde bir anlam üretme potansiyeli var.
Ve işte tam o anda, o anlamın üretildiği anda onun da geleceğe dönük bir uzantısı oluşuyor.
Bunun adı da beklenti oluyor.
Yani anlam sadece olanı açıklamıyor arkadaşlar.
Üretildiği anda olması gerekeni de doğuruyor.
İşte benim inanç sistemleriyle ilgili tüm kavgam burada başlıyor zaten.
Yani şunu açıklayabilsek ben zaten halledeceğim orayı.
Ama bu zaten kendi başına 8 bölüm falan çıkarır.
O yüzden geçiyorum. Özedersem girdi sensin çıktı da senin anlam arayışı.
Arada olan her şey seni bir beklentiye çekiyor.
Bu demek oluyor ki beklentiler sadece üzer diyen Athena.
Evet birazcık haklısın.
Fakat artık aşağı yukarı beni biliyorsunuz.
Ben üzüntüden kaçmıyorum.
Olumsuzdan da uzaklaşmıyorum.
Aksine içinde dolana dolana buluyorum yolumu ve bugün de size bu dolanmaların içinde geldiğim yerlerden bahsetmek istiyorum.
Yalnız bu cümle şu şekilde olsa çok daha iyi dururdu.
Bugün de size bu dolanmaların sonucunda vardığım yerlerden bahsetmek istiyorum.
Çok fiyakası olan, bir yol almış, bir şey bulmuş gibi davranan biri olurdum.
Fakat ben bundan çok uzakta bir yerdeyim.
Belki kelimeler kulağa çok tanıdık geldiği için ve çok benzer bulunduğu için beni anlamıyorsunuz.
Ama ben ne bir şey bulmuş durumdayım ki...
sonucuna geldim diyeyim.
Hala çok içindeyim. Ne de bir yere vardım ki vardığım yerden konuşayım hala gitmekteyim.
Tamam Bese, şairhane bir felsefe halinden çekip çıkarabilirsem seni tam şimdi şu anda.
Artık bu bölümde beklentilerin üzerimizde yarattığı amansız hadsizlik konusuna girmek istiyorum.
Şu ana kadar geldiğimiz noktada beklentinin ne kadar da doğal bir refleks olduğuna hemfikir olduğumuzu varsayıyorum.
Ve en sebepsiz görülen, en doğal halinde gerçekleştiğini sandığımız tüm deneyimlerde bile bu anlama çabasını kapsadığı için beklentide verilen bu çabanın yanında gelen bir promosyon.
Ve biz insanoğlu bilince sahibiz.
Dereklentiyi nasıl yönetebileceğimize dair karar veren bir bilinç var.
Ve bu bilinç nerede? Nerede arkadaşlar?
Bilinç terk mi yani? Hani biz bilinçli bir varlık olarak diye bir cümleye başlıyoruz ya.
İnsanı atfeden bir sıfat tamlaması olarak kullanıyoruz bunu değil mi?
İnsan bugüne bugün bilinç kapasitesini en üst düzeyde kullanabilen canlı.
Evet şempanzeler, yunuslar, fil, karga, carcurt hatta son zamanlarda çok popüler ahtapotlar falan da üst düzey bilinç göstergeleri var.
Fakat insan kadar kompleks bir yapıda değiller.
Ve en önemli... insan gibi ahlaki sorumluluk, dil kültür veya inanç sistemleri için ya da yaratıcı bir üretim için kullanamıyorlar.
Yani en azından şu anda kullanamıyorlar.
Bundan 500 sene sonra ahtapotlar bu podcast'ı dinlerse ulan ne salak salak konuşmuş şu kız der belki.
Şey diyormuş anlıyorum ama konuşamıyorum.
Çok beklerim yani böyle bir şey olmasına.
Çünkü bazen o gönlünün altındaki dünyanın henüz yüzde bilmem kaçını keşfettiğimiz ve bunun çok düşük bir oran olduğunu hatırlayınca ne biliyoruz ki diyorum yani.
Neyse günümüz dünyasının bilgileri ışığında konuşmaya devam edecek olursam insan olarak bilinç düzeyi çok yüksek canlıyız ve bunu kullanabiliriz arkadaşlar.
En azından beklentilerimizi yaratırken ve bunlarla ilgili bazı yargılamalar yaparken kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Yani beklentilerimizin üreyen bir yapıya sahip olması kadar yönetilebilir olduğunu da hatırlatmak istiyorum.
Gidip mesela anlam yüklemek istediğin ideolojinin yapısına bağlı bir beklentiye mi giriyorsun bak ya da anlam yüklediğin kişinin yapısına bağlı olarak mı beklentiye giriyorsun?
Bak anlam yüklediğin diye diye diye hepsini sayıyormuşum şimdi.
Ama yok yapmayacağım. Bunu da yapmayacağım.
Siz o katmanları tek tek düşünün.
Sonra da bunların hayatınızdaki yerlerini kendi içinizde örneklendirin.
Ben devam ediyorum. Biraz da hayattan beklentilere gelmek istiyorum.
Örneğin benim hayattan en büyük beklentim yaşadığım her anı, her dakikayı, böyle verdiğim çabayı hep içime sinen bir haz halinde olmak istiyorum.
Yani kendime odaklandığımda en derinde hissettiğim arzum bu hazzı hisset.
Ve bu çoğu zaman kulağa sanki gezip tozup yiyip içip tatiller yapınca olacakmış gibi geliyor ya.
Ben de öyle sanıyordum. Fakat ben bu yaz evdeydim.
Hatta onun da üzerine okula gittim geldim.
Yani uzun zaman sonra haftada 5 gün sabahtan akşama kadar okuldaydım.
Ve bütün dünya tatil yaparken, diziler, filmler bile tatile girmişken ben tam zıttı bir şey yaşıyordum.
Ve ister istemez bir eksiklik hissine düştüm.
Üzerimde zaten bir göçmenlik yorgunluğu, rutin zaten kaldığı yerden devam ediyor.
Daha da azimli olmam gereken zamanlardan geçiyorum.
Çok zorlanıyordum. Sonra bir anda durdum ve bambaşka bir taraftan bakmaya karar verdim.
Yapmakta olduğum her şeyin beni ne kadar beslediğini, o sırada onu deneyimlemekten ne kadar haz duyduğumu hissedim.
Yani o bahsettiğim, verdiğim çabayı ve harcadığım enerjiyi içime sinesine yaşamak istiyorum dedim ya.
Aslında ben tam olarak bunu yaşıyordum.
Öğrenmekte olduğum şeylerin beni ne kadar heyecanlandırdığını, tanıştığım insanların beni ne kadar mutlu ettiğini.
Hatta Los Angeles'da Amerika için yaz sayılan yerde okyanusa 5 dakika mesafedeki evimde yaşarken başka bir yaz tatili arzuluyor olmam kime ait olduğunu bilmediğim ortak yargıların altında kendimi
üzmekten başka bir şey değildi.
Şimdi insanın kendinden beklentilerinin bile ne kadar yanlış olabileceğini bir örneklendirmiş oldum.
Ama bir yandan da tam şu anda ben bu hikayelerden bahsederken senin kafanda kendi filtrelerinle nereye oturdu onu da merak ediyorum.
Mesela ben görselleştirerek dinleyeyim.
bir insanım ve hep bir sahne kurarım içeride.
Sen nasıl dinlediysen kendince öyle bir yaratım yaptın.
Bu yaratım benim hakkımda ne biliyorsan, söylediklerim sende ne çağrıştırıyorsa, hepsinin toplamının sendeki anlamlarla kesiştiği yerlerden üretildi.
Yani belki de sen benim nasıl hissetmem gerektiğine, evimin, işimin, hayatımın nasıl olması gerektiğine dair birçok beklenti baloncuğu oluşturdun şu an kafanın içinde.
Buraya kadar her şeyin çok doğal olduğunu tekrar etmeme gerek yok herhalde.
Peki ya sonra? Sen o anlamları, sana ait olduğunu, Kendi değerlerinin sorumluluğunu almaktan kaçıp, gelip de bana bunlarla bir yargıda bulunursan, belki beni zorbalar, belki de yüceltirsen.
Bu benimle senin aranda mükemmel bir ilişki de kurabilir fakat aynı zamanda her şeyi ikimiz içinde zorlaştıran korkunç bir hal alabilir.
Nasıl mı? Örneğin paylaştığım şeyleri benimle çok benzer algıladığın için kendimi oldukça anlaşılmış hissederim ve bu çok haz verici bir şeydir.
Her birimiz bunu en az bir kere deneyimlemiştir diye düşünüyorum.
Gerçekten anlaşıldığını hissettiğini...
tamamlanmış hissedersin.
Şimdi ben hiç hissetmedim diyen drama severlere bir sorum var.
Hiç dedikodu yapmadınız mı?
Evet dedikodu. İkinci veya üçüncü bir kişiyle bir başkası hakkında tamamen kendinize has düşüncelerinizi paylaşıp size katıldıklarını hissettiğiniz o anda yaşadığınız histen bahsediyorum.
O güçlü hissetme hatta belki de bir noktada güç zehirlenmesi hali.
Anladınız mı şimdi? Bir de farklı bir perspektiften bakalım.
Uzun zamandır arkadaş eş dost olduğunuz tırnak içinde söylüyorum anlaştığınız kişiyle bir paylaşım halindeyken hatta rutin bir paylaşım halindeyken yanlış anlaşıldığınızı fark ettiğiniz o an.
Çok travmatik değil mi?
Kafanızın içindeki tüm ezber bilgi birikiminin sanki deprem olmuşçasına sallandığı ve bazı ezberlerin yıkıldığı, belki de sadece sarsıldığı bir kaos.
Çok kırılgan ve güçsüz hissettiren bir deneyim bence.
Bakın arkadaşlar, beklentinin o çok katmanlı hali bazen vezir, bazen de rezil edebiliyor.
Bir bakıyorsun, kendini eşsiz ve tamamlanmış, aradığını bulmuş hisseden bir yerden, kendini yapayalnız ve aslında yanıldığını fark eden bir yerde buluyorsun.
Resmen iki zıt kutu Youtube'dan oluşan bir doğru gibi ve biz bence bu doğrunun üzerinde gide gele, gide gele yaşayıp ölüyoruz.
Geçenlerde her şey ne anlama geliyor diye bir kitap okuyorum.
Kapağında felsefeye küçük bir giriş diye alt başlık vardı ve çok heyecanlandım.
Hemen yanıma not defterimi aldım ve okumaya başladım.
Okurken öyle zorlandım ki bir paragrafı tekrar tekrar okuyorum ve düşünüyorum, tekrar okuyorum.
25. kez okuyup anlamadıktan sonra kendime sinirlenip sana müstehak beste dedim ve bunu dedik.
Sonra 5 dakika falan kahkaha attım.
Beni tanıyanlar anladı.
Tanımayanlar da zamanla anlarlar.
Neyse. Kitapta kelimelerin anlamı diye bir bölüm vardı.
Ve bu bölümde dilin yanlış anlaşılmasına odaklanıyordu.
Sadece yanlış anlaşılma dersem eksik anlatmış olurum.
Dilin yapısı ve sınırları gereği düşüncelerimizin ifade edilmesindeki çatlakları işaret ediyor.
Ve şöyle bir cümle notu almışım.
Anlamın anda kırılması.
Bunun üzerine çalışan ve düşünen çok fazla felsefeci ve yazar var.
Yani odaklanırsak o kadar farklı perspektiflerden o kadar başka değerlendirmeler yapılabilir ki benim çok hoşuma gitti.
Şimdi bugünkü beklenti konusuyla bu cümleyi birleştirerek bir şeyleri toparlamak istiyorum.
Biriyle iletişim halindeyken kullandığın kelimelerden öte onları söyleyiş tarzına, ondan önceki davranışlarına, sana dair duyduğu veya hissettiği şeylere veya tamamen o anki kendi deneyimlerine dayanarak
sana karşı zihninde bir karakter inşa ediyor.
biraz önce ben kendi hislerimden ve günlerimden bahsederken sizin kendi perspektifinizde yaptığınız gibi.
Ve bu inşa edilen karakter bazen seninle hiç ilgisi olmayan ama bir şekilde sana benzeyen, ne bileyim işte bir kıyafetinden, geçmişteki bir deneyiminden sana karşı türetilmiş bir yansıman olabiliyor.
Hatta diyor ki insanlar çoğu zaman seni değil, senin temsil ettiğini sandıkları şeyi dinlerler.
Ve bu yüzden bazen bize göre çok açık sandığımız bir cümlemiz bile karşı tarafta bir yankı bulur.
Bu benim kafama o kadar yatan bir cümle ki arkadaşlar.
Ben buna %100 katılıyorum ve hiçbir şekilde birbirimizi tam olarak tanıdığımızı düşünmüyorum.
Böyle bir deneyim de yaşadım.
Ergenlik döneminde çok giderli ve hiç bitiremediğim bir ilişkim vardı.
Ve bir gün tatilde aslında kafamdaki kişiyle o kişinin aynı kişi olmadığı gerçeğiyle yüzleştim.
Yani yıllarca o kadar farklı sebeplerden bitmeyip o gün bitmiş olmasına çok şaşırmıştım.
Ve bu gerçekle yüzleştikten sonra da bu bilgiyi her zaman yanı...
tanımda taşımaya çalışıyorum.
Şu da bir gerçek ki zaten hiç kimseyi gerçekten tanıyamayız.
Yani gerçeklik denen şey aslında çok sorgulamaya açık ve mümkün olmayan bir şeydir bence.
En çok tanıdığımızı sandığımız kişide bile çok büyük bir yanılsamaya düştüğümüzü biliyorum.
Ki kendimizi de %100 tanımlayabilen bir canlı değiliz ki karşımızdaki bizi tanımlasın.
Biz kendimizi sürekli olarak ötekilerde arayan ve bulduğunu sanan ama her bulduğu noktada aslında yeniden yanıldığını fark eden canlılarız.
Tam olarak bu sebepten kafamızda Karşımızdaki modelin birbirine en yakın olduğu halde en sürdürülebilen ilişki olmaya başlıyor.
Sık sık değişim gösterdiğimiz bu yaşamda nasıl olacak da karşımızdaki kişiye karşı beklentilerimiz aynı kalacak diyorsanız zor olan kısım da orası bence.
Esnek olabilmek gerekiyor.
Lütfen birini sevmeye devam etmek deyince sadece eş ve arkadaş da düşünmeyin.
Aile bireylerimiz de aynı şekilde, çocuğumuz da aynı şekilde.
Sonuçta sürekli bir değişim ve dönüşüm içindeyiz ve bizim kafamızda ister istemez onlara karşı...
karşı sevgimizi barındıran bir beklenti var.
Bu beklentiyi ne kadar esnek hale getirirsek o kişiyi de her zaman olduğu haliyle sevebilmeye devam etmiş oluruz.
Ve bence gerçek sevgi ve kabulleniş de zaten böyle bir modelden gelişiyor diye.
Anladığım şu ki söyleyen ve dinleyen arasında her zaman bir anlam boşluğu var.
Ve bu da bizi beklentilerimiz konusunda çok daha dikkatli olmaya çağırıyor.
Bu yüzden insanları düşünceleri, bulunduğu koşulları veya yapmakta olduğu eylemleriyle ilgili yargılamadan önce yani o O durumlara karşı kendi dünyamızda bazı beklentileri oluşturmadan önce bir durup düşünelim.
Yine hayatımdan bir örnek vermek istiyorum.
Çok uzun zaman önce artık gerçekten anılarımın çoğu iki basamaklı yıllar kadar geride kalmaya başladı.
Birazcık trajik bir durum. Neyse bir gün Beşiktaş'ta oturuyoruz ve masada üç kızız.
Üniversite yaşlarındayız ve sokaktan çok kilolu bir kız geçti.
Göbeği açık bir üst altına da çok mini bir etek giymişti ve sanırım çok renkliydi diye hatırlıyorum.
Masada şöyle bir cümle geçti.
Kimin dediğini hatırlamıyorum. Belki de ben demişimdir ama.
Ya benim öyle bir fiziğim olsa asla öyle bir şey giymezdim.
Bu cümleden sonra böyle benim beynim bir error verdi.
Yani bir aklıma takıldı.
Ben onun yerinde değilim ki.
Sonra bu tarz cümlelerin yanından geçtiğim ve kullandığım her yerde içime sinmeyen bir şeyler oldu.
Yani çoğu zaman üçüncü kişileri konuştuğum dedikodu masalarında kendimi yakaladım bunu söylerken.
Çünkü karşımdaki kişiyle konuştuğumuz kişi hakkında bir fikir birliği hissetmek ve güçlü hissetmek istiyorum.
Ortaya attığım şey hiçbir şey...
Kesinlikle deneyimleyebileceğim bir şey değil.
Yani ben hiçbir zaman o olamam.
Çünkü o ben değilim ve onun yerinde olsaydım ne yapardım bilemem.
Şimdi ben demiyorum ki kimseyi eleştirmeyin, kimsenin hakkında konuşmayın, dedikodu yapmayın.
Tabii ki bir şeyleri beğenmeyeceksiniz ve beğenmediğiniz için de yorumlamak isteyeceksiniz, eleştireceksiniz.
Bazen küseceksiniz, arkasından konuşmak isteyeceksiniz.
Ama ben onun yerinde olsaydım demeyin.
Çünkü siz bunu dediğinizde beyninizin içinde bir beklenti balonu oluşturuyorsunuz.
Sonra o balonu bir de... Karşı tarafa iletemediğiniz için dışındaki katman patlıyor.
İçindeki tortular beyninizin içine düşüyor gibi düşünün.
O tortular zamanla taş oluyor.
Sonra sizin ayağınıza bir yerde takılıyor.
Senin kafanın içinde yarattığın o onun yerinde olsaydım kişilerinin toplamı senin kim oluşunu engelliyor.
Sen kendini tanımlayamıyorsun.
Mesela sen kendi cümlelerinle, kendi fikrinle karşındaki kişiyi çatır çatır eleştirsen en azından kendi duruşunu bilirsin.
Kendini tanımlarsın. Ama gidip de ben senin yerinde olsaydım diyerek fuzuli bir hareket özgürlüğünü çalmak bir noktada kaçış gibi geliyor bana.
Sen sen olarak ne yapardın sana kalsın onu söyle.
Boş ver sen kimsenin yerinde olma.
Sen zaten sendesin ve kendin olmanın, kendinde olmanın tadını çıkar.
Kendi beklentilerine bir dönüp bak.
Kendinden beklentilerine bir dönüp bak.
Bir an önce bunlara başla ki kendi deneyimini yaşayan bir insan ol ve doğduğun günden beri ait olma hissiyle yanıp tutuşan o insanoğlu acizliğini kendi deneyiminle buluşturabil diye söyle.
Kendinle kavuşabilmen ve kendine daha insani değerlerle yaklaşabilmen dileğiyle.
Kapatmadan önce muhtemelen çok yargılandığımı hissettiğim bir günden, bir günlük sayfamdan bir kesit okumak istiyorum.
Aslında mesele olan anlatmak değil, mesele karşındakinin seni anlamak değil, sana açıklatmak niyetinde oluşuyor.
Seni anlamak için açmıyor ki kapıları, seni yargılamak için açıyor.
Açılan bu kapıdan içeriye girmek, bir yetme arzusunun esiri olarak yarışa girmekten başka bir şey değil.
Ama bu çok tanıdık, tıpkı büyüdüğüm yer gibi.
Ancak vererek ve yetinerek sevileceğini sanan bir çocuk gibi.
Fakat ne kadar verirsen ver o sevgiyi dışarıdan bulamayacaksın.
O yüzden bu hayal için verilen çaba hiçbir sonuca varamayacak ve sadece daha da tüketen, daha da yoran bir süreç olacak.
Bu yetme arzusuyla yanıp tutuşan insanların bir akıllanması lazım.
Bir durup hayat amaçlarını, kendilerini ve ihtiyaçlarını sorgulaması lazım.
Kendi ihtiyaçlarını karşılamadan dışarıya yetme çabasının sadece sevilme ve kabul görme arzusu olduğunu ve bir noktada bu yolculuğun insanı...
kendinden ne kadar da uzaklaştıran bir yol olduğunu görmesi lazım.
Lazım da lazım. Şimdi tam şu anda hala diğerlerini düşünmek bile senin bunu yapamadığını göstermiyor mu?
Sen kendini bu çabadan nasıl kurtaracaksın?
Bulmaya hazır mısın? Ya da arayacak kadar cesur musun?
Kendime küçük bir hatırlatma, sizlere de küçük bir kavuştay diyebileceğimiz bölümümüzün sonuna geldik.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
