
bu bölümde üniversite sınavına girmek üzere olan genç arkadaşlarıma, bir sınav sonucunun hayatın tamamını belirlemediğini kendi hikâyem üzerinden anlatıyorum.
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Herkese selam Düşünce Röntgeni Podcast'in bir bölümünde daha birlikteyiz.
Nasılsınız arkadaşlar? Özellikle üniversite sınavına girmek üzere son haftasında olan genç arkadaşlarım sizler nasılsınız?
Bu bölümü özellikle sizler için kaydediyorum.
Çünkü çok iyi biliyorum.
O kadar fazla duyguyu aynı anda yaşıyorsunuz ki tam olarak ne hissettiğinizi bilmediğiniz hatta belki de bunları kelimelere dökemediğiniz bir dönemde bir sohbet olsun.
Beraber böyle bir konuşalım, düşünelim istiyorum.
Bir yandan oldukça umutlu, bununla birlikte çok heyecanlı ama çok da kaygılı ve belki de korkuyorsunuz.
Çok da haklısınız.
Çünkü hem yetişkinlik dönemine geçiş, hem özgürlüğün...
hem bir şekilde gelecekteki olmak istediğiniz kişiye doğru giden bir yolu temsil eden bir sınav var önünüzde.
Ve zannediyorsunuz ki bu sınavdaki başarınız sizin tüm hayatınızı belirleyecek.
Ama ben bu yollardan geçmiş ve belki de biraz daha tecrübeyle konuşan bir insan olarak size bunun böyle olmayacağını anlatmaya geldim.
Biliyorum okula başladığınız ilk günden beri hangi dersleri sevdiğiniz, o derslere göre hangi meslekleri hayal ettiğiniz, büyüyünce ne oldunuz?
olmak istediğiniz gibi sorular soruluyor ve bir şekilde bir tercihiniz olması bekleniyor.
Yaklaşık 12 senedir çalıştığınız derslerin sonucunda da bir üniversite sınavına girip buna göre bir bölüm seçmeniz ve ondan sonra da hayatınızı o yöne evirmeniz bekleniyor.
Ben bugün bu beklentileri değiştirecek bir şey yapamam.
Fakat size farklı bir dünya olduğundan bahsedebilirim.
Öncelikle Türkiye'deki eğitim sistemini biraz eleştirerek başlamak istiyorum.
Çünkü kendisi tam 24 yıl içerisinde 26 kere köklü bir değişikliğe gitmiş.
Ve bunların onun sınav sisteminde yapılan değişiklikler.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Bir öğrencinin okula başladığı sistemle mezun olduğu sistemin aynı olmaması demek.
Peki bu neye sebep olur derseniz müfredatın değişmesine sebep olur.
Eğitim biçiminin değişmesine sebep olur.
Öğrencinin öğrenme stilinin değişmesine sebep olur.
sebep olur. Yani bunun üstüne sayabileceğimiz başka birçok şeye sebep olur.
Benim ilk aklıma gelen bir çocuğun gelişimindeki en önemli kriterin istikrarlı bir ortam olması oluyor.
Ve biz bu kadar istikrarsız bir ortamın içerisinde nasıl olacak da başarılı çocuklar çıkaracağız?
Bu konuyu çok politik bir yerde değerlendirmek yerine biraz daha referanslarla ilerlemek istiyorum.
Dedim ki hani dünya değişiyor, teknoloji ilerliyor.
Belki de bu sebeple çok hızlı bir değişim sürecinden geçti.
ve hemen yurt dışındaki eğitim sistemlerini inceledim.
Örneğin Amerika'da son 40 yıl içerisinde müfredatta yapılan minimal değişiklikler dışında herhangi büyük bir değişim olmamış.
Ya da Avrupa'da tek bir eğitim sistemi olmasa da her ülke kendi içerisinde yine çok istikrarlı dönüşümlere gitmiş.
Yani teknolojiye erişimle hiçbir alakası yok çünkü bize göre çok daha ileride olan bu ülkelerin bu kadar istikrarlı kalması benim tezimi çürüttü.
Neden böyle oluyor? Neden...
bu şekilde ilerliyor. Gerçekten buna cevap verecek bir yetkinliğim veya etkinliğim yok.
Fakat onun yerine bu sınavın hayatınızı değiştiren bir dönüm noktası olmadığını, bundan sonraki sürecinde çok farklı olduğunu anlatabilecek bazı tecrübelerim var.
Öncelikle kendi ezberim nerede bozuldu?
Biraz bu hikayeden bahsetmek istiyorum.
Ben üniversite sınavında hiç beklenmeyen bir şekilde sosyal bilgilerde 40 soruda 26 yanlış yaptım.
Hani matematikte değil, fen de değil, Türkçe de değil.
Bayağı veya sosyal bilgilerde 26 yanlış yaptım arkadaşlar.
Belki kaydırma yaptım, belki de sadece bilemedim ve yanlış yaptım.
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.
En başlarda çok merak edip öğrenmek istesem de sonradan bu merakımı kaybettim.
Çünkü çok daha önemli bir şeyi fark ettim.
Sınav sonucu geldiğinde herkes şok oldu ve benim mezuna kalma kararım verildi.
Çünkü ben çok daha iyisini yapabilecek bir öğrenciydim ve neden daha iyisini yapıp daha iyi okullara gitmemeliydim?
ben de ilk önce bu kararı oldukça uyumlu bir yerdeydim ve tamam dedim yani hem seneye daha çok çalışırım hem de bir şekilde daha iyi puan alıp en iyi okullarda okurum.
Dershanedeki o afişlere benim de ismim yazılır.
Okuldaki arkadaşlarımla çok benzer yerlere giderim gibi gibi birçok kriterle kendimi motive ediyordum.
Tabii çok geçmeden tercih zamanları gelmeye başladı ve ben de dershanede diğer tercih yapan arkadaşlarımla beraber vakit geçirirken bir baktım insan Onlar bambaşka bölümler yazıyor.
Benim o ana kadar ki puan skalamda olmayan bölümler var ve insanlar tercih ediyor.
Hatta başka şehirler var, başka ihtimaller var ve ben bunların hepsiyle ilk kez o dönemde tanışmıştım.
Çünkü benim belli bir puan kapasitem vardı ve benim puan kapasitemdeki öğrenciler belli bölümlere giderlerdi.
Ve bizde sadece böyle bir at gözlüğüyle onu elde edebilecek puanı yapana kadar ders çalışır ve o puanı almak üzere bir hedef koyar.
İşte benim at gözlüklerim ilk kez o zaman düştü diyebilirim çünkü etrafımda bambaşka bir dünya olduğunu gördüm.
Hatta bunun üzerine kendimi nereye koyduğumu da görmeye başladım.
Seçtiğimiz mesleklerin çoğunu bize bir şekilde o yaşlarda görünen rol modellerle veya bir şekilde kendi acılarımızı örtebilecek yerlerle bağdaştırıyoruz.
Mesela ben en başlarda diş hekimi olmak isterdim çünkü ailecek diş problemlerimiz var.
Hatta daha da küçükken arkeolog olmak isterdim çünkü...
Dünyanın nasıl oluştuğunu ve yerin altında neler olduğunu çok merak ederdim.
Sonra bir aralar fizik dersinde çok iyiyim diye bir kuantum fizikçisi falan olma hayalleri kurduğumu hatırlıyorum.
Ama günün sonunda çocukluğumdan beri bıdı bıdı konuşan bir insan ve her şeyi sonuna kadar savunan bir anarşist olduğum için avukat olmam kararı verilmişti.
Ve ben de bana yakıştırılanı yapmak için çok çabalamıştım.
Çok hayal kurmuştum.
Ya inanır mısınız kendimi o kalem etekli takım elbiseli şirketlerde...
Böyle elinde çok şık deri çantasıyla gezen kadın olarak hayal ediyordum.
Fakat şu an 30 yaşındaki besteden sesleniyorum.
O insan asla olamazmışım.
Ve olsaydım da çok mutsuz olurmuşum.
Ama o zaman sanki tek hedefim buymuş gibi düşünüyordum.
Sanki tek hayalim, tek amacım, tek olabilecek çıkış kapısı buymuş gibi geliyordu.
Fakat her şerde bir hayır vardır derler ya arkadaşlar.
O 26 yanlış benim bir hayrım oldu ve ben İngilizce işletme okudum.
Kimsenin içine sinmediği...
gibi benim de içime tam sinmiş değildi başlarda.
Çünkü ilk sene hala hukuk bölümüne geçmek üzere en yüksek puanı yapmaya falan çalıştığımı hatırlıyorum.
Hazırlık bittikten sonra birinci sınıfı da 3.95 ortalama ile kapatınca okul içerisinde bölüm değiştirme ya da farklı okullara bölüm değişikliği başvurusu yapma hakkım vardı.
Fakat ben bu tercihi bile yapmadım.
O gün geldiğinde artık hukuk okumak istemediğimi çok net bir şekilde biliyordum.
Çünkü artık bambaşka bir beste ile tanışmıştım.
yaparken asla tahmin edemeyeceğim bambaşka özelliklerimi keşfetmiştim ve bu gerçekten ailemden, alışageldiğim ortamdan ayrıştığımda fark edebileceğim şeylerdi.
İster istemez çocukluktan beri içinde bulunduğumuz ortamı güvenli alan belirliyoruz.
Yani bize çok zarar verse bile bizim için en güvenli, en tanıdık yer orası oluyor.
Ve orasının bizim için istedikleri de en anlamlı olanlar gibi geliyor.
Fakat bunun dışına çıktığınızda kendi gerçekliğinizle karşılaşmaya, kendinizi tanımaya, bir şekilde kendi meraklarınızı, ilgilerinizi keşfetmeye başlıyorsunuz.
Bunun nasıl geliştiğine dair çok basit bir örnekle gidelim.
Örneğin aile evinde hep bir yemek pişiyor ve siz de bir şekilde karnınızı doyuruyorsunuz değil mi?
Fakat üniversiteye gittiğinizde o yemeğin ne olacağını, nasıl pişeceğini, malzemelerin ne kadara nereden nasıl alınacağını, bugün yediğinizin tuzsuz olup yarın nasıl daha tuzlu olacağını sizin yönetmeniz
gerekiyor. Ve bu da kendinizi keşfetmeye açılan bir kapı oluyor.
Tabii ki annesi babası çalışan, çok küçük yaştan beri kendi yemeğini yapmakla uğraşan çocuklar bu deneyimi önden edinmişlerdir.
Ben sadece metaforik bir yerden anlatmak istedim.
Çünkü bunu başka şekillerde de düşünebilirsiniz.
Mesela belki kullandığınız vernelin kokusu farklı olsun istiyorsunuz.
Belki televizyonu başka bir yere yerleştirmek istiyorsunuz, belki evinizde televizyon istemiyorsunuz gibi gibi birçok örnek olabilir.
Bunun tek seçeneği üniversiteye gitmek değil tabii ki de.
Fakat Türkiye'de biraz daha iç içe ve birbirine bağlı aile yapısına sahip olduğumuz için üniversite bir seçenek.
Asıl önemli olan ve anlatmak istediğim şey kendi yaşıtlarınızla sosyalleşebildiğiniz, onlarla iletişim kurarak kendi becerilerinizi ve yeteneklerinizi geliştirebildiğiniz bir alanda olmak.
Mesela ben bununla ilgili bir gelenek öğrenmiştim ve o kadar imrenmiştim ki arkadaşlar.
2017 yılında üniversite birinci sınıfın yazında Londra'ya gitmiştim.
Ve Kuzey Avrupa ülkelerinde çok yaygın bir gelenek olan gap year'ı ilk kez orada duymuştum.
Gap year boşluk yılı demek.
Lise bittikten sonra gençler bir sene ara veriyorlar ve farklı bir şehirde ya da farklı bir ülkede part time çalışarak belki de birazcık gezerek boş yapıyorlar yani.
Bakın bizde bir sene kaybetmek diye bir şey varken yani mezuna kaldığınızda sizde sanki zarardaymışsınız gibi bir bakış açısı katılırken Avrupa'da gap year diye bir gelenek var.
Boş yapıyorlar dediğim şey aslında o kadar dolu bir şey ki.
Çünkü o yaşlarda özellikle aile çatısından bir eğitim sistemi çatısından çıktığında kendini keşfetmek zorunda olduğun bir noktada oluyorsun.
Ve bunu sana sağlayabilecek bir ekonominin hatta bir geleneğin olması ne kadar güzel.
güzel değil mi arkadaşlar? Amerika'ya gelince de durum pek farklı değil açıkçası.
Burada da liseden mezun olduktan sonra community college'larda genel dersleri alarak başlıyorsunuz.
Aklınızda aşağı yukarı hangi tarafa yönelmek istediğinize dair bir fikir oluyor.
Fakat bir tercih yapmak zorunda değilsiniz.
Ve bu durum hiçbir şekilde dışlanmıyor.
Aksine neye karar vereceğiniz heyecanla bekleniyor.
Ben de Community College'lardaki derslere bakarken Creative Writing ve Thinking derslerinden çok etkilendim.
Başvurmaya çalıştım ama full doldu arkadaşlar.
Ve neden diye düşündüğümde çok net bir cevapla karşılaştım.
Buradaki eğitim sistemi bizdeki gibi ezbere dayalı değil.
Ne teoriye dayalı. Ne demek oluyor bu?
Şıklar yok. Doğru veya yanlış yok.
Tamamen yorum var. Ve sen yorum becerini ancak yaratıcı yazarak ya da düşünerek geliştirebilirsin.
Uzmanlaşmak istediğin konu her ne olursa olsun bu yeteneklerini geliştirdiğinde anlatmak istediğin şeyde de gelişeceksin.
Ve günü gelip bir karar verdiğinde üniversitelere başvururken senin puanına ya da diplomana değil, senin kendini anlatabilme becerine, gönüllü olarak sahiplendiğin projelere, bir şeyi ne kadar iyi geliştirebildiğine
ve ne kadar iyi öğrenebildiğine bakıyorlar.
Bu yetenekler şu ana kadar belki sadece bir üniversiteye girmek için gerekli kriterlerdi.
Fakat günümüzde yapay zeka ile beraber artık gerçekten sahip olmamız gereken kriterlere dönüştü.
Çünkü yapay zeka tam olarak tekrar eden ve bu yüzden de tahmin edilebilen işlerin yerini almaya başladı.
Eleştirel düşünebilen, empatik kurabilen, yaratıcı olan, belki de belirsizlikle başa çıkabilen insanların yaptığı işlerin yerini en azından önümüzdeki 5-10 seneyi...
için alması öngörülmüyor ve tüm bu yetenekleri geliştirmek için herhangi bir bölümü okumanıza gerek yok.
Tamamen yaşam deneyimine ihtiyacınız var ve bana sorarsanız çok para kazanmak için üniversite okumanıza gerek yok ya da çok iyi bir iş kurmak için de aynı şekilde başka bir yere gitmenize gerek yok.
Hatta babanızın işi varsa direkt onu devam ettirerek bu iki kriteri çok kolay sağlayabilirsiniz.
Fakat bulunduğunuz ortamdan sizi çıkaran, sizi bambaşka bir dünyayla tanıştıran ve biraz kontrolü sizin elinize almanızı sağlayan üniversite seçeneğini sırf bu yüzden denemeniz gerekiyor.
Bunun hiç ama hiç kolay olmadığını çok iyi biliyorum çünkü birebir aynı yollardan geçtim.
Bu yüzden size Eşit Gelecek Derneği ve COZA platformundan bahsetmek istiyorum.
COZA, Eşit Gelecek Derneği'nin altında yürütülen bir program ve ben yıllar önce mente olarak bu programa katılmıştım.
Şimdi ise gönüllü olarak mentorluk yapıyorum.
Özellikle üniversite sınavı öncesi, lise çağındaki...
Genç kızlarla çalışıyoruz ve onların bu sürecinde kendilerine yakın buldukları rol modellerle eşleşmelerini ve bir şekilde sınav süreçlerini birlikte götürmemizi sağlayan bir program yürütüyoruz.
Ben kendi adıma bu sürecin o kadar çok faydasını görmüştüm ki şu anda herhangi birisine faydalı olabilmek çok iyi hissettiriyor.
Bu yüzden belki içinizden birisi de bu programa ihtiyaç duyar ya da bir şekilde bu programa destek olmak isteyen olursa diye burada duyurmak istedim.
Eğer bir parçası olmak isterseniz benimle iletişime geçebilirsiniz veya internet sitesinden de form doldurabilirsiniz.
Kapatmadan önce sınava girecek tüm genç arkadaşlarıma başarılar diliyorum.
Umarım sınav beklediğinizden çok ama çok daha güzel geçer ve umarım sonuçlar sizin hayatınızda yepyeni kapılar açar.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
