
Bu hafta sahnede "Amsterdam" var! Red Light'a değil de ülkenin en ünlü ressamı Rembrandt'ın evine gideceğiz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen filmler: The Cheat ve Rüzgar Gibi Geçti (Rembrandt Işığı'nın kullanıldığı ilk filmler)
Transkript
1606 yılında Leiden'da bir bebek doğdu ve aynı dönemde Amsterdam'da bir bina yükseldi.
Bebek büyüdüğünde ülkesinin en ünlü ressamı, Amsterdam'daki bina ise ona yuva olacaktı.
Evet, Amsterdam'a gidenlerin listesinde Rembrandt'ın evi ilk sıralarda gelmiyor.
O yalnızca sanatın tadına varmışların aklına düşüyor.
Ama inanın Amsterdam'a gidip de Rembrandt'ın evini görmeyen çok şey kaçırıyor.
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da sesim size zaman zaman robotik gelecek üzgünüm.
Ama bana güvenin.
Zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Amsterdam var.
Amsterdam için dünyanın en sıra dışı şehirlerinden biri desem abartmış olmam herhalde.
Büyük kısmı deniz seviyesinin altında kurulu bir ülke burası.
Mesela Amsterdam'daki havalimanı deniz seviyesinden 4 metre aşağıda.
Peki ne geliyor Amsterdam deyince aklınıza?
Bolca su, değil mi?
Şehir adeta kanallardan ve köprülerden oluşuyor.
Gündelik yaşam bu kanalların kenarında köprülerin üzerinde akıyor.
Başka? Birkaç ipucu vereyim.
Vızır vızır bisikletler, merak uyandıran bir mahalle red light ve elbette sanat.
Sanat deyince de bu şehirde iki isim öne çıkıyor.
Ay çiçeklerin efendisi Van Gogh ve ışığın efendisi Rembrandt.
Bugün Rembrandt'ı ve onun Amsterdam'daki evini konuşacağız.
Biliyor musunuz? Rembrandt doğup büyüdüğü ülkenin sınırlarını hiç aşmamış, yurt dışına seyahat etmemiş.
Öyleyse tüm dünyanın tanıdığı biri haline nasıl gelmiş?
Gelin geçmişe.
17. yüzyıl Amsterdam'ına doğru zaman yolculuğuna çıkalım.
Varacağımız yer Joden Brestraat 2 numara.
Yeşil kapılı, kırmızı panjurlu bir ev burası.
Rembrandt tam 19 yıl yaşamış burada.
Bu evde baba olmuş, usta olmuş, yeri gelmiş ölüm acısını tatmış, yeri gelmiş aşık olmuş.
Yaptığı sayısız resim ve gravürden bahsetmiyorum bile.
Ama aklınızdaki o malum soruya yanıt vereyim hemen.
Evet, ünlü resmi gece devriyesini burada yapmış.
Eser sergileneceği yere, bu evin kapısından çıkıp gitmiş.
Rembrandt'ın evi bugün bir müze.
Ziyaretçiler bu müze evi keşfetmeye hemen bitişiğindeki dört numaralı modern binadan başlıyor.
Biletinizi ve sesli rehberinizi alıp ilerlediğinizde kendinizi evin mutfağında buluyorsunuz.
Zaten çoğumuz güne mutfakta başlamıyor muyuz?
Ama Rembrandt neredeyse hiç inmezmiş mutfağa.
Zaten yemek için çalışmasını bölmeyi de sevmezmiş.
En sevdiği yemek peynir, ekmek ve salamura ringa balığıymış.
Mutfak hizmetçilerin çalışma ve yaşam alanıymış.
İçeri girince hemen sağda büyük ahşap bir kabin yer alıyor.
Evin hizmetçisi bu kabinde uyuyormuş hem de yarı oturur vaziyette.
Yok, Rembrandt ve ailesinin gaddarlığından ya da cimriliğinden değil.
17. yüzyıl Hollanda'sında insanlar yarı oturur vaziyette uyurlarmış da ondan.
Çünkü bugün yaptığımız gibi dümdüz yatarlarsa gece boyunca beyinlerine fazla kan gideceğini ve bunun ölümle sonuçlanacağını düşünüyorlarmış.
Ne yaşadılar da bu kanıya vardılar diye düşünmeden edemiyorum.
Mutfak bodrum katta, avluya da buradan çıkılıyor.
Küçük bir avludan bahsediyoruz ama sanat tarihinde özel bir yere sahip.
Çünkü Rembrandt'ın gece devriyesini bu avluda yaptığı varsayılıyor.
Gece devriyesi 337 kiloluk yüksekliği neredeyse 4 metre olan devasa bir tablo.
Eh Amsterdam evlerinin darlığı da malum.
Rembrandt'ın atölyesi evin üst katında.
Böylesine büyük bir tuvalin yukarıda boyanıp indirilmiş olması neredeyse imkansız.
Uzmanlara göre avluya bir tente gerildiği ve bunun altında çalışıldığı düşünülüyor.
Amsterdam evlerinin neden çok dar olduğunu biliyor musunuz?
Şehir suyun içinde olduğu için yaşam alanı oldukça kısıtlı.
Bu yüzden şehir gelişirken yapılan binanın genişliğine göre vergi alınıyormuş.
Ev sahipleri de çözümü evlerini daracık ama yüksek yapmakta bulmuş.
Bu arada evin avlusunda yapılan kazılarda kanalizasyonda birkaç pipo bulunmuş bugün mutfakta sergileniyorlar.
Muhtemelen çalışırken biraz tüttürüyordu ressamımız.
Rembrandt ressamlığın yanında sanat simsarlığı da yapıyormuş.
Yani başka ressamların resimlerini alıp satıyormuş, bundan kar elde ediyormuş.
Evin giriş katı, yani yeşil kapının ardı, aslında dükkanıymış.
Duvarlar kendisine ve başka ressamlara ait, tablolarla doluymuş.
Bugün müzenin koleksiyonunda yer alan ve Rembrandt'ın dükkanında sergilenen eserlerden biri, Aziz Paul ve Barnaba Listra'da.
Çok sayıda eserden neden özellikle bunu söylüyorsun derseniz, sebebi Listra'nın bizim topraklarımızda Konya'da olması.
Bir antik dönem yerleşkesi Listra.
Aziz Paul Kent'i ziyaret ettiği için Hristiyanlar için oldukça önemli.
Bahsettiğim bu eser 1617'de Flaman ressam Peter Lassman tarafından yapılmış.
Lassman aynı zamanda Rembrandt'ın hocası.
Rembrandt'ın evinde daracık merdivenlerden yukarı çıkmak, onun hayatının derinlerine inmek anlamına geliyor.
Girişin üstünde ressamın oturma ve yatak odası bulunuyor.
Evet, bu tek bir oda.
Çünkü o dönemde evlerde yatak odası olarak kullanılan ayrı bir oda yokmuş.
Akşamları aileler şömine başında oturur, hem ısınır, hem sohbet eder uyku saatleri gelince de orada uyurlarmış.
Rembrandt hayatının en büyük trajedilerinden birini oturma odasında yaşamış.
Eşi Saskia burada hayata gözlerini kapamış.
Rembrandt ve Saskia 1634'te evlenmiş.
Saskia birkaç kez doğum yapmış ama maalesef bebekler yaşamamış.
Sonunda oğulları Titus doğmuş.
Titus sağlıklı bir bebekmiş ama bu kez de Saskia hastalanmış.
Doğumdan birkaç ay sonra vefat etmiş.
Güzeller güzeli Saskia öldüğünde 29 yaşındaymış.
Rembrandt'ın aynı günlerde gece devriyesini resmettiği ve Saskia'nın ölümünden bir ay sonra tamamladığı biliniyor.
Ünlü müzik grubu King Crimson'un Rembrandt'ı selamladığı The Night Watch isimli şarkısını dinletmesem olmazdı.
Eğer hoşunuza gittiyse tamamını bir dinleyin derim.
Neyse ne diyordum.
Rembrandt sonraki yıllarda gönlünü evin hizmetçisi Stoffers'e kaptırmış.
Kendisi pek çok resminde ona modellik yapmış.
İkilinin Cornelia isimli bir kızları olmuş.
Ne yazık ki Rembrandt ikinci eşinin de ölümünü görmüş, zavallı kadın vebadan ölmüş.
Rembrandt'ın evini ziyaret edenleri en çok hangi oda şaşırtıyor biliyor musunuz?
Orada olmasını beklemedikleri bir oda.
Koleksiyon odası. Rembrandt, deniz aşırı ülkelerden gelen canlıları, nadir eşyaları ve antik dönem heykellerinin replikalarını topluyormuş.
Hani demiştim ya, doğup büyüdüğü ülkenin sınırlarını hiç aşmamış, işte onun yurt dışına açılan kapısı denizcilermiş.
Hatta bazı uzmanlar, onun çok ünlü, çok zengin bir ressamken iflas etmesini bu koleksiyona bağlıyorlar.
Denizcilerin elindeki nadir canlı ve objeleri almak için ciddi para döküyormuş Rembrandt.
Bunları evinin bir odasında sergiliyor, özellikle deniz kabuklarını resimlerinde de kullanıyormuş.
Evet, Rembrandt yaşarken ünlü olan, ününün farkında olup, bunun getirdiği maddi manevi güzelliklerden yararlanabilmiş bir sanatçı.
Ama ne yazık ki 1600, 50'lerde iflas ediyor ve evini satmak zorunda kalıyor.
Her şerde bir hayır var.
Derler ya işte sanat tarihi açısından öyle bir olay yaşanıyor.
Ev satılırken içindeki her eşyanın, her objenin listesi tutuluyor.
Tabii evle birlikte eşyalar da satılıyor.
Ama bu liste sayesinde bazılarının orijinallerine, bazılarının da çok benzerlerine ulaşılıyor ve bu müze ev hazırlanıyor.
O liste olmasaydı bugün yalnızca Rembrandt'ın evini gezebilirdik belki.
Liste sayesinde ressamın evinde onun bir gününe tanıklık edebiliyoruz.
Üstelik sesli rehber sayesinde her odanın, hatta eşyaların, duvarlardaki tabloların hikayelerini öğrenebiliyoruz.
Bu açıdan buranın nadir ve çok başarılı bir müzecilik örneği olduğunu söylemeliyim.
Bahsettiğim listede evin en üst katında müzenin son eseri olarak sergileniyor.
Rembrandt'ın evinde küçük bir çalışma odası, bir gravür odası, İki de resim atölyesi bulunuyor.
Resim atölyelerinden küçük olan Rembrandt'ın öğrencilerine ders verdiği yer.
Usta ressam, teknik açıdan belli bir seviyeye ulaşmış ressamlara ders veriyor ve bundan ciddi bir gelir sağlıyormuş.
Bir de büyük atölye var tabii.
Tahmin edeceğiniz üzere büyük atölye, ki burası evdeki en büyük oda, Rembrandt'ın kendi atölyesi.
Yani en meşhur resimlerini yaptığı yer.
Bu oda dört büyük pencereyle aydınlatılıyor.
Pencere ışık demek hele ki kuzeyde güneşli günlerin sayılı olduğu bir şehirde.
Ki Rembrandt için de ışığın efendisi demiştik.
Kendisi Caravaggio'nun resme kattığı ışık gölge karşıtlığını alıp zirve noktasına çıkaran isim.
Işığa fırçasıyla hükmedişi sayesinde çok güçlü, çok dramatik sahneler yaratabilmiş.
Hatta onun ışığı sonraki yüzyılların sanatı sinemaya da ilham vermiş.
bugün sinema literatüründe Rembrandt ışığı aydınlatması diye bir kavram var.
Bu tekniğin kullanıldığı ilk filmlerden biri 1915 yapımı The Cheat.
Daha sonra meşhur Rüzgar Gibi Geçti de de aynı teknikten yararlanılmış.
Beni tanıyorsunuz artık, dünyayı keşfetmenize yardım eden bir seyahat uygulamasıyım.
Piri mobil uygulamasında yalnızca gece devriyesi hakkında konuştuğumuz Tabii Rembrandt'ın sanatına da değindiğimiz bir hikayemiz var.
İlginizi çekiyorsa onu da dinleyebilirsiniz.
Amsterdam'a yolunuz düşerse şehri de yine benimle adım adım keşfedebilirsiniz.
Piri'yi indirmek için açıklamalardaki linke bakabilirsiniz.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
