
Bazen başlamak için her şeyi yaparız… Ama asıl mesele hâlâ yerindedir: başlamak.
Bu bölümde kendimden ve sizden bildiğim bir şeyi konuşuyorum: Başlamanın eşiğinde oyalanmak, bazen mükemmeli beklemek, bazen de sadece korkmak. Motivasyonun iç ve dış kaynaklarına, ertelemenin duygusal kökenlerinden “akış” haline kadar bir düşünce röntgeni...
Referanslar
- Mihaly Csikszentmihalyi - Flow Theory (Akış Teorisi)
- Eisenhower Matrisi
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Bugün etrafımdaki çoğu insandan ve özellikle kendimden çok iyi bildiğim bir konu hakkında konuşmak istiyorum.
Başlamak. Yakın zamanda yeni bir şeye başlamış birisi olarak bu konu hakkında çok düşündüm ve yakında pratiklerden geçtim.
O yüzden bu düşüncelerimi ve derinleşmemi sizinle de paylaşmam gerektiğini hissettim.
Öyle ki hepimizin kafasının içinde upuzun bir liste halinde yapmak istedikleri hayaller, planlar, sorumluluklardan oluşan bir liste var.
Ve bu listenin büyüklüğü...
Yaş veya statüyle hiçbir ilgisi yok.
Beyaz yakalı birisi de, ebeveyn olan birisi de, çocuk olan birisi de her biri yarınlara kafasının içindeki hayaller ve planlarla devam ediyor.
Bence insan olmanın doğal bir parçası da bu zaten.
Fakat yaş almaya başladıkça imkanların genişlemesi ve bununla beraber sorumlulukların da artmasıyla bu liste gittikçe uzamaya başladı.
Bir de üzerine çok yüksek bir motivasyonla karar verip sonra hiç yapmadıklarımız eklendi.
Ve ben bu noktada birazcık kendimi zayıf hissetmeye başladım.
Belki zayıf da doğru bir tanım değil ama bir noktada birazcık artık hayal ettiğim şeyleri yapamayacak mıyım?
Hayal edilen şeyler yapılmaz mı?
İstemek yetmiyor mu?
gibi sorgulamalar başladı.
Tabii bunu bir sorun olarak görünce bana kalan şey de bu sorunu çözmek oluyor biliyorsunuz.
Hadi hep birlikte derinlemesine bakalım.
Öncelikle başlamak nedir?
Başlamanın ilk adımı niyedir?
Aklımıza bir fikir gelir. Mesela kitap okuyayım, diyete gireyim, spor yapayım, bir podcast yapayım gibi fikirler.
Fikrin aklına düştüğü anda çok kararlı da olabilir.
Hatta belki bunu bir planlamaya dökmüş, bir liste yapmış olabilirsin.
Ama aslında başlamak bir niyetle değil bir eylemle olur.
Yani henüz bir sonuç yoktur ama artık fikir de değildir.
Yine örnekle gidersek kitap okumak istiyorsun ama hangi kitabı okuyacağını bilmiyorsun.
Araştırıyorsun, öneriler alıyorsun, kitapçılara bakıyorsun.
Belki satın alıyorsun, evde duruyor.
Hala başlamış sayılmıyorsun.
Kitabın ilk sayfasını açtığın ve ilk kelimesini okuduğun an kitap okumaya başlamış oluyorsun.
Yani başlamak aslında eyleme dönüşen bir fikirdi.
Ve hepimizin çok iyi bildiği gibi bu fikrin eyleme dönüşme süresi o kadar sancılı ve o kadar uzuyor ki ben aslında bugün tam olarak buranın derinlerine inmek istiyorum.
Neden aklımızdaki tüm fikirleri eyleme dökemiyoruz?
Neden erteliyoruz?
Şimdi ertelemenin tek nedeni o anda onu bir bahaneyle yapamayacak olmak değil, aynı zamanda o anda o duyguydan da kaçmaktan geliyor.
Yani o eylemi yapmanın zorluğundan değil, o eylemin getirdiği...
Duygusal sorumluluktan kaçıyoruz.
Aslında ertelemeyi zaman problemi olarak görüyoruz.
Şu anda yapmaya hazır olmadığımız bir şeyi daha sonraki bir zamana erteliyoruz.
Fakat orada çok önemli bir şeyi kaçırıyoruz.
Konu şu an ya da sonra olması değil.
Konu şu an senin ona hazır olmayan yerlerinde ne hissedeyim.
Yani başladığımızda değil, başlamadan önce hissettiklerimiz yüzünden erteliyoruz.
Bu bölümde bu konulara çok derinlemesine gireceğim.
O yüzden sizden uzun zamandır ertelediğiniz bir şeyi aklınıza getirin.
Çünkü bu analizleri yaparken kendinizde bazı cevaplar bulabilirsiniz.
O zaman başlayalım. Neden erteleriz?
Ertelemekten beklentimiz ya yapamazsam korkusu, yeterince iyi değilim utancı, çok zor olabilir kaygısı, yine mi bu iş ya sıkıntısı ya da nereden başlayacağını bilememe belirsizliği olabilir.
Kendimden bir örnekle gideyim.
Mesela ben bu podcastta başlama fikrini ortaya atalı 2-3 sene oluyor.
Fakat ilk adımı mı yani sözde ilk adımı mı atalı 5 ay oluyor.
Sosyal medya açtım. Sayfamın ismini belirledim.
Hatta gittim tüm eski günlüklerimi ve yazılarımı okuyup kendime konular ve onların içinde kullanacağım yerleri çıkardım.
Daha sonra mikrofon almam gerektiğini düşündüm.
Daha çok kitap okumam gerektiğini düşündüm.
En az 5 tane hazır bölümüm olsun dedim.
Hatta bir ara diksiyon eğitimi almayı düşündüm.
Ve o anda fark ettim ki bu liste her geçen gün uzuyor ve benim ilk adımı atmamı daha da zorlaştırıyor.
Bazen geliştirmek adına çok anlamlı görünen o bahanelerin ilk fikrimi manipüle etmeye başladım.
başladığını gördüm. Hatta o kadar fazla manipüle edip iyi fikirler geliştiriyordum ki ilk fikrimi çöpe atmama neden alıyordu.
Ve durup bu erteleme duygusunun nereden beslendiğine baktım.
Geliştirme kadına diye bulduğum bahanelerimin neyi geliştirmeye çalıştığını ve şu anda ona sahip olup olmadığımı incelemeye başladım.
Ve gördüm ki ben de bu korkularla yüzleşemiyorum arkadaşlar.
Ertelemek dediğimiz şey tam olarak korkularımızla yüzleşememek ve o korkunun geçmesini beklemek.
Fakat o korku geçmiyor ve ilk adımı atmanın önünde koca bir duvar oluşmaya başlıyor.
Bir YouTube videosunda çok güzel bir cümle duymuştum.
Yarınlara borçlu uyanmamak için erteleme diyordu.
Bu cümle beni çok etkiledi çünkü ertelediğim çoğu başlamak istediğim şey ya da herhangi bir sorumluluğum hep sonraki güne vakit ve enerji borcuyla uyanmama sebep oluyor.
Yani sürekli sırtımda taşıdığım bir yük ve başta söylediğim gibi zaman geçtikçe bu yükler zaten doğal olarak artmaya başlıyor.
Ve bu yükü daha fazla taşımamak için neden ertelediğimizi bulmamız gerektiğini düşünüyorum.
Peki neden erteliyoruz?
Altelemenin en temel sebebi mükemmelliyetçilik.
Mükemmelliyetçilik başlamakla ilgili çok büyük bir tuzak bence.
Tuzak diyorum çünkü anlamı olmayan, tanımı net olmayan bir kavram.
Yani mükemmel nedir?
Kime göre mükemmel? Neye göre mükemmel?
Örnekle gidelim mesela ben şu anda çok açım.
Ve uzun zamandır iyi bir Türk yemeği yemediğim için benim için en mükemmel yemek bir Adana dürüm, bir lahmacun mesela.
Ama belki sen vegansın, belki vejetaryansın, belki daha dün yedin.
Hatta hiç sevmiyorsun. Sana göre hiç mükemmel değil.
Hatta kötü. Ve bu durumda görüyoruz ki mükemmellik inanılmaz göreceli bir kavram.
Ama biz bu belirsiz ve göreceli kavramla kendimize bir filtre oluşturuyoruz ve yaptığımız şeylerde sürekli bir mükemmeli arıyoruz.
Size yine bir hikayemden bahsetmek istiyorum.
Burada uzun zamandır benim için çok hoş bir fırsat var.
Bir yerde örgü üzerine bir workshop yapmam bekleniyor.
Bu gerçekten çok güzel bir imkan ama ben kendimi bir türlü hazır hissetmiyorum ve sürekli erteliyorum.
Hatta teklifi yapan kişi...
Bir şeyle de denk geldiğimde bir daha ki ay, bir daha ki ay deyip geçiştiriyorum.
Çünkü kendimce bu workshop'u verebilmemden bazı beklentilerim var.
Dedim ki o zaman ben bir tane workshop'a katılayım.
Nasıl yapıyorlar ben de göreyim.
Burada workshop kelimesinin yerine atölye desem daha iyi olacak.
Şimdi geriye alıp sarmak istemiyorum.
Ama Türkçe kelimeler kullanmaya özen göstermek istiyorum.
Neyse bir tane atölyeye katıldım.
O da farklı bir konu üzerineydi.
Ve o sırada dinlerken kafamın içinde tabii ki de analiz ediyorum.
İşte nasıl bir sunum hazırlamış, nasıl...
Nasıl bir masa hazırlamış?
Ne gibi eşyalar getirmiş?
Cümlelerini nasıl seçiyor?
Ve eleştirdiğimi de hissettim.
Yani çok basit, çok kolay buldum bazı yerleri.
Sonra bir anda şunu düşündüm.
Madem bu kadar basit ve madem sen bundan çok daha iyisini yapabileceğini hissediyorsun.
Neden yapamıyorsun? Belki sana göre çok zayıf bir ekipmanla gelmiş.
Belki de senin yapabileceğinin çok altında bir şey yapmış.
Ama şu anda karşında yapıyor.
Ve sen onu bile yapamıyorsun.
O gün bana çok büyük bir ders oldu.
Eve geldim ve... böyle bu konu üzerine çok düşündüm.
Bunun içinde kibir var, ego var, kaygılar, korkular var.
Hiçbir şey tek başına değil. Hepsi iç içe.
Ve bununla beraber başlayamadığım, kendimi geri tutuğum, sürekli daha iyisinden bahsettiğim ama bir türlü o ilk adımı atamadığım her şeye dönüp bakmaya başladım.
Mükemmelliyetçilik çoğu zaman bir strateji bence.
Eleştirilmemek, reddedilmemek, kontrolü kaybetmemek için kendimize uyguladığımız bir savunma mekanizması.
Ve bunların bizde yaratacağı duygulardan kaçınmak için uyguladığımız bir Bu duyguların temelinde de aslında toplum olarak maruz kaldığımız birçok etken yatıyor.
Mesela en önemlisi koşullu sevgi.
En mükemmel ebeveynin çocukları da olsanız koşullu sevgi önünüze geçemeyeceğiniz bir kavram.
Çünkü sizi büyütmek isteyen ailenin ya da kurumun ya da okulun her neyse belli kaygıları, hayalleri, beklentileri var.
Ve siz onun ürünü olarak bir dünyaya geldiğinizde ya da bir sürece girdiğinizde o beklentilere uyduğumuz durumda sevileceğimiz veya onay göreceğimizi düşünüyoruz.
Yani o diğerlerinin beklentilerini karşılamazsak kabul görmeyeceğimizi düşünüyoruz.
Ve buna da mükemmel olan diye bakıyoruz.
Yani sırf diğerleri tarafından eleştirilmemek için kendimize onların değerleriyle baktığımız bir mükemmellik filtresi koyuyoruz.
Ve bu başlamamızın önünde çok büyük bir engele dönüşüyor.
Daha sonra kontrolü kaybetmek istemiyoruz.
Her şey planlandığı gibi giderse güvendeymişiz gibi geliyor.
Henüz başlanmamış bir şey çok belirsiz ve içinde çok fazla korku var.
Bu korkuyu yok etmek için kafamızda bazı...
Bazı planlar yapmaya başlıyoruz.
Ve bu planların da istediğimiz yönde gitmemesi kaygısı başlıyor.
Bu konular apayrı bir derinlikte.
Umarım hepsine bambaşka yerlerde çok daha uzun gireceğim.
Fakat bu kaygı öyle bir hale geliyor ki başlamamız için gereken ilk adımı bize attırmıyor.
Ardından bir önceki bölümde bahsettiğim toplumsal beklenti geliyor.
Reddedilmekten, o gruba ait olamamaktan kaçındığımız için bir türlü yapmak istediğimiz şeye girişemiyoruz.
Bu konu hakkındaki görüşlerimi az çok biliyorsunuz.
Evet birçok şey... Diğerleri tarafından yapıldığı için ortada belli başarı ölçütleri var.
Fakat unutmayalım ki bu ölçütler tamamen yapılanlardan çıkan bir değerlemeye sahip.
Bir şeyi sadece onu yapmak için yaptığında muhtemelen siz de o ölçütlerle değerlendirileceksiniz.
Kendi halinizle bir şey yapmaya başladığınızda o size ait, otantik bir sonuç verecek.
Ve bu mükemmelliyetçilik konusunda dördüncü değinmek istediğim şey kendini tanımak.
Ne istediğimizi bilemeyince biraz önce bahsettiğim koşullu sevgiyi verecek kişilerin seni...
kabul edeceği şeyler yapmak zorunda hissediyorsun ve bir türlü sana ait olanı bulamıyorsun.
Yani olması gerekenler için de kaybolup gidiyorsun.
Tabii diyorsunuz şimdi Beste nereden biliyorsun ne istediğini, nasıl bileceğiz ne istediğimizi?
Bu da gerçekten apayrı bir konu ama bence ne istediğini bilmek de ne istemediğini bilmekten geçiyor ve ne istemediğini bulmak için de sürekli deneme halinde olman gerekiyor.
Yani biraz önce bahsettiğim bu üç tane şeyi ve bir bölüm boyunca konuşmaya devam edeceğim konuları olabildiğince ekarte edip deneme...
Başlamamız lazım ki ne istemediğimizi eleyelim ve sonunda elimizde istediklerimiz kalmaya başlasın.
Tabii burada ego konusu çok devreye giriyor.
Şimdi biraz daha psikolojik bir zeminden bahsedeceğim burada.
Çünkü başlamak isterken bazen biz mi başlamak istiyoruz yoksa o şeyi yapan kişi mi olmak istiyoruz tam bilemiyoruz bence.
Çok kritik bir soru çünkü bazen hedefin kendisini değil onun kimliğini arzuluyoruz.
Mesela diyoruz ki yazar olmak istiyorum, influencer olmak istiyorum, doktor olmak istiyorum.
Ama bunları gerçekten yapmak mı istiyoruz yoksa bu işleri yapan biri mi olmak istiyoruz?
Yani yazar olmak isterken kafanda sabahları kahvesini içip yazısını yazan birisi varsa ya da influencer olmak deyince kafanda esnek çalışma saatleri ve ortamı olan bir insan olmaksa ya da doktor olmaktan beklentin
en iyi okullarda okunmuş, en yüksek eğitimleri almış birisi olmaksa bunları muhtemelen o verdikleri kimlik dolayısıyla, anlamlı bir şey yapıyormuş hissi dolayısıyla istiyoruz.
Fakat sonra yapma anına geldik.
yeteneklerimizle ve asıl isteklerimizle uyuşmadığı için yapamamaya başlıyoruz ve bu bizi beceriksiz hissettiriyor.
Hatta bazen yapamadığımız için de bunu istemediğimize karar veriyoruz ama bunu istemeye karar verirken de gerçek olmadığı gibi istemediğimize karar vermemiz de hiç gerçek değil.
Çünkü aslında o işi değil, o işin hayalini sevmiş oluyoruz.
Tabii burada şöyle bir soru geliyor.
Bir şeyi beğeniyorsam ve kendimi onda görebiliyorsam bu da bana ait değil mi?
Yani ego zaten bana ait değil.
Ego isterse ben istemiş olmuyor muyum?
Kısmen evet ama ego bazen olmak istediğin kişi zannettiğin yöne götüren bir yapı.
Yani içimizden gelenden, gerçek olandan çok daha farklı bir rota çizebiliyor.
Şöyle hızlıca tanımlarsam id aslında içimizden gelen, canımızın istediği, dürtüsel olarak bize uyan.
Ego bu idden gelen şeylerle denge kurmaya çalışan.
Hatta A.G. Haydın'ın bir sözü var benim kafamda çok iyi canlandırmıştı bunu.
Ego idin dal kafası.
Ego aslında gerekli bir kavuk gibi düşünün.
İdi örten ama gerçekliğini yaşaması için örten bir şey.
Bir de süper ego var ve bence toplumda bu ego kelimesi birazcık yanlış yerde kullanılıyor.
Bizim bahsettiğimiz bu egoist durumu ya da işte egoma yenik düştüm vesaire gibi durumlar biraz daha süper egosal durumlar.
Süper ego toplumun, ailenin, ötekinin gözünde oluşturduğun ideal benlik.
Yani eğer egomuz süper egomuzun sesiyle konuşuyorsa biz zannediyoruz ki kendimiz istiyoruz.
Ama aslında içeriden gelen bir istek değil.
Öğretilmiş olan, dışarıdan gelen bir olmalıyım isteği gibi bir durum.
Bu yüzden bazı hedeflerin peşine koşarken aslında kendi iç sesimizi değil başkasının beklentisini taşıyoruz.
Bu konuda kendimden bir örnekten bahsetmek istiyorum.
Ben çok küçük yaştan beri fazla konuştuğum için ve konuşmak konusunda da çok motive olduğum için avukat olmak istiyordum.
Aslında bu bana dışarıdan söylenen, arkadaşlarımı savunduğumda, olaylar hakkında böyle çok bıdı bıdı Ay avukat ol sen denen bir yerden gelişmişti.
Daha sonra yan dairemize bir çift taşındı ve ikisi de avukattı.
Tabii küçük bir şehirde iki genç yeni evli avukat.
Çok havalı görünüyorlardı.
Ve ben de kararımı vermiştim.
Üçüncü sınıftayken, dokuz yaşındayken avukat olacağımı biliyordum.
Tüm ilkokul ve lise hayatımı bu hedefle okudum.
Üniversite sınavlarında hukuk fakültelerinin çoğunu tutturabilecek bir başarıya sahiptim.
Yani genel olarak öncesinde yapılan sınavlarda görüldüğü üzere muhtemelen hukuk fakültesini kazanır.
Fakat şöyle bir şey oldu ben üniversite sınavında sosyal bilgilerde 26 yanlış yaptım.
Ve bir anda beklenen puanın çok altında bir puan aldım.
Tabii böyle olunca hiç beklenmeyen bir durumdu.
Tüm öğretmenliğimle beraber bir sonraki seneye mezuna kalmam kararı verildi.
Çünkü hukuk fakültesini çok rahat kazanabilen hatta Türkiye'de çok güzel hukuk fakültesine girebilecek bir öğrenciyken neden kendimi ziyan edeyim diye düşünülüyordu.
Ben de tamamen bu fikre katılıyordum.
Direkt mezuna kalma kararıyla beraber daha esnek...
Bir çalışma planına geçtim.
İkinci sınavlara girdiğimde beklenenden çok yüksek bir puan yaptım.
Ve bir anda sıralamam çok öne geldi.
Hatta Türkiye'deki özel okulların çoğunu %75 burslu hukuk fakültelerine gidebiliyordum.
Kafamızda bu soru işareti oluşmaya başladı.
Acaba hiç vakit kaybetmeden bu seneden başlasam daha sonra belki tam bursa çeviririm vesaire vesaire planlar yapılıyordu.
Tabii ben o esneklik sürecinde o kadar rahatlamış ve fikrem bu sınav telaşından, bu olmam gereken telaşından kopmuştum ki kafam karışmaya başlamıştı bile.
Sonra tercih zamanı geldi.
Ben de dershaneye gidiyorum. Arkadaşlarım, eşim, dostum nereleri yazıyor bakıyorum.
Bir baktım o kadar fazla bölüm var ki yani çeşit çeşit mühendislikler, öğretmenler.
Altyazı M.K. ne kadar cahil olduğumu, ne kadar tek bir hedefe yönelik büyüdüğümü fark ettim.
İçime çok büyük bir huzursuzluk çöktü ama tam olarak da isimlendiremiyordum.
Çünkü beklenenden kötü bir sınav yaptım.
Bir sene mezuna kalmam gerekiyor ve kendime bile bakış açım direkt olarak başarısız olduğum için bahane arıyormuşum gibiydi.
Fakat arkadaşlar bu birkaç gün sürdü ve ben gittikçe çok huzursuz hissetmeye başladım.
Daha 18 yaşında bir genç kızım.
Tabii ki ben de üniversiteye gitmek hayatımın bir sonraki adımına geçmek istiyorum.
Ama bir yandan da hukuk okumak...
istiyor muyum? Ben avukat olmak istiyor muyum diye kendime sordum ilk vakitte.
Her şerde bir hayır vardır derler.
Belki de o sınavda başarısız olmasam bunu hiçbir zaman düşünmemiş olacaktım.
İlerleyen günlerde bu huzursuzluğumu fark eden çok yaşlı bir öğretmenim benimle birebir konuşmak istedi ve bana hayattan beklentimi, neler yapmak istediğimi, neler hissettiğimi sordu.
Tabii ki 18 yaşında bir kız çocuğunun bununla ilgili vereceği cevaplar yine çok istikrarlı değil ama ikimiz de o anda benim aslında avukat olmak istemediğime karar verdik.
Tabii bu çok büyük bir haberdi.
Çünkü düşünsenize 9 yaşından 18 yaşına kadar girilen tüm sınavlar tamamen hukuk fakültelerine girebiliyor musun diye değerlendirilmiş.
Ailen tamamen bu plana göre yaşamış ve sen tercih zamanı bir anda gelip diyorsun ki ben avukat olmak istemiyorum.
Şimdi düşününce çok zordu.
Hatta Ramazan'da onu hatırlıyorum.
Böyle iftardan sonra sahura kadar balkonda oturup bu konuyu düşünüyordum.
Tabii o zamanlar da günlük yazıyordum.
Bayağı bu konu hakkında düşünüp duruyordum.
Sonra bir gün artık tamam dedim.
Yani son iki gün var tercihlerin bitmesine.
Aileme bu konuyu açacağım.
İftara bekledim tabii. Herkesin üzerindeki bir oruç stresi geçsin.
Sonra masada yemekten hemen sonra bir anda söyledim.
Ben hukuk okumak istemiyorum.
Gerçekten o iki gün evde o kadar travmatik şeyler yaşandı ki.
Ailem kendini çok suçlu hissetti.
Ben kendimi çok suçlu hissettim.
Sonra aslında hiçbirimizin suçu olmadığına karar verdik.
Yani onlara da çok müteşekkirim çünkü günün sonunda beni anlamayı tercih ettiler.
Ki şu an ben bunu yapabilir miydim bilmiyorum.
18 yaşında sınavdan başarısız olduktan sonra çocuğumun gerçekten korktuğu için bunu söylediğini düşünebilirdim.
Ama annem babam bana inanmayı tercih etti ve sen nasıl istersen dediler.
Daha sonra ben hukuk okumadım arkadaşlar ve hiç pişman olmadım bundan.
Daha iyi bir okul okuduğumu düşünmüyorum.
Çok hızlı verilmiş bir karardı.
Çok cahilceydi. Ama en azından farklı bir şey yapabilme cesaretini gösterdi.
Oluşturduğum o süper egoyu 18 yaşında ilk kez kırabildiğimi düşünüyorum.
Tabii hayat sadece oradan ibaret değil.
Bunun gibi birçok şey yaşadım ve hala yaşamaya devam ediyorum.
Çünkü toplumun üzerimizdeki beklentisi hiç bitmiyor ve biz sürekli süper ego ile ego arasında gidip gelmek durumundayız.
Gide gele, gide gele de büyüyoruz galiba ve kendimizi tanıyoruz.
Peki bir şeyi gerçekten yapmak istiyor muyuz?
Neden yapmak istiyoruz? Birileri istediği için mi yapıyoruz?
Bunları nasıl anlarız? Bir şeylere başlarken iki motivasyon...
türüyle başlıyoruz. Birisi içsel güdülenme, diğeri dışsal güdülenme.
Dışsal güdülenme biraz önceden beri bahsettiğimiz dışsal beklentiler olan bir güdülenme halidir.
Yani yaptığımız şeyin sonunda bir ödül almak, bir alkış görmek, bir beğeni, bir takdir, bir statü kazanmak için yaparız.
Dışarıdan gelen, başkalarının gözünden değerli sayılan tüm beklentiler dışsal güdülenmeyle yapılan eylemlerden doğar.
Ama orada şöyle bir tuzak var.
Dışsal motivasyonla başladığımız şeyleri içselleştirdiğimizi zannedebiliriz.
Çünkü içsel gülenme biraz daha merak ettiğimiz, keyif aldığımız, anlam bulduğumuz...
Sırf o anı yaşamak için istediğimiz eylemlerdir.
İçsel motivasyonla yaptığımız bir şeyin sonucunda birisi sana aferin demese bile yaparsın.
Çok iyi yaptığın ve çok iyi takdir gördüğün için sonunda bir aferin ya da bir tebrik ya da bir ödül duyabilirsin.
Ama yapma nedenin o değildir.
Ve bence bu fark sürdürülebilir yapılmasına çok belirleyici bir şey.
Çünkü dışsal motivasyonla başladığı şeyde ödülün bittiği yerde eylem de bitiyor.
Ve bir noktada bu tükenmişlik sendromunu getiriyor.
Çamak isteyen bir biyolojiye sahibiz.
Sürekli hücre üretiyoruz, sürekli nefes alıyoruz.
Zihnen tükenmek için gerçekten bedeninle pek uyumlu olmayan bir şeyi yapmış olman gerekiyor.
Ama içsel motivasyon öyle değil.
O senin içinden gelir ve esnektir.
Gerektiğinde yavaşlatırsın, gerektiğinde hızlandırırsın.
Bazen durdurursun ama geri dönebilirsin.
Yani dışsal motivasyon seni terk edebilir ama içsel motivasyon seni terk etmez diye düşünüyorum.
Peki Beste, içsel güdülendiğimi nasıl anlayacağım diyorsanız?
Psikolog. Mihai Çiksen Mihai.
Soy ismi çok karışık açıklamaya yazarım ama bu şekilde okunuyor.
Mihai Çiksen Mihai'nin akış teorisini araştırmanızı öneririm.
Ben sizin için küçük bir araştırma yaptım ve bu teoriye göre bir işe tamamen kaptırdığınızda, zamanın nasıl geçtiğini unuttuğunuzda, kendinizi o ana ait ve canlı hissettiğinizde muhtemelen
içsel güdülenmeyle hareket ediyorsunuz.
Yani karnınız mı acıkmış, saatler mi geçmiş hiç fark etmeden.
Sadece akıp gidip... Tabii böyle bir akışın içinde hissedebilmek için yaptığın şeyin senin ne çok zorluyor ne de çok kolay geliyor olması lazım.
Tam kıvamında bir efor gerekiyor.
Mesela şimdi elinizi havaya kaldırın.
Çok dürtüsel bir şekilde yapabiliyorsunuz.
Yani elinizi havaya kaldırırken benimle konuşmaya, dinlemeye, araba kullanmaya devam edebiliyorsunuz.
Ama elinize bir ağırlık alıp havaya kaldırmaya çalıştığınızda ve bu ağırlık sizin çok zorlanmadan taşıyabileceğiniz ama taşırken de hissedebileceğiniz bir kıvamdaysa kaldırma anını daha fazla hissedersiniz.
Ve bu eforu verirken kendini daha o anda ve daha gerçek hissedersiniz.
Zihnini susar ve sadece o anda kalırsın.
Hatta son zamanlarda direnç egzersizinin ne kadar faydalı olduğu çok popüler olmaya başladı.
Ben akış teorisini çok iyi açıkladığını düşünüyorum.
Çünkü sadece bir hareketi yapmaktan ve kası geliştirmekten ibaret değil.
Sürekli olarak bir direnç halinde çalıştırdığın yeri hissettiğin ve kendini sürekli o eylemin içinde de daha yoğun hissedebildiğin bir egzersiz.
O yüzden de yaş alma sürecinde çok önemli bir egzersiz olduğunu düşünüyorum.
Ve genellikle bunu bir şey üretirken yaşarız.
Fakat üretmek deyince aklınıza illaki fiziksel bir ürünün ortaya çıkması gibi düşünmeyin.
Bir arkadaşınla derin bir sohbet ederken cümlelerinle bir düşünce yaratıyorsun, bir ilişki yaratıyorsun, bir konuşma yaratıyorsun.
Bu da bir üretmek. Ya da yemek yapmak, dans etmek, yazı yazmak.
Eğer bu gibi eylemleri gerçekten içimizden gelerek ve anda kalarak yapabiliyorsak artık neden yapmak istediğimizi bir kere...
Sadece yapmak ve olmak haline geçtiysek içsel güdülendiğimiz bir şeyi yapıyoruzdur.
Çünkü içsel güdülenmenin en önemli göstergesi kendini çok zorlamadan, farklı biri gibi davranmaya çalışmadan elinden gelenlerle olduğun yerde olduğun şeyi yapıyorsun.
Şuna eklemem lazım. Bir şeye başladığımızda hemen akış haline ulaşamayız.
Çünkü başlama anı akışın gerçekten çok uzağında.
Daha arada bugün konuştuğumuz ego, korkular, sosyal sesler var.
Fakat bunları... açtıkça o ilk adımı attıktan sonra artık bir akışta olma potansiyeline geçeriz.
O yüzden şöyle diyebilir miyiz?
İçsel gürülenme aslında akış vaat eden fikirleri ayırt etmekle ilgilidir.
Kendi yeteneklerine, ilgilerine ve durumuna göre sürdürülebilir olan şeyi yapmak sana akış vaat eder.
Katmanlı bir şekilde derinlere indik ve umarım aklınıza gelen o ilk ertelediğiniz fikri bu açılardan da değerlendirebiliyorsunuzdur.
Şimdi daha fazla derinleşmektense biraz daha oku yukarı çevireceğim ve bunları nasıl yapacağımız, nasıl aksiyona geçeceğimiz konusunda kısa bir bilgi vereceğim.
Ben şimdi ne yapacağım? Aklımıza düşen o ilk fikri nasıl eyleme dönüştüreceğiz?
Mesela işe başlamak istiyoruz, kitap yazmak istiyoruz, spora dönmek istiyoruz, kendi işimizi kurmak istiyoruz.
Ne yapmak istediğimizi sorduğumuzda verdiğimiz cevap ne kadar büyükse yapılması da o kadar uzak olmaya başlıyor.
Çünkü biraz önce de bahsettiğimiz gibi zihnimiz belirsizliği bir tehdit olarak görüyor.
Ve tam burada davranışsal psikoloji devreye giriyor.
Davranışsal psikoloji diyor ki duygu gelmeden önce eylem gelir.
Yani hissedene kadar bekleme.
Başladığın zaman his de peşinden gelir.
Mesela sandalyede otururken koşmak istiyorum diyorsun.
Koşamazsın muhtemelen. Ama ayakkabılarını giyip hazırlanıp kendini dışarı atığında bedenin daha da hazır hisseder ve koşabilirsin.
İşte bu yüzden aklımızdaki fikirler için mikro başlangıçlar yapmamız lazım.
Örneğin uzun zamandır spora başlamayı erteliyorsun.
Çünkü başlamak dediğin şey belki de o başkalarının yaptığı antrenmanları yap.
Ya da o kıyafetleri giyerek yapmak gibi belli dışsal motivasyonlara dayanıyor.
Ama sen gerçekten istiyorsan yarın sabah 10 dakikalık yürüyüşe çıkarak başlayabilirsin.
Ya da yazımı yazmak istiyorsun.
Evet, gönül ister ki saatlerce oturup bir anda bir kitap çıkaralım.
Her gün en az 2 saat, 3 saat vakit ayıralım.
İlham perileri sürekli etrafımızda dolaşsın.
Ama olmuyor ve sürekli daha da erteleniyor.
Bu yüzden her gün bir paragraf yazarak, bir cümle tamamlayarak başlayabilirsin.
Çünkü sen mikro eylemler gerçekleştirdiğinde...
Beynine ben bunu yapabilirim, işte artık güvendeyim, tamam bunu yaptıysam ikinci adımı da yapabilirim gibi bir hatırlatma yapıyorsun.
Yani motivasyon başlamadan önce gelmiyor.
Motivasyon hareket ettikçe doğan bir şey.
Fakat burada bu mikro eylemler konusunda çok dikkat etmemiz gereken bir şey de var.
Çünkü başlamanın sahte adımları diye bir şeye rastladım ve beni gerçekten alnımdan vurdu.
Şöyle diyor mesela not defteri almak, renkli kalemlerle takvim yapmak, planlama uygulamaları yüklemek, artık başlıyorum diye bir story paylaşmak.
Bunlar aslında başlamanın simülasyonu ve sahte adımlarıdır diyor.
Çünkü aslında başlamak istediğin eylemle hiç alakası olmayan, evet oraya belki bir hazırlık sürecinde olan ama seni başlamaktan gittikçe daha da uzaklaştıran şeyler bunlar.
Ve çok daha kolay, kısa sürede halledildiği için beynimize kısa vadede dopamin salgılattırıyor ve aa evet ben başladım zaten ya, biz hallettik onu çoktan gibi hisler getiriyor.
Ama aslında başlamıyorsun.
Sadece hazırlık yapıyorsun.
Evet fikir olarak başlatıyorsun ama henüz bir eylem yok.
Yani eylemler başlamak istediğin şeyle alakalı değil.
O yüzden mikro eylemlerimizi fikrimizi eyleme geçireceğimiz yolda yapmamız gerekiyor.
Daha fazla dikkat dağıtan ve konuyu saptıran yerlere değil.
Şu anda beste artık tamam ya ben nasıl başlayacağımı çok iyi anladım.
Çok motiveyim ama şimdi de hayatım çok yoğun.
Nereden başlayacağımı bilemiyorum diyorsanız.
Bu benim çok sık kullandığım, çok eskiden beri kullandığım bir yöntem.
Ve internete size bunu daha iyi anlatmak için bir araştırma yaptığımda.
hover matrisi diye bir şey olduğunu öğrendim.
Çok basit bir şey. Ben bunu genellikle haftalık olarak yapıyorum.
Uzun zamandır ajanda kullanıyorum ve genellikle haftalık sayfaları olan ajandaları tercih ederim.
Sayfanın kenarındaki not kısmına bir artı çiziyorum.
Bu artı bana dört tane bölüm veriyor.
Satırlara önemli, az önemli.
Sütunlara da acil, çok acil yazıyorum.
Ve bunların kesişiminde dört tane farklı alanım oluşuyor.
Ne yapmak istiyorsam oraya yazıyorum.
Örnek veriyorum baştan. Yapmak istediğim şey için bazı mikro adımlar mı belirledim?
Onları da yazıyorum. Ya da hayatımla ilgili zaten sorumluluğum olan ve yapmam gereken şeyler mi var?
Onları da yazıyorum. Örneğin uzun zamandır konuşmadığım bir arkadaşımı aramak istiyorum diyelim.
Onu da yazıyorum. Tabii yazıyorum dediğim onları acil önemli, acil az önemli gibi bölümlere yerleştiriyorum.
Ve çoğu zaman bir sonraki haftaya sarkan birçok şey oluyor.
Hatta bazen o kadar uzun zaman sarkıyor ki bu noktada kendimi kötü hissetmek yerine şu açıdan bakmaya çalışıyorum.
Belki de yapmak istemiyorum ya da belki de yapmam gereken bir şeyden kaçıyorum.
Yani burası bir noktada kişisel bir günlük, kişisel bir gelişim alanına dönüşüyor.
Çünkü bütün bölümü boyunca anlatmaya çalıştığım bazen kendimize ona hak gördüğümüz, uygun gördüğümüz ama bize hiç ait olmayan şeyler oluyor ve bir türlü içsel olarak güdülenemiyoruz.
Bir türlü ona başlayamıyoruz.
Şimdi bu bölümdeki adımlar da bana bir kitapçıya dönüştü.
Bundan sonraki haftalarda o sürekli ertelediğim şeylere biraz da bu perspektiflerden bakmaya çalışıyorum.
Altyazı M.K.
insanların en çok ertelediği şeyleri sordum.
Bazen o kadar halledilmesi basit şeyleri erteliyoruz ki o konuların hepsinin altında aslında düşünecek ve anlaşılacak ve empati kurulacak çok şey var.
Ve ben bundan çok zevk aldığım için benimle paylaşmanızı gerçekten isterim.
Bu bölümü kapatmadan önce sizinle bir sözü paylaşmak istiyorum.
Bu söze empati hakkında yazmaya çalıştığım bir makaleyi araştırırken denk geldim.
Ve uzun zamandır atmayı beklediğim o ilk adımı bana attıran, beni bu konuda gerçekten çok düşündüren bir cümle oldu.
Diyor ki... Yani gitmek istediğin yönü bildikten sonra önünde ne var bilirsin.
Bazen nereye varmak istediğimizi bilsek de mükemmelliyetçilik algısı, kontrol kaygısı ve bugün konuştuğumuz birçok şey ve sizin de aklınıza gelen farklı hisler dolayısıyla Sürekli yönümüzü şaşırıyoruz.
Sadece önümüze atmamız gereken o mikro adımları bile göremiyoruz.
Daha ileriye baktıkça ilk adımdan gittikçe uzaklaşıyoruz.
Oysa ilk adım sadece önümüzde ve zaten yolculuğun başladığı yerde orası.
O yüzden herkese ilk adımı atabilme cesaretini diliyorum.
Benimle paylaşmayı da unutmayın.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, size yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
