
Bu hafta sahnede Hallstatt var. Babasına “seni tuz kadar seviyorum” dediği için ülkesinden kovulan prensin hikayesini öğreniyor, tuz tanelerinin peşine takılıp kendimizi “dünyanın en çok fotoğraflanan köyü”nde buluyoruz.
---
Piri'yi telefonunuza indirmek ve bizi sosyal medyadan takip etmek için ilgili tüm linkler:
Transkript
Bir varmış bir yokmuş.
Bir gün bir prens kral olan babasına seni tuz kadar seviyorum demiş.
Bunu duyan kral çok öfkelenmiş ve oğlunu ülkeden göndermiş.
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin.
Zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Hallstatt var.
Hallstatt yukarı Avusturya'da bulunan küçücük bir köy.
Bugün başlıca geçim kaynağı turizm.
Ama halkı geçmişte ekmeğini taştan çıkarıyormuş.
Mecazen değil ha, gerçek.
Hallstattlılar köyün sırtını dayadığı dağlardan tuz çıkarıyorlarmış.
Bu sayede hızla gelişip zenginleşmişler.
Hatta bu gelişmişlik öyle bir boyuta ulaşmış ki M.Ö.
birkaç yüzyıllık döneme adını vermiş.
Kabaca M.Ö.
800 ila 400 arası Hallstatt kültürü olarak anılıyor.
Kabul edin, geçmişte dediğimde hikayenin ta M.Ö.
uzanacağını düşünmediniz.
Hallstatt'ta ilk yerleşim M.Ö.
5000'lerde kurulmuş.
Yerleşenler zamanla dağlardaki tuz yataklarını keşfetmişler.
Tabii bunun sistematik bir hal alması birkaç bin yıl sürmüş.
Bu yüzden buradaki tuz madenciliğinin başlangıç tarihi M.Ö.
2000'ler olarak söyleniyor.
Peki söyleyin bana, beyaz altın deyince ne geliyor aklınıza?
Tuz konuşuyoruz diye tuz dediniz değil mi hemen?
Aslında okullarımızda bize pamuk diye öğrettiler beyaz altını.
Ama evet, halş tatlılar için tuz demek beyaz altın.
Üstelik abartı sayılmaz.
Çünkü bir zamanlar altın kadar değerliymiş.
Et gibi, balık gibi değerli gıdaları korumak için kullanılıyormuş.
Bu, insanların avlanma sıklığının azalmasından tutun bir yerden göçerken yanlarında yiyecek taşıyabilmeleri gibi hayati değişikliklere zemin hazırlamış.
Yani doğrudan diyemeyiz ama dolaylı olarak tuz, yerleşik yaşama geçilmesinde rol oynamış.
Daha sonraları tuz blokları, tuz küpleri para olarak da kullanılmış.
Para demişken, İngilizce'de maaş anlamına gelen salary kelimesinin tuzdan türediğini biliyor muydunuz?
Salary, Latince'deki salarius kelimesinden geliyor.
Salarius'un anlamı aynı, maaş demek.
Kelimenin başındaki sal ise tuz.
Evet, İngilizce'deki salt kelimesi de buradan geliyor.
Tuzla yapılan bir işlem olan salamura ve, sıkı durun, salça da öyle.
Bu arada, halstatt kelimesi de doğrudan tuza götürüyor bizi.
Bölge M.Ö. 400'lerde keltlerin eline geçmiş.
Onların dilinde hal tuz, stat ise yer demekmiş.
Yani Halstadt tuz yeri, tuzlu yer anlamına geliyor.
Bölümün başında size iki cümlelik bir hikaye anlattım.
Hatırlıyor musunuz onu? Babasına seni tuz kadar seviyorum diyen prensin hikayesi.
Prens durduk yere neden böyle bir şey söylemiş demeyin.
Hikayenin öncesi ve sonrası var.
Ama biraz kısaltarak anlatacağım.
Ne olur kızmayın. Hem süremiz kısıtlı hem de daha konuşacaklarımız var.
Kimine göre kral, kimine göre padişah olan baba, artık yaşlandım tahtımı üç oğlumdan hangisine bırakacağım diye kara kara düşünüyormuş.
Bir gün oğullarına beni ne kadar seviyorsunuz diye sormuş.
Büyük oğlu krallığımızın uçsuz bucaksız toprakları kadar, ortanca oğlu da krallığımızın hazinesi kadar diye yanıtlamış.
Kral iki yanıta da bayılmış.
Küçük oğlu ise o malum yanıtı vermiş.
Seni tuz kadar seviyorum babacığım.
Bu yanıt kralı çok öfkelendirmiş ve oğlunu ülkeden göndermiş.
Prens komşu krallığa gitmiş.
Aç susuz dolaşırken yalnız yaşayan bir nine görmüş.
Ninecik onu oğlu yerine koymuş, evine almış.
O da hayırlı bir evlat olup ninenin her işine koşmuş.
Gün gelmiş komşu krallığın kralı ölmüş.
Adet bu ya. Burada yeni kralı bir güvercin seçiyormuş.
Güvercini uçurmuşlar.
Gelip bizim prensin omzuna konmuş.
Herkes itiraz etmiş tabii.
O bizden değil demişler.
Beş parasız o nasıl kral olsun demişler.
Ama kaç kere denedilerse güvercin yine gelip onun omzuna konmuş.
Nihayetinde bizim prens babasına komşu bir kral olmuş.
Çiçeği burnunda kral eski kralın kızıyla evlenmeye karar vermiş.
Kırk gün kırk gece sürecek düğünlerine babasını da davet etmiş ama kral yaşlılıktan olacak oğlunu tanımamış.
Kuş sütünün bile eksik olmadığı sofralar kurulmuş.
Yaşlı kral da ziyafetlere bayılırmış.
Bu sofraları görünce heyecanlanmış.
Ama yemeğinden bir kaşık almış ve bütün heyecanı gitmiş.
Yemeğin ne tadı varmış ne tuzu.
Akşam olmuş sabah olmuş durum aynı.
Yaşlı kral sonunda genç kralın karşısına dikilip, ''Sizin krallığınızda tuz bulunmaz mı?'' diye sormuş.
''Oğlu olmaz olur mu efendim?
Tuzun en fazlası bizde.
Ama sizin sevmediğinizi bildiğimizden yemeklere koymadık.'' demiş.
Yaşlı kral karşısındakinin oğlu olduğunu ve ona büyük bir haksızlık ettiğini işte o zaman anlamış.
Önemsiz, küçük görünen, hatta varlığının farkında bile olmadığımız şeylerin hayata nasıl tat kattığını kavramış.
Eh ne diyor popun kraliçesi Gülşen, dillere düşeceğiz seninle şarkısında.
Tuz kadar severiz biz hani, buna kim son verecek?
İlginç bir şey duymak ister misiniz?
2000'lerde Hallstatt'ı en çok ziyaret edenler arasında Çinliler başı çekiyormuş.
Köye öylesine hayran olup dönüyorlarmış ki sonunda Çin'de bir Hallstatt inşa edilmiş.
Hayır, yanlış duymadınız.
2012'den beri Çin'de Hallstatt'ın gerçek boyutlu bir kopyası var.
Projenin maliyeti 1 milyar doların üzerinde.
Bu arada Hallstatt dünyanın en çok fotoğraflanan köyüymüş.
Görünümüyle 2013 yapımı Frozen yani Karlar Ülkesi filmindeki Arndell Krallığı'na da ilham verdiği söyleniyor.
Ayrıca bu küçük köy Avrupa'daki en sıra dışı uygulamalardan birinin yapıldığı yere kemik evine ev sahipliği yapıyor.
Şaka değil, içinde kafatasları ve kemiklerin sergilendiği bir oda var Halstatt'ta.
Buradan bir film çıkabilir, öyle söyleyeyim size.
Üstelik var olan en büyük kafatası koleksiyonunun bu olduğu söyleniyor.
Bir diğer önemli nokta ise bu kafataslarının birkaç yüz tanesinin boyanmış olması.
Aslında bu, yukarı Avusturya ve Bavyera bölgelerinde birkaç yüzyıldır süren bir gelenekmiş.
Kafatasları 18. yüzyılın ilk yarısında boyanmaya başlamış.
Kimi kaynağa göre bu geleneğin ortaya çıkmasında mezar yeri sıkıntısı etkili olmuş.
Hallstatt'ın çok küçük olduğunu söyledim size.
Mezarlığının da belli bir kapasitesi var.
Üstelik o dönemde kremasyon yani ölülerin yakılması da yasakmış.
Geriye mezarların birden fazla kez kullanılmasından başka çare kalmamış.
İşte bu yüzden ölümünün üzerinden 15-20 yıl geçen kişiler mezarlarından çıkarılıp kemik evine konmuşlar.
Mezarlarına da başkası defnedilmiş.
Mezar açıldıktan sonra toplanan kemikler temizleniyor ve birkaç gün güneşte ağartılıyormuş.
Daha sonra bir ressam tarafından boyanıyormuş.
Genellikle kırmızı, yeşil ve siyah renkler kullanılıyormuş.
Üzerlerine bitkisel motifler, haç gibi dini semboller ve harfler işleniyormuş.
Bu arada 20.
yüzyılda yapılan araştırmalar bu uygulamanın yalnızca yer sıkıntısıyla açıklanamayacağını göstermiş.
Çünkü 1900'e kadar kaydedilen ölüm sayısı 30.000 civarındaymış.
Kemik evindeki kafatası ve kemiklerin sayısı ise çok daha az.
Dolayısıyla bunun bir zorunluluk değil.
aile geleneği olduğu ve tercihen yapıldığı düşünülüyor.
Son kafatası 1995'te yerleştirilmiş.
Aslında uygulama 1960'larda sona ermiş.
Ancak bu ölen kadının vasiyetiymiş.
Bu yüzden yerine getirilmiş.
Hala yalnızca vasiyet yoluyla gerçekleştirilebiliyor.
Evet, bölümün sonuna geldik.
Ne yapın edin Hallstatt'a gidin diyeceğim size.
Seyahat planlarınız arasında olsun burası.
Giderseniz de madenlere girmemezlik etmeyin.
İnsan kendini kaç yerde, yüzüklerin efendisi evreninden fırlamış bir cüce gibi hissedebilir ki?
Haftaya görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
