
Bu hafta sahnede “İstanbul” var. Balmumu kanatlarıyla güneşe uçan İkarus’u ve kendini Galata Kulesi’nden İstanbul’un rüzgarlarına bırakan Hezarfen’i konuşuyoruz. Onlar uçmaya cesaret edip özgürlüğün sınırlarını yeniden çizenler.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen film: İstanbul Kanatlarımın Altında (1996)
Bölümde bahsedilen müzik: İstanbul Senfonisi, Hezarfen Ney Konçertosu (2012)
Transkript
Uçmaya cesaret edenler, özgürlüğün sınırlarını yeniden çizerler.
İkarus'un, Hezarfe'nin yaptığı, padişahınsa korktuğu tam olarak buydu.
Zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede İstanbul var.
Adıyla insanın içini titreten bir film.
İstanbul kanatlarımın altında 1996 yapımı.
Kimler kimler var kadrosunda?
Haluk Bilginerler, Okan Bayülgenler, Ege Aydanlar, Burak Sergenler.
Filmin ilk sahnesinde Osmanlı İstanbul'unda bir hamama konuk oluyoruz.
Arkadaşlarına şöyle diyor Haluk Bilginer.
Geçenlerde Bizans'tan kalma bir kütüphanede miskin miskin eski bir kitaba bakarken bir hikayeyle karşılaştım.
Çok çok eski zamanlarda eski Yunan'da geçiyor hikaye.
Haluk Bilginer.
Kimi canlandırıyor biliyor musunuz?
17. yüzyıl gezginimiz Evliya Çelebi'yi.
Sözünü ettiği hikaye ise Daidalos ve oğlu İkarus'un hikayesi.
Ben de şimdi bu hikayeyi anlatacağım size.
Daidalos, usta bir mimar ve zanaatkarmış.
Bir gün maharetini kıskandığı yeğeni Talos'u öldürmüş.
Bunun üzerine yaşadığı yerden sürülmüş.
Girit'e yerleşmiş.
O zamanlar Girit'in ünlü bir kralı varmış.
Minos. Minos ve eşi Pasife o sıralar boğa başlı, vahşi oğulları Minotaur'u nasıl zapt edeceklerinin derdindelermiş.
Daidalos'un ayaklarına geldiğini öğrenince hemen ondan yardım istemişler.
Daidalos'un görevi Minotaur'un asla ama asla çıkamayacağı bir yapı yapmakmış.
Evet bildiniz, yapının ismi labirent.
Minotaur'u labirente sokmak kolay olmamış.
7 kadın, 7 erkeğin labirente sokulup Minotaur'a kurban edilmesi gerekmiş.
Minotaur labirente girmiş ama kurbanların sonu gelmemiş.
Beslenmesi için sürekli insan kurban edilmesi gerekiyormuş.
İşte tam bu noktada buna dur diyecek bir kahraman çıkmış ortaya.
Theseus. Niyeti kurban olarak labirente girmek ve Minotaur'u öldürmekmiş.
Ancak daha ilk denemesinde labirente kaybolacağını anlamış.
Kimine göre bizzat Daidalos'tan, kimine göre de Minos'un kızı Ariadne'den yardım istemiş.
Yanına bir yumak almış ve ucunu labirentin kapısına bağlamış.
Minoturu bulup öldürmüş ve ip yardımıyla labirentten çıkabilmiş.
Kral Minos oğlunun ölümüne çok üzülmüş.
Birinin Teseus'a akıl verdiğini anlamış ve Daidalos'u suçlamış.
Oğlu Icarus'la birlikte Daidalos'u kendi labirentine hapsetmiş.
Tabi olay Evliya Çelebi'nin de dediği gibi Çok çok eski zamanlarda geçtiğinden anlatılarda bazı farklılıklar var.
Mesela Daidalos'un kendi labirentine hapsedilmediği, kralın gazabından kaçmak için ikinci bir labirent yapıp oğluyla oraya saklandığı da söylenir.
Yine de sonuç aynıdır.
Baba oğul kendi inşa ettikleri labirentten çıkamazlar bir türlü.
Hikayenin gerisine aşina olduğunuzu tahmin ediyorum.
Daidalos, labirentin üstünden uçan kuşların döktüğü tüylerden dört kanat yapmış.
Tüyleri birbirine bal mumuyla yapıştırmış.
Uçmadan önce de oğlunu uyarmış.
Çok alçaktan uçma, kanatların donar.
Çok yüksekten uçma, kanatların yanar.
İkili havalanmış.
İkarus önceleri ortadan uçarken güneş önce gözlerini, sonra yüreğini kamaştırmış.
Yukarı daha yukarı uçmuş.
Öyle yükselmiş ki kendisine bağıran babasını duyamaz olmuş.
Nihayetinde kanatları erimiş ve Ege denizine düşerek can vermiş.
Günümüzde Icarus'un bu davranışı cesaretten tutun özgürlük, bağımsızlık sevdasına, hatta babanın otoritesini reddetmeye kadar pek çok konuyla ilişkilendiriliyor.
Hala çokça konuşulup tartışılan bir hikaye bu.
Biliyor musunuz, Icarus'un düştüğü anı gösteren bir resim var.
Adı İkarus'un düşüşü sırasında bir manzara.
Eskiden ressam Peter Brewhill tarafından yapıldığı kabul ediliyordu.
Ama günümüzde Brewhill'ın resimlerinden birinin başarılı bir kopyası olduğu düşünülüyor.
Resmin sağında İkarus'un denize gömülmekte olan bacakları, solundaysa belli belirsiz bir noktada başı görülüyor.
Filme dönecek olursak, hamamda Evliya Çelebi'nin anlattıklarını dikkatle dinleyen biri var.
Can kulağıyla derler ya hani, öyle.
Kim? Hezarfen Ahmet Çelebi.
Hezarfen Ahmet Çelebi'nin 17.
yüzyılda İstanbul'da yaşayan bir ilim insanı olduğuna inanılıyor.
Neden inanılıyor dediğimi anlatacağım birazdan.
Bu arada Hezarfen bir lakap.
Farsçadaki Hazar ve Arapçadaki fan sözcüklerinden türemiş.
Hazar bin fansa beceri, hüner demek.
Hezarfen bin fenli anlamına geliyor.
Yani çok hünerli.
İçinde İkarus'tan bir miras taşıyan Hezarfen, uçuş çalışmalarına ok meydanında başlamış.
İstanbul'un kuşlarını, rüzgarlarını izlemiş.
Çizimler ve deneyler yapmış.
Nihayet bir gün Galata Kulesi'nin tepesinden kendini İstanbul'un rüzgarlarına bırakmış.
Uçmuş, uçmuş.
Galata'nın selamını Kız Kulesi'ne fısıldayıp Üsküdar'a konmuş.
Kuşlar gibi. Ayak bastığı yerin bugünkü Doğancılar Parkı olduğu söyleniyor.
Derler ki Hezarfen özellikle Üsküdar'a inmeyi seçti.
Üsküdar'a inerek başarısını Sufi piri Aziz Mahmud Hüdayi'ye ithaf etti.
Dönemin padişahı 4.
Murat, saray burnundaki Sinan Paşa Köşkü'nden izlemiş onu.
Önce bir kese altınla ödüllendirmiş olması gerektiği gibi.
Sonra da hiç olmayacak bir şey yapıp sürgüne göndermiş Hezarfen'i.
Çünkü sahip olduğu cesaret ve ilimle bundan sonra yapabileceklerinden korkmuş.
Hezarfen'in hikayesi tarihçileri de fizikçileri de ikiye bölmüş durumda.
Halil İnalcık ve İlber Ortaylı gibi isimler Hezarfen'in gerçekten yaşadığına inanmıyorlar.
Çünkü bize onun hikayesini yalnızca Evliya Çelebi anlatıyor.
Hezarfen'in adı başka hiçbir kaynakta geçmiyor.
Ayrıca 4. Murad'ın verdiği bir kese altının da kaydının tutulmuş olması gerekiyor.
Ama henüz bulunamadı.
İşte bir grup tarihçiyi Hezarfen'in varlığına inandıran da bu henüz kelimesi.
Evliya Çelebi'nin seyahatnamesi dışında başka bir kaynakta henüz rastlanmamış olması, gelecekte ortaya çıkabilme ihtimalini canlı tutuyor.
Diyelim ki Hezarfen gerçekten yaşadı.
Bu sefer de fizikçiler onun Galata'dan Üsküdar'a uçtuğuna inanmıyor.
Bu arada uçtuğu varsayılan mesafe kısa değil.
3.350 metre.
Hezarfen'in bir tepe üstündeki kuleden atlayıp çok alçalmadan 3 küsur kilometre uçması ve yine bir tepeye inmesi matematiksel açıdan mümkün görülmüyor.
Hatta günümüz teknolojisiyle üretilen oldukça hafif materyallerle bile mümkün değilmiş bu.
Üstelik Evliya Çelebi'ye göre Hezarfen özellikle lodoslu bir gün seçmiş uçmak için.
Yapılan çalışmalarsa Lodos'un bu güzergahtaki bir uçuşu kolaylaştırmayacağını, aksine zorlaştıracağını göstermiş.
İstanbul kanatlarımın altında da Hezarfen'i ünlü oyuncu Ege Aydan canlandırıyor.
Kardeşi rolünde ise genç Okan Bayülgen'i izliyoruz.
O da bir başka uçma sevdalısına hayat veriyor.
Lagari Hasan Çelebi.
Onun ismini Hezarfen kadar çok duymamış olabilirsiniz.
Biraz abisinin gölgesinde kalmış deyip de magazin yapmak istemiyorum ama öyle.
4. Murad'ın kızı doğduğunda büyük bir şenlik düzenlenmiş İstanbul'da.
Lagari Hasan Çelebi de gösterisiyle hünerini sergileyecekler arasındaymış.
Kendisi bir fişeğin içine yerleşmiş, yardımcıları da 50 okkalık barutu ateşlemişler.
50 okka 60 kilodan fazla ediyor.
Hasan Çelebi yükselmiş, yükselmiş.
İstanbul'un kuşlarına selam verip Marmara Denizi'ne düşmüş.
Düşerken yine kendi yaptığı paraşüt sayesinde hızını yavaşlatabilmiş ve hayatta kalmış.
Akıbeti ise abisininkinden farklı olmamış.
Önce ödüllendirilmiş.
Sonra aynı gerekçeyle İstanbul'dan sürülmüş.
İnsan düşünmeden edemiyor.
Bu abi kardeşin ilminden çekinmek yerine destek verilseydi neler olurdu tarihimizde?
Evet, bu haftanın perdesini bir tavsiyeyle kapatalım.
Fazıl Sayın, Hezarfen Ney Konçertosu adlı bir konçertosu var.
Dört bölümden oluşuyor.
İstanbul 1632, Galata Kulesi, Uçuş ve Cezayir Sürgünü.
Sohbetimizin hemen ardından açıp dinlemenizi öneririm.
Benim size kelimelerle anlattıklarımı bir de Fazıl Sayın notalarından dinleyin.
Haftaya yepyeni bir sahnede görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
