
Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar
27 Kasım 2024 · 10 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu hafta sahnede Strazburg var. Tek bir kadın ile başlayıp yüzlerce kişiye “bulaşan”, tarihin en gizemli olaylarından dans salgınını; matbaanın mucidi Gutenberg’in Strazburg ile ilişkisini ve Goethe’nin “Genç Werther”ini konuşuyoruz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen kitaplar: Dansa Davet (Jean Teulé, 2020) & Gutenberg Galaksisi, Tipografik İnsanın Oluşumu (Marshall McLuhan, 1962) & Genç Werther'in Acıları (Goethe, 1774)
Bölümde bahsedilen okuma önerisi: “The people who 'danced themselves to death’” (Rosalind Jana, 13.05.2022, BBC)
Transkript
Nietzsche, müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar demiş bir zaman önce.
Acaba 1518'de yaşanan dans vebasına tanıklık etseydi, yine de böyle der miydi?
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da, sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin.
Zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Strasbourg var.
Esnemenin bulaşıcı olduğunu biliyoruz.
Peki ya dans etmek?
Hayır bir barda ya da düğünde arkadaşlarınızın sizi oturduğunuz yerden kaldırıp zorla dans ettirmesinden bahsetmiyorum.
Kastettiğim şey içinizden gelerek kendinizi durduramadığınız şekilde dans etmek.
Hem de yorgunluktan bayılana kadar.
İşte 1518 yılının sıcak bir Temmuz günü, Strasbourg'da bir kadının yaşadığı tam olarak buydu.
Kadının adı Trofea'ydı ve bu ad tarihin en sıra dışı açıklanamayan olaylarından birinin ortasında yerini aldı.
Trofea o gün bayılana kadar dans etti.
Kendine geldiğinde biraz dinlenmişti ve kalkıp dans etmeye devam etti.
Bunu günlerce tekrarladı.
Birkaç gün sonra kentte dans edenlerin sayısı 30'a yükseldi.
Bayılıp yere düştüklerinde ya da vücut hareketlerini kontrol edemediklerinden bir yerlere çarparak yaralanmaya başladılar.
Ayak tabanlarını varın siz düşünün.
O yaz sanki sessiz bir müzik Strasbourg'un kalbine işlemişti.
Niye kimse bir şey yapmamış demeyin.
Kimse olayın sebebini anlayamamış ki.
Kentin yöneticileri, din adamları çaresiz kalmış.
Hekimleri de öyle. Ama birkaç hekim bunun kanın fazla ısınmasından kaynaklandığını ileri sürmüş.
Sundukları çözümse basitmiş.
Bırakın daha fazla dans etsinler.
Çivi çiviyi söker deriz ya, o hesap.
Hayır, dalga geçmiyorum.
Amaçladıkları salgının temposunu arttırıp dans edenleri iyice yormak ve dansın kendiliğinden sona ermesini sağlamakmış.
Kentin büyük salonları halka açılmış.
Müzisyenler bu salonlarda çalmaya, profesyonel dansçılar dans etmeye başlamışlar.
Fakat bu çözüm olmak şöyle dursun işleri daha da kötüleştirmiş.
Dans edenlerin sayısı 400'e yükselmiş.
Açlık, susuzluk ve yorgunluktan sağlıklarını kaybetmiş insanlar.
Hatta bazı kaynaklar bu dans salgınının çok sayıda ölümle sonuçlandığını söylüyor.
Eylül ayında dans edenlerin sayısı azalmış.
Kalanları Strasbourg yakınlarındaki Savern kentine götürmüşler.
Buradaki bir mağarada Aziz Vitus'a adanmış bir şapel varmış.
Vitus, dansçıların ve istem dışı vücut hareketleri yapanların Aziz'i olarak kabul ediliyormuş.
Dans edenlere kırmızı ayakkabılar giydirilmiş, boyunlarına da birer haç takılmış.
Onlar için bir ayin yapılmış.
İşte bu ayinden sonra dansın sona erdiği söyleniyor.
Kimi kaynağa göre dans edenleri orada trofea karşılamış.
İyileşmiş, normale dönmüş görünüyormuş.
Biliyor musunuz, 1500'lerde Strasbourg'da yaşanan bu dans salgını ilk değil.
Yüzyıllar öncesinden kayıtlara geçmiş benzer olaylar var.
Tabii tıp bilimi ilerledikçe pek çok kez araştırılmış bu olay.
Açıklanmaya ve adlandırılmaya çalışılmış.
Çok önceleri Aziz Vitus'un halkı lanetlediğine inanılıyormuş.
Hatta bu yüzden Aziz Vitus dansı olarak adlandırılmış.
Daha sonra mantar zehirlenmesi olduğu düşünülmüş ama belirlenen mantarın zehirlediğinde bu şekilde bir etki yaratmadığı gözlenmiş.
Dolayısıyla mantar teorisi rafa kalkmış.
Bazı uzmanlar bunun Sydenham koresi adlı hareketlere yansıyan nörolojik bir bozukluk olabileceğini söylüyor.
En çok kabul gören teori ise bunun bir toplumsal histeri olduğu yönünde.
O dönemde bölgenin kıtlıkla ve hastalıklarla mücadele ettiğini belirtmek isterim.
Bu konuda yazılmış oldukça detaylı, wow dedirten yazılar ve romanlar var.
Birkaç tanesini açıklamalar bölümüne ekliyorum sizin için.
Strasbourg'da yaşayıp da adını tarihe yazdıran ilk kişi Trofea Hanım değil.
Ondan bir asır önce yaşamış biri var.
Hem de bu kişi adını tarihe yazdırmakla kalmadı.
Tarihin ve daha nice şeyin yazımını hızlandırdı.
Evet, Gutenberg'den bahsediyorum.
Matbaanın mucidinden.
Gutenberg Mainz'da doğmuş.
Ama 1434-44 yılları arasında Strasbourg'da yaşamış.
İşte bu dönem onun matbaa teknolojisini geliştirdiği dönem.
Aslında bu tarihlerde dünyanın başka bir yerinde kitap zaten basılıyordu.
El yazmalarının yerini baskı almıştı.
Nerede? Çin'de.
Şaşırmadınız değil mi?
Ama Çin'deki baskılar, metinlerin ahşap yüzeylere oyulması, Sonra da renklendirilip kağıda aktarılmasıyla yapılıyordu.
Yani bu süreçte epey zaman alıyordu.
Bir metni tık tık tık ahşaba oyduğunuzu düşünsenize.
Daha sonra dünya sahnesine metal harf kalıpları çıkmış.
Gutenberg bu kalıpların dayanıklı hale getirilmesinde ve tek tipleşmesinde önemli rol oynamış.
Yazı fontunu, satır aralıklarını düzenleyerek tipografiye yön veren kişi olmuş.
Tasarladığı makine sayesinde daha önce hiç olmadığı kadar hızlı şekilde kitap basabilmiş.
Teknoloji duyularımızdan birini genişlettiği zaman, yeni teknolojinin içselleştirilmesiyle aynı hızda yeni bir kültür aktarımı ortaya çıkar.
Bu sözler, Gutenberg Galaksisi, tipografik insanın oluşumu kitabının yazarı Marshall McLuhan'a ait.
Evet, matbaa bugün elimize aldığımız romanlardan, ders kitaplarından çok daha fazlası demek.
Uçakların uçmadığı, sosyal medyadan post paylaşılamadığı bir çağda, düşünce aktarmanın en kolay yolu.
Örneklendireyim sizin için.
Gutenberg'in matbaasında basılan ilk metinler arasında endülyanslar varmış.
Bunlar, kilise tarafından satılan ve bu dünyada işlenen günahların kilise tarafından bağışlandığını, ahirette cezasının çekilmeyeceğini garantileyen belgeler.
Basılırken alıcı-satıcı kısımları boş bırakılıyormuş.
Evet, günümüzün resmi evrakları, formları gibi.
Aslında protestan reformunu tetikleyen şeylerin başında da kilisenin bu ve benzeri asılsız para odaklı uygulamaları geliyor.
Reform deyince akla gelen isim ise Martin Luther elbette.
Peki onun düşünceleri tüm Avrupa'ya nasıl yayılıyor?
Evet, yine matbaa sayesinde.
Sabahları uyanıp parıldayan güneşi gördüğümde, al işte yine cenneti andıran bir gün ve yine insanlar bunu mahvedecekler diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Tanıdınız mı bu melankolik adamı?
Kendisi genç Werther'in acılarını yazarak kitabı okuyan herkesi kalbinden yaralayan Göthe'den başkası değil.
Göthe, 1770'de Strasbourg'a taşınmış.
Leipzig Üniversitesi'nde başladığı hukuk eğitimini Strasbourg'da tamamlamış.
Sturm und Drang akımının öncülerinden biri olan Johann Gottfried Herder ile de bu dönemde tanışmış.
Fırtına ve coşku anlamına gelen Sturm und Drang, rasyonalizmin duygusuzluğuna karşı çıkan bir akım.
Öncüleri duyguları ifade etmenin gerçeklikten daha önemli olduğunu savunmuşlar.
Göthe de bundan etkilenmiş ve sonrasında Frankfurt'ta o malum kitabı Genç Werther'in Acılarını yazmış.
Biliyor musunuz, bu kitap Avrupa'da büyük bir yankı uyandırmış.
Göthe ile buluşan Napolyon, kitabı tam 7 kez okuduğunu söylemiş.
Ama en çok Werther'in duygu dünyasında kendini bulan gençler etkilenmişler kitaptan.
Hatta onun gibi giyinmeye başlamışlar.
Mavi ceket, sarı pantolon ve çizme.
Ama ne yazık ki etkilenmenin boyutu bu kadarla kalmamış.
Kitabı okuyan gençler arasında, Tıpkı kitabın ana karakteri Werther gibi yaşamına son verenler olmuş.
Bunun üzerine kimi ülkelerde kitabın satışı durdurulmuş.
Hatta Leipzig'de Werther gibi giyinmek bile yasaklanmış.
1970'lerde sosyolog David Phillips birinin yaşamına son vermesinden etkilenip benzer şekilde bir eylemde bulunmaya Werther etkisi adını vermiş.
Evet, sohbetimizin sonuna geldik.
Dünya Sahnesi'nin perdesini yine göt eden bir sözle kapatalım.
İnsan kalbinde ne taşıyorsa dünyaya bakınca onu görür.
Kalbinize güzellikler ve umut diliyorum.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
