
Bu bölümde alınganlık mağduru olmamın birikimiyle biraz fazla alıngan insanların hissettirdikleri üzerine konuşuyor ve alınganlığın nedenine biraz daha derinden bakmaya çalışıyorum.
📬 Bana ulaşmak istersen:
📩 dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Merhaba arkadaşlar, Düşünce Röntgeni''ne hoş geldiniz.
Ben Beste. Nasılsınız?
Ama böyle harbiden nasıl gidiyor?
Geçenlerde yakın bir arkadaşım bu soruyu sorduğunda nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilmiyorum dedim.
Hani iyi hissetmek nedir?
Kötü olduğuma karar verdiğim eşik tam olarak nerededir?
Böyle hepsi bir karışmış durum.
Ben bir yere bir gaflete düşüp astroloji haritama baktırdım.
Yani gaflet diyorum çünkü seansın %95'i azarlanarak geçti arkadaşlar.
Ne zaman bir konuda ağzım...
açıp yorum yapacak olsam akışı bölmemden ötürü çok sinirlendi astrolog hanımefendi.
Ve danışmanlıktan beklediğim hiçbir şey alamadı.
Beni az çok tanıyanlarınız varsa biliyorsunuz benim soru sormam lazım.
Yani benim kafamda bazı soru işaretleri var.
Ve aksine hiç işime yaramayan bilgilerle dolu bir torbayı elime tutuşturdu.
Bir de sonunda diyor ki eğer bir sorun olursa 3 ay boyunca pakete dahil.
Abla sen benim sorularıma şimdi cevap vermedin ki.
Neyse tabii böylesine kötü geçmiş bir danışmanlık ardından astrolojiye küsm...
değilim ama hani böyle kötü komşu adamı mal sahibi eder derler ya umarım sorularıma cevap vermekten hoşlanan birini bulacağım.
Bunların sonucunda astrolojiye inanıyor musun?
Best ederseniz artık bunu dememeniz lazım arkadaşlar.
Ben inanmak için değil anlamak için aksiyona geçiyorum.
Neyse ama bu astroloji uzmanı bana dedi ki senin için net bir şey yok.
Her şeye ihtimal verebilen, bütün ihtimallere açık bir insansın.
Hani sana göre olmadığını bildiğin halde de bir insanı anlamaya çalışabilirsin.
Herkese ihtimal verebilirsin.
Sen rengi şekli belli olmayan karakter sizin tekisin dedi.
Şaka şaka öyle demedi de doğru yok senin için yani herkes doğru olabilir dedi.
Ve bu doğru arkadaşlar. Bunu haritamı belirliyor bilmiyorum ama evet ben böyle yaşıyorum.
Bu refleks sayesinde de bazı doğrulara yaklaşıyorumdur diye umuyorum.
Ve geçenlerde de bölümün başında söylediğim gibi ne kötü olduğum için iyi ne de iyi olduğum için kötüyüm diyemediğimde bu konuyu hatırladım.
Sonra da el arttırıp neden birisi olmak zorunda olduğumu düşündüm.
Gerçekten yani herhangi bir duygu durumuna göre cevap verme refleksimiz nereden ve neden geldi?
Ve biz hangi ara bunu bir ezbere girizge haline getirdik?
Diye başlayan bir iletişimdeki yalandan sorulmuş bir soruya neden doğru bir cevap vermeye çalışıyorsam sanki dürüst bir cevap derdindeyim.
Evet arkadaşlar ben dürüst bir cevabın derdindeyim ve bu iletişimin derdine düştüğümden beri yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum.
Bu konu biraz daha okları böyle bir...
Nişan aldığım yerden olacak.
Çok ortada da değilim bence.
Çünkü hakkım yani.
Çok çektim ben bu alınganlıktan.
Evet arkadaşlar alınganlık konuşmak istiyorum.
Bu olayı öyle bir tuttum ki yani kelimenin tüm harfleri yan yana geldiğinde sanki başka bir alfabede hiç tanıdık olmayan yerlerden gelmiş gibi görünüyor.
Söylenişi bile hani alınganlık.
Çok yabancı geliyor.
Ne bir şeye alınıyorum ne de alınanı anlayabiliyorum.
Yani kendimi bildiğim bileli bana alınan insanlarla uğraşıyorum.
Ve çok yakın zamana kadar düşünmeden konuştuğum için insanların bana alındığını sanıyordum.
Sonra bir gün fark ettim ki ben düşünmeden konuşuyor değilim.
Yani gayet düşünüyorum.
Hatta fazlasıyla düşünüyorum.
Fakat düşüncemi konuşmamın nelere sebep olabileceğini düşünmüyorum.
Ve uzun da bir süre bunu patavatsız, düşüncesiz gibi sıfatları kabul ederek değiştirmeye çalışıyordum.
E tabi bu aradaki farkı gördükten sonra bana alınan, gücenen herkesin aslında direkt olarak benim düşüncelerime alındığını fark ettim.
Sonra bazı örneklerdeki düşün...
düşüncelerime bakmaya başladım.
Bencil, faşist, kırıcı şeyler aradım ki karşımdakine varmadan benden çıktığı yere baktığımda karşımdakinin şahsına, acısına, değerine herhangi bir direkt söylemde bulunuyor muyum diye bakmak istedim.
Ve bunun olmadığını fark ettiğim anda neden benim şahsına münhasır düşünce ve konuşmalarımdan uzaklaşmaya çalıştığımı sorgulamaya başladım.
Veya neden böyle yapmak zorunda hissettiğimi.
Biliyorum çok karışık cümleler oldu böyle devrik ve derinlerin ama bunu böyle basit ve detaylarına gireceğim.
Şuradan başlayalım. Alınganlık nedir arkadaşlar?
Alınganlık kişinin çevresinden gelen sözleri veya davranışları ya da olayları kişisel olarak algılamaya ve bu algı üzerinden kolayca incinmeye yatkın olmasıdır.
Kişinin kendilik algısıyla ilgili duygusal bir hassasiyettir yani.
Nereden dinlediğimi tam hatırlamıyorum ama dinlediğime eminim.
Alınganlık bir masanın üzerindekilerden kişinin kendisine uygun bulduklarını almasıdır.
gibi bir şeyler söylüyordu.
Şöyle bir iletişim başladığında herkes sözleriyle ve eylemleriyle ortadaki masaya bir şeyler koyuyor.
İşte bunlar değerler, beklentiler, düşüncelerle dolu bir masa oluşuyor ortada.
Sonra bir diğer kişi o masadaki şeyleri bir açıdan kendine yakıştırıyor ki kendisine söylenmiş gibi düşünüp alınıyor.
Kişiselleştiriyor yani. Mesela bir örnek yaratacağım şimdi.
İşte ben kendimce bir şeyden şikayet ediyorum.
Diyorum ki araba kullanmaktan nefret ediyorum.
Her gün şu kadar yol gidiyorum, trafik...
Kerbat insanlar, mutsuz falan filan ruhum sıkılıyor.
Yani konu tamamen benim yaşadığım bir zorlukla alakalı ve sadece bana zor gelen veya memnun olmadığım bir şeyden şikayet ediyorum.
Ama sonra bir bakıyorum ortamda bulunan bir kişi buna alınmış.
Çünkü o her gün benden daha fazla yol yapıyormuş.
Ne bileyim işte onun gittiği yerin trafiği daha da kötüymüş.
Bir şey bir şeymiş ve bu yüzden ben yol yapmak konusunda şikayet ettiğimde bana hissettirdiklerini dile getirince o kişiyi de kötü hissettirmişim.
daha düşünerek konuşmalıymış.
Şimdi bu örnek biraz salla paça oldu ama bence her birinizin hakkına böyle kendine has tecrübeleri gelmiştir.
Vallahi yine diyeceğim tutamıyorum.
Eğer böyle bir hisse maruz kalmadıysanız muhtemelen o kişi sizsinizdi.
Adam ya adam ya geldi adam.
Ya şakası bir yana bu DNA'in hangi ucunda olduğunuzun bir önemi yok.
Lütfen beni bir dinleyin çünkü benim isyanım asıl şimdi başlıyor.
Şimdi birisi size alındığında ya da siz birine alındığınızda neden hep alınan kişi mağdur ve sözün sahibi de fail gibi bir ezbere varıyoruz?
Ben ne zaman biri bana alınsa suçlu hissettiririm.
Hep özür dilemem, açıklama yapmam ya da işte ay düşünemedim ya diye başlayan bir konuşmaya girmem gerekiyormuş gibi bir sonuca gelindi.
Hatta daha da fazlası artık baştan insanların alınabileceği şeyleri söylememem gerekiyormuş gibi bir tavsiye de aldım.
Başlarda özellikle bu Amerika sürecinde yeni ilişkiler kurmaya çalışırken buna dikkat etmeye çalıştım ve kahroldum arkadaşlar, mahvoldum.
Bu nasıl bir hapishane?
Tüm özgünlüğümü kaybetmeye başladım.
Böyle cümlelerim boğazıma dizilmeye başladı.
Onu mu desem acaba? Şimdi ben bunu deyince yanlış anlayabilir mi?
Acaba bunun içinde başka bir şey çıkarabilir mi?
Diye diye düşünürken tüm konuşma ve bağ kurma hevesimi kaybetmeye başladım.
Şimdi ilişkiler de öyle bir şey değil ki atsan atılmıyor, satsan satılmıyor.
Yani insanız günün sonunda sosyal canlılarız ve bir şekilde bir bağ kurmamız gerek.
Ben de artık pratiklerimde bir farkındalık sürecine girmeye başladım ve bunlardan bahsetmek istiyorum.
Bir gün bir topla etkinlikten sonra arkadaşım bana geldi ve ''Ya niye öyle dedin?
Ayşe sana çok alındı bence.'' gibi bir geri bildirim verdi.
Bu arada ben hep o alınma ihtimalini de üçüncü kişilerden duydum.
Hani bu bekçiler var ya, ''Ne dedi, ne dedi?'' işleri daha kompleks bir hale getiriyorlar.
Hani Ayşe'nin bana alınmış olabileceğini bana Fatma söylüyor.
Neyse bu çok ayrı bir yer, buna girmeyeceğim ama çoğu zaman alındığı şeyin ne olduğunu anlam...
Bu geri bildirim geldiğinde eğer bir patavatsızlık ettiysem, işte o kişinin acısına, derdine özen göstermeden konuştuysam o çok başka.
O alınganlık değil zaten.
O benim bok yeme. Fakat gerçekten alınganlık olduğunda ve ben uyarıldığım zamanlarda yine gidiyordum, niyetimi açıklıyordum.
Ve karşımdakinin egosunu okşadıktan sonra diye kapanıyordu konu.
Ben de bir şekilde özgürleştiğim için böyle birisi sıfatına razı oluyordum bence.
Çünkü ne olsa... benim konuşma özgürlüğümü elimden almıyor.
böyle birisi olmam. Hani kendimce kazan kazan bir anlaşma yapıyordum.
Fakat sonradan bir ayıkma geldi arkadaşlar.
Ben böyle birisi değilim ki.
Ve böyle birisi olmadan da senin beklentilerinden özgürleşebilirim.
Yani illaki özgürce düşüncelerimi ifade edebilmem için senin egonu okşamama gerek yok.
Ya da senin alınabileceklerinin sınırında çizilmiş bir konuşma yapmama gerek yok.
Söylediğim gibi ben kimseye alındığımı hatırlamıyorum.
Kimseye yalnız sen o gün orada öyle dedin ya falan diye başlayan böyle geç bir şey dönüp değerini kaybetmiş bir konuşma başlattığımı da hatırlamıyorum.
Bir şeyin direkt şahsıma dendiğini düşünmek için o kişinin söylemlerini kişiselleştirmem gerekiyor.
Ki ben kimseye o kadar sahip olabildiğimi hiçbir zaman düşünemiyor.
Yani nasıl oluyor da birinin sözlerinin size olduğunu varsayacak kadar dünyayı kendinizden ibaret sanıyorsunuz?
Sen kimsin ya? Sen kimsin be?
Gerçekten şaşırıyorum.
Bu birazcık şey gibi de duyulabilir bu arada.
Hani alıngan insan mağdurdur ya.
Düşene bir de sen vur be beste falan ama...
Gerçekten vuruyorum yani.
Bölümün başına da dedim arkadaşlar.
Oklarımı nişan aldım yani bu sefer.
Şimdi şu üstü örtülü kelimelerle dolu hafız tartışmalarımı atomlarına ayıracağım müsaadenizle.
Bakın arkadaşlar birincisi ben kimsenin şahsına bir şey dememişken ya da kızım sana söylüyorum gelinim sen anla oyununa dahi girmemişken birisi eğer bana alınıyorsa o aslında direkt olarak kendine
alınmış oluyor. Nasıl mı?
Çünkü o durumu kendine yakıştıran ya da benim söylemimi negatif bir anlama taşıyan da direkt olarak alınan kişinin kendisi.
Ortada fol yok yumurta yok yani sen kendine...
söylendiğini varsaydığın şeylere de onların iyi ya da kötü olduğuna da kendi değerlerinle hatta belki de değersizliğinle karar verdin.
Sonra da gelip benden bunu toplamamı bekliyorsun yani saçmalık.
İkincisi eğer benden beklentin iyi bir arkadaş, sağduyulu bir insan, naif bir karakter olarak senin zayıflıklarını gözeterek konuşmamsa ki bu sıfatların hiçbiri bu sorumluluğu taşımıyor.
Sen aslında benimle konuşmak değil, senin için konuşmamı istiyorsun.
Bu nasıl bir bencilliktir ki benim düşüncelerimi senin alınabileceklerinin filtresinden geçirmemi bekliyorsun.
Buyur bu da tasmam öyle daha rahat edersin paşam.
Çok sinirleniyorum arkadaşlar.
Hani geçenlerde bir bölümde bundan bahsetmiştim.
Eğer birisi size önce kendinizi düşündüğünüz için şikayet ediyorsa o şikayetin altında nasıl olur da burada ben varken sen kendini düşünürsün yattığını görebilirsiniz demiştim.
Bu da işte aynı çocuk narsistik yanın yandan çarklısı bence.
İlişkinin samimiyetine göre bunun yeri değişir.
Şimdi yıllardır Tanıdığın birisi sana bir gün bir şeyine alınıyorsa belki de gözden kaçırdığın bir şeyler olabilir.
Alınganlık eden kişi de çünkü belki bilinçli, belki de bilinçsiz bir şekilde yapıyor.
Çünkü ortada direkt şahsına söylenmiş bir şey yokken kendine pay çıkarmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor.
Yani alınganlık ediyorsanız ya da sevdiğiniz bir eşiniz, dostunuz sürekli alınıyorsa bir de buradan bakın.
Örneğin geçmiş deneyimlerden gelen bazı mikro travmalar bile olabilir.
Yani böyle fark edemediğiniz bir konu hakkında sürekli eleştirilmiş, değersiz...
hissettirilmiş olabilirsiniz.
Veya karşınızdaki kişi öyle olabilir.
Ve konuştuğunuz şey onun değersizliğine cuk oturur yani.
Bunu tehdit olarak algılar.
Ki bir yandan da zaten performans toplumunun üzerindeki bir lanet bu biliyorsunuz.
Yani kıyaslanma kaygısı ve başarı algısıyla büyüdük hepimiz.
En yüksek notu alan, karnesi beş olan, birinci olan diye diye bu günlere geldik.
İster istemez bunlara sahip olmayan yanlarımız değersizleşti.
Daha zayıf oldu ve daha çok ilgiye ihtiyaç duyar.
hale geldiler. Fakat bu ilgiyi karşımızdaki insana pasif agresif bir yerden değil de daha iyileştirici bir yerden nasıl gösterebiliriz diye düşünmemiz lazım bence.
Ki hadi bunları anladım ama kontrol ihtiyacı da alınganlık yaratabiliyor.
Mesela ben kendi hayatımdaki gelişmelerden bahsettiğimde bir arkadaşım bunları çok sonradan öğrendiği için bana darılmıştı ve alınmıştı.
Gerçekten nelerle uğraştım ya.
Sahip olduğum yeni bir şeyin heyecanını sırf başkaları da sahip olsun diye detaylı detaylı anlattığım bir konuşmadan sonra onlar sahip olmadan bu kadar övdüğüm içinde kabalık bulunmuştu ve buna da alınmışlardı.
Bitmiyor arkadaşlar. Yani ne kadar çok ilişkiye giriyorsanız o kadar çok alınacak şey oluyor.
Özellikle benim gibi çok konuşuyorsanız bu konudaki algoritmanız yani sıklığınız artıyor ve buna maruz kalma ihtimaliniz de artıyor haliyle.
Ve ben ne kadar kendimi açıklarsam, ne kadar karşımdakinin eksik yanlarını parlatmaya çalışırsam, ne kadar ona iyi gelirsem o kadar iyi bir arka...
Arkadaş olabileceğimi sanıyordum. Ne kadar karşındakine göre konuşursam o kadar iyi bir dostum ben diyordum.
Gerçekten kendimi bu konuda çok suçlu hissediyordum.
Ve şimdi asıl bunlar samimiyetten çok uzak geliyor.
Samimiyetle ilgili bir hikaye var aklımda.
Bir kitapta okudum ama hangisi hatırlamıyorum.
Diyordu ki koca bir konser alanında dans ederken birine çarptınız diye dönüp özür dilemezsiniz.
Ya da bir anne pazarda çocuğunun ayağına bastığı için özür dilemez.
Bu kabalık değildir.
Aksine samimiyettir.
Çünkü anne de çocuk da niyeti bir...
Konser alanındaki dans eden insan da oranın koşullarını bilir.
Yani samimiyet karşındakinin durumunu varsayarak kurulabilen bir şey.
Ve ben samimi olduğunu hissettiğim ilişkilerime dönüp baktığımda kimsenin kimseyi anlatmak istediğinden uzak bir yerde anlamadığını, herkesin kırıldığı bir şey olduğunda direkt bir iletişim kurduğunu fark ettim.
Hatta geçenlerde yakın bir arkadaşımla eski mesajlarımıza bakıyorduk.
2020'lerde falan şöyle bir konuşma geçmiş.
Fevri çıkışımla seni kırdığım için özür dilerim yazmış arkadaşım.
Muhtemelen... bir telefon konuşmamızın ya da işte görüşmemizin hemen ardından olmuş bu mesajlaşma.
Ben de çok yüksek tepkiler olunca sürekli neden demeye başlıyorum, geriyorum ben de, özür dilerim yazmış.
Yani bu mesajları görünce bir kere daha neden bu kadar sağlıklı bir ilişkimiz olduğunu anladım.
Herkesin gözünün üstünde kaşı var.
Herkes bambaşka değerlere, bambaşka duygulara sahip ve benzerlik dediğimiz şey bile çok anlık bir yaklaşma haliyken bir insanla ters düşmeden bir ilişki kurmak mümkün değil.
Fakat onararak bir ilişki kurmak mümkün.
Ve bu süreç bir yandan kişinin kendi değersizlikleri ve değerleriyle tanışması için de bir fırsat.
Yani örneğin ben alındığımda kendi kırılgan yanlarımla yüzleşiyorum.
Bir arkadaşım bana alınırsa da onun da yüzleşmesini bekliyorum haliyle.
Eğer yüzleşmeye hazır değilse belki kırılgan yerleri daha çok yeni kırılmışsa, belki hala çok acıyorsa ona yardımcı olmaya, bağ kurmaya da bir fırsat olarak görüyorum.
Alınganlıkla karşımızdaki kişiyi suçlayıp, onu o öyle bir insan, o öyle konuşuyor falan diye sıfatlandırıp konuyu kapatmak bir çözüm değil bence.
Alınganlığın çok kişisel travmalardan, kişisel zayıflıklardan geldiğini fark etmek gerekiyor.
Fakat ne yazık ki insanlar her zaman o kadar transparan olmaya ve bağ kurmaya meyilli değiller.
Sonra da o doygunluğu yaşayamadığı için şikayet dolu bir iletişimle bağ kurmaya çalışıyorlar.
Her gün daha da çok değersizleştiriyorlar.
Kendi sevgilerini, arkadaşlarını, ona sunulan değerleri ve sözde de tek beklentileri güvendikleri bir dosta, bir eşe sahip olmak oluyor.
Bu da bana tıpkı alınganlıktaki oyun gibi geliyor artık.
Nasıl ki alınan kişi kendi değersizliğini parlatmak, egosunu okşamak için seni kullanıyor.
Samimi bir bağ arıyorum diye böyle iyi ilişkiler kurmak istiyorum diye nelerin eksik olduğunu sayanlar da sadece ne kadar muadır olduğunu göstermeye çalışıyormuş gibi geliyor.
Ve yaylar gerildi. Okları atmadan önce bir soru sormak istiyorum.
Gerçekten bağ kurmak isteyen insan alınmaz diyebilir miyiz?
Deriz ya artık deriz.
Oklar nişanlanan yerlere saplandıysa değersizleşmiş yanlarınızla barışmanız ve sevgiyle değerlendirmeniz dileğiyle.
Düşüncelerimin röntgenini çektim.
Size yorumluyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
